El-Hamdulillahi
Rabb-il Âlemîn, e's Salatu ve's Selâmu Âlâ Seyyidinâ Muhammed ve Âlâ Âlihi ve
Sahbihi ecmain. Ve ba'd;
Bu derginin sair
sayılarında “emr-i bi’l mağruf ve nehy-i ani’l münker” pek çok kez ele alınıp
okuyucularımıza açıklanmaya çalışıldı. Genelde Müslüman’ın özelde davet
taşıyıcısının yakından bildiği bir kavramdır bu. Hatta İslâm’ın beş şartı diye
bilinen hususlardan sonra ulema altıncı sırada emr-i bi’l mağruf ve nehy-i
ani’l münker konusunu ele almışlar ve önemini açıklamışlardır. Gerek fert,
gerek kitleler ve gerekse devlet için farz olduğunu hepimiz yakından biliyoruz.
Bunun için bu makalemizde bu konuyu ele almayacağız. Başlığımıza ilk bakışta
kelimeleri karıştırmış olabileceğimiz akla gelse de bu makalemizde emr-i bi’l
münker ve nehy-i ani’l mağruf konusunu ele alacağız.
Dergimizin çıkacağı
günlere Kurban Bayramı denk geleceği için öncelikle buradan bütün Müslümanların
mübarek bu günlerini tebrik eder, Kurban Bayramı’nın hepimiz için hayırlara
vesile olmasını Allah Subhanehû ve Teâlâ’dan
niyaz ederim. Bu münasebetle konumuz Kurban olmasa da meramımızı anlatabilmek
için Kurbanla alakalı bir kaç noktaya değinmek isterim. Günümüzde çoğu Müslümanlar
için Kurban hakiki mecrasından çıkmış ve çok seyrek et yiyebilen dar gelirli
insanlarımızın bol-bol et tükettiği, çoluk-çocuğumuzun nasiplendiği bir âdet
haline dönüştü. Üzerine vacip olmasa bile birçok Müslüman’ın ayıplanma, elin
eline bakma ve benzeri korkularla borç-harç ve birçoğumuzun da ne yazık ki
kredi kartıyla alıp kestiği bir et bayramına dönüştü. Bazılarımız için ise
böyle olmasa da sadece zekât benzeri bir yardımlaşma gibi algılanıp parasını
bir yerlere gönderip kurtulduğumuz salt bir ibadet haline dönüştü. Her bayram
namazı hutbelerinde okunan;
“Kestiğiniz kurbanların ne etleri ne kanları Allah’a ulaşır,
fakat Allah’a takva ulaşır” (Hac 37) mealindeki
ayet-i kerime anlamından uzak tekrarlanan bir lafız haline geldi. Kısacası
artık kurban deyince aklımıza deri toplayan insanlar, yer sıkıntısından dolayı
oluşan görüntü kirliliği, Tv’de kaçan kurbanlık haberleri, kendini yaralamış
kasaplar ve dolaplara doldurduğumuz etler geliyor.
Oysa kurban deyince
akla, boynunu bıçağın altına koyan İsmail Aleyhi’s
Selam ve O’nun Allah’ın hükmüne teslimiyeti; “Ey baba emrolunduğun şeyi yap, inşaAllah beni sabredenlerden bulacaksın”
biricik oğlunu Allah’ın emrine icabeten kurban etmek için bıçağın altına
yatıran İbrahim Aleyhi’s Selam; “İkisi de teslim olup da onu alnı üzerine yatırınca” gelmeli.
Kurban deyince akla teşrik tekbirleri, bayram nazmı ve İslâm Ümmeti’nin vahdeti
gelmeli. Birer Kurban kesip de birinden kabul olan, diğerinden kabul olmayan Âdem
Aleyhi’s Selam’ın iki oğlu; “Hani birer kurban takdim etmişlerdi de,
birinden kabul olunmuş, diğerinden kabul olunmamıştı” akla gelmeli. Şimdi
bunlardan ne kadar da uzağız öyle değil mi?
Üstelik bu şeylerden
uzak olmak, hatırımızdan çıkartmak ve takva ve teslimiyetin mahiyetinden ödün
vermeyle yetinseydik belki şimdikinden daha iyi idi. Bunları ziyadesiyle
yaptığımız gibi bununla yetinmeyip artık İslâmî hayatı başlatmak için mücadele
eden evlatlarımıza, kardeşlerimize, eşlerimize ve arkadaşlarımıza kötülüğü
emreden ve iyiliği yasaklayan bir toplum haline geldik. Bir eş İslâmî hayatı başlatmak
için mücadele eden eşine; “sana bir şey
olursa çoluk-çocuk biz ne yaparız? bu işlerden uzak dur” veya; “davana oldukça fazla vakit harcayıp bizleri
ihmal ediyorsun” diyebiliyor. Kur’an ve Hadis okuyup durduğu halde ıssız
bir çölde, küçücük çocuğuyla eşinin kendisini bırakmasının Allah’ın bir hükmü
olduğunu öğrenince Hacer validemizin tevekkülünü, iki oğlunu da cihada
gönderdiği için Rasul SallAllahu Aleyhi
ve Sellem’e şikâyete gelen kadın hakkında inzal edilen; “Kim Allah’tan hakkıyla korkarsa Allah ona
mutlaka bir çıkış yolu verir ve onu hiç ummadığı bir yerden rızıklandırır” düsturunu
göremiyor.
Meleklerin kendisini
yıkadığı Sahabe Hanzala RadiyAllahu Anh’ı hepimiz biliyoruz. Ancak evliliğinin
ertesi gününde arkasında bir eş bırakıp evden çıktığını ve o eşin durumunu hiç
aklımıza getirmiyoruz. İslâm’ı atalarımıza ulaştırarak Müslüman olmamıza vesile
olan Sahabeler RadiyAllahu Anhum’un arkalarında bıraktıkları ailelerini,
kınalayarak evlatlarını ve eşlerini İslâm’ı ve bu toprakları korumak için peşinen
şehit sayan, aksi taktirde “Sütümü helal
etmem” diyen analarımızı ne çabuk unuttuk? Sahabelerin, Tabein’in, şeyh
Saidlerin, Seyyid Kutupların ve Nebhanilerin Rahmetullahu Aleyh bekâr olduklarını mı zannediyoruz?
Alkol kullanan, geç
saatlere kadar eve girmeyen, flört ve hatta zinaya düşen evlatlarımıza; “Gençlikte olur böyle şeyler” diyerek
hoş gören babalar, evlatları İslâmî hayatı başlatma mücadelesine girince
evlatlıktan reddetme, dövme, eve hapsetme ve arkadaşlarıyla arasına engeller
koyma gibi eylemler yapabiliyor. Aklımıza; “Kendinizi
ve ehlinizi yakıtı taş ve insan olan cehennem ateşinden koruyun” Ayet’i
değil de evladımızın cezaevine girebileceği geliyor, onu koruma adına cehenneme
sürükleme operasyonuna giriyoruz. İşte bu nehy-i anil mağruftur.
Kardeşlerimize,
arkadaşlarımıza artık “Lan oğlum namazını
kıl, orucunu tut etliye-sütlüye karışma, dünyayı sen mi kurtaracaksın?” diyebiliyoruz.
Allah Azze ve Celle “Akrabaya bakmayı emreder” ken
dayılarımız, amcalarımız ve sair akrabalarımız; “Senin beynini yıkamışlar, sana bir şey olursa çocuklarına kim bakacak?”
diyebiliyor. “Zaman artık değişti, bu
devirde iyilik olmaz” derken artık utanma duygularımızı dahi yitirdiğimizi,
Allah’ın dininden fersah-fersah uzaklaştığımızı ve vehen hastalığının kan gibi
bütün damarlarımızda dolaştığını görmek ne kadar acı. Üstelik Kur’an, Sünnet,
Sahabe hayatı ve ulema sireti gibi kitaplarla içli, dışlı olanlarımız dahi bu
durumdan hali değil. Şunu bilelim ki bu kitaplarda okuduğumuz Peygamber
kıssaları, cesaret, yiğitlik ve kahramanlık gösteren Sahabe, ulema ve şehitler
birer çizgi film kahramanı değil tarihe ismini yazdırmış birer insandır.
Ey Müslümanlar bunlar
müminlerin vasıfları değildir;
“Mümin erkeklerle mümin kadınlar da
birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyar, namazı
kılar, zekâtı verir, Allah'a ve Peygamberine itaat ederler. İşte bunlara Allah
rahmet edecektir. Muhakkak Allah yücedir, hakimdir.” (Tevbe 71)
“Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, doğru erkekler ve doğru
kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazı erkekler ve mütevazı
kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, ırzlarını koruyan
erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan
kadınlar, Allah’ı çok anan erkekler ve Allah’ı çok anan kadınlar; işte Allah
bunlar için bağış ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab 35)
Bir Müslüman’dan böyle
Allah’ın mağruf saydığı şeyleri men etmesi ve münker saydığı şeyleri emretmesi
kesinlikle kabul edilebilir bir durum değildir. Zira bu vasıflar cahilane
söylenen müstesna münafıkların vasıflarıdır;
“Münafık erkeklerle münafık kadınlar birbirlerindendir. Münkeri
emreder, iyilikten men eder ve ellerini sıkarlar” (Tevbe 67)
İslâmî hayatı başlatmak
için sahih bir parti ile çalışmak bütün Müslümanlara farz olduğuna göre bu
farzı terk etmenin ötesinde, farzı yapanlara engel olmak ziyadesiyle haramdır.
Onların cezaevine atılması, başlarına türlü musibetin gelmesi ve benzeri
sıkıntılar bilelim ki bizim onları yalnız ve yardımsız bırakmamızdan
kaynaklanıyor. Yoksa halkının yüzde doksan yedisi Müslüman olan bir ülkede bu
sıkıntılar nasıl olabilir?
Sıradan insanımız
cahilane emr-i bi’l münker ve nehy-i ani’l mağruf yaparken bir bakıyoruz ki
meğer bunları âlim olarak bilinen insanlar daha çok yapıyor. Bir hocaya
sorulduğunda bu meseleyi şer’î olarak değil de aklî olarak açıklıyor ve
insanları münkere irşat ediyor. Kendini tehlikeye atmanın haram olduğunu,
kendimiz dürüst olursak İslâmî hayatın kendiliğinden geleceğini söylüyor. Hatta
güya onların takip ettikleri ıslahatçı metoda çomak sokmakla bu Müslümanları
suçlayıp onların hapsedilmesini haklı olarak görebiliyor. Allah’ım; âlimlerimiz
önceki hak sözü söylemeyi şiar edinmiş âlimlerden ne kadar da uzak?
Âlimleri de bir kenara
koyalım başımızda bulunan yöneticiler mağrufu yasaklayıp münkeri emretmenin
yanı sıra başka İslâm beldelerindeki Müslümanlara laik olmalarını tavsiye
edebilme cüretini kendinde bulabiliyor. Bir yandan dindar nesil yetiştireceğiz
derken diğer yandan ne kadar münker, fısk ve fucur varsa hepsini serbest
bırakıyorlar. Hatta bazılarını yasal zorunluluk haline getirip dayatıyor, küfür
hükümlerini uygulamayı marifet sanıyorlar. Sıradan insanların bunu yapmalarını
cahilane olarak kabul ediyoruz ancak âlim ve yöneticilerin münkeri emredip
iyiliği men etmesini nereye koyacağız?
Allah Subhanehû ve Teâlâ bizi onların
şerlerinden koruyup, etrafımızdaki insanları, eşlerimizi, arkadaşlarımızı ve
anne-babalarımızı emr-i bi’l mağruf ve nehy-i ani’l münker yapan, bunu yapamıyorsa
yapanları sevip aksini yapanlara buğz edenlerden eylesin. Zira bunca büyük
münkere karşı buğz dahi yapamayan bir kişi bizzat kendisi münkeri emreden
kişidir. Allah’ın Rasulü Aleyhi’s Salatu
ve’s Selam; “Sizden
kim bir münker görürse onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle değiştirmeye
çalışsın. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf
olanıdır” şeklinde buyurmuştur.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış