İSLÂM BİRLİĞİNE HAYIR! RÂŞİDÎ HİLÂFET’E EVET!

Bekir Kurtuluş

Zaman zaman dergimizde çeşitli yazarlarımız tarafından gündeme getirilen bir konudur “İslâm Birliği” meselesi. Bir kesim Müslüman tarafından “İttihad-ı İslâm” şeklinde dile getirilen bu çözüm önerisi maalesef İslâm'ın açık ve net hükümlerinin ve çözümlerinin kamuoyu tarafından yanlış algılanmasına, dolayısıyla zihin bulanıklığına sebebiyet vermektedir. Bir kısım Müslüman'ın ısrarlı çabaları sayesinde İslâm Ümmeti; Demokrasi, Cumhuriyet ve Sosyalist çözümlerin İslâm'da yerinin olmadığını, bu İslâm dışı bozuk fikirlerle kalkınmanın gerçekleşmesinin mümkün olmadığını artık net bir şekilde görmüştür. Ümmet’in topyekûn Râşidî Hilâfet düşüncesine yöneldiğini gören “Egemen Güçler”in teorisyenleri ve onların yerli işbirlikçileri yeni bir saptırma furyasının düğmesine basmış bulunmaktadır. Bu konuda Ümmet’i uyandırması beklenen siyasetçi, aydın ve âlim kesim ise şer’î hükümlere dayalı açıklamalar ve Râşidi Hilâfet çağrısı yapacakları yerde, bu saptırıcı algının değirmenine su taşıyan beyanatlarda bulunmaktadırlar. Bu durum da muhlis davetçilerin önemini daha da ön plana çıkarmaktadır. Bu tür beyanatların en kapsamlısını 20-23 Ağustos 2014 tarihleri arasında İstanbul'da 4. dönem toplantısını gerçekleştiren “Dünya Müslüman Âlimler Birliği” yapmış bulunmaktadır. Bu toplantı gerçekleştirilmeden önce de ülkemizin aydın/âlimlerinden paralel “çözüm önerileri” ortaya atılmıştır.

İslâm Birliği'nin Kökeni

Bu öneri ve beyanatların detaylarına girmeden önce kısa bir şekilde “İslâm Birliği” fikrinin kökenine değinip zihniyet kodlarını hatırlatmak istiyorum. Dergimizin 111. sayısında konu hakkında detaylı bir açıklama var,  bilgi almak isteyenler başvurabilir. “İslâm Birliği “ düşüncesinin fikir babası olarak Cemalettin Afgani gösterilmektedir. O’nun tanımına göre birliğin başında güçlü bir “Merkez Devlet” ve etrafında onun “örnekliğinde”, içişlerinde bağımsız hareket eden ulus devletler bulunur. Bu “Merkez Ülkenin” başındaki kişi de Halifelik görevini üstlenir. Ne kadar da aşina olduğumuz söylemler değil mi? “Merkez Ülke”, “Güçlü Türkiye”, “Model Ülke”... Bir tek Halife'si eksik, o da yakında olur, hele bi algısal alt yapısı oluşturulsun, ona da sıra gelecek. Bu türden bir proje; mevcut ulus-devlet yapısının/strüktürünün devamını sağlayacak ve bu sayede Global Düzene entegre olmuş İslâm topraklarının Kapitalist ülkeler tarafından yer altı- yer üstü kaynaklarının sömürülmesinin sürekliliği garanti altına alınmış olacak. Yüzeysel bir bakışla Ümmetin faydasına gibi görünen bu “İslâm Birliği” projesinin hakikati; Osmanlı Hilâfet Devleti'nin yıkılmasının oluşturacağı boşluğu, içi oyulmuş bir “Ruhani Hilâfet” düşüncesiyle doldurma ve Halife talep edenleri kandırma tezgâhı olmasıdır. Bu tezgâhı Afgani'ye öneren ise “Ruhani Hilâfet” kavramının sahibi İngiliz Diplomat V.S.Blunt’tan başkası değildir. II. Abdülhamid'in basireti sayesinde saf dışı edilen Afgani'nin varisleri ve takipçileri Muhammed Abduh ve Reşit Rıza olup “el-Menar” tefsiri ve dergisiyle bu akımı sürdürmüşlerdir. Bu çizginin ülkemizdeki entelektüel yansımalarını “ İttihad-ı İslâm” ve “Yürek Devleti” anlayışlarında görebiliyoruz.

İngiltere'nin kurnaz siyasetçileri 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Hilâfet'i yıkmaya muvaffak olduktan sonra şekillendirdikleri yeni sömürü düzenlerini sağlama alabilmek amacıyla, bu düzenlerinin en büyük tehdidi olan Hilâfet'in tekrar hayata dönmemesi için yoğun bir saptırma kampanyası uyguladılar. O muazzam Ümmet-i Kadim’i (!) uluslara ve seçkin (!) milletlere böldüler. Ardından sınırları sömürgeciler tarafından çizilmiş kutsal hudutlarla sahte vatanları ve bayrakları bölünmüşlüğü derinleştiren birer totem olarak Ümmet’e hediye ettiler.

Atatürk'ün Hilâfet Vasiyeti

Tüm bu çabalara rağmen Hilâfet taleplerinin önüne geçemeyeceğini adı gibi bilen o sinsi İngiliz zekâsı “Hilâfet geri gelecekse onu da biz getiririz.” diyerek ileride lazım olur düşüncesiyle Hilâfet'i ilga eden kahramanının cebine bir vasiyet koymayı ihmal etmemiş.

Hilâfet tartışmalarının önüne geçilmeyecek hale gelmesinden önce açılmaması tavsiye/talimatıyla sıkı sıkıya korunmasını istedikleri bu vasiyet hakkında Türkiye'de Aytunç Altındal dışında pek kimse konuşmuyordu. Nihayet 2013 yılı Temmuz ayında Mısır'da Sisi darbesi meydana gelince tüm dünyada Hilâfet çağrıları yükselmiş ve Türkiye kamuoyunda Hilâfet'in gündemden uzaklaştırılması için Rabia vurgusu ön plana çıkarılmıştı. Vasiyet üzerinden oluşturulmaya çalışılan İngiliz Hilâfeti projesinin içeriğini dergimizin 2013 yılı 110. ve 111. sayılarındaki yazılarımızda basına yansıdığı kadarıyla irdelemeye çalışmıştık. Vasiyette yazdığı iddia edilen Hilâfet önerisi Afgani'nin ulus tabanlı Hilâfet projesine benzer olup Halifeliğin rotasyonla ülkeler arasında dönmesini ve kesinlikle şeriatı getirmemesini öngörüyor. O zamandan “Hilâfet hakkında yaklaşmakta olan saptırma tufanına karşı hazırlıklı olmamız gerektiğini, bunun için bu yazılarımızın birer işaret fişeği olarak görülmesini” istirham etmiştik. İşte bugünlerde tufan başladı, bir yandan IŞİD üzerinden bir Anti-Hilâfet propagandası, diğer yandan onun hataları üzerinden âlimlerin vakıacı/konjonktürel çözüm önerileri...

Yeni İslâm Birliği

İngiliz tipi Hilâfet projesi Aytunç Altındal'ın Türkiye'deki şüpheli ölümüyle askıya alınırken benim asıl merak ettiğim şey; ABD tipi Hilâfet veya “İslâm Birliği” projesinin düğmesine ne zaman basılacağı konusu. Algısal altyapısı İstanbul'da oluşturulan bu tür bir projenin siyasi aktörleri de “Stratejik Derinlik” sahibi ve müstakbel başkanımız olmasın sakın! Belki de işe “Hilâfet'in zaten Millet Meclisi’nin mana ve mefhumunda mündemiç olmasından” başlarlar, kim bilir? Yanlış anlaşılmasın, kimseyi ajanlıkla itham etmiyorum. Ama Hilâfet'in Râşidî vasfıyla geri gelmemesi için kâfir egemen güçlerin hiçbir yolu ve şahsı/kurumu kullanmaktan ve gerektiği kadar buna bütçe ayırmaktan geri kalmayacaklarını bilecek kadar da kâfirlerin fıtratını tanıyorum.

“Şüphe yok ki kâfirler mallarını Allah yolundan alıkoymak için sarf ederler. Sarf etmeye de devam edeceklerdir; ama sonra bu, kendilerine yürek acısı olacak. Nihayet mağlup edileceklerdir” (Enfal 36)

İşte, Müslümanlar kâfirlerin planlarını/entrikalarını iyi analiz edip deşifre etmezler ve bu projeleri/tuzakları bertaraf etmezlerse İslâm âleminin başına daha çok çorap örülür. Bu çoraplara farkında olarak veya olmayarak bir tek ilmekle dahi olsa katkı sağlayan hiçbir Müslüman Allah katında bunun hesabının altından kalkamayacaktır. Sonra da peşinden sürükledikleri insanların da yakalarına yapışmalarından kurtulamayacaklardır.

Türkiye'de hükümete yakın gazetelerden birinde yazan ve sıklıkla fetvalarına başvurulan âlimlerden biri geçen ayki bir makalesinde “Hilâfet” ve “İslâm Birliği” konularını ele almış. (Hayreddin Karaman, Yeni Şafak, 10.08.2013) Tam da Afgani'nin önerdiği tarzda “Mevcut rejimlere dokunmadan” oluşturulacak bir çatı yapı, yani “İslâm Birliği” önerisinde bulunmuş. Günümüzde “Halife'nin seçiminin öncelikli konu olmadığını” hatta mevcut örneğinden/vakıadan yola çıkarak Hilâfet ilan etmenin “olmaması gereken”, “tekrika, bölünme, parçalanma ve çatışma sebebi olan” ve dahi bunun “İslâm'a en büyük zararı verecek bir düşmanlık” olduğu tezini savunuyor. Çözüm önerisi ise “mevcut yönetim şekillerine ve yöneticilere dokunmadan” bir “âlimler birliği”nin “İslâm Birliği” tarzından bir yapılanma oluşturması üzerine kurulu. Üstelik bu birliğin başındaki Halife’nin “önceden belirlenmiş kurallara göre belli bir süreliğine başkanlık etmesi, sonra dönüşümlü olarak başkalarına devredilmesi” önerilmiş. Bu yaklaşım malum siyasetteki “şeriatsız” ve “rotasyonla dönen” Hilâfet önerilerini ne kadar da andırıyor, değil mi?

Netice itibari ile tüm bu Hilâfet projeleri nassların/şer'î hükümlerin öngördüğü “Bir bütünün parçaları/uzuvları olan” Râşidî Hilâfet modeli ile taban tabana zıt olan “bağımsız birçok farklı parçacığın oluşturduğu sözde birlik” modeli üzerine kurgulanıyor. Bu tür sahte birlikler gerçek birliğin/vahdetin yerini tutmak bir yana sadece görüntüde, sanal birlik türleri olup hologram misali, içi boş birer illüzyon olmaktan öte geçemezler. Bu ışık oyunları ise Müslümanları Râşidî Hilâfet düşüncesinden uzaklaştırmak ve onun gelişini geciktirmekten başka bir amaca hizmet etmezler.

Dünya Müslüman Âlimler Birliğinin Çözümü

Dönelim “Dünya Müslüman Âlimler Birliğinin” 4. dönem toplantısının sonuç bildirisine. Bu bildiri bazı doğru teşhisler içermekle beraber baştan sona yanlış ve vakıacı çözüm önerileri sunmaktadır.

Örneğin; “Bazı sapkın ve aşırı grupların, mezhepçilik ya da İslâm Hilâfet Devleti kılıfını kullanarak Müslüman ve gayrimüslim masumlara karşı işlediği suçları kınıyoruz.” deyip; “Hilâfet Devleti ilanı gibi fıkha ve şer'î bir kaynağa dayanmayan bu türden iddiaları dikkate almayınız.” önerisinde bulunuyor. Bu âlimlere Hilâfet ve Halife ile ilgili ayetleri, Hilâfet ve İmametin ahkâmı ve ehemmiyeti ile ilgili hadis-i şerifleri hatırlatmaktan ben hayâ ederim. İmam Mâverdi'nin ve Ebu Ya'la'nın Ahkâmu-s Sultaniyye’lerini, İbn-i Teymiyye'nin Es-Siyâsetü'ş Şer'iyye’sini, İmam-ı Yusuf'un Kitâb-ul Harac’ını, İbn-i Kayyım el Cevziyye'nin, İbn-i Hazm'ın, İbn-i Abidin'in, İbn-i Haldun'un ve daha aklıma gelmeyen onlarca cesur âlimin bedeller ödeyerek yazdıkları Hilâfet ahkâmını içeren şaheserlerini ve siyasetnamelerini hatırlatmak da bana düşmez. Günümüz âlim etiketli insanları yukarıdaki cümleyi kurarken nasıl bu eserlerden çekinmezler?            

“İslâm Ümmeti’nin parçalanmışlığının kaosa ve yıkıma neden olduğunu, bunun ise Ümmet’in Batı tarafından kullanılmasına yol açtığı” belirtilmiş. Ardından “Kültürel ve dini çoğulculuğa vurgu yapıp, sorunların çatışmalar yerine medeni diyaloglarla çözülmesi gerektiği” vurgulanmış. Teşhiş doğru; ama bizzat bu teşhisin kendisi Ümmet’in Halifesizliğinin ürünü. Sunulan öneri ise tamamen akideden kopuk, Batıya karşı kompleksin bir ifadesi.

“Totaliter rejimleri, ırkçı tutumlar ve Siyonist saldırıların dinler arasında birlikte yaşamaya, Doğu ile Batı arasında barışçıl ilişkiler kurmaya engel teşkil ettiği”  belirtiliyor. Bu cümleden; işgal altındaki İsrâ ve Miraç beldesinde, Müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksa ve çevresinde Müslümanların Yahudilerle barış içinde ortak yaşayabilecekleri mi anlaşılıyor? Ben mi fazla komplocuyum.

Tüm bu çarpık yaklaşımlar tamamen vakıacı/konjonktürel yaklaşımlar olup Allah'ın emir ve nehiylerinin hürmetlerinin “Reel Politik”e kurban edilmesi, başka bir deyişle katledilmesidir. Bu âlimlerin yapması gereken şey yanlış yönleri ortaya koyup delillere/nassa dayalı olarak doğru fikirleri beyan etmek olmalıydı. Ama onlar yanlışı tümden Hilâfet kavramına hamlederek kâfirleri sevindiren karalama kampanyasına katkı sağlamış oldular.

Bu âlimlere yine haddim olmayarak hatırlatmak istiyorum;

“Cihadın en faziletlisi zalim sultan karşısında hak söz söylemektir” (İbn-i Mace, Nesei, Ahmed b. Hanbel, Bâki, Müs. Mükessirin.)

Başka bir hadis-i şerifinde Resullullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem söyle buyuruyor;

 “İnsanlardan iki sınıf vardır ki; onlar bozulduğunda bütün insanlar bozulur. Onlar düzeldiğinde bütün insanlar da düzelir. Bunlar; âlimler ve yöneticilerdir” (Ebu Naim Hilya- Ahmed İbnu Abbas’tan rivayet etti)

Ey Cesur ve Salih Âlimler!

Türkiye'deki ve bu yazının ulaştığı her yerdeki cesur ve sâlih âlimlere sesleniyorum: Allah için hak söz söylemekten çekinmeyin, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayın!

“Hakla batılı karıştırıp bile bile hakkı gizlemeyin” (Bakara 42)

“Hak üzere durup adaleti yerine getiren hâkimler ve Allah için şahitler olun. Velev ki şahitliğiniz kendi aleyhinize olsun.” (Nisa 135)

Âlimlerin sorumlulukları ve yöneticilerin muhasebesi ile ilgili bunların dışında yazılabilecek bir çok ayet ve hadisler var ama konu bir makalenin çapını fazlasıyla aştığı için âlimlerin, yöneticilerin ve dava taşıyıcıların mutlaka okuması gereken bir kitabı tavsiye ederek yazımı noktalamak istiyorum. Kitabın yazarı; yazdığı her bir satırı yaşayarak şahitliğini yapmış, hak bildiği davasını siyasi bir parti olan Hizb-ut Tahrir'le beraber taşımış, her bulunduğu ortamda doğru bildiğini dosdoğru söylemiş ve bu uğurda ceza almış, hapsolmuş ve nihayet Irak'ta 1968 senesinde Saddam Hüseyin'in başkan yardımcısı olduğu dönemde kitaplarının ve hutbelerinin her bir sözünü kanıyla imzalayarak 17 gün korkunç işkenceler çektikten sonra şehadet şerbetini içmiş gerçek bir âlim olan Abdulaziz el-Bedri'dir. Kitabın adı: “Âlimler ve Yöneticiler Arasında İslâm”. Kitap ülkemizde Köklü Değişim Yayıncılık tarafından 2014'te yayınlanmış.

Rabbim bizi hakkı hak bilip hakka ittiba eden, bâtılı bâtıl bilip ondan içtinab eden kullarının zümresine ilhâk eylesin!

Zalimin elini kıracak ve mazlumun hakkını tastamam verecek olan ve tüm İslâm Ümmeti’ni tek sancak, tek devlet altında toplayacak olan Râşidî Hilâfet Devleti’nin bayrağı altında yaşamayı Zat-ı Zül-Celâl hepimize nasib eylesin! ÂMİN!


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz