GAYRİ SAHİH LİDERLİK MEFHUMU

Bekir Kurtuluş

“İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Rasul’ün de size şahit olması için sizi zirve bir ümmet kıldık.” (Bakara 143)

Allahu Teâlâ insanoğlunu dünyaya gönderirken sırtına bir sorumluluk yükledi. İnsanoğluna akıl bahşederek diğer canlılardan farklı bir konum takdir etti ve emaneti âdemoğluna arz etti. Ona yeryüzünü imar, iskân ve ihya etme yani Halifelik görevini verdi. İnsanın bu görevini hakkıyla ifa edebilmesi için bazı hasletlere sahip olması zaruridir. Şüphesiz ki bunların en başında “liderlik” gelir. Sürüklemeyen sürüklenir. Ümmet çapında global bir Halifeliğimiz/liderliğimiz bulunmadığı için, ümmetçe sömürülmekten, parçalanmışlıktan ve katliamlardan başımızı kaldıramıyoruz. Ümmet, başında bir Halifesinin bulunduğu 1300 sene boyunca hiç bugünkü ölçüde sahipsizlik, dağınıklık, zulüm ve güvensizlik yaşamamıştı. İslâm ümmetinin tekrar zirve ümmet/şahit ümmet olabilmesinin, insanlığa liderlik edebilmesinin tek yolu Râşidî Hilâfet’tir.

“Allah sizden iman edip salih amel işleyenlere şöyle vaadetti: Yemin olsun ki onlardan öncekileri Halife kıldığı gibi kendilerini de Halife kılacak ve elbette onlara kendileri için seçmiş olduğu dinlerini kuvvetle icra kudreti verecek ve mutlaka onları, korkularının arkasından güvenliğe kavuşturacaktır.” (Nur 55)

Liderler yetiştiren toprağın tesisi elbette lider şahsiyetli insanların sayesinde olacaktır. Bunu sağlamanın yolu sahih bir liderlik anlayışına sahip olmaktan geçer. Günümüzde liderlik için revaçta olan vasıflar arasında liyakat dışında ne ararsanız var. Sahih bakışı ortaya koymadan önce bunların üzerinde biraz duralım:

Popüler/Popülist Liderlik

Çağımız liderlerini daha ziyade popülist politikalar parlatır oldu. Kapitalist sistemin kürkü/imajı kutsayan rüzgarı yazıktır ki Müslümanları o derece büyüledi ki akidemiz fikrî kaide olmaktan çıktı, onun yerini trend sloganlar aldı. Zamane liderliğin birinci ve vazgeçilmez şartı karizmadır. Şahsa dayalı/bağımlı hareketlerin, kurumların ve devletlerin o şahıs var oldukça varlıklarını sürdürdüklerini şahıs zail olunca da dağıldıklarına ya da en iyimser haliyle bölündüklerine kadim tarih de, yakın tarih de en güçlü şahitlerdir.

Çok yakından canlı canlı yaşadığımız süreç, karizmatik lidere dayanan cemaatlerin de, liderin karizması çizilince nasıl eriyip, can çekişmeye başladığını bize göstermektedir.

Elbette etkin, yetkin ve birikimli olmak liderde bulunması gereken vasıflardandır ama kurumsal/kitlesel değerler üzerine kurulu olmayan siyasi yapılar dağılmaya mahkûmdur. Hassaten takiyye diyerek kapitalist değer ve sloganlar üzerine kurulan siyasi yapılar ancak kendilerini doğuran kapitalizmin mekanizmalarıyla ayakta kalabiliyorlar. Bu mekanizmanın bir global sermaye ve dünya düzeni kanadı, bir de yerli sermaye ve yandaş medya kanadı var.

Zamane liderliğin ikinci şartı iyi bir imaj oluşturmaktır. Sanal âlem ve aletlerin intişarının da tesiri ile imaj dünyasına dönen dünyamız liderlik anlayışını da etkilemiş ve görünüme/gösterilene göre araştırmadan sorgulamadan karar vermek belva-yı umum haline gelmiş durumdadır. Bu vaziyetten istifade ile muasır siyasetçiler algı yönetimi/yönlendirmesi marifetiyle hakikatleri olduğundan farklı gösterme/göz bağlama konusunda çok göz alıcı mesafeler kat etmiş bulunmaktalar. Sermaye/finans tetikçileri, medya tetikçileri, spekülatörler artık iyi prim yapar hale gelmiş durumdalar. Bir davanın, bir inancın gereği olmayıp sırf çıkarları gereği bir şeyleri savunmanın adı olan lobiciliğin önü olabildiğince açılmış vaziyettedir. Hatta Amerika'da bu iş o derece gelişmiştir ki artık lobicilik bir meslek ve ticari sektör haline gelmiş haldedir.

İmaj Dünyası

Tarihte büyük fetihlerle geniş bir medeniyet inşa etmiş olan ve sıklıkla Zülkarneyn’le özdeşleştirilen Makedonyalı (Büyük) İskender de iktidarını imaj ve karizma üzerine kurmuş bir liderdi. Peşinen belirteyim her geçtiği yere heykellerini diken, kutsal kitabı Yunan mitolojisinden müteşekkil “Homeros'un İlyadası” olan, kendisini yarı tanrı(!) Achille ile özdeşleştirip onu kendisine idol edinen, nihayet oluşturduğu imaja kendini ziyadesiyle kaptırıp damarlarındaki kanın kutsal olduğu fikrine kendisi de inanmaya başlayan bir zatı, Kur’an’da övgüyle bahsedilen salih bir hükümdar ile özdeşleştirmek hangi akla hizmet eder, bir türlü aklım ermez. Üstelik aristokrasinin babası Aristotales’in onun danışmanı olması da işin cabası. O Aristo ki İskender'e fethettiği engin topraklarda istikrarın temini için sunduğu çözümler günümüz sömürgelerine ilham kaynağı olmuş, engin görüş sahibi bir feylesoftur. Zat-ı âlilerinin tavsiyesi şudur: “Fethettiğiniz topraklarda uzun vadeli kalıcı çatışma şartları oluşturun ki yöre halkı birbiri ile uğraşmaktan iktidarınıza isyan etmeye fırsat bulamazsın.”

Nitekim karizmaya dayalı tüm devlet yapılarında gözlendiği gibi Makedonyalı İskender’in imparatorluğunun dağılması da hemen ölümüne müteakip gerçekleşivermiştir. Hemen her bölge valisi iktidar üzerinde hak iddiasında bulunmuş ve o koca imparatorluk paramparça olmuştur.

Çağımızın en başarılı algı operasyonlarından birisi de an itibariyle dünya lideri olan Barack Hüseyin Obama’dır. İslâmofobi ve Hilafetfobinin zirve yaptığı bir dönemde ılımlı bir imaj oluşturabilecek sempatik bir siyahî, ABD başkanlık koltuğuna oturarak, hem Afrikalılara hem de Müslümanlara şirin görünecek bir karakter üretilmiş oldu. Hemen bir fısıltı operasyonuyla Müslüman mıydı, değil miydi söylentisi çıkarıp yüzeysel düşünen Müslümanların diline Hüseyin ismini doladılar. Bu algı projesine başbakan olduğu dönemde R.T. Erdoğan da katkı sağlamış ve bir buluşmalarında kameraların önünde kendisine Arapça hat ile B. Hüseyin Obama yazılı bir tablo hediye etmişti. Amerikan derin devleti Obama'ya bir kimlik oluşturmakta oldukça zorlanmıştır. Zira Barack anne tarafından Yahudi’dir ve gençliğini Yahudi kültürü ile geçirmiştir. Lakin siyahî olduğu için Yahudi kimliği tutmaz. Zencilerle takılır lakin Yahudi olduğu için o ortama da uymaz. Nitekim kendisine bir kimlik üretebilmek amacıyla zenci kültürü içinde “yeniden doğması” için Harlem’de bir fakirhane tutar kendisine ve Hristiyanlık dinini seçer. Müslüman babasını ise ömrü hayatında topu topu yarım gün görür. Artık ne denli İslâmî kültür sahibi olduğunu siz takdir edin.

Başarılı sonuç ortadadır: Seçim vaatleri arasında ABD askerlerini Irak'tan çıkarma sözü olan, Irak’tan çıkardığı askerleri Afganistan’a sevk eden, Darfur sorununu Sudan’ı bölerek çözen, Irak’a ABD askerlerini göndermeden, 40 ülkenin koalisyonunu sağlayıp sünnilerle sünnileri karşı karşıya getirmeyi başarabilen, hem de bu “uzun soluklu savaş” için “takiyye icabı” müttefik olan Türkiye’nin de muvafakatini(!) alabilmiş bir dünya lideri çıkmıştır ortaya.

Tefâhur

Mevcut iktidar savaş açtığı paralelcilerin takiyyeciliğini şiddetle kınarken kendilerinin imaj icabı şu sözleri sarf etmeleri neyin nesidir? “En demokratik iktidar biziz”, “Yıkılmak üzere olan laiklik köprüsünü biz kurtardık”, “ABD ile uzun süreli stratejik müttefikleriz”, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”, “TBMM mabedimizdir”, T.C.’nin kıblegâhına çelenk koyma ritüellerinde “Atam! Açtığın yolda…” ile başlayan cümleler kurarken yoksa yaptığınız takiyye değil midir? Eğer takiyye ise “Bu ne perhiz” deriz, değilse “Vay halinize.”

Liderlik ve siyasilik günümüzde bir kariyer ve şöhret sahasına dönüştü. Bu trende biraz da mantar gibi türeyen ve rüveybida yetiştiren siyaset akademileri hizmet etmiyor değil hani…

Hâlbuki İslâm'da ister fiilî yönetimde bulunan aktif siyasetçi için ister muhasebe makamındaki (muhalefet değil) aktif siyasetçi için olsun, siyasetin anlamı “dertlenmektir”. Nitekim meşhur hadis-i şerifte Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem “Müslümanların derdiyle dertlenmeyen onlardan değildir” buyurmaktadır.

Müslümanı Müslümanların işleriyle/dertleri ile ilgilenmeye iten en güçlü etken bu uhuvvet duygusudur.

Diğer bir yandan zamane siyasetçilerinin siyaseti, bir yerme ve övme edebiyatı haline getirmeleri liderlik ve mefhumunu bir popülerlik ve övünme yarışına (tefâhur) çevirdi.

“Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde çalımla yürüme. Çünkü Allah kendini beğenmiş ve övünen kişilerin hiçbirini sevmez. Yürüyüşünde mütevazı ol, sesini alçalt. Çünkü seslerin en çirkini elbette eşeklerin sesidir.” (Lokman 18-19)

Hz. Ali Kerram Allahu Vechehu ve RadiyAllahu Anh şöyle buyurmaktadır: “Siyasetin başı rıfk ile (nazik ve yumuşak) davranmaktır.”

Siyasi Mugalata

Siyasi tefekkür de mugalatalara/saptırıcı hususlara dikkat etmek zaruridir. Bu bilinç; muhasebe konumundaki insanlar ve ümmet için kitlesel çapta gerekli olduğu kadar liderler için de zaruridir. Mugalatalara karşı uyanık olmayan bir lider yakın çevresinin iyi niyetli veya kötü niyetli yanılgılarından etkilenecek ve bu illüzyonlar kararlarına etki edecektir. Bu kararların hesabı ise liderlerden başkasından sorulmayacaktır. Kısaca “kocakarıyı süsleyip, gelin diye yutturmak” şeklinde ifade edilebilecek siyasi mugalata, imaj dünyasının sağladığı imkânlarla artık çok kolay yapılabilen bir vakıa-i adiye haline gelmiştir. Bu mugalatalar/maskeler o derece etkili oluyor ki, sahih bir siyasi bakışa sahip olmayan ve haber takip zincirini koparan insanın bu saptırmalara kendisini kaptırması işten bile değildir. Bir-iki örnek vermekle yetineceğim. AKP iktidarının İslâmcı tribünlere yaptığı birkaç “güzellik” gayri İslâmî rejimi Müslümanlara yedirmeye devam etmesini aklama gerekçesi yapılmıştır. Bu yetmemiş aynı güzellikler Türkiye'nin AB ile NATO ile müttefik olmasına mazeret ve AB’ye girme konusundaki istikrarlı hevesine örtü yapılmıştır. İslâmcıların artık gözlerini açması gerekiyor ki işler daha kötüye gitmeden uyanabilelim. “AKP AB’ye posta koyuyor, rest çekiyor.” hülyalarını dile getirenlere göstermek gerek. T.C.'nin AB için bir bakanlığı var hû! Bakanlığın görev tanımına ve icraatlarına bir göz atsınlar.

“T.C. bağımsız bir ülkedir, kendi “derin stratejisini” kendisi çizer” sözü de mugalatadan ve ham hayalden öte bir şey değildir. Zira büyük devletlere rağmen kendi öz siyasetini uygulayabilmek ve peyk devlet konumundan müstakil devlet konumuna yükselebilmek için güç sahibi olmak gerekir. Soruyorum T.C. güç ve güç kullanma iradesi bakımından uluslararası arenada İsrail kadar hareket rahatlığına sahip midir? Türkiye'nin iç siyasetinde gözlenen sınırlı rahatlama ve dış siyasette “milli operasyon yapabiliyorum” propagandası yapmasına izin verilmesi tamamen ABD’nin kendisine biçtiği “model ülke” misyonunun bir parçasıdır. Türkiye, Suriye ve Irak operasyonlarına katılım konusundaki isteksizliğine hep 49 rehineyi mazeret gösterirken, ne hikmetse tam da Erdoğan'ın ABD ziyareti öncesinde rehinelerin salıverilmesi üzerine ABD Dışişleri Bakanı Kerry bahaneniz kalmadı manasında “kanıt pudingde” ifadesini kullandı.

Cidde’deki ilk “çekirdek koalisyon” anlaşmasına kırmızı çizgilerden bahisle imza koymayan Türkiye o zaman “lojistik destek verebilir ama askerî desteğe yokuz” derken ne hikmetse Kerry’nin Ortadoğu'da gerçekleştirdiği savaş turundan sonra elinden rehine bahanesinin de alınması sonrası “her türlü desteğe varız” noktasına gelmiştir. 23 Eylül 2014 tarihinde Amerikan CBS Televizyonu’nda Charlie Rose’a konuşan Erdoğan; “Operasyona gereken desteği vereceğiz. Destek askerî ya da lojistik olabilir.” sözünü verdi.

Ne değişti de operasyona yaklaşımınız değişti? ABD hidayete mi geldi? ABD Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme planını mı iptal etti? Petrolden mi vazgeçti? Yoksa sizi ilgilendiren sadece T.C. vatandaşlarıdır da “Iraklı ve Suriyelilere ne olursa olsun” mu diyorsunuz?

Ümmetçiliğiniz nerede kaldı?

Bu geniş katılımlı koalisyonun gerçek amacı Birinci Dünya Savaşı’nın yüzüncü yıl dönümünde Üçüncü Dünya Savaşı’nın tohumunu atmaktır. Nitekim tek bir güçlü devletin imkânlarıyla halledilebilecek bir operasyon için 40 ülkenin aktif katılımının sağlanacağı bir itilaf koalisyonu kurmanın ve bu operasyonun “uzun soluklu” olacağı sinyalini defalarca vermenin tek anlamı; ömrünü tüketmiş olan kapitalist/demokratik dünya düzeninin ömrünü bir nefes daha uzatabilmektir.

Gerçek hedefi ise kurulması beklenen global bir Râşidî Hilâfet ve karşı bir cephe hazırlamaktır. Bu “yeni stratejiyi” geliştirebilme seviyesine gelene kadar ABD; yakın tarihinde bir Afganistan ve Irak tecrübesi, düşük yoğunluklu ama yeryüzüne yayılmış küresel teröre karşı bir savaş tecrübesi ve ümmetin kararlılığına şahit olduğu bir bahar tecrübesi yaşadı. Bunların birleşmesinden çok detaylı bir analiz yapıp uzun soluklu bir strateji çizen ABD önderliğindeki itilaf koalisyonu; bu yeni operasyonun Haçlı Seferi görüntüsünü saklayarak bölgesel tehdit kisvesinde Müslümanı Müslümana kırdırmanın peşinde.

Allah’ın izniyle ümmet artık eski ümmet değil, bu numaraları yutmuyor. Bir de yakınlarında Allah ile aldatan suret-i haktan görünen saptırıcılar olmasa Ali Cengiz oyunlarına gelmeyecek ama… Kurtuluşun yegâne yolu siyasi uyanıklığa sahip olmak, haberleri takip etmek ve bağlantı kurmak. Olayı bilgilerle, bilgileri bilgilerle, fikirleri olaylarla bağlamak. Bağlantı kurarken de ilgisiz şeyleri birbirine bağlama hatasından sakınarak bunu yapmak.

Kâfirler Ebrehe misali fil ordularını topluyorlar;

“Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat o inkâr edenler, kendileri o tuzağa düşeceklerdir.” (Tur 42)

Bir sonraki makalede inşaAllah “Sahih Liderlik Mefhumu” konusuyla buluşmak üzere vaktinizin uyanıklıkla/vâiye ile geçmesini temenni ediyorum.

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz