Bu
konuyu gündeme getirmedeki amacım kimseyi hedef almak veya herhangi bir kesimi
itham etmek, onları zan altında bırakmak değil kesinlikle. Kendimizi de içinde
gördüğümüz; eskiden İslâmcı/şeriatçı denilen ve son zamanlarda “İslâmî hareket”
şeklinde tanımı değişen kesimle ilgili bazı tespitlerde bulunacağım. Birçok
farklı kesim için kullanılan bu tabirin kapsadığı grupların/hizblerin bir
kısmında çizgi değişimi, bir kısmında da gömlek değişimi meydana gelmeye
başladı.
Doğrudan veya dolaylı
olarak zaman zaman dergimizde gündeme getirilen “liderlik” konusunda ben de iki
ay önce 121. sayımızda “Gayri Sahih Liderlik Mefhumu” başlığıyla âcizane katkı
sağlamaya çalışmıştım. Tekrar tekrar, bıkmadan farklı yönleriyle incelenmesi ve
hatırlanması gereken hayati mevzuların başında gelir liderlik konusu. Zira
ümmette iman, heyecan, bilgi, fedakârlık ve azim bulunmakla beraber bu
hasletleri doğru yöne kanalize edip sonuca ulaştıracak lider şahsiyetler çok
nadir bulunmaktadır. Kurulmasından kısa bir süre sonra lider devlet haline
gelecek olan Hilâfet Devleti’ni hak ettiği konuma yükseltecek olan lider/zirve
ümmeti inşa edecek olan lider/öncü kitle bu kutsal vazifesini ancak taşıdığı
lider fikirle teçhiz ettiği lider şahsiyetler sayesinde ifa edebilir. Bu
perspektiften bakarsak liderliğin sadece şahıslarla ilgili olmayıp fikri,
partiyi, toplumu ve devleti de ilgilendirdiğini görürüz. Fert bazındaki
liderlik mefhumuna bakışımız muhakkak “devlet adamı” yetiştirme zaviyesinden
olmalı, zira diğer ferdî liderlik türleri bireysel kariyerle ilgili olup
konumuz dışındadır.
Konumuz/derdimiz ümmetin
kalkınması ve onu tekrar zirvelere tırmandıracak, böylece yeryüzü ve gökyüzü
sakinlerini saadete kavuşturacak olan II. Raşidî Hilâfet Devleti’nin en kısa
zamanda ikamesidir.
Devlet Adamı
“Devlet adamı kimdir”
sorusuna çok detaya girmeden Hizb-ut Tahrir’in kurucusu ve lideri olan Takıyyuddin
en-Nebhani Rahimehullah’ın “Siyasi Mefhumlar” kitabında yaptığı “Devlet
Adamı” tarifiyle cevap verelim:
“Devlet Adamı; icat
edici siyasi bir lider, yönetim akliyetine sahip, devlet işlerini idare
edebilecek, sorunları çözebilecek, özel ve umumi alakalarda hükmedebilecek
kişilerdir. Devlet Adamı, bir yönetici olmasa da, yönetim işlerinden bir şeyi
deruhte etmese de, insanlar arasında bulunabilir.”
Yani devlet adamı
aslında aktif siyasi bir kişi olabileceği gibi görev başında olmayıp muhasebe
makamında olan siyasi bir kişi de olabilir. Bu durumların tersi de söz
konusudur. Nice devlet makamı işgal ettiği halde devlet adamı olamayan
yöneticiler bulunduğu gibi (ki an itibariyle İslâm beldelerinin istisnasız
hepsinin başındaki taklitçi rical bu kapsamdadır) nice çiftçi, işçi, öğretmen,
öğrenci, mühendis, esnaf, yazar vs. vardır ki mevcut gayri meşru makamlarda
olmasalar da günümüz yöneticilerine taş çıkartacak kalitede devlet adamlarıdırlar.
İslâm akidesinden kaynaklanan siyasi fikirler yerine kapitalist fikir ve
çözümlerle yönetme işini yapanlar icat edici değil, taklitçidir. Bununla
beraber iç ve dış siyasetini sömürgeci ABD, NATO, AB, ve BM ile ittifak
çizgisinde yürüten zihniyetin de bağımsız olma iddiası boştur ve İslâm ümmetine
liderlik etmekten de çok uzaktır.
18. yüzyılın
ortalarından itibaren II. Abdulhamid’in de sıklıkla yakındığı kaht-ı rical
felaketi zuhur etmeye başladı. Hilâfet yıkılınca, mesele adam kıtlığıyla da
sınırlı kalmadı, yönetim akliyetine, ümmetin ve insanlığın sorunlarını çözmede
mesuliyet ihsasına ve liderlik vizyonuna sahip devlet adamı yetiştiren toprak
da yok oldu gitti.
Hilâfet iklimi yok olup
dünyayı sosyalist ve kapitalist veba sarıp sarmalayınca ümmeti kalkındırıp o
iklime tekrar kavuşmasını sağlama görevi ideolojik siyasi partilerin sırtına
kaldı. Bu siyasi partilerin başarılı olup İslâmî inkılabı
gerçekleştirebilmeleri için köklü bir değişim meydana getirmeleri
kaçınılmazdır. Böyle bir değişimin tek yolu ise liderliği şahıslara değil fikre
vermekten geçer. Şahıslar ile kısa vadeli kazanımlar arasına sıkışmış bir
hareketten köklü ve kapsamlı bir değişim beklemek safdillik olur. Bu beklenen
ve övülmüş köklü değişime talip olan parti hedefi ile uyumlu fikrî altyapısını
oluşturmuş ve parti kültürünü İslâm akidesinden kaynaklanan bakış açısıyla
ümmetin ve dünyanın sorunlarına çözümler üretebilen liderler yetiştirecek bir
içerikle hazırlanmalıdır. Partileşme öyle bir mekanizma haline gelmeli ki
çalıştıkça lider üretmeli. Bu sağlam zemin sayesinde ümmetin liderliğini
kazanabilen parti İslâm coğrafyasında herhangi bir yerde İslâmî devrimi
başlatabilir ve bu devrim izzete susamış İslâm topraklarında şaşırtıcı bir
hızla çok kısa bir sürede yayılır. Böylece İslâm ümmetini lider toplum
seviyesine çıkaracak olan lider devlet doğup büyümüş olur.
Sahih liderlik kavramını
doğru kavrayabilmek için liderlik kategorilerini ayırt etmek kaçınılmazdır.
Zira ferdin liderliği başka, kitlenin, toplumun ve devletin liderliği başka
vakıalardır. İslâm’da ferdin muhatap olduğu hükümlerle cemaatin, ümmetin ve
devletin muhatap olduğu hükümler farklıdır. Bunlar birbirine karıştırılırsa Allah’ın
emrine itaat gerçekleşmiş olmaz. Devlete hitap eden hükümleri parti/kitle
tatbik edemeyeceği gibi ferdin muhatap olduğu hükümleri de parti/kitlenin
uygulaması yanlıştır. Örneğin İslâmî devletin muhatap olduğu “İslâm davetini
cihad yoluyla yayma” görevini kitleye yüklerseniz hata edersiniz. Cihad: “İslâm’ın
yayılması karşısında duran engelleri maddî güç ile defetme” olarak tarif
edilmiştir. Bu ancak bir devletin gücü ve imkânları ile
yapılabilecek/gerçekleştirilebilecek bir hükümdür. Bir kitle/cemaat öyle
olmadığı hâlde devlet gibi davranmaya çalışır ve fikirlerini ikna yoluyla değil
de silah zoruyla yaymaya çalışırsa hem hükme tâbi olmamış olur, hem de hayat
vakıasına uymadığı için başarısız olur. Yanlış teşhisin yanlış tedaviye
götürmesi kaçınılmazdır. Bu yüzden içtihadın birinci aşaması menatın
tespitidir. Başka bir ifade ile vakıanın anlaşılmasıdır. Vakıayı doğru
anlamayan kişi başka bir vakıaya ait hükmü, ilgisi olmayan vakıaya uygulamaya
çalışacaktır.
Benzer şekilde
uluslararası, askerî, siyasi ve ekonomik anlaşmaları ümmeti temsilen devlet
başkanı imzalar, fertler ve cemaatler değil. Ferdî dinamiklerden olan ahlak
gibi özellikler de toplumu teşkil eden dinamiklerden değildir. Toplum; insan,
fikir, duygu ve nizamlardan müteşekkildir. Dolayısıyla toplumu değiştirmenin,
kalkındırmanın yolu onu ahlaka davet etmekten değil, ona fikir vermekten geçer.
Lider Kitle
Lider kitle nasıl
olmalıdır? Lider kitle bileği veya kesesi kuvvetli olan kitle midir, yoksa
fikren yükselmiş, ideolojisini akide üzerine bina etmiş, parti kültür ve
işlerini/amellerini Hilâfet’e odaklamış, sınırlandırmış ve tahsis etmiş, devlet
adamı yetiştiren dinamik siyasi bir kitle midir? Elbette bir partinin ümmetin
liderliğini kazanabilmesi için ikinci sayılanlara ve daha fazlasına ihtiyaç
vardır.
Lider kitle metodunu çok net bir şekilde ortaya koymalıdır. Zira metodundaki her türlü belirsizlik onu hedefinden uzaklaştıracak veya yolunu şaşırmasına sebep olacaktır. Sınırlandırılmış hedefe götüren, değişmeyen sabit yol şeklinde tarif edilen metodun/minhacın her merhalesi, merhaleler arasındaki geçişlerin kilometre taşları, belirtileri ve şartları çok net belirlenmiş ve çizilmiş olmalı. Aksi takdirde hareket her ne kadar doğru bir fikre ve güçlü şahıslara dayansa da yol kapalıysa veya belirsizlikleri varsa zor şartlarda mesafe kat ederken ilk engele takılır kalırsınız. Tıpkı çok güçlü bir motora sahip bir yarış arabasını bozuk arazi şartlarında sürmek gibi; bu araç ilk tümsekte takılır ve yol alamaz. Ama araba güçlü, yol da çöllere döşenen otobanlar gibi düzgün ve dosdoğruysa kimse o arabayı tutamaz. Belirlenmiş yolun dışına çıktığınız anda ise kuma saplanır, batarsınız. Bu konuyu “Teşbihte hata olmaz” deyip, “yol mu kaldı?”, “başka yol mu yok ?” veya “her yol Paris” yaklaşımı ile ele alanlara “Nebevî Yolu/Minhacı” göstermek gerek. Nebevi davet metoduna uymak olmazsa olmazlarımızdan olmalı:
“De ki: İşte bu, benim
yolumdur. Ben Allah’a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz.
Allah’ı tenzih ederim! Ve ben şirk koşanlardan değilim.” (Yusuf 108)
Hedef İslâmî ise yol da İslâm’dan olmalı.
“Sizden her bir ümmet
için bir şeriat ve bir metot/minhac kıldık.” (Maide 48)
Bizim şeriatımızın yolu
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in
metodudur. Budan gayrısı yolun dışıdır. Tıpkı yüksek hızlı trenin tramvay
yolunda gitmeyeceği gibi İslâmî kitle Nebevî metot dışındaki raylarda yürümez.
Demokrasiye “Meşru
araçlardan biridir, kullanılabilir.” diyenler fena halde yanılıyorlar. Zira
demokrasi araç değil yoldur, hem de özgürlükler diyarına götüren sapık bir yol.
Özgürlükler kulağa hoş gelse de kapitalist ideolojinin fikirler manzumesi ve
sömürü aracıdır. O, toplumu ve devleti İslâm sınırının dışına götürür, orada
ise tutuşturulmuş ateş çukurundan başka bir şey yoktur. Yıllarca baskı ve zulme
maruz bırakılmış ümmet, kendisine reçete diye sunulan demokrasiye çölde su
bulmuş yolcu gibi daldı, rengine bakmadan. Hâlbuki ilaç diyerek ona yutturulan
şey, zehirden başka bir şey değildi. Mahvetti bünyesini farkına varmadan. Yolu
bulan yolcu yürür, yol alır. Nebevî metot dışında yol arayışına girenler ise
yolu şaşırır ve yoldan çıkarlar ya da iki cami arasında kalan beynamaz gibi olurlar.
Takiyyenin insanı düşürdüğü hâl de böyledir. Bir tanesi Amerika’ya yüzünü döner
“müttefikiz” der, Amerika’nın sömürdüğü ve katlettiği İslâm âlemine döner “İslâmcıyız”
der. Başka bir tanesi İsrail’e döner “Otoritesin, senden izin alınmalıydı” der,
Vatikan’a döner “Hoşgörü ve diyalog” edebiyatı yapar, tabanına döner “Cebrail
uğradı” der, İslâmcılara döner “Siyasetten ve şeytandan Allah’a sığınırım”,
“Sizi gibi mürteciler sizi!” der, döner paralel kanaldan siyasetin en derin
merkezini işgal etmeye çalışır vs… Aslında takiyyeciler ne onlardandır, ne
bunlardan. Pragma neyi gerektirirse oradadırlar. Kazanmak için kazandırmanın
adı olan win-win’ni yol edinirler, kazandırmanın taviz vermek olduğunu bile
bile…
Lider kitle sınıfsal
çalışma yapmaz, halkçı örgütlenme esasına göre çalışır. Uzun vadeli taktikler
ve stratejiler geliştirir ve sebatla o yol üzerinde yürüme iradesini gösterir.
Irmağı geçerken at değiştirmeye kalkanın boğulacağını bilir.
Lider Ümmet
“İşte böylece sizin
insanlığa şahitler olmanız, Rasul’ün de size şahitler olması için sizi
vasat/lider bir ümmet kıldı.” (Bakara 143)
Ümmet’in, yani İslâm toplumunun
liderliği İslâm Devleti’nin liderliğinden ayrı düşünülemez. Zira toplumun temel
taşlarından birisi de nizamdır. Yönetim nizamının birleştirmediği, tek çatı altında
toplanmış, kapitalist ve ulus devletlere bölünüp parçalanmış haliyle ümmet
şahitlik misyonunu hakkıyla yerine getiremez. Kendisi paramparça olan,
başkalarını toplayamaz. Her bir yanından çengel takılmış ve farklı yönlere
çekiştirilen, kendi iradesini temsil edemeyen ümmet, başka toplumlara liderlik
edemez.
Hilâfet kalkanı arasında
vahdetini sağlamış ümmeti tasavvur ederek nasıl lider toplum olabileceğini
irdeleyelim. İslâm ümmeti devlet hâline geldikten sonra da dizginleri
gevşetmemeli, bilakis zirvede yerini alıp o konumu muhafaza edebilmek için
kendisine Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve
Sellem’e layık bir çaba sarf etmeli. Zira zirveye çıkmak zordur, orada
kalmak daha da zor… Bu noktada da mütekâmil, ideolojik İslâmî kitlenin/partinin
işlevi ön plana çıkar. Ümmeti sürekli zinde ve dinamik tutmak, siyasi bilinç ve
duyarlılığı sürekli canlı tutmak, ümmet içindeki siyasi hizblerin görevidir. Bu
görevlerini kültürlendirme ve muhasebe yollarıyla ifa ederler.
Ümmetin zirveye çıkması
ve orada tutunabilmesi için siyasi uyanıklığa sahip olması gerekir. Takiyyuddin
en-Nebhani “Siyasi Mefhumlar” kitabında liderler yetiştiren ümmet hakkında
şunları söyler: “İçerisinde devlet adamı yetişen ümmete gelince; amelî
hayatında, harici ve dahili işlerinde yönetim fikirleriyle donanan, bütün
insanlardan hatta kendi sınıfları dışındakilerden bile işlerini gütmede,
meselelerini çözmede mesuliyet ihsasına sahip olan veya halklar arasında kendi
zati kıymet ihsasının kendisine egemen olduğu ümmettir. Bu ümmet, âlemde yüce
bir makama oturmak için, liderlik merkezinde olmak için çalışır.
İçerisinde devlet adamı
ve yönetim akliyeti yetişen toprak budur. Bu toprak üç noktada özetlenebilir:
1-Hayatında küllî fikir
olan hayata bakış açısına, amelî olarak sahip olmalı
2-Fiilen saadetini
gerçekleştiren hayata özel bir bakış açısına amelî olarak sahip olmalı
3-Yüksek kıymet ve daimî
itminanla birlikte vaziyetlerin en yükseğini, yaşam koşullarının en güzelini,
fikrî yönün en üstününü yaşamaları için başkalarını yücelten özel bir hadarata
sahip olmalıdır.”
Lider Devlet
Ümmeti dünyada lider
konuma yükselten, İslâm nizamının tatbik edilmesi sayesinde elde ettiği yüksek
değerlerdir. Bunlar sadece maddî değerler olmayıp onunla beraber insani, ahlaki
ve ruhi değerlerdir. Bu nizamı tatbik edecek olan İslâm Devleti’dir. İslâm’da
devlet; en yalın anlamıyla Halife’dir. “Daru’l-İslâm; üzerinde İslâmî
hükümler tatbik edilen ve güvenliği İslâmî emanı altında olan beldeler”
şeklinde tarif edilir. İslâmî devletin diğer devletlerarasında lider konuma
nasıl yükselebileceğini anlamak için devletlerarası duruma vakıf olmalıyız.
Şeyh Takiyyuddin en-Nebhani “Siyasi Mefhumlar” kitabında devletlerarası durumu
anlamakla ilgili şunları ifade etmiştir: “Dünyada birinci devlet seviyesinde
bulunan devletin durumunu ve bu devlete ve dünya siyasetine göre diğer devletlerin
mevkilerini bilmek, bütün Müslümanlar için gerekli bir şeydir. Yine bir
Müslümanın tâbi devletler, uydu devletler ve müstakil (bağımsız) devletleri de
bilmesi elzemdir.”
1-Tâbi Devlet: Dış
siyasetinde tamamen ve iç siyasetinde de kısmen başka bir devlete tâbi olan
devlettir. Örneğin; Kenya’nın İngiltere’ye bağlı olması gibi.
2-Uydu Devlet: Dış
siyasetinde başka bir devlete menfaat ilişkisi ile bağlı olan ve iç siyasetinde
bağımsız olan devlettir. Kanada ve Japonya gibi.
3-Müstakil Devlet: Dış
ve iç siyasetinde, kendi maslahatına göre bağımsız hareket edebilen devlettir. Fransa
ve Almanya gibi.”
Bu tasnife bakarak
“Büyük Türkiye” hülyalarının hakikatini daha iyi anlamış oluruz. 2. Lig
takımlarının “1. Lig Takımıyım” demeleri ne kadar abes bir durumsa, iç ve dış
siyasetinde bağımsız, müstakil hâle gelmeden “büyük devlet oldum” iddiasında
bulunmak da o derece abestir. Daha burnumuzun dibinde ikisi de İslâm beldesi
olan Irak ve Suriye ile ilgili ABD’nin Barzani destekli Kürt Bölgesi
stratejisi’nin uygulayıcılığından başka bir rol üstlenemeyen, ABD ziyaretinden
sonra “Egit-Donat” projesini algı yönetimi marifetiyle Türkiye’nin projesiymiş
ve sanki çok hayırlı(!) bir işmiş gibi gösteren bir ülke nasıl dış siyaset
belirleme iddiasında bulunabilir? “Eğit-Donat” projesinin gerçek amacı; bir
türlü Suriye’de kabul görmeyen Amerikancı, demokratik muhalefetin Türkiye
eliyle güçlendirilip IŞİD bahanesiyle bölgedeki tüm samimi direnişçilerin imha girişimidir.
Bu nasıl bağımsız ve hayırlı bir iştir.?!
Tâbi veya uydu devlet
hiçbir zaman büyük devlet olmaz. Büyük devlet olmanın ön şartı müstakil devlet
olmaktır. Kendi öz fikri ve öz siyaseti olamayan bir ülke, müstakil olamayacağı
için asla büyük ülke olamaz. Öncelikle zincirleri kırması şarttır. Bunun yolu:
DB, İMF, DTÖ gibi kuruluşlarla yaptığı anlaşmalarla ayağına bağladığı iktisadi
prangaları atmak, güvenlik anlaşmaları ve NATO gibi askerî ittifak
kelepçelerini kırmaktır. Bu yılın başında Köklü Değişim yayınlarından çıkan
“Büyük Devlet Olgusu” isimli araştırma raporunda lider devlet hakkında şu
açıklamalara yer veriliyor: “Barış zamanlarında lider devlet, uluslararası
ilişkilerde son sözü söyleyen devlet olarak algılanır. Bu zamanlarda ikinci
durumdaki devlet, siyasi etkisi açısından, uluslararası arenadaki diğer
devletler gibidir. Diğer devletlerin uluslararası arenadaki etkisi, lider
devleti etkileme kabiliyetinden kaynaklanır. Bir devletin lider devlet
üzerindeki etkisi bu devletin kendi gücü ile orantılıdır. Bu nedenle bu etki
onun uluslararası siyaseti etkileme boyutudur. Bununla beraber diğerlerine
kıyasla, lider devlet uluslararası siyaseti kendi avantajı doğrultusunda en
fazla yönlendirebilecek ve uluslararası durumu etkileyebilecek olan devlettir.”
Bu bilinçle İslâm
Devleti kurulduğu günden itibaren ilk iş olarak İslâm beldelerine hangi şartta
olursa olsun iç siyaset muamelesi uygulayarak onları tek çatı altında
birleştirme ameliyesini yürüteceği için, zaten birinci devletin siyasetine ve
“Yeni Dünya Düzeni”ne çomak sokmuş olacaktır. Hilâfet Devleti’nin sahip olduğu aydın
fikir, yeraltı yerüstü zenginlikleri, genç ve dinamik nüfusu ve stratejik
konumu sayesinde kısa sürede hak ettiği lider devlet konumuna yükselip Allah’ın
izniyle O’nun nurunu tamamlayacak ve yeryüzüne adaleti tekrar getirecektir.
Şunu hiçbir zaman gözden
kaçırmamalıyız ki; liderliğin sahih ve sıhhatli olabilmesi için kitlenin,
ümmetin, devletin ve şahısların da lideri fikir olmalıdır, başkası değil.
Lider Şahsiyet
Lider şahsiyet, tanımını
“devlet adamı” kavramında bulur. Bu son bölümde son Hilâfet Devleti Osmanlı’yı
beylik halinden alıp, o dönem tıpkı günümüzdeki gibi darmadağın hâlde olan
Ümmet-i Muhammed’i tek bir çatı altında birleştirmeyi başarmış bir büyük devlet
haline getiren o unutulmaz nasihatlere yer vereceğim. Arkasından Hz. Ali Kerram Allahu Vechehu’nun Mâlik b.
Hâris el-Eşher RadiyAllahu Anh’ı
Mısır’a vali tayin ettiğinde kendisine gönderdiği emirnameden tüm yöneticilere
rehber olmuş nasihatlerden bir demet aktaracağım. Tüm bu nasihatlerin günümüzde
nasıl karşılık bulduğunu görünce şaşırmamak elde değil!
Henüz Osmanlı
Selçuklulara bağlı bir beylik olarak ilan edilmiş ve İslâm Hilâfeti’ne
dönüşecek olan devletin temellerinin atıldığı zamandı. Şeyh Edebâli Osman bey’e
şu unutulmaz nasihatlerde bulundu;
“Ey oğul! Bundan sonra
öfke bize; uysallık sana… Güceniklik bize; gönül almak sana… Suçlamak bize;
katlanmak sana… Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana… Geçimsizlikler,
çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana… Kötü göz, şom
ağız, haksız yorum bize; bağışlamak sana… Üşengeçlik bize; uyarmak,
gayretlendirmek, şekillendirmek sana…
Oğul! Güçlü, kuvvetli,
akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah
rüzgârlarında savrulur gidersin… Öfken ve nefsin bir olup aklını Mağlup eder.
Bunun için daima sabırlı, sebatkâr ve iradene sahip olasın!
Şu üç kişiye acı;
cahiller arasında kalmış âlime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken,
itibarını kaybedene. Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar
emniyette değildir! Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilmelisin ki atın
iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler. Kişinin gücü, günün birinde tükenir
ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa
kavuşturur. Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil,
bırakmayanın ardından ağlanmalı… Bırakanında bıraktığı yerden devam etmeli.
Savaşı sevmem. Kan
akıtmaktan hoşlanmam. Yine de bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu
kalkıp iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir.
Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. Durmaya
dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü zaman yok, süre az!
Yalnızlık korkanadır.
Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa
da! Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin! Sevgi davanın esası
olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de
sevilmez! Geçmişi bilmeyen geleceği de bilemez…
Osman! Geçmişini iyi bil
ki, geleceğe sağlam basasın.
Nereden geldiğini unutma
ki nereye gideceğini unutmayasın…”
Hz. Ali Kerram
Allahu Vechehu’nun Malik bin Eşter RadiyAllahu Anh’a nasihatleri:
“Hâkimiyet bendedir,
hükmederim, itaat ederler, deme. Bu davranış kalbi bozar, dini zayıflatır,
fesada uğratır. Yetkilerinden dolayı içinde ufak da olsa bir kibir meydana
gelirse derhal Allah’ın yüce kudretiyle hükmettiği kâinata bir bak… Böyle
düşünmek, tepelerde gezinen bakışlarını yere indirir, heyecanını alır, seni
terk eden aklını tekrar başına getirir. Yerlerle gökleri yaratan yüce Allah,
bütün zorbaları rezil eder, kibirleri iyice alçalır.
Adaleti yay ve halkın
genelini memnun et. Halkın çoğunluğu memnun olmadıktan sonra bazılarının memnun
olması bir anlam ifade etmez. Seçkin bir azınlığın kızgınlığıysa toplum rızası
içinde kaybolur. Para ve makam düşkünü şımarık kodamanlar kadar, iyi günde yük
olan, kötü günde desteği görülmeyen, adaletten hoşlanmayan bir topluluk yoktur”
İnsanların kusurlarını
araştırıp ortaya çıkarmaya meraklı olan ispiyoncuları yanına asla yaklaştırma.
İstişare meclisinde seni
malvarlığını kaybetmekle korkutup ihsan etmekten alıkoyacak cimrilere, cesaret
gerektiren işlere karşı seni tedirgin edecek korkaklara, seni zulme sevk edecek
ihtiras sahiplerine yer verme.
Zalimlere yardım etmeyen
öyle insanlar bulursun ki tedbir sahibidir, pisliğe bulaşmamışlardır. Bunların
arasından sana hoşuna gitmeyecek şeyleri söyleyen, yağcılık yerine seni uyaran
kişileri seç…
Her zaman âlimlerle ve ariflerle
istişare halinde ol.
Hâkimlerin verdiği
hükümleri sürekli gözden geçir. Onların ihtiyaçlarını gider, halka minnet
edecek duruma gelmelerine izin verme. Onlara o kadar yakınlık göster ki
kimsenin mevkilerini ellerinden alacağından veya seni ikna edip kendilerine
karşı kışkırtacağından endişe duymasınlar. Bu meseleye çok dikkat et. Çünkü din
kötü adamların elinde esir oldu. Bu adamlar dini kullandılar ve arzu ettikleri
dünyalıklara dini alet ederek ulaştılar.
Sakın devlet görevlerine
hak etmediği hâlde yakınlarından veya üzerinde baskı kuranlardan birini atama!
Bencilliğin ve adam kayırmanın sonu zulüm ve ihanettir. Devlet görevleri için
güvenilir ailelere mensup, ehliyetli, tecrübeli, hayâlı, önceden beri dine
hizmet ettiği bilinen kişileri seç. Ahlaklı, dürüst, iffetli ve izzetli
kimseler dünyanın cazibesine kapılmaz ve işlerin sonunu da düşünür.
Yardımcılarından birinin
ihanete yeltendiği ortaya çıkarsa onu bedeni üzerinde cezalandır. İhanetle
topladığı malları elinden al, itibarını ortadan kaldır, ihanetini ve suçunu
ilan et.
Vergi toplamaktan çok
memleketin refahını arttırmak için çalış. Eğer kalkınma olmazsa vergi
yükümlülerinin ödeme gücü de olmaz.
Darda olanların
vergisinde kolaylık sağla. Onlar durumları düzelince yaptığın iyiliklerin
karşılığını memleketini imar ederek ödeyeceklerdir... Sen adaletli ve yumuşak
davranarak onların güvenini kazandıktan sonra endişelenme. Bir bakarsın dar bir
gününde yardıma koşmuşlar, bütün yükü yüklenmişler, seve seve taşıyorlar.
Verdiğin zaman güler
yüzle, güzel sözle ver. Vermediğin zaman özür dile, gönlünü al.
Her ne kadar halis bir
niyetle halkın selametine hizmet etmek de Allah rızası için önemli bir iş olsa
da sen yine de en değerli vakitlerini ibadetlere ayır.
Valinin halkla arasına
perde çekmesi perdenin arkasında neler olup bittiğini görememesine sebep olur.
Böylece valinin gözünde büyük şeyler küçülür, küçük şeyler büyür. Güzel
çirkinleşir, çirkin güzelleşir, hak ile bâtıl birbirine karışır.
Haksız yere kan dökmek
kadar büyük bir suç ve felakete sebep olan, nimeti yok eden, devleti mahveden
bir şey yoktur.
Kendini beğenme,
övülmeyi isteme. Halka yaptığın iyilikleri başlarına kakma. İşlerini abartma.
Sözünden dönme. Sabırsızlık edip işe vaktinde önce başlama, vakti gelince
erteleme, açıklığa kavuşan konularda ihmalkârlık etme. Görevlilerinin yanlışlarından
habersizmiş gibi davranıp gerekeni yapmaktan kaçınma. Böyle yaparsan zararlı
çıkarsın.”


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış