HİZB-UT TAHRİR’E AYM ZULMÜ

Bekir Kurtuluş

Bu sayıda geçen ay ki konuya devam edip “Sahih Liderlik Mefhumu” konusunu ele alacaktım. Ne var ki Terviye Günü hacılar Mina yolunu tutup haccın menasikini tamamlamaya yöneldiği gün talihsiz bir tebliğname ulaştı elime, demir kapının dar mazgalından.  16 ay önce Anayasa Mahkemesi'ne (AYM) yaptığım bireysel başvurunun kararıydı bu. Hemen son sayfasını açıp “hüküm” bölümünü okudum iki üyenin imzasıyla “başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna oy birliği ile karar verildi” yazıyor.  Sonra detayları ve gerekçe kısmını okudum gerekçede “Derece Mahkemesi'nin hüküm kurulması ve Yargıtay’ın bunu onamasında keyfilik oluşturan herhangi bir durum tespit edilmemiştir” diyordu. Hukuk uzmanı değilim ama insan 14 sene boyunca “terörist olmakla suçlanıp çeşitli bahanelerle hakkında “terör örgütü” üyesi olmak suçlamasıyla davalar açılınca, birinden üç sene ceza, birinden beraat, diğer birinden 7.5 sene ağır hapis cezası alıp senelerce yatınca, suçlandığı kanun maddeleri hakkında kendisini savunan avukatlardan daha detaylı bilgi sahibi oluyor. Özellikle duruşunu değiştirmeyip hep aynı istikamette kaldığı halde bir seferinde “silahsız terör örgütü üyesi” olmaktan ceza alıp, bir seferinde beraat edince, son seferinde “silahlı terör örgütüne üye olmaktan” ceza alınca insan neye uğradığını daha iyi anlamak için defalarca inceliyor neye dayanarak itham edildiğini ve daha detaylı okuyor suçlandığı ceza maddelerini. 2001’de ilk tutuklandığımda DGM tarafından 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’na göre “silahsız terör örgütüne üye olmaktan” üç sene ağır hapis cezası aldım bu cezanın kesilmesinin tek sebebi hâkimin “Hizb-ut Tahrir’in üyesi misin?” sorusuna “evet üyesiyim ama Hizbut Tahrir bir terör örgütü değildir” cevabını vermem oldu. Bundan sonra açılan tüm davalarda aynı duruşu sergilediğim halde 2004’te açılan davalarda beraat kararı verildi. Bazı basın açıklamaları sonrası tutuklama bile olmadan gözaltından salıverildim. 2005’te açılan davalarda tekrar “silahsız terör örgütüne üye olmaktan” ceza aldım, nihayet 2011’de açılan davada “silahlı terör örgütü üyesi olmaktan” 7,5 yıla mahkûm oldum ve halen çilesini doldurmaya devam ediyorum. Çelişki ufak tefek değil; duruşu, amelleri, çalışma metodu ve çizgisi 60 senedir değişmeyen bir parti ve üyelerine bir gün hiç bir hukuki ve mantıki önermeye uymayan  “manevi terör bahanesiyle silahsız terör cezası” kesiyorsunuz, sonraki günlerde “bu fiiller  suç değil” deyip beraat veriyorsunuz,  daha sonraki gün aynı fiillere “silahlı terör” cezası kesiyorsunuz. Hizb-ut Tahrir ne Türkiye’de ne de dünya çapında çalışma yaptığı 50’den fazla ülkede silahlı veya şiddet sayılabilecek hiçbir faaliyete iştirak etmemiştir. Hizb’in silaha sarılmasına en çok sevinecek olan Yahudi Kerimov’un Özbekistan'ında bile Hizb-ut Tahrir bu yola tevessül etmemiştir. 1989’da Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Orta Asya’da Hizb çok hızlı bir yükseliş trendi yakalamış ve kısa sürede Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Doğu Türkistan’da en yaygın İslâmî hareket haline gelmişti. Bunu hazmedemeyen (sahtekârlıkla İslâm adını kullanan fakat Ruspolitolojist Usman Haknazarov tarafından gerçek adının İshak olduğunu ve Yahudi Kont’un gayrimeşru çocuğu olduğu ortaya konan Yahudi Kerimov” Andican’ı Hizb-ut Tahrir için açık hava hapishanesine çevirmiş ve 2005 yılında Andican cezaevinde bir isyan tertip ederek Yahudi keskin nişancıları yardımıyla binlerce Hizb üyesine katliam gerçekleştirmişti.

Bunlara rağmen asla intikam gibi duygusallıklara kapılmayıp mücadelesini fikrî ve siyasi çerçeveden saptırmadı. Bunu yapamayacağından veya korktuğundan değil Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in metoduna uymadığı için maddî eylemlerden uzak durdu.  Zira Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in devlet kurma yolunda siyasi mücadele sergilediği Mekke’de Sahabeler işkence altında can verseler bile SallAllahu Aleyhi ve Sellem silah kullanmaya ruhsat vermedi. Sadece Müslümanların güçsüz olduğu ve Yâsir ailesinin işkence altında şehit edildiği dönemde değil Hz. Hamza ve Hz. Ömer RadiyAllahu Anhum’un İslâm’a girdiği ve Müslümanların savaş için izin istediği dönemde de Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem “Henüz bununla emrolunmadık” diyerek bu talepleri geri çeviriyordu. Ta ki Medine’ye hicret edip tam teşekküllü bir devlet haline gelesiye kadar.  Zaten hicretle beraber artık İslâm daveti devlet haline gelmiş, dolayısıyla yine silah kullanan kitle/parti olmamış devletin meşru/resmî ordusu olmuştur. Sahabe kitlesi ise fikrî ve siyasi çerçevede davet ve muhasebe işine devam etmiştir.

 Hizb-ut Tahrir’i Türkiye’de silahlandıran Yargıtay 9. Ceza Dairesi’dir

Hizb-ut Tahrir’in şer’î ve global çalışması siyasi ve fikrî düzlemde olup hiçbir zaman ne dünyada herhangi bir ülkede ne de Türkiye’de şiddet eylemlerine tevessül etmemiştir. Metodundan ve amellerinden asla taviz vermeyen Hizb, Türkiye’de “silahsız terör örgütü” suçlamasından hem İçişleri Bakanlığı'nın hem Emniyet Genel Müdürlüğü'nün hem de DGM’lerin oybirliğiyle “cezayı gerektirecek eylemi yoktur” kanaatine varıp beraat verdikleri bir dönemde 2004 senesinde Yargıtay 9. Ceza Dairesi hiçbir mesnede dayanmadan kendi kafasından Hizb-ut Tahrir üyelerine verilen beraat kararlarını bozmaya ve “terör örgütü” üyeliğinden ceza verilmesi talepleri ile dosyaları iade etmeye başlamıştır. DGM’lerin yerine geçen 250. madde ile görevli Ağır Ceza Mahkemeleri Yargıtay’ın bu içtihadından sonra dikkat buyurun; Hizb-ut Tahrir eylem tarzı ve metodu değiştirdiğinde değil sırf Yargıtay üyelerinin kanaati değiştiğinden dolayı üyelerine silahlı terör örgütüne üye olmaktan ceza kesmeye başladı. Halbuki ceza mahkemelerinin niyet ve saik ile değil gerçekleşmiş eylemlere ceza vermesi esas olandır. Hizb’in faaliyetleri fikrî ve siyasi çizgiden hiçbir zaman sapmamışken hangi eylemi terör olarak nitelendirilebilir? Bırakın terörü Yargıtay 9. Ceza Dairesi “silahlı terör örgütüne üye ve yönetici olmaktan” benim ve diğer Hizb-ut Tahrir’lilerin dosyalarını onaylamıştır. Delile değil kanaate göre ceza kesen Özel Yetkili Mahkemeler sözde kaldırılıp Balyozcuların, Ergenekoncuların ve 28 Şubatçıların salıverildiği dönemde ben de yeniden yargılama talebinde bulundum ama reddedildi. Hükümeti devirmeye yönelik silahlı bir darbe planı olan Balyoz Harekât Planı şiddet ve terör olmaktan çıkarılıyor, Hizb-ut Tahrir’e gelince ileride silahlanacağı vehmi Yargıtay’ın zihninde oluştu diye “silahlı terör örgütü” kategorisine koyuluyor. Bu çarpık yaklaşım yüzünden ceza evinden çıkar çıkmaz intikam yeminleri yapan Balyozcular serbest kalırken hiçbir şiddet eylemi eğilimi olmayan yüzlerce Hizb-ut Tahrir’li “silahlı terör örgütünden” mahkûm oluyor. Neden?  Hizb-ut Tahrir silahlandı ve şiddet eylemine başladı diye mi? Hayır. Sırf Yargıtay 9. Ceza Dairesi öyle kanaatte bulundu diye. Bir gece rüyasında ya da gözü açıkken bir ses Yargıtay üyelerinin kulağına “Hizb-ut Tahrir ileride silahlanacak” şeklinde fısıldadı diye keyfi bir şekilde, ani bir kararla birden Hizb’i “silahlı terör örgütü” ilan ediverdi. Bu gayri hukuki ve gayri adil gidişe, bu keyfi uygulamaya kim dur diyecek; anayasa mahkemesi mi?

9. Ceza Dairesi’nin hempası AYM

  2013 yılından itibaren Türkiye’de yargı itibarı tekrar sağlayacak düşünceleri ile Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolu açıldı. Uygulamada gördük ki Avrupa Birliğine şirinlik olsun diye yapılan bu reform(!) da daha öncekiler gibi sadece belli kesimler için işletildi ve Hükümet başlattığı bu yeni uygulamayla kendi beklentilerine dahi kavuşamadı. Bu yetki ile popülerleşen Anayasa Mahkemesi daha siyasileşmiş ve dahi Anayasa Mahkemesi başkanının adı Cumhurbaşkanlığı adaylığı için konuşulmaya başlanmıştı. Kendinden beklendiği gibi Anayasa Mahkemesi bu yetkisini AB’ye şirin görünmesini sağlayacak twitter kararı gibi örneklerle uygulamaya koymuştur. Zoraki yorumlarla Balyoz gibi, Ulusalcı Kemalist kesime güzellik yapmış, ama Hizb-ut Tahrir dosyası önüne gelince Yargıtay 9. Ceza Dairesi pâ’ını takip etmiş ve paralel karar vermiştir.

 “Bireysel başvuru” yolunun açılmasının asıl amacı “kişi hak ve hürriyetlerinin ihlalinin önüne geçmek” ve “yargıdaki keyfi uygulamaları engellemek” olduğu halde ve “kişiler arasında ayrım gözetmemek” yargının en temel kriteri olduğu halde Anayasa Mahkemesi, Balyozcular hakkında “hak ve hürriyet ihlali meydana geldiği” gerekçesiyle yeniden yargılama yolunu açmış, fakat benim başvurumu “dayanaktan yoksun” diyerek çifte standart uygulamıştır. Anayasa Mahkemesi benim hakkımda verdiği kararın metninde “Derece Mahkemesi’nin kararında keyfilik oluşturan herhangi bir durum da tespit edilmemiştir” ifadesine yer veriyor. Yargıtay kararın onanmasında “inandırıcı gerekçelerle” olduğunu, dolayısıyla “Başvurunun, diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin ‘açıkça dayanaktan yoksun’ olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir” diyerek noktayı koyuyor. “Adil yargılanma hakkının” ihlal edilmediğini izah ederken “açık keyfiliğe ilişkin” bir bilgi ya da belge sunulmadığı ifade ediliyor. El insaf!... Anayasa Mahkemesi'ne gönderdiğim dilekçe ekinde 100 sayfadan fazla belge gönderdim. Tamamında Hizb-ut Tahrir’e terör örgütü, fiillerine suç denmesinin yanlış olduğu izah ediliyor. Üstelik bu bilimsel mütalaa sıradan bir hukukçunun değil halen Yargıtay Onursal Başkanı olan Ceza Hukuku Profesörü Sami Selçuk'un hazırladığı bir mütalaadır. Ona ilave olarak Prof.Dr. Türkan Sancar ve Av.Dr. Ümit Kardaş’ın da Hizb-ut Tahrir’in Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, AİHS’nin ilgili maddeleri ve evrensel hukuk ilkelerine göre terör örgütü sayılmayacağını, eylemlerinin tamamen ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu ifade ettikleri belgeleri de ekledim. Bu kadar bilimsel belgeye ve Hizb-ut Tahrir’in terör örgütü olmadığı hele silahlı terör örgütü hiç olmadığı hakikati apaçık ortada iken Anayasa Mahkemesi'nin Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin ön yargısını, “hak ve hürriyet ihlali” olarak “keyfi uygulama” olarak görmemesi 9. Ceza Dairesi'nin ayak izinden, dolayısıyla paralel yargının izinden gittiğinin, yani taraflı karar verdiğinin ispatıdır. Peki, nedir bu paralelci Cemaati Hizb-ut Tahrir e karşı bu kadar kindar davranmaya iten şey?

Cemaat’in Hizb-ut Tahrir’e Karşı Kindarlığı

Fethullah Gülen Cemaati yaklaşık 30 yıldır Türkiye’de kurumlar içinde kadrolaşmaya devam ediyor; ABD’nin çıkarları paralelinde Türkiye’de Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana her kurumda yerleşmiş olan İngiltere tesirindeki derin yapıyı tasfiye etmek ve yerlerini almak şeklinde bir çalışma yürütüyor. Cemaat’in Türkiye sınırları dışına açılım çabası ise ilk olarak Sovyetler Birliği’nin dağılması ardından Orta Asya’dan başlar. Lakin bu çabası Hizb-ut Tahrir’in bölgedeki hızlı yükselişi karşısında akamete uğramış ve Cemaat bölgede tutunamamıştır. O günlerden beri etkisinin altında olan emniyet, yargı ve basın-yayın yollarıyla Hizb’i Türkiye’de karalamak ve terörist yaftası yapıştırmak için algı operasyonları yapar olmuş; baskı, tehdit, iftira, işkence ve tutuklama yöntemleri ile yıldırma politikası uygulamış, dört koldan topyekûn saldırmaya başlamıştır. Halen de bu yöntemlerini devam ettirmektedir.  Hizb-ut Tahrir; Amerika’nın “dinler arası diyalog” projesine ve “ılımlı İslâm” projesine; cemaatin de bu projelerin gönüllü taşıyıcısı olmasına en şiddetli tepkiyi ortaya koyan hareketlerden biridir. Zira Hizb-ut Tahrir’in çalışmasının temellerinden biri fikrî diğeri siyasi çalışmadır. Fikrî çalışmanın bir kısmını bozuk, muharref, gayri İslâmî fikirlerden Müslümanların zihninin temizlenmesi, diğer kısmı ise İslâm akidesine uygun/doğru fikirlerin yerleştirilmesi teşkil eder. 

Hizb-ut Tahrir’e Anayasa Mahkemesi Zulmü 

Zulüm sözlükte:  1-) Adalete uymayan hareket, haksızlık, hak edene hakkını vermeme. 2-) Eziyet, cefa, işkence anlamlarında geçer.

Bu son 7,5 senelik cezam onaylanıp cezaevine girince çok ümidim olmadığı halde düşük de olsa olumlu karar çıkma ihtimalinden dolayı, başkalarına da emsal teşkil eder düşüncesiyle Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yaptım. Cemaat yapılanmasının Yargıtay’da olduğu gibi Anayasa Mahkemesi içinde de kadrolaştığını artık bilmeyen yok. Geçen ay bir gazetenin röportaj yaptığı Anayasa Mahkemesi eski raportörü Yrd.Dç.Dr. Emir Kaya “Anayasa Mahkemesi’nde Cemaat’in aslî diğer aktörlerin tâli olduğunu vurgulamak istiyorum” (Sabah gzt. 20.10.2014 İsa Tatlıcan’ın röportajı) şeklinde çok net ifadeler kullandı. Ayrıca “paralel yapı 10 yıldır Anayasa Mahkemesi’nde kadrolaşıyor. Anayasa Mahkemesi bu yapının kontrolüne girdi” diyerek Cemaat’in Anayasa Mahkemesi üzerindeki tesirinin boyutunu da ortaya koydu. Bağımsız karar alamayan bir Anayasa Mahkemesi'nden adalet beklemek boş bir beklenti olur. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ın artık yapması gereken şey Hizb-ut Tahrir ve benzeri İslâmî duyarlılığa sahip kesime yeniden yargılama yolunu açması ve tarafsız olduğunu ispat etmesidir. Aksi takdirde hakkındaki paralellik kanaatlerini dağıtması mümkün olmayacaktır.

Bölümün başında zulmün birinci anlamının adalete uymamak ve haksızlık yapmak olduğunu söylemiştim. Anayasa Mahkemesi'nin Hizb-ut Tahrir hakkında Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin kanaatini tasdik ederek kelimenin bu anlamıyla birebir örtüşen bir uygulama sergilediğini açıkça görebiliriz. Kelimenin ikinci anlamının da eziyet, cefa, işkence olduğunu aktarmıştık. Türkiye’de şimdiye dek 500’den fazla Hizb-ut Tahrir’li Müslümana 1828 sene ceza kesilmesi ve bunların kişi başına 7,5 seneden 15 seneye kadar ulaşması; şiddet, silah ve terör nedir bilmeyen masum insanları, sırf fikir ve temiz niyetinden dolayı terörist ilan edip, bombalı silahlı eylemler yapan örgütlerle aynı sınıfa koymak, sonra da kalkıp fikir hürriyetinden bahsetmek eziyet ve zulüm değil de nedir?

Yazıma burada son verirken Hizb-ut Tahrir’e uygulanan bu zulme karşı insaf ve izan sahibi herkesi imkânları neye el veriyorsa, sosyal medya üzerinden, gazete, televizyon, aile çevresi ve ulaşabildiği herkese, Müslümanlara, İslâmî duyarlılığa sahip insanlara, uygulanan bu zulmü durdurmaya ve sorumlularına bir an önce hatalarından dönmeleri için çağrıda bulunmaya davet ediyorum.


Yorumlar

  1. Erçim Erdal Harputlu

    Yazınızı okurken ağladım.Çok üzüldüm. Hem laik hem müslüman olunmaz. Allah ın adaletini savunanları hapse atanlar zulmedenler birgün gelecek Allah da onlar a faturayı kesecek. Allah tan korkan kuldan utanan devlet den korkan Ülkesini seveni vatan haini olmayanı hapse atarsan ne olur ? Allah i sevdir Allah in kullarını sevdır devletini sevdir Kuranı sevdir ...Vatanı sevmeyi öğret üvey evlat muamelesi yapma!.. Kendi beceriksizliğin vatandaşına yükleme Ayağımda kundura parayı doldurma doldura Bu fetöculer talan etti bu ülkeyi yıllarca fetocü hakim beni yuvamdan etti ben zarar ettim benim maddi ve manevi zararımı kim karşılayacak?

Yorum Yaz