EMR-İ Bİ’L MÜNKER VE NEHY-İ ANİ’L MAĞRUF!

Murat Savaş

El-Hamdulillahi Rabb-il Âlemîn, e's Salatu ve's Selâmu Âlâ Seyyidinâ Muhammed ve Âlâ Âlihi ve Sahbihi ecmain. Ve ba'd;

Bu derginin sair sayılarında “emr-i bi’l mağruf ve nehy-i ani’l münker” pek çok kez ele alınıp okuyucularımıza açıklanmaya çalışıldı. Genelde Müslüman’ın özelde davet taşıyıcısının yakından bildiği bir kavramdır bu. Hatta İslâm’ın beş şartı diye bilinen hususlardan sonra ulema altıncı sırada emr-i bi’l mağruf ve nehy-i ani’l münker konusunu ele almışlar ve önemini açıklamışlardır. Gerek fert, gerek kitleler ve gerekse devlet için farz olduğunu hepimiz yakından biliyoruz. Bunun için bu makalemizde bu konuyu ele almayacağız. Başlığımıza ilk bakışta kelimeleri karıştırmış olabileceğimiz akla gelse de bu makalemizde emr-i bi’l münker ve nehy-i ani’l mağruf konusunu ele alacağız.

Dergimizin çıkacağı günlere Kurban Bayramı denk geleceği için öncelikle buradan bütün Müslümanların mübarek bu günlerini tebrik eder, Kurban Bayramı’nın hepimiz için hayırlara vesile olmasını Allah Subhanehû ve Teâlâ’dan niyaz ederim. Bu münasebetle konumuz Kurban olmasa da meramımızı anlatabilmek için Kurbanla alakalı bir kaç noktaya değinmek isterim. Günümüzde çoğu Müslümanlar için Kurban hakiki mecrasından çıkmış ve çok seyrek et yiyebilen dar gelirli insanlarımızın bol-bol et tükettiği, çoluk-çocuğumuzun nasiplendiği bir âdet haline dönüştü. Üzerine vacip olmasa bile birçok Müslüman’ın ayıplanma, elin eline bakma ve benzeri korkularla borç-harç ve birçoğumuzun da ne yazık ki kredi kartıyla alıp kestiği bir et bayramına dönüştü. Bazılarımız için ise böyle olmasa da sadece zekât benzeri bir yardımlaşma gibi algılanıp parasını bir yerlere gönderip kurtulduğumuz salt bir ibadet haline dönüştü. Her bayram namazı hutbelerinde okunan;

“Kestiğiniz kurbanların ne etleri ne kanları Allah’a ulaşır, fakat Allah’a takva ulaşır” (Hac 37) mealindeki ayet-i kerime anlamından uzak tekrarlanan bir lafız haline geldi. Kısacası artık kurban deyince aklımıza deri toplayan insanlar, yer sıkıntısından dolayı oluşan görüntü kirliliği, Tv’de kaçan kurbanlık haberleri, kendini yaralamış kasaplar ve dolaplara doldurduğumuz etler geliyor.

Oysa kurban deyince akla, boynunu bıçağın altına koyan İsmail Aleyhi’s Selam ve O’nun Allah’ın hükmüne teslimiyeti; “Ey baba emrolunduğun şeyi yap, inşaAllah beni sabredenlerden bulacaksın” biricik oğlunu Allah’ın emrine icabeten kurban etmek için bıçağın altına yatıran İbrahim Aleyhi’s Selam; “İkisi de teslim olup da onu alnı üzerine yatırınca” gelmeli. Kurban deyince akla teşrik tekbirleri, bayram nazmı ve İslâm Ümmeti’nin vahdeti gelmeli. Birer Kurban kesip de birinden kabul olan, diğerinden kabul olmayan Âdem Aleyhi’s Selam’ın iki oğlu; “Hani birer kurban takdim etmişlerdi de, birinden kabul olunmuş, diğerinden kabul olunmamıştı” akla gelmeli. Şimdi bunlardan ne kadar da uzağız öyle değil mi?

Üstelik bu şeylerden uzak olmak, hatırımızdan çıkartmak ve takva ve teslimiyetin mahiyetinden ödün vermeyle yetinseydik belki şimdikinden daha iyi idi. Bunları ziyadesiyle yaptığımız gibi bununla yetinmeyip artık İslâmî hayatı başlatmak için mücadele eden evlatlarımıza, kardeşlerimize, eşlerimize ve arkadaşlarımıza kötülüğü emreden ve iyiliği yasaklayan bir toplum haline geldik. Bir eş İslâmî hayatı başlatmak için mücadele eden eşine; “sana bir şey olursa çoluk-çocuk biz ne yaparız? bu işlerden uzak dur” veya; “davana oldukça fazla vakit harcayıp bizleri ihmal ediyorsun” diyebiliyor. Kur’an ve Hadis okuyup durduğu halde ıssız bir çölde, küçücük çocuğuyla eşinin kendisini bırakmasının Allah’ın bir hükmü olduğunu öğrenince Hacer validemizin tevekkülünü, iki oğlunu da cihada gönderdiği için Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e şikâyete gelen kadın hakkında inzal edilen; “Kim Allah’tan hakkıyla korkarsa Allah ona mutlaka bir çıkış yolu verir ve onu hiç ummadığı bir yerden rızıklandırır” düsturunu göremiyor.

Meleklerin kendisini yıkadığı Sahabe Hanzala RadiyAllahu Anh’ı hepimiz biliyoruz. Ancak evliliğinin ertesi gününde arkasında bir eş bırakıp evden çıktığını ve o eşin durumunu hiç aklımıza getirmiyoruz. İslâm’ı atalarımıza ulaştırarak Müslüman olmamıza vesile olan Sahabeler RadiyAllahu Anhum’un arkalarında bıraktıkları ailelerini, kınalayarak evlatlarını ve eşlerini İslâm’ı ve bu toprakları korumak için peşinen şehit sayan, aksi taktirde “Sütümü helal etmem” diyen analarımızı ne çabuk unuttuk? Sahabelerin, Tabein’in, şeyh Saidlerin, Seyyid Kutupların ve Nebhanilerin Rahmetullahu Aleyh bekâr olduklarını mı zannediyoruz?

Alkol kullanan, geç saatlere kadar eve girmeyen, flört ve hatta zinaya düşen evlatlarımıza; “Gençlikte olur böyle şeyler” diyerek hoş gören babalar, evlatları İslâmî hayatı başlatma mücadelesine girince evlatlıktan reddetme, dövme, eve hapsetme ve arkadaşlarıyla arasına engeller koyma gibi eylemler yapabiliyor. Aklımıza; “Kendinizi ve ehlinizi yakıtı taş ve insan olan cehennem ateşinden koruyun” Ayet’i değil de evladımızın cezaevine girebileceği geliyor, onu koruma adına cehenneme sürükleme operasyonuna giriyoruz. İşte bu nehy-i anil mağruftur.

Kardeşlerimize, arkadaşlarımıza artık “Lan oğlum namazını kıl, orucunu tut etliye-sütlüye karışma, dünyayı sen mi kurtaracaksın?” diyebiliyoruz. Allah Azze ve Celle “Akrabaya bakmayı emreder” ken dayılarımız, amcalarımız ve sair akrabalarımız; “Senin beynini yıkamışlar, sana bir şey olursa çocuklarına kim bakacak?” diyebiliyor. “Zaman artık değişti, bu devirde iyilik olmaz” derken artık utanma duygularımızı dahi yitirdiğimizi, Allah’ın dininden fersah-fersah uzaklaştığımızı ve vehen hastalığının kan gibi bütün damarlarımızda dolaştığını görmek ne kadar acı. Üstelik Kur’an, Sünnet, Sahabe hayatı ve ulema sireti gibi kitaplarla içli, dışlı olanlarımız dahi bu durumdan hali değil. Şunu bilelim ki bu kitaplarda okuduğumuz Peygamber kıssaları, cesaret, yiğitlik ve kahramanlık gösteren Sahabe, ulema ve şehitler birer çizgi film kahramanı değil tarihe ismini yazdırmış birer insandır.

Ey Müslümanlar bunlar müminlerin vasıfları değildir;

Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyar, namazı kılar, zekâtı verir, Allah'a ve Peygamberine itaat ederler. İşte bunlara Allah rahmet edecektir. Muhakkak Allah yücedir, hakimdir.” (Tevbe 71)

“Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazı erkekler ve mütevazı kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, Allah’ı çok anan erkekler ve Allah’ı çok anan kadınlar; işte Allah bunlar için bağış ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab 35)

Bir Müslüman’dan böyle Allah’ın mağruf saydığı şeyleri men etmesi ve münker saydığı şeyleri emretmesi kesinlikle kabul edilebilir bir durum değildir. Zira bu vasıflar cahilane söylenen müstesna münafıkların vasıflarıdır;

“Münafık erkeklerle münafık kadınlar birbirlerindendir. Münkeri emreder, iyilikten men eder ve ellerini sıkarlar” (Tevbe 67)

İslâmî hayatı başlatmak için sahih bir parti ile çalışmak bütün Müslümanlara farz olduğuna göre bu farzı terk etmenin ötesinde, farzı yapanlara engel olmak ziyadesiyle haramdır. Onların cezaevine atılması, başlarına türlü musibetin gelmesi ve benzeri sıkıntılar bilelim ki bizim onları yalnız ve yardımsız bırakmamızdan kaynaklanıyor. Yoksa halkının yüzde doksan yedisi Müslüman olan bir ülkede bu sıkıntılar nasıl olabilir?

Sıradan insanımız cahilane emr-i bi’l münker ve nehy-i ani’l mağruf yaparken bir bakıyoruz ki meğer bunları âlim olarak bilinen insanlar daha çok yapıyor. Bir hocaya sorulduğunda bu meseleyi şer’î olarak değil de aklî olarak açıklıyor ve insanları münkere irşat ediyor. Kendini tehlikeye atmanın haram olduğunu, kendimiz dürüst olursak İslâmî hayatın kendiliğinden geleceğini söylüyor. Hatta güya onların takip ettikleri ıslahatçı metoda çomak sokmakla bu Müslümanları suçlayıp onların hapsedilmesini haklı olarak görebiliyor. Allah’ım; âlimlerimiz önceki hak sözü söylemeyi şiar edinmiş âlimlerden ne kadar da uzak?

Âlimleri de bir kenara koyalım başımızda bulunan yöneticiler mağrufu yasaklayıp münkeri emretmenin yanı sıra başka İslâm beldelerindeki Müslümanlara laik olmalarını tavsiye edebilme cüretini kendinde bulabiliyor. Bir yandan dindar nesil yetiştireceğiz derken diğer yandan ne kadar münker, fısk ve fucur varsa hepsini serbest bırakıyorlar. Hatta bazılarını yasal zorunluluk haline getirip dayatıyor, küfür hükümlerini uygulamayı marifet sanıyorlar. Sıradan insanların bunu yapmalarını cahilane olarak kabul ediyoruz ancak âlim ve yöneticilerin münkeri emredip iyiliği men etmesini nereye koyacağız?

Allah Subhanehû ve Teâlâ bizi onların şerlerinden koruyup, etrafımızdaki insanları, eşlerimizi, arkadaşlarımızı ve anne-babalarımızı emr-i bi’l mağruf ve nehy-i ani’l münker yapan, bunu yapamıyorsa yapanları sevip aksini yapanlara buğz edenlerden eylesin. Zira bunca büyük münkere karşı buğz dahi yapamayan bir kişi bizzat kendisi münkeri emreden kişidir. Allah’ın Rasulü Aleyhi’s Salatu ve’s Selam; “Sizden kim bir münker görürse onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle değiştirmeye çalışsın. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf olanıdır” şeklinde buyurmuştur.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz