Allah Subhanehu ve Teâlâ
kerim kitabı Kur’an’da şöyle buyurmaktadır:
“Kim benim zikrimden yüz çevirirse, ona dar bir geçim ve
sıkıntılı bir hayat vardır. Ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz…” (Taha 124)
Kıymetli okurlarımız,
sevgili kardeşlerim; 3 Mart Hilâfet’in miladi olarak kaldırılma yıldönümü
olması münasebetiyle bu konuda bir makale yazmayı gerekli gördüm. Muvaffakiyet
Allah’tandır. Lakin makalemizde Hilâfet gerekli midir-değil midir? O’nu tekrar
hayat sahasına nasıl döndürürüz? Ya da O’nun gerekliliğini ispat etmeye
çalışmayacağız. Çünkü Hilâfet, görünen bir gerçek, kıyametten önce tekrar
olacak bir hakikat ve demokrasi bataklığına saplanmış günümüz insanlığı için
bir kurtuluş reçetesidir. Ayrıca O, tarihte örneği olan pratik bir çözüm,
günümüzde uygulanabilir bir yönetim sistemi ve Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın
kurulmasını İslâm Ümmetine yüklediği bir vaciptir.
Dolayısıyla bugün burada
3 Mart’ta Hilâfet ile birlikte yitirdiğimiz değerleri ve doksan yıllık Cumhuriyet
tarihi boyunca Türkiye olarak elde ettiğimiz başarıları ele alacak ve
kaybettiklerimiz ile kazandıklarımız arasında bir değerlendirme yapılmasını siz
değerli okurlarımıza bırakacağız. Ağzımızdan dökülen doğruları İslâm’dan,
çıkarsa yanlışları şahsımdan bilmenizi istirham ederim.
Kıymetli Müslümanlar;
doksan yıllık Cumhuriyet tarihinde kazandıklarımızı konu hazırlığı çerçevesinde
araştırırken inanın çok zorlandım. Çünkü sportif ve yarışma türü dışında kazandığımız
siyasi, askerî, sosyolojik, kalkınma ve teknoloji bakımından neredeyse hiçbir
kazanım elde edememişiz. Yeri geldiği zaman bu sınırlı ve gülünç, belki de
ağlanması gereken kazanımları zikredeceğim.
Kerim kardeşlerim yine
bu çerçevede kaybettiğimiz değerleri incelerken de oldukça zorlandığımı itiraf
etmek isterim. Lakin dostlar bu zorlanma kaybettiğimiz değerlerin olmadığından
yahut azlığından kaynaklanmıyor, bilakis 3 Mart’la birlikte yitirdiğimiz o
kadar değer var ki hangisinin ele alınması gerektiğinde zorlandım. Zira hepsi
bir birinden değerli, hepsi olmazsa olmazlardan. Emin olabilirsiniz ki bir
değil on makale yazsak yine de yitirdiğimiz değerleri anlatıp bitiremeyiz.
Ancak Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın bana nasip ettiği az bir bilgiye dayanarak
gerekli gördüğüm bazı hususları burada kısa-kısa sizlerle paylaşacağım.
Şimdi öncelikle az önce de
bahsettiğim kazanımlardan başlayarak bu değerleri incelemeye geçebiliriz.
Cumhuriyet tarihinde
elde ettiğimiz kazanımlar:
Türkiye’nin ilk göze
çarpan başarıları ne yazık ki spor ve yarışma alanında olan başarılardır. Bu
çerçevede 2002 yılında Türkiye milli takımı dünya üçüncüsü olmuş, Galata Saray
UEFA kupası ve süper kupayı kazanmıştır. Ayrıca benzeri branşlarda Türkiye’yi
temsil eden sporcular cephede, masada ve işgal ile kâfirlere kaptırdığımız
tonlarca altından, milyarlarca varil petrolden, ölçüsüz sayıda metre küp doğal
gazdan ve kâfirlere peşkeş çekilen envai çeşit ham maddelerden biraz altın,
biraz gümüş ve biraz da bronz madalyalar kazanmışlardır. Bu hususların başarı
olarak sayılmasının gülünç olduğunun farkındayım lakin araştıranlar görürler ki
Türkiye’nin en belirgin kazanımları bunlardır. Bu komik kazanımların yanında
ses ve güzellik yarışmalarında da elde ettiğimiz dereceler var tabii ki. Burcu
Güneş Eurovision şarkı yarışmasında birinci olmuş, Cumhuriyetin ilk yıllarında
Keriman Halis 1932’de önce Türkiye güzeli ardından Belçika’da düzenlenen
güzellik yarışmasında dünya güzellik kraliçesi seçilmiş ve trajik olarak
Müslümanların tarihine kara bir leke olarak yazılmıştır. Yarışma sırasında
jürilerin puan değerlendirmek üzere toplandığı sırada jürilere karşı bir
konuşma yapan başkan; “Sayın jüri üyeleri! Bugün Avrupa’nın, Hristiyanlığın
zaferini kutluyoruz. 1400 senedir dünya üzerinde hâkimiyetini sürdüren İslâmiyet
artık bitmiştir. Onu Avrupa bitirmiştir. Müslümanların geleceği böyle olması
temennisiyle Türk güzelini dünya güzeli seçiyoruz” demiştir. Kâfirlerin yüzünü
göremedikleri Müslüman kadın çırılçıplak kâfirlerin önünde podyumlarda arz-ı
endam eder olmuştur. Ve sanıyorum şimdi o başkanın temennisi çoktan gerçek
olmuştur.
Bu kazanımlardan başka
siyasi, askerî ve benzeri başarılar Cumhuriyet tarihinde söz konusu bile
olmamıştır.
Askerî olarak ikinci
dünya savaşında kâfir İngilizlere levazım ve lojistik olarak destek olan ordumuz
devlet eliyle üstelik İslâmî bir kavram olan öşür adı altında halkın malını
gasp etmiş ve ABD tarafından savaş suçu işlemekle suçlanınca Mersin limanında
bulunan tonlarca kuru gıda ve benzeri yardım malzemelerini denize dökmüştür.
Kendi toprağımız olan Osman
RadıyAllahu Anh’ın fethetmiş olduğu Kıbrıs’ın bir kısmı 1979 çıkartmasıyla ele
geçirilmiş ve sanki yeni fethedilen bir yermiş gibi T.C.’nin ve ordusunun övünç
kaynağı olmuştur.
Ayrıca kendi hesabına
değil de kâfir ABD ya da NATO hesabına dünyanın çeşitli ülkelerinde barış gücü
ya da başka isimler altında Türkiye askeri bulunmakta ve kâfirlerin işgallerine
destek olmaktadır. Şehit ve gazileriyle övündüğümüz Kore savaşı kâfir ABD’nin
savaşı olup NATO’ya girme bahanesiyle Türkiye ordusunun destek verip asker
gönderdiği kâfirlerin kendi aralarındaki bir savaştır. Yine Türkiye ordusunun İslâmî
bir belde olan Afganistan’da barış gücü olarak kâfirlerin askerlerini koruduğunu
ve işgale hizmet ettiğini biliyoruz. Irak Süleymaniye’de askerlerimizin
kafasına çuval geçirildiğini, Türkiye ordusunun etrafta milyonlarca Müslüman
katledilirken Müslümanları değil de Kardak kayalıklarını koruduğunu ve terörle
mücadele adı altında doğuda yüzlerce köy ve mezrayı ya boşalttığını ya da
yaktığını unutmadık. Türkiye ordusunun Şeyh Said kıyamını bastırmada, Dersim,
Zilan Deresi ve onlarca katliamda kullanıldığını unutmadık.
Gerek Mavi Marmara
hadisesinde, gerek Esed zaliminin ülkemize gönderdiği roket saldırısında
gerekse dıştan Müslümanlara yapılan saldırılarda Türkiye ordusunun pasif
tutumunun yanında kendi halkına karşı nasıl oluyor da oldukça cesaretli ve
operasyonel olabiliyor?
Evet, Kerim kardeşler
askerî olarak saydığımız bu trajikomik durumların dışında kışlalarda pas tutan ve
İngilizlerin hesabına darbe yapan bir asker görmekteyiz.
Siyasi olarak Başbakan
Erdoğan’ın Davos’ta moderatöre “One minute” demesi en büyük ve övündüğümüz içi
boş ve vakıada yansıması olmayan bir başarı olarak karşımıza çıkıyor. Ecdadımız
bir dakika dediğinde kâfirler kaçacak delik ararken “One Minute” hiçbir
harekete neden olmamıştır. Bunun dışında Türkiye’nin ya da diğer İslâmî belde
liderlerinin siyasi bir başarısı olduğunu ben hatırlamıyorum varsa buyurun siz
söyleyin ey Müslümanlar…
Sosyal olarak kâfirlerin
50 yıl gerisinde seyreden bir hizmet anlayışıyla sağlık, eğitim ve emniyet
hizmetinde ölümü gösterip sıtmaya razı eden bir ilerlemenin dışında hangi
başarımız var?
Mucidinin önü açılarak
teşvik edilen patenti bize ait olan wc matik dışında hangi buluşumuz, hangi
icadımız var?
Çevre düzenlemesi ve çöp
toplaması dışında kalkınma lafzı parti levhalarında asılı kalmaktan başka ne
anlam ifade ediyor?
Böylesi komik kalkınma
ve ilerlemeleri sayıp durmanın dışında kışlalarda pas tutan bir ordumuz, zırhlı
ve pahalı araçların yanı sıra binlerce kişiyle korunan ve köşklerinde cebini
doldurmanın ve kâfirlere uşaklık yapmanın hesabını yapan yöneticilerimiz var.
Halkımız asgarî ücretle yaşamaya mahkûm edilirken bu halktan toplanan
vergilerle yapılmış her köşe başında bir yüzme havuzlarımız, parklarımız, spor
salonlarımız ve ikide bir değişen kaldırım taşlarımız var. Açlık ve yoksulluk
sınırının altında yaşayan milyonlarca vatandaşımız varken kâğıt üzerinde artan
gayri safi milli hâsılayı pratikte cebe indiren kapitalistlerimiz, on dilim
ekmekten bir dilimi halkımıza düşerken onu da elinden alma gayretinde olan
akbaba gibi her tarafa pusu kurmuş güvenlik kameralarımız ve trafik polislerimiz
var!
Sevgili Müslümanlar bu
hususları daha da uzatmadan şimdide kaybettiğimiz değerlere geçmek istiyorum.
Akidemizden hayata
bakmayı kaybettik;
Akidemizden hayata
bakmayı ve yorumlamayı yitirerek, Allah bu hususta ne diyor? sorusundan ziyade
bu olaydan kâr mı elde ederim yoksa zarar mı görürüm gibi bir pragmatist bakış
açısına geçtik.
İslâm Akidesi Allah’a,
Meleklerine, Kitaplarına, Rasullerine, Ahiret gününe, hayır ve şerrinin Allah’tan
olduğu kaza ve kadere iman etmektir. Müslüman bunu ezberlemenin ötesinde
zihninde bu esasları dakik bir şekilde açıklayabildiği ve bu esasa göre yaşayabildiği
zaman imanı kâmil olur. Ancak günümüzde İslâm bir miras gibi atalarımızdan
alınmakta ve hakikatini idrak etmeksizin taklîdi bir şekilde inandığımız
sıradan bir din haline geldi. Hâlbuki Allah Subhanehu ve Teâlâ akidede taklitten
insanı men etmiş ve aklî kanaatine göre iman etmesini istemiştir. İslâm
akidesinin dakik bir şekilde açıklanması şöyledir; insan, hayat ve kâinatın
öncesinde bunları yoktan var eden bir yaratıcı vardır ki o Allah Subhanehu ve
Teâlâ’dır. Yine insan, hayat ve kâinatın sonrasında bir ahiret günü vardır ve
evvelinde bulunan Allah kıyamet gününde insanı dünya hayatında yaptığı tüm
davranışlarını İslâm risaletine uygun mu yoksa aykırımı yaptığından hesaba
çekecek,
İşte ilk Müslümanlar,
Sahabe, Tabiin, Tabe-it Tabiin ve evvelki Müslümanlar bu esasa göre hayata
bakar ve basiretle önünü gördüğü gibi takva ile de Allah Azze ve Celle’ye
kulluk ederdi. Rasul SallAllahu Aleyhi ve
Sellem’in; “Müminin ferasetinden korkun! Zira o baktığı zaman Allah’ın nuruyla
bakar.” Sözü de bu hakikati gözler önüne sermektedir. Hayata dair bu
bakış 3 Mart 1924 günü Hilâfetin kaldırılmasıyla birlikte zaman içerisinde
yitirilmiş en kıymetli değerlerden biridir. Müslüman onu kaybettiği zaman
burnunun dibini göremez, kâfirlerin ve kâfirlere uşaklık edenlerin hilelerini
keşfedemez ve aynı yerden yüzlerce kez ısırılır. Oysa Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem; “Mümin
aynı delikten iki kez sokulmaz” buyurmuştur.
Ölçümüzü kaybettik;
Doğru davranış ile
yanlış davranışı birbirinden ayırt edip tavrımızı belirleyeceğimiz ölçümüzü
kaybettik.
Ne kadar faydası olursa
olsun bir çırpıda terk edebileceğimiz, ne kadar zarar etsen de bunları hiç
hesap etmeden gerçekleştirmemize sebep olan helal ve haram ölçüsünü yitirip,
esas fayda ve zararı belirlemede aciz olan akıl ile “bana faydası varsa yaparım, zararı varsa terk ederim” şeklinde
ifade bulan menfaatçilik ölçüsüne tâbi olduk. Bu düşünce ile bize sıkıntısı
dokunan Allah Azze ve Celle’nin üzerimize farz kıldığı şeyleri terk ettiğimiz
gibi haram yollardan gelir elde etmekte hiçbir beis görmez olduk. Faizle
iştigal etmenin İslâm’a savaş açmak olduğunu unuttuğumuz gibi şarabın haram
kılındığı gün Medine sokaklarından seller gibi şarap aktığını da unuttuk.
Dünya siyasetine yön
veren siyasi üstünlüğümüzü kaybettik;
Zayıf döneminde dahi
kâfirlerin yüreğine korku salıp dize getiren, dünya siyasetine yön veren siyasi
üstünlüğümüzü kaybettik. Ecdadımız İslâm’ın fikrî liderliği sayesinde dünya
siyasetinde bariz bir üstünlük elde etmiş ve bu üstünlüğü İslâm’ın yayılması
yolunda kullanmıştır. Fransa’da düzenlenen bir dans organizasyonunu kendi
halkına sirayet eder düşüncesiyle iptal etmesi için ültimatom veren Osmanlı Hilâfet
Devleti’nin Halifesi değil miydi? Fransa kralı bu ültimatom karşısında dans organizasyonunu
iptal etmekle kalmamış dansçıları sınır dışı etmiştir. Hasta adam diye tabir
edildiği düşüş döneminde dahi Osmanlı Hilâfeti siyasi üstünlüğünü koruyordu. Filistin
bölgesinden otel yapacak kadar bir arazi isteyen Dr. Herzl karşısında 2.
Abdülhamit Han “orası benim şahsi malım
değil. İslâm Ümmetinin ortak malıdır. Ümmet orayı kanla almıştır bir karışından
dahi vazgeçmem” diyerek sözlerinin tarihe geçmesine sebep olmuş ve kâfirler
tarafından kızıl sultan olarak ilan edilmiştir.
3 Mart 1924’ten sonra
ise Cumhuriyet tarihi boyunca bir zamanlar baş olduğumuz dünya siyasetinde
yöneticilerimiz kuyruk olmayı şeref bilir oldular. Ellerimizle karış-karış
biryana kıta-kıta kâfirlere toprak bağışlamayı yeğler olduk. Ecdadımızın dört
kıtada gerçekleştirdikleri fetihlere karşılık kendi toprağımız olan Kıbrıs’ın
bir kısmını almak 25 yıldır övünç kaynağımız oldu. Afganistan’da Müslüman
kardeşlerimizi katlederken kâfir ABD ve NATO askerlerini korumayı askerî
üstünlük zannettik. Kâfirlerin İslâm topraklarını işgal etmesinde üslerimizi
açmayı, lojistik destek vermeyi ve kâfir ABD askerlerine dua etmeyi bir borç
bildik. Oysa bu vaziyetler ihanet, aşağılık kompleksi ve utançtan başka bir şey
değildir.
Irz anlayışımızı
kaybettik;
İslâm Dini kadını
korunması gereken bir ırz olarak bizlere emanet etmişken emanete sahip çıkamayıp
ırz ve namus anlayışımızı kaybettik. Oysa İslâm bizlere yalnızca kendi nikâhlı
eşlerimizi ve kızlarımızı değil bütün kadınları emanet etmişti. Hem de dikkat edin
Müslüman kadınları demiyorum, kadınları diyorum. Evet, Müslüman olsun zımmî
olsun, evli olsun bekâr olsun, akraba olsun yabancı olsun, yaşlı olsun genç
olsun bütün kadınları korunması gereken bir ırz olarak biz Müslümanlara emanet
etmiştir. Rasul SallAllahu Aleyhi ve
Sellem’in Medine döneminde Ben-i Kaynuka yahudilerinden bir kişi sarraf dükkânında
müşteri olarak oturan bir kadının eteğini haberi olmadan arkasından dikenle
sırtına tutturmuş kadın ağaya kalkınca avreti açılmış ve kadın bunun üzerine feryat
etmiştir. Bu feryadı duyan bir Müslüman derhal o Yahudi’yi katletmiş ve oradaki
Yahudiler de o Müslümanı şehit etmişlerdir. Bu olay Peygamberimize ulaşınca
anında İslâm ordusunu Ben-i Kaynuka üzerine seferber etmiş ve öfkesi bütün Yahudiler
o bölgeden sürgün edilinceye kadar geçmemiştir.
Yine Abbasi Hilâfeti
döneminde Amuriye olarak bilinen bugün Afyon/Emirdağ bölgesinde Rum Devletinin
Amuriye valisi Müslüman bir kadınla birlikte dört kişiyi esir alırken kadın “Ey Mu’tasım!” diyerek dönemin Halifesi Mu’tasım’dan
yardım istemiştir. Kadının feryadı karşısında gülerek ona cevap veren vali; “evet şimdi Mu’tasım beyaz atlarla gelip
seni kurtarır” diyerek alay etmiştir. Yaşanan bu olayı bir Müslüman Mu’tasım’ın
yanına gelerek; “Ey Mu’tasım” diyerek
kadının feryadını aynen tekrar etmiş ve yaşanan olayı Halife Mu’tasım’a
bildirmiştir. Bunun üzerine Halife Mu’tasım yayınladığı bir emir ile ülkedeki
bütün beyaz atları toplatmış ve ekonomik külfetine hiç bakmadan 200 bin kişilik
İslâm ordusunu Anadolu’da yaşayan Rumlar üzerine seferber etmiştir. Ayrıca
Amuriye valisine yazdığı bir mektupta şöyle demektedir; “Müminlerin Emiri Mu’tasım Billah’dan Rumların köpeğine! Esir aldığın
bacımı derhal serbest bırakmazsan sana öyle bir ordu hazırlıyorum ki, bir ucu
burada (Bağdat) öteki ucu da orada (Amuriye) olacak.” Dört gün süren bu
kurtarma operasyonunda Ankara ve çevresi fetih edilmiş ve Halife Mu’tasım,
kadın yeter artık ey Mu’tasım deyinceye kadar taş-taş üstünde bırakmamıştır.
Üstelik Halife Mu’tasım dört gün sürmesinden dolayı geciktiği için kadından
özür dilemiş ve gecikme sebebini beyaz atları toplamak olarak açıklamıştır.
Şehit kanlarıyla
suladığımız topraklarımızı kaybettik;
Müslümanların her bir
karışını kanlarıyla suladıkları İslâmî topraklarımız kaybettik. Az önce yukarıda
bahsettiğim 1979 çıkarmasıyla bir kısmını geri aldığımız Kıbrıs kâfir
İngilizler tarafından Hilâfet kaldırıldıktan sonra İngiliz toprağı olarak ilan
edilmiştir. Bir anlaşma dolayısıyla Kıbrıs’ta üssü bulunan İngilizler Hilâfetin
kaldırılmasıyla cesarete gelerek adayı gasp etmiştir.
Cumhuriyetin ilk
yıllarında Kerkük ve Musul yerine Hatay’ın Türkiye’ye ilhak edilmesi karşılığında
Ege ve Akdeniz’de bulunan bir düzüne adadan feragat edilmiştir.
Hilâfetin yıkılmasından
sonra en büyük sarsıntı olan Filistin toprakları işgal edilerek kurulan gasıp
Yahudi varlığı Hilâfetin yokluğundan kaynaklanan en büyük çıbanbaşıdır. Osmanlı
Hilâfet Devleti’nin en zayıf döneminde dahi bu mubarek toprakların bir
karışından bile vazgeçilmezken bugün bu topraklar yöneticilerimiz tarafından ‘İsrail’
toprağı olarak kabul edilmektedir. Bütün İslâmî beldelerde ‘İsrail’
elçiliklerinin ya da konsoloslukların bulunması ne anlam ifade ediyor?
Sudan 2011 yılında güney
ve kuzey olarak ikiye bölünerek petrolün bolca bulunduğu güney bölgesi
kâfirlerin hâkimiyetine terk edilmiştir. Sudan devlet başkanı Ömer el-Beşir’in
kendi elleriyle, Erdoğan ve diğer bazı yöneticilerin desteğiyle Sudan’da
referandum yapılmış ve şu anda Güney Sudan Sudan’dan ayrılmıştır.
Yine 1991 yılında
SSCB’nin dağılmasıyla bağımsızlık ilan eden Ermenistan Azerbaycan toprağı olan Dağlık
Karabağ ve Lâçin Koridoru’nu işgal ederek Ermenistan’a ilhak etmiştir.
Hilâfet kaldırıldıktan
sonra kaptırılan ve işgal edilen topraklar bu kadarla da sınırlı değil, Afganistan,
Irak Keşmir gibi İslâmî beldeler işgal altındadır. Ancak hacminden dolayı
konuyu kısa tutuyorum.
Peygamberin varisleri
olan âlimlerimizi kaybettik;
Devlet yönetiminde büyük
etkisi olan, yöneticiler saptığında eliyle ve diliyle onları düzelten, yazdıkları
eserler ile halen dahi kendilerinden istifade ettiğimiz ve peygamberimiz
Muhammed Mustafa SallAllahu Aleyhi ve
Sellem’in; “varislerim” dediği
âlimlerimizi kaybettik. Kur’an-ı Kerim’in överek “Allah’tan hakkıyla ancak âlim
kulları korkar” dediği, Rasul SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in toplumun ve yöneticilerin düzelticisi kıldığı ve Raşit
Halifelerden Osmanlı Hilâfet Devletine kadar Müslümanların el üstünde tuttuğu
Şeyh Saidleri, İskilipli Atıf Hocaları, Seyit Kutup ve nicelerini darağaçlarıyla
bitirdik. Onların yerine yöneticilere yaltaklık yapan, Müslümanları bırakıp
kâfirleri dost edinen ve faize dahi cevaz veren cevazcı ve ruhsatçı yarım
hocaları âlim yapıp oturttuk. Ömürleri cezaevlerinde geçen yahut kâfirlerin
suikastlarıyla yok ettikleri şahsiyetli âlimleri göremez olduğumuz gibi sus
payı olarak aldıkları köşklerinde sefa süren medyatik saray âlimlerini
yükselttikçe yükselttik. Selam ve dua ile…


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış