SAHİH LİDERLİK MEFHUMU

Bekir Kurtuluş

Bu konuyu gündeme getirmedeki amacım kimseyi hedef almak veya herhangi bir kesimi itham etmek, onları zan altında bırakmak değil kesinlikle. Kendimizi de içinde gördüğümüz; eskiden İslâmcı/şeriatçı denilen ve son zamanlarda “İslâmî hareket” şeklinde tanımı değişen kesimle ilgili bazı tespitlerde bulunacağım. Birçok farklı kesim için kullanılan bu tabirin kapsadığı grupların/hizblerin bir kısmında çizgi değişimi, bir kısmında da gömlek değişimi meydana gelmeye başladı.

Doğrudan veya dolaylı olarak zaman zaman dergimizde gündeme getirilen “liderlik” konusunda ben de iki ay önce 121. sayımızda “Gayri Sahih Liderlik Mefhumu” başlığıyla âcizane katkı sağlamaya çalışmıştım. Tekrar tekrar, bıkmadan farklı yönleriyle incelenmesi ve hatırlanması gereken hayati mevzuların başında gelir liderlik konusu. Zira ümmette iman, heyecan, bilgi, fedakârlık ve azim bulunmakla beraber bu hasletleri doğru yöne kanalize edip sonuca ulaştıracak lider şahsiyetler çok nadir bulunmaktadır. Kurulmasından kısa bir süre sonra lider devlet haline gelecek olan Hilâfet Devleti’ni hak ettiği konuma yükseltecek olan lider/zirve ümmeti inşa edecek olan lider/öncü kitle bu kutsal vazifesini ancak taşıdığı lider fikirle teçhiz ettiği lider şahsiyetler sayesinde ifa edebilir. Bu perspektiften bakarsak liderliğin sadece şahıslarla ilgili olmayıp fikri, partiyi, toplumu ve devleti de ilgilendirdiğini görürüz. Fert bazındaki liderlik mefhumuna bakışımız muhakkak “devlet adamı” yetiştirme zaviyesinden olmalı, zira diğer ferdî liderlik türleri bireysel kariyerle ilgili olup konumuz dışındadır.

Konumuz/derdimiz ümmetin kalkınması ve onu tekrar zirvelere tırmandıracak, böylece yeryüzü ve gökyüzü sakinlerini saadete kavuşturacak olan II. Raşidî Hilâfet Devleti’nin en kısa zamanda ikamesidir.

Devlet Adamı

“Devlet adamı kimdir” sorusuna çok detaya girmeden Hizb-ut Tahrir’in kurucusu ve lideri olan Takıyyuddin en-Nebhani Rahimehullah’ın “Siyasi Mefhumlar” kitabında yaptığı “Devlet Adamı” tarifiyle cevap verelim:

“Devlet Adamı; icat edici siyasi bir lider, yönetim akliyetine sahip, devlet işlerini idare edebilecek, sorunları çözebilecek, özel ve umumi alakalarda hükmedebilecek kişilerdir. Devlet Adamı, bir yönetici olmasa da, yönetim işlerinden bir şeyi deruhte etmese de, insanlar arasında bulunabilir.”

Yani devlet adamı aslında aktif siyasi bir kişi olabileceği gibi görev başında olmayıp muhasebe makamında olan siyasi bir kişi de olabilir. Bu durumların tersi de söz konusudur. Nice devlet makamı işgal ettiği halde devlet adamı olamayan yöneticiler bulunduğu gibi (ki an itibariyle İslâm beldelerinin istisnasız hepsinin başındaki taklitçi rical bu kapsamdadır) nice çiftçi, işçi, öğretmen, öğrenci, mühendis, esnaf, yazar vs. vardır ki mevcut gayri meşru makamlarda olmasalar da günümüz yöneticilerine taş çıkartacak kalitede devlet adamlarıdırlar. İslâm akidesinden kaynaklanan siyasi fikirler yerine kapitalist fikir ve çözümlerle yönetme işini yapanlar icat edici değil, taklitçidir. Bununla beraber iç ve dış siyasetini sömürgeci ABD, NATO, AB, ve BM ile ittifak çizgisinde yürüten zihniyetin de bağımsız olma iddiası boştur ve İslâm ümmetine liderlik etmekten de çok uzaktır.

18. yüzyılın ortalarından itibaren II. Abdulhamid’in de sıklıkla yakındığı kaht-ı rical felaketi zuhur etmeye başladı. Hilâfet yıkılınca, mesele adam kıtlığıyla da sınırlı kalmadı, yönetim akliyetine, ümmetin ve insanlığın sorunlarını çözmede mesuliyet ihsasına ve liderlik vizyonuna sahip devlet adamı yetiştiren toprak da yok oldu gitti.

Hilâfet iklimi yok olup dünyayı sosyalist ve kapitalist veba sarıp sarmalayınca ümmeti kalkındırıp o iklime tekrar kavuşmasını sağlama görevi ideolojik siyasi partilerin sırtına kaldı. Bu siyasi partilerin başarılı olup İslâmî inkılabı gerçekleştirebilmeleri için köklü bir değişim meydana getirmeleri kaçınılmazdır. Böyle bir değişimin tek yolu ise liderliği şahıslara değil fikre vermekten geçer. Şahıslar ile kısa vadeli kazanımlar arasına sıkışmış bir hareketten köklü ve kapsamlı bir değişim beklemek safdillik olur. Bu beklenen ve övülmüş köklü değişime talip olan parti hedefi ile uyumlu fikrî altyapısını oluşturmuş ve parti kültürünü İslâm akidesinden kaynaklanan bakış açısıyla ümmetin ve dünyanın sorunlarına çözümler üretebilen liderler yetiştirecek bir içerikle hazırlanmalıdır. Partileşme öyle bir mekanizma haline gelmeli ki çalıştıkça lider üretmeli. Bu sağlam zemin sayesinde ümmetin liderliğini kazanabilen parti İslâm coğrafyasında herhangi bir yerde İslâmî devrimi başlatabilir ve bu devrim izzete susamış İslâm topraklarında şaşırtıcı bir hızla çok kısa bir sürede yayılır. Böylece İslâm ümmetini lider toplum seviyesine çıkaracak olan lider devlet doğup büyümüş olur.

Sahih liderlik kavramını doğru kavrayabilmek için liderlik kategorilerini ayırt etmek kaçınılmazdır. Zira ferdin liderliği başka, kitlenin, toplumun ve devletin liderliği başka vakıalardır. İslâm’da ferdin muhatap olduğu hükümlerle cemaatin, ümmetin ve devletin muhatap olduğu hükümler farklıdır. Bunlar birbirine karıştırılırsa Allah’ın emrine itaat gerçekleşmiş olmaz. Devlete hitap eden hükümleri parti/kitle tatbik edemeyeceği gibi ferdin muhatap olduğu hükümleri de parti/kitlenin uygulaması yanlıştır. Örneğin İslâmî devletin muhatap olduğu “İslâm davetini cihad yoluyla yayma” görevini kitleye yüklerseniz hata edersiniz. Cihad: “İslâm’ın yayılması karşısında duran engelleri maddî güç ile defetme” olarak tarif edilmiştir. Bu ancak bir devletin gücü ve imkânları ile yapılabilecek/gerçekleştirilebilecek bir hükümdür. Bir kitle/cemaat öyle olmadığı hâlde devlet gibi davranmaya çalışır ve fikirlerini ikna yoluyla değil de silah zoruyla yaymaya çalışırsa hem hükme tâbi olmamış olur, hem de hayat vakıasına uymadığı için başarısız olur. Yanlış teşhisin yanlış tedaviye götürmesi kaçınılmazdır. Bu yüzden içtihadın birinci aşaması menatın tespitidir. Başka bir ifade ile vakıanın anlaşılmasıdır. Vakıayı doğru anlamayan kişi başka bir vakıaya ait hükmü, ilgisi olmayan vakıaya uygulamaya çalışacaktır.

Benzer şekilde uluslararası, askerî, siyasi ve ekonomik anlaşmaları ümmeti temsilen devlet başkanı imzalar, fertler ve cemaatler değil. Ferdî dinamiklerden olan ahlak gibi özellikler de toplumu teşkil eden dinamiklerden değildir. Toplum; insan, fikir, duygu ve nizamlardan müteşekkildir. Dolayısıyla toplumu değiştirmenin, kalkındırmanın yolu onu ahlaka davet etmekten değil, ona fikir vermekten geçer.

Lider Kitle

Lider kitle nasıl olmalıdır? Lider kitle bileği veya kesesi kuvvetli olan kitle midir, yoksa fikren yükselmiş, ideolojisini akide üzerine bina etmiş, parti kültür ve işlerini/amellerini Hilâfet’e odaklamış, sınırlandırmış ve tahsis etmiş, devlet adamı yetiştiren dinamik siyasi bir kitle midir? Elbette bir partinin ümmetin liderliğini kazanabilmesi için ikinci sayılanlara ve daha fazlasına ihtiyaç vardır.

Lider kitle metodunu çok net bir şekilde ortaya koymalıdır. Zira metodundaki her türlü belirsizlik onu hedefinden uzaklaştıracak veya yolunu şaşırmasına sebep olacaktır. Sınırlandırılmış hedefe götüren, değişmeyen sabit yol şeklinde tarif edilen metodun/minhacın her merhalesi, merhaleler arasındaki geçişlerin kilometre taşları, belirtileri ve şartları çok net belirlenmiş ve çizilmiş olmalı. Aksi takdirde hareket her ne kadar doğru bir fikre ve güçlü şahıslara dayansa da yol kapalıysa veya belirsizlikleri varsa zor şartlarda mesafe kat ederken ilk engele takılır kalırsınız. Tıpkı çok güçlü bir motora sahip bir yarış arabasını bozuk arazi şartlarında sürmek gibi; bu araç ilk tümsekte takılır ve yol alamaz. Ama araba güçlü, yol da çöllere döşenen otobanlar gibi düzgün ve dosdoğruysa kimse o arabayı tutamaz. Belirlenmiş yolun dışına çıktığınız anda ise kuma saplanır, batarsınız. Bu konuyu “Teşbihte hata olmaz” deyip, “yol mu kaldı?”, “başka yol mu yok ?” veya “her yol Paris” yaklaşımı ile ele alanlara “Nebevî Yolu/Minhacı” göstermek gerek. Nebevi davet metoduna uymak olmazsa olmazlarımızdan olmalı:

“De ki: İşte bu, benim yolumdur. Ben Allah’a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz. Allah’ı tenzih ederim! Ve ben şirk koşanlardan değilim.” (Yusuf 108)

Hedef İslâmî ise yol da İslâm’dan olmalı.

“Sizden her bir ümmet için bir şeriat ve bir metot/minhac kıldık.” (Maide 48)

Bizim şeriatımızın yolu Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in metodudur. Budan gayrısı yolun dışıdır. Tıpkı yüksek hızlı trenin tramvay yolunda gitmeyeceği gibi İslâmî kitle Nebevî metot dışındaki raylarda yürümez.

Demokrasiye “Meşru araçlardan biridir, kullanılabilir.” diyenler fena halde yanılıyorlar. Zira demokrasi araç değil yoldur, hem de özgürlükler diyarına götüren sapık bir yol. Özgürlükler kulağa hoş gelse de kapitalist ideolojinin fikirler manzumesi ve sömürü aracıdır. O, toplumu ve devleti İslâm sınırının dışına götürür, orada ise tutuşturulmuş ateş çukurundan başka bir şey yoktur. Yıllarca baskı ve zulme maruz bırakılmış ümmet, kendisine reçete diye sunulan demokrasiye çölde su bulmuş yolcu gibi daldı, rengine bakmadan. Hâlbuki ilaç diyerek ona yutturulan şey, zehirden başka bir şey değildi. Mahvetti bünyesini farkına varmadan. Yolu bulan yolcu yürür, yol alır. Nebevî metot dışında yol arayışına girenler ise yolu şaşırır ve yoldan çıkarlar ya da iki cami arasında kalan beynamaz gibi olurlar. Takiyyenin insanı düşürdüğü hâl de böyledir. Bir tanesi Amerika’ya yüzünü döner “müttefikiz” der, Amerika’nın sömürdüğü ve katlettiği İslâm âlemine döner “İslâmcıyız” der. Başka bir tanesi İsrail’e döner “Otoritesin, senden izin alınmalıydı” der, Vatikan’a döner “Hoşgörü ve diyalog” edebiyatı yapar, tabanına döner “Cebrail uğradı” der, İslâmcılara döner “Siyasetten ve şeytandan Allah’a sığınırım”, “Sizi gibi mürteciler sizi!” der, döner paralel kanaldan siyasetin en derin merkezini işgal etmeye çalışır vs… Aslında takiyyeciler ne onlardandır, ne bunlardan. Pragma neyi gerektirirse oradadırlar. Kazanmak için kazandırmanın adı olan win-win’ni yol edinirler, kazandırmanın taviz vermek olduğunu bile bile…

Lider kitle sınıfsal çalışma yapmaz, halkçı örgütlenme esasına göre çalışır. Uzun vadeli taktikler ve stratejiler geliştirir ve sebatla o yol üzerinde yürüme iradesini gösterir. Irmağı geçerken at değiştirmeye kalkanın boğulacağını bilir.

Lider Ümmet

“İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Rasul’ün de size şahitler olması için sizi vasat/lider bir ümmet kıldı.” (Bakara 143)

Ümmet’in, yani İslâm toplumunun liderliği İslâm Devleti’nin liderliğinden ayrı düşünülemez. Zira toplumun temel taşlarından birisi de nizamdır. Yönetim nizamının birleştirmediği, tek çatı altında toplanmış, kapitalist ve ulus devletlere bölünüp parçalanmış haliyle ümmet şahitlik misyonunu hakkıyla yerine getiremez. Kendisi paramparça olan, başkalarını toplayamaz. Her bir yanından çengel takılmış ve farklı yönlere çekiştirilen, kendi iradesini temsil edemeyen ümmet, başka toplumlara liderlik edemez.

Hilâfet kalkanı arasında vahdetini sağlamış ümmeti tasavvur ederek nasıl lider toplum olabileceğini irdeleyelim. İslâm ümmeti devlet hâline geldikten sonra da dizginleri gevşetmemeli, bilakis zirvede yerini alıp o konumu muhafaza edebilmek için kendisine Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e layık bir çaba sarf etmeli. Zira zirveye çıkmak zordur, orada kalmak daha da zor… Bu noktada da mütekâmil, ideolojik İslâmî kitlenin/partinin işlevi ön plana çıkar. Ümmeti sürekli zinde ve dinamik tutmak, siyasi bilinç ve duyarlılığı sürekli canlı tutmak, ümmet içindeki siyasi hizblerin görevidir. Bu görevlerini kültürlendirme ve muhasebe yollarıyla ifa ederler.

Ümmetin zirveye çıkması ve orada tutunabilmesi için siyasi uyanıklığa sahip olması gerekir. Takiyyuddin en-Nebhani “Siyasi Mefhumlar” kitabında liderler yetiştiren ümmet hakkında şunları söyler: “İçerisinde devlet adamı yetişen ümmete gelince; amelî hayatında, harici ve dahili işlerinde yönetim fikirleriyle donanan, bütün insanlardan hatta kendi sınıfları dışındakilerden bile işlerini gütmede, meselelerini çözmede mesuliyet ihsasına sahip olan veya halklar arasında kendi zati kıymet ihsasının kendisine egemen olduğu ümmettir. Bu ümmet, âlemde yüce bir makama oturmak için, liderlik merkezinde olmak için çalışır.

İçerisinde devlet adamı ve yönetim akliyeti yetişen toprak budur. Bu toprak üç noktada özetlenebilir:

1-Hayatında küllî fikir olan hayata bakış açısına, amelî olarak sahip olmalı

2-Fiilen saadetini gerçekleştiren hayata özel bir bakış açısına amelî olarak sahip olmalı

3-Yüksek kıymet ve daimî itminanla birlikte vaziyetlerin en yükseğini, yaşam koşullarının en güzelini, fikrî yönün en üstününü yaşamaları için başkalarını yücelten özel bir hadarata sahip olmalıdır.”

Lider Devlet

Ümmeti dünyada lider konuma yükselten, İslâm nizamının tatbik edilmesi sayesinde elde ettiği yüksek değerlerdir. Bunlar sadece maddî değerler olmayıp onunla beraber insani, ahlaki ve ruhi değerlerdir. Bu nizamı tatbik edecek olan İslâm Devleti’dir. İslâm’da devlet; en yalın anlamıyla Halife’dir. “Daru’l-İslâm; üzerinde İslâmî hükümler tatbik edilen ve güvenliği İslâmî emanı altında olan beldeler” şeklinde tarif edilir. İslâmî devletin diğer devletlerarasında lider konuma nasıl yükselebileceğini anlamak için devletlerarası duruma vakıf olmalıyız. Şeyh Takiyyuddin en-Nebhani “Siyasi Mefhumlar” kitabında devletlerarası durumu anlamakla ilgili şunları ifade etmiştir: “Dünyada birinci devlet seviyesinde bulunan devletin durumunu ve bu devlete ve dünya siyasetine göre diğer devletlerin mevkilerini bilmek, bütün Müslümanlar için gerekli bir şeydir. Yine bir Müslümanın tâbi devletler, uydu devletler ve müstakil (bağımsız) devletleri de bilmesi elzemdir.”

1-Tâbi Devlet: Dış siyasetinde tamamen ve iç siyasetinde de kısmen başka bir devlete tâbi olan devlettir. Örneğin; Kenya’nın İngiltere’ye bağlı olması gibi.

2-Uydu Devlet: Dış siyasetinde başka bir devlete menfaat ilişkisi ile bağlı olan ve iç siyasetinde bağımsız olan devlettir. Kanada ve Japonya gibi.

3-Müstakil Devlet: Dış ve iç siyasetinde, kendi maslahatına göre bağımsız hareket edebilen devlettir. Fransa ve Almanya gibi.”

Bu tasnife bakarak “Büyük Türkiye” hülyalarının hakikatini daha iyi anlamış oluruz. 2. Lig takımlarının “1. Lig Takımıyım” demeleri ne kadar abes bir durumsa, iç ve dış siyasetinde bağımsız, müstakil hâle gelmeden “büyük devlet oldum” iddiasında bulunmak da o derece abestir. Daha burnumuzun dibinde ikisi de İslâm beldesi olan Irak ve Suriye ile ilgili ABD’nin Barzani destekli Kürt Bölgesi stratejisi’nin uygulayıcılığından başka bir rol üstlenemeyen, ABD ziyaretinden sonra “Egit-Donat” projesini algı yönetimi marifetiyle Türkiye’nin projesiymiş ve sanki çok hayırlı(!) bir işmiş gibi gösteren bir ülke nasıl dış siyaset belirleme iddiasında bulunabilir? “Eğit-Donat” projesinin gerçek amacı; bir türlü Suriye’de kabul görmeyen Amerikancı, demokratik muhalefetin Türkiye eliyle güçlendirilip IŞİD bahanesiyle bölgedeki tüm samimi direnişçilerin imha girişimidir. Bu nasıl bağımsız ve hayırlı bir iştir.?!

Tâbi veya uydu devlet hiçbir zaman büyük devlet olmaz. Büyük devlet olmanın ön şartı müstakil devlet olmaktır. Kendi öz fikri ve öz siyaseti olamayan bir ülke, müstakil olamayacağı için asla büyük ülke olamaz. Öncelikle zincirleri kırması şarttır. Bunun yolu: DB, İMF, DTÖ gibi kuruluşlarla yaptığı anlaşmalarla ayağına bağladığı iktisadi prangaları atmak, güvenlik anlaşmaları ve NATO gibi askerî ittifak kelepçelerini kırmaktır. Bu yılın başında Köklü Değişim yayınlarından çıkan “Büyük Devlet Olgusu” isimli araştırma raporunda lider devlet hakkında şu açıklamalara yer veriliyor: “Barış zamanlarında lider devlet, uluslararası ilişkilerde son sözü söyleyen devlet olarak algılanır. Bu zamanlarda ikinci durumdaki devlet, siyasi etkisi açısından, uluslararası arenadaki diğer devletler gibidir. Diğer devletlerin uluslararası arenadaki etkisi, lider devleti etkileme kabiliyetinden kaynaklanır. Bir devletin lider devlet üzerindeki etkisi bu devletin kendi gücü ile orantılıdır. Bu nedenle bu etki onun uluslararası siyaseti etkileme boyutudur. Bununla beraber diğerlerine kıyasla, lider devlet uluslararası siyaseti kendi avantajı doğrultusunda en fazla yönlendirebilecek ve uluslararası durumu etkileyebilecek olan devlettir.”

Bu bilinçle İslâm Devleti kurulduğu günden itibaren ilk iş olarak İslâm beldelerine hangi şartta olursa olsun iç siyaset muamelesi uygulayarak onları tek çatı altında birleştirme ameliyesini yürüteceği için, zaten birinci devletin siyasetine ve “Yeni Dünya Düzeni”ne çomak sokmuş olacaktır. Hilâfet Devleti’nin sahip olduğu aydın fikir, yeraltı yerüstü zenginlikleri, genç ve dinamik nüfusu ve stratejik konumu sayesinde kısa sürede hak ettiği lider devlet konumuna yükselip Allah’ın izniyle O’nun nurunu tamamlayacak ve yeryüzüne adaleti tekrar getirecektir.

Şunu hiçbir zaman gözden kaçırmamalıyız ki; liderliğin sahih ve sıhhatli olabilmesi için kitlenin, ümmetin, devletin ve şahısların da lideri fikir olmalıdır, başkası değil.

Lider Şahsiyet

Lider şahsiyet, tanımını “devlet adamı” kavramında bulur. Bu son bölümde son Hilâfet Devleti Osmanlı’yı beylik halinden alıp, o dönem tıpkı günümüzdeki gibi darmadağın hâlde olan Ümmet-i Muhammed’i tek bir çatı altında birleştirmeyi başarmış bir büyük devlet haline getiren o unutulmaz nasihatlere yer vereceğim. Arkasından Hz. Ali Kerram Allahu Vechehu’nun Mâlik b. Hâris el-Eşher RadiyAllahu Anh’ı Mısır’a vali tayin ettiğinde kendisine gönderdiği emirnameden tüm yöneticilere rehber olmuş nasihatlerden bir demet aktaracağım. Tüm bu nasihatlerin günümüzde nasıl karşılık bulduğunu görünce şaşırmamak elde değil!

Henüz Osmanlı Selçuklulara bağlı bir beylik olarak ilan edilmiş ve İslâm Hilâfeti’ne dönüşecek olan devletin temellerinin atıldığı zamandı. Şeyh Edebâli Osman bey’e şu unutulmaz nasihatlerde bulundu;

“Ey oğul! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana… Güceniklik bize; gönül almak sana… Suçlamak bize; katlanmak sana… Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana… Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana… Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlamak sana… Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana…

Oğul! Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgârlarında savrulur gidersin… Öfken ve nefsin bir olup aklını Mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkâr ve iradene sahip olasın!

Şu üç kişiye acı; cahiller arasında kalmış âlime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibarını kaybedene. Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir! Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilmelisin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler. Kişinin gücü, günün birinde tükenir ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur. Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlanmalı… Bırakanında bıraktığı yerden devam etmeli.

Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. Durmaya dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü zaman yok, süre az!

Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin! Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez! Geçmişi bilmeyen geleceği de bilemez…

Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın.

Nereden geldiğini unutma ki nereye gideceğini unutmayasın…”

Hz. Ali Kerram Allahu Vechehu’nun Malik bin Eşter RadiyAllahu Anh’a nasihatleri:

“Hâkimiyet bendedir, hükmederim, itaat ederler, deme. Bu davranış kalbi bozar, dini zayıflatır, fesada uğratır. Yetkilerinden dolayı içinde ufak da olsa bir kibir meydana gelirse derhal Allah’ın yüce kudretiyle hükmettiği kâinata bir bak… Böyle düşünmek, tepelerde gezinen bakışlarını yere indirir, heyecanını alır, seni terk eden aklını tekrar başına getirir. Yerlerle gökleri yaratan yüce Allah, bütün zorbaları rezil eder, kibirleri iyice alçalır.

Adaleti yay ve halkın genelini memnun et. Halkın çoğunluğu memnun olmadıktan sonra bazılarının memnun olması bir anlam ifade etmez. Seçkin bir azınlığın kızgınlığıysa toplum rızası içinde kaybolur. Para ve makam düşkünü şımarık kodamanlar kadar, iyi günde yük olan, kötü günde desteği görülmeyen, adaletten hoşlanmayan bir topluluk yoktur”

İnsanların kusurlarını araştırıp ortaya çıkarmaya meraklı olan ispiyoncuları yanına asla yaklaştırma.

İstişare meclisinde seni malvarlığını kaybetmekle korkutup ihsan etmekten alıkoyacak cimrilere, cesaret gerektiren işlere karşı seni tedirgin edecek korkaklara, seni zulme sevk edecek ihtiras sahiplerine yer verme.

Zalimlere yardım etmeyen öyle insanlar bulursun ki tedbir sahibidir, pisliğe bulaşmamışlardır. Bunların arasından sana hoşuna gitmeyecek şeyleri söyleyen, yağcılık yerine seni uyaran kişileri seç…

Her zaman âlimlerle ve ariflerle istişare halinde ol.

Hâkimlerin verdiği hükümleri sürekli gözden geçir. Onların ihtiyaçlarını gider, halka minnet edecek duruma gelmelerine izin verme. Onlara o kadar yakınlık göster ki kimsenin mevkilerini ellerinden alacağından veya seni ikna edip kendilerine karşı kışkırtacağından endişe duymasınlar. Bu meseleye çok dikkat et. Çünkü din kötü adamların elinde esir oldu. Bu adamlar dini kullandılar ve arzu ettikleri dünyalıklara dini alet ederek ulaştılar.

Sakın devlet görevlerine hak etmediği hâlde yakınlarından veya üzerinde baskı kuranlardan birini atama! Bencilliğin ve adam kayırmanın sonu zulüm ve ihanettir. Devlet görevleri için güvenilir ailelere mensup, ehliyetli, tecrübeli, hayâlı, önceden beri dine hizmet ettiği bilinen kişileri seç. Ahlaklı, dürüst, iffetli ve izzetli kimseler dünyanın cazibesine kapılmaz ve işlerin sonunu da düşünür.

Yardımcılarından birinin ihanete yeltendiği ortaya çıkarsa onu bedeni üzerinde cezalandır. İhanetle topladığı malları elinden al, itibarını ortadan kaldır, ihanetini ve suçunu ilan et.

Vergi toplamaktan çok memleketin refahını arttırmak için çalış. Eğer kalkınma olmazsa vergi yükümlülerinin ödeme gücü de olmaz.

Darda olanların vergisinde kolaylık sağla. Onlar durumları düzelince yaptığın iyiliklerin karşılığını memleketini imar ederek ödeyeceklerdir... Sen adaletli ve yumuşak davranarak onların güvenini kazandıktan sonra endişelenme. Bir bakarsın dar bir gününde yardıma koşmuşlar, bütün yükü yüklenmişler, seve seve taşıyorlar.

Verdiğin zaman güler yüzle, güzel sözle ver. Vermediğin zaman özür dile, gönlünü al.

Her ne kadar halis bir niyetle halkın selametine hizmet etmek de Allah rızası için önemli bir iş olsa da sen yine de en değerli vakitlerini ibadetlere ayır.

Valinin halkla arasına perde çekmesi perdenin arkasında neler olup bittiğini görememesine sebep olur. Böylece valinin gözünde büyük şeyler küçülür, küçük şeyler büyür. Güzel çirkinleşir, çirkin güzelleşir, hak ile bâtıl birbirine karışır.

Haksız yere kan dökmek kadar büyük bir suç ve felakete sebep olan, nimeti yok eden, devleti mahveden bir şey yoktur.

Kendini beğenme, övülmeyi isteme. Halka yaptığın iyilikleri başlarına kakma. İşlerini abartma. Sözünden dönme. Sabırsızlık edip işe vaktinde önce başlama, vakti gelince erteleme, açıklığa kavuşan konularda ihmalkârlık etme. Görevlilerinin yanlışlarından habersizmiş gibi davranıp gerekeni yapmaktan kaçınma. Böyle yaparsan zararlı çıkarsın.”

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz