Zaman zaman dergimizde
çeşitli yazarlarımız tarafından gündeme getirilen bir konudur “İslâm Birliği”
meselesi. Bir kesim Müslüman tarafından “İttihad-ı İslâm” şeklinde dile
getirilen bu çözüm önerisi maalesef İslâm'ın açık ve net hükümlerinin ve
çözümlerinin kamuoyu tarafından yanlış algılanmasına, dolayısıyla zihin
bulanıklığına sebebiyet vermektedir. Bir kısım Müslüman'ın ısrarlı çabaları
sayesinde İslâm Ümmeti; Demokrasi, Cumhuriyet ve Sosyalist çözümlerin İslâm'da
yerinin olmadığını, bu İslâm dışı bozuk fikirlerle kalkınmanın gerçekleşmesinin
mümkün olmadığını artık net bir şekilde görmüştür. Ümmet’in topyekûn Râşidî Hilâfet düşüncesine
yöneldiğini gören “Egemen Güçler”in teorisyenleri ve onların yerli
işbirlikçileri yeni bir saptırma furyasının düğmesine basmış bulunmaktadır. Bu
konuda Ümmet’i uyandırması beklenen siyasetçi, aydın ve âlim kesim ise şer’î hükümlere
dayalı açıklamalar ve Râşidi Hilâfet çağrısı yapacakları yerde, bu saptırıcı
algının değirmenine su taşıyan beyanatlarda bulunmaktadırlar. Bu durum da
muhlis davetçilerin önemini daha da ön plana çıkarmaktadır. Bu tür beyanatların
en kapsamlısını 20-23 Ağustos 2014 tarihleri arasında İstanbul'da 4. dönem
toplantısını gerçekleştiren “Dünya Müslüman Âlimler Birliği” yapmış bulunmaktadır.
Bu toplantı gerçekleştirilmeden önce de ülkemizin aydın/âlimlerinden paralel “çözüm
önerileri” ortaya atılmıştır.
İslâm Birliği'nin Kökeni
Bu öneri ve beyanatların
detaylarına girmeden önce kısa bir şekilde “İslâm Birliği” fikrinin kökenine
değinip zihniyet kodlarını hatırlatmak istiyorum. Dergimizin 111. sayısında
konu hakkında detaylı bir açıklama var,
bilgi almak isteyenler başvurabilir. “İslâm Birliği “ düşüncesinin fikir
babası olarak Cemalettin Afgani gösterilmektedir. O’nun tanımına göre birliğin
başında güçlü bir “Merkez Devlet” ve etrafında onun “örnekliğinde”, içişlerinde
bağımsız hareket eden ulus devletler bulunur. Bu “Merkez Ülkenin” başındaki
kişi de Halifelik görevini üstlenir. Ne kadar da aşina olduğumuz söylemler
değil mi? “Merkez Ülke”, “Güçlü Türkiye”, “Model Ülke”... Bir tek Halife'si
eksik, o da yakında olur, hele bi algısal alt yapısı oluşturulsun, ona da sıra
gelecek. Bu türden bir proje; mevcut ulus-devlet yapısının/strüktürünün
devamını sağlayacak ve bu sayede Global Düzene entegre olmuş İslâm
topraklarının Kapitalist ülkeler tarafından yer altı- yer üstü kaynaklarının
sömürülmesinin sürekliliği garanti altına alınmış olacak. Yüzeysel bir bakışla
Ümmetin faydasına gibi görünen bu “İslâm Birliği” projesinin hakikati; Osmanlı
Hilâfet Devleti'nin yıkılmasının oluşturacağı boşluğu, içi oyulmuş bir “Ruhani Hilâfet”
düşüncesiyle doldurma ve Halife talep edenleri kandırma tezgâhı olmasıdır. Bu tezgâhı
Afgani'ye öneren ise “Ruhani Hilâfet” kavramının sahibi İngiliz Diplomat
V.S.Blunt’tan başkası değildir. II. Abdülhamid'in basireti sayesinde saf dışı
edilen Afgani'nin varisleri ve takipçileri Muhammed Abduh ve Reşit Rıza olup “el-Menar”
tefsiri ve dergisiyle bu akımı sürdürmüşlerdir. Bu çizginin ülkemizdeki
entelektüel yansımalarını “ İttihad-ı İslâm” ve “Yürek Devleti” anlayışlarında
görebiliyoruz.
İngiltere'nin kurnaz siyasetçileri
20. yüzyılın ilk çeyreğinde Hilâfet'i yıkmaya muvaffak olduktan sonra
şekillendirdikleri yeni sömürü düzenlerini sağlama alabilmek amacıyla, bu
düzenlerinin en büyük tehdidi olan Hilâfet'in tekrar hayata dönmemesi için
yoğun bir saptırma kampanyası uyguladılar. O muazzam Ümmet-i Kadim’i (!)
uluslara ve seçkin (!) milletlere böldüler. Ardından sınırları sömürgeciler
tarafından çizilmiş kutsal hudutlarla sahte vatanları ve bayrakları
bölünmüşlüğü derinleştiren birer totem olarak Ümmet’e hediye ettiler.
Atatürk'ün Hilâfet Vasiyeti
Tüm bu çabalara rağmen Hilâfet
taleplerinin önüne geçemeyeceğini adı gibi bilen o sinsi İngiliz zekâsı “Hilâfet geri gelecekse onu da biz getiririz.”
diyerek ileride lazım olur düşüncesiyle Hilâfet'i ilga eden kahramanının cebine
bir vasiyet koymayı ihmal etmemiş.
Hilâfet tartışmalarının
önüne geçilmeyecek hale gelmesinden önce açılmaması tavsiye/talimatıyla sıkı
sıkıya korunmasını istedikleri bu vasiyet hakkında Türkiye'de Aytunç Altındal
dışında pek kimse konuşmuyordu. Nihayet 2013 yılı Temmuz ayında Mısır'da Sisi
darbesi meydana gelince tüm dünyada Hilâfet çağrıları yükselmiş ve Türkiye
kamuoyunda Hilâfet'in gündemden uzaklaştırılması için Rabia vurgusu ön plana
çıkarılmıştı. Vasiyet üzerinden oluşturulmaya çalışılan İngiliz Hilâfeti projesinin
içeriğini dergimizin 2013 yılı 110. ve 111. sayılarındaki yazılarımızda basına
yansıdığı kadarıyla irdelemeye çalışmıştık. Vasiyette yazdığı iddia edilen Hilâfet
önerisi Afgani'nin ulus tabanlı Hilâfet projesine benzer olup Halifeliğin
rotasyonla ülkeler arasında dönmesini ve kesinlikle şeriatı getirmemesini
öngörüyor. O zamandan “Hilâfet hakkında yaklaşmakta olan saptırma tufanına
karşı hazırlıklı olmamız gerektiğini, bunun için bu yazılarımızın birer işaret
fişeği olarak görülmesini” istirham etmiştik. İşte bugünlerde tufan başladı,
bir yandan IŞİD üzerinden bir Anti-Hilâfet propagandası, diğer yandan onun
hataları üzerinden âlimlerin vakıacı/konjonktürel çözüm önerileri...
Yeni İslâm Birliği
İngiliz tipi Hilâfet
projesi Aytunç Altındal'ın Türkiye'deki şüpheli ölümüyle askıya alınırken benim
asıl merak ettiğim şey; ABD tipi Hilâfet veya “İslâm Birliği” projesinin
düğmesine ne zaman basılacağı konusu. Algısal altyapısı İstanbul'da oluşturulan
bu tür bir projenin siyasi aktörleri de “Stratejik Derinlik” sahibi ve müstakbel
başkanımız olmasın sakın! Belki de işe “Hilâfet'in zaten Millet Meclisi’nin
mana ve mefhumunda mündemiç olmasından” başlarlar, kim bilir? Yanlış
anlaşılmasın, kimseyi ajanlıkla itham etmiyorum. Ama Hilâfet'in Râşidî vasfıyla
geri gelmemesi için kâfir egemen güçlerin hiçbir yolu ve şahsı/kurumu
kullanmaktan ve gerektiği kadar buna bütçe ayırmaktan geri kalmayacaklarını
bilecek kadar da kâfirlerin fıtratını tanıyorum.
“Şüphe yok ki kâfirler mallarını Allah yolundan alıkoymak
için sarf ederler. Sarf etmeye de devam edeceklerdir; ama sonra bu, kendilerine
yürek acısı olacak. Nihayet mağlup edileceklerdir” (Enfal 36)
İşte, Müslümanlar
kâfirlerin planlarını/entrikalarını iyi analiz edip deşifre etmezler ve bu
projeleri/tuzakları bertaraf etmezlerse İslâm âleminin başına daha çok çorap
örülür. Bu çoraplara farkında olarak veya olmayarak bir tek ilmekle dahi olsa
katkı sağlayan hiçbir Müslüman Allah katında bunun hesabının altından
kalkamayacaktır. Sonra da peşinden sürükledikleri insanların da yakalarına yapışmalarından
kurtulamayacaklardır.
Türkiye'de hükümete
yakın gazetelerden birinde yazan ve sıklıkla fetvalarına başvurulan âlimlerden
biri geçen ayki bir makalesinde “Hilâfet” ve “İslâm Birliği” konularını ele
almış. (Hayreddin Karaman, Yeni Şafak, 10.08.2013) Tam da Afgani'nin önerdiği
tarzda “Mevcut rejimlere dokunmadan” oluşturulacak bir çatı yapı, yani “İslâm
Birliği” önerisinde bulunmuş. Günümüzde “Halife'nin seçiminin öncelikli konu
olmadığını” hatta mevcut örneğinden/vakıadan yola çıkarak Hilâfet ilan etmenin “olmaması
gereken”, “tekrika, bölünme, parçalanma ve çatışma sebebi olan” ve dahi bunun “İslâm'a
en büyük zararı verecek bir düşmanlık” olduğu tezini savunuyor. Çözüm önerisi
ise “mevcut yönetim şekillerine ve yöneticilere dokunmadan” bir “âlimler
birliği”nin “İslâm Birliği” tarzından bir yapılanma oluşturması üzerine kurulu.
Üstelik bu birliğin başındaki Halife’nin “önceden belirlenmiş kurallara göre
belli bir süreliğine başkanlık etmesi, sonra dönüşümlü olarak başkalarına
devredilmesi” önerilmiş. Bu yaklaşım malum siyasetteki “şeriatsız” ve “rotasyonla
dönen” Hilâfet önerilerini ne kadar da andırıyor, değil mi?
Netice itibari ile tüm
bu Hilâfet projeleri nassların/şer'î hükümlerin öngördüğü “Bir bütünün parçaları/uzuvları
olan” Râşidî Hilâfet modeli ile
taban tabana zıt olan “bağımsız birçok farklı parçacığın oluşturduğu sözde
birlik” modeli üzerine kurgulanıyor. Bu tür sahte birlikler gerçek birliğin/vahdetin
yerini tutmak bir yana sadece görüntüde, sanal birlik türleri olup hologram
misali, içi boş birer illüzyon olmaktan öte geçemezler. Bu ışık oyunları ise
Müslümanları Râşidî Hilâfet düşüncesinden
uzaklaştırmak ve onun gelişini geciktirmekten başka bir amaca hizmet etmezler.
Dünya Müslüman Âlimler Birliğinin Çözümü
Dönelim “Dünya Müslüman Âlimler
Birliğinin” 4. dönem toplantısının sonuç bildirisine. Bu bildiri bazı doğru
teşhisler içermekle beraber baştan sona yanlış ve vakıacı çözüm önerileri
sunmaktadır.
Örneğin; “Bazı sapkın ve
aşırı grupların, mezhepçilik ya da İslâm Hilâfet Devleti kılıfını kullanarak
Müslüman ve gayrimüslim masumlara karşı işlediği suçları kınıyoruz.” deyip; “Hilâfet
Devleti ilanı gibi fıkha ve şer'î bir kaynağa dayanmayan bu türden iddiaları
dikkate almayınız.” önerisinde bulunuyor. Bu âlimlere Hilâfet ve Halife ile
ilgili ayetleri, Hilâfet ve İmametin ahkâmı ve ehemmiyeti ile ilgili hadis-i
şerifleri hatırlatmaktan ben hayâ ederim. İmam Mâverdi'nin ve Ebu Ya'la'nın
Ahkâmu-s Sultaniyye’lerini, İbn-i Teymiyye'nin Es-Siyâsetü'ş Şer'iyye’sini,
İmam-ı Yusuf'un Kitâb-ul Harac’ını, İbn-i Kayyım el Cevziyye'nin, İbn-i
Hazm'ın, İbn-i Abidin'in, İbn-i Haldun'un ve daha aklıma gelmeyen onlarca cesur
âlimin bedeller ödeyerek yazdıkları Hilâfet ahkâmını içeren şaheserlerini ve
siyasetnamelerini hatırlatmak da bana düşmez. Günümüz âlim etiketli insanları
yukarıdaki cümleyi kurarken nasıl bu eserlerden çekinmezler?
“İslâm Ümmeti’nin
parçalanmışlığının kaosa ve yıkıma neden olduğunu, bunun ise Ümmet’in Batı
tarafından kullanılmasına yol açtığı” belirtilmiş. Ardından “Kültürel ve dini
çoğulculuğa vurgu yapıp, sorunların çatışmalar yerine medeni diyaloglarla
çözülmesi gerektiği” vurgulanmış. Teşhiş doğru; ama bizzat bu teşhisin kendisi
Ümmet’in Halifesizliğinin ürünü. Sunulan öneri ise tamamen akideden kopuk, Batıya
karşı kompleksin bir ifadesi.
“Totaliter rejimleri,
ırkçı tutumlar ve Siyonist saldırıların dinler arasında birlikte yaşamaya, Doğu
ile Batı arasında barışçıl ilişkiler kurmaya engel teşkil ettiği” belirtiliyor. Bu cümleden; işgal altındaki
İsrâ ve Miraç beldesinde, Müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksa ve
çevresinde Müslümanların Yahudilerle barış içinde ortak yaşayabilecekleri mi
anlaşılıyor? Ben mi fazla komplocuyum.
Tüm bu çarpık
yaklaşımlar tamamen vakıacı/konjonktürel yaklaşımlar olup Allah'ın emir ve nehiylerinin
hürmetlerinin “Reel Politik”e kurban edilmesi, başka bir deyişle
katledilmesidir. Bu âlimlerin yapması gereken şey yanlış yönleri ortaya koyup
delillere/nassa dayalı olarak doğru fikirleri beyan etmek olmalıydı. Ama onlar
yanlışı tümden Hilâfet kavramına hamlederek kâfirleri sevindiren karalama
kampanyasına katkı sağlamış oldular.
Bu âlimlere yine haddim
olmayarak hatırlatmak istiyorum;
“Cihadın en faziletlisi
zalim sultan karşısında hak söz söylemektir” (İbn-i Mace, Nesei,
Ahmed b. Hanbel, Bâki, Müs. Mükessirin.)
Başka bir hadis-i
şerifinde Resullullah SallAllahu Aleyhi
ve Sellem söyle buyuruyor;
“İnsanlardan iki sınıf vardır ki; onlar
bozulduğunda bütün insanlar bozulur. Onlar düzeldiğinde bütün insanlar da
düzelir. Bunlar; âlimler ve yöneticilerdir” (Ebu Naim Hilya- Ahmed
İbnu Abbas’tan rivayet etti)
Ey Cesur ve Salih Âlimler!
Türkiye'deki ve bu
yazının ulaştığı her yerdeki cesur ve sâlih âlimlere sesleniyorum: Allah için
hak söz söylemekten çekinmeyin, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayın!
“Hakla batılı karıştırıp bile bile hakkı gizlemeyin” (Bakara 42)
“Hak üzere durup adaleti yerine getiren hâkimler ve Allah için
şahitler olun. Velev ki şahitliğiniz kendi aleyhinize olsun.” (Nisa 135)
Âlimlerin sorumlulukları
ve yöneticilerin muhasebesi ile ilgili bunların dışında yazılabilecek bir çok
ayet ve hadisler var ama konu bir makalenin çapını fazlasıyla aştığı için âlimlerin,
yöneticilerin ve dava taşıyıcıların mutlaka okuması gereken bir kitabı tavsiye
ederek yazımı noktalamak istiyorum. Kitabın yazarı; yazdığı her bir satırı yaşayarak
şahitliğini yapmış, hak bildiği davasını siyasi bir parti olan Hizb-ut
Tahrir'le beraber taşımış, her bulunduğu ortamda doğru bildiğini dosdoğru
söylemiş ve bu uğurda ceza almış, hapsolmuş ve nihayet Irak'ta 1968 senesinde
Saddam Hüseyin'in başkan yardımcısı olduğu dönemde kitaplarının ve hutbelerinin
her bir sözünü kanıyla imzalayarak 17 gün korkunç işkenceler çektikten sonra
şehadet şerbetini içmiş gerçek bir âlim olan Abdulaziz el-Bedri'dir. Kitabın
adı: “Âlimler ve Yöneticiler Arasında İslâm”. Kitap ülkemizde Köklü Değişim Yayıncılık
tarafından 2014'te yayınlanmış.
Rabbim bizi hakkı hak
bilip hakka ittiba eden, bâtılı bâtıl bilip ondan içtinab eden kullarının zümresine
ilhâk eylesin!
Zalimin elini kıracak ve
mazlumun hakkını tastamam verecek olan ve tüm İslâm Ümmeti’ni tek sancak, tek
devlet altında toplayacak olan Râşidî
Hilâfet Devleti’nin bayrağı altında yaşamayı Zat-ı Zül-Celâl hepimize
nasib eylesin! ÂMİN!


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış