KAHT-I RİCAL: DÜNDEN BUGÜNE DEVLET ADAMI KRİZİ

Süleyman Uğurlu

Kalabalıklar arasında yalnız kalmış bir Halife… İnsanın bolca, adamın kıt bulunduğu bir zaman dilimi… Halife Abdülhamid, devletin içinde bulunduğu zor durumları analiz ederken sık sık “Bu milletin uğradığı en büyük sıkıntı kaht-ı rical meselesidir.” demiştir.

Devlet adamı yetiştirmeye büyük önem vermiş, altı asırlık bir bürokratik geleneğe sahip Osmanlı Hilâfeti, maalesef çöküş döneminde kaht-ı rical yani devlet adamı eksikliği yaşamış ve hızlı bir şekilde parçalanıp tarih olmuştur.

Doğru gitmeyen bir şeyler olduğu aslında herkes tarafından sezinleniyordu ama kimse bu doğru gitmeyen şeyin ne olduğunu bilmiyor ya da dile getirmiyordu. İslâm’ın ideoloji olarak yayılma metodu cihat ile Türklerin Orta Asya’dan kalma savaşçı kimlikleri birleşince Osmanlı yenilmez bir güç olmuştu. Fetihler, özellikle Avrupa’ya karşı kazanılan savaşlar, fethedilen topraklar o görünmez sorunun üstünü örtüyor, askerî başarılar fikrî zafiyetleri kapatıyordu. Ama o, oradaydı ve gün yüzüne çıkacağı günü bekliyordu.

Bir yarayı tedavi etmezseniz o yara bir gün kangrene çevirir ve o organınızı kaybeder, sakat kalırsınız. Fikrî zafiyet, Osmanlı için bir yaraydı. İslâm anlayışı safiyetten uzaktı. İslâm, zihinlerde ve kişilerde billurlaşmamıştı. O, ilk gelen vahiyle şekillenmiş arı duru İslâm ortalıkta yoktu. İbadetler ve muamelatta geleneksel olarak yaşatılan bir İslâm anlayışı, Osmanlı’nın her hücresine nüfuz etmişti.

Osmanlı içten içe hastalanırken Avrupa, ideolojik bir kalkınma gerçekleştirmiş; yeni bir hayat tasviri, yeni bir düşünme metodu, yeni bir değerler silsilesi inşa etmişti. Bu fikrî yükselişle birlikte yaşanan iktisadi kalkınma, bununla bağlantılı olarak teknolojik gelişmeler, gözleri Batı’ya çevirdi.

Artık askerî üstünlük de el değiştirmiş ve Batı dünyası, teknolojik silahlarla modern ordular dizayn ederek askerî gücünü ciddi manada geliştirmişti. Osmanlı’nın elinde kalan son koz da böylece elinden çıkmış oldu. Sonrası malum…

Dengeler bozulmuş, ters yüz olmuştu… Osmanlı, kalkınmanın sırrını öğrenmesi için Avrupa’ya öğrenciler göndermeye başladı. Ancak yara daha da derinleşti. Fikrî zafiyetin yerini, yabancı fikirler doldurdu. Avrupa’ya okumaya, kalkınmanın sırrını öğrenmeye giden genç beyinler, Batı hayranı olarak yurda döndü. Oysa sorun, Batı teknolojisini almak değildi. Sorun, teknolojinin, medenî bir araç olarak değil Batı hadaratının üstünlüğünün göstergesi olarak görülmeye başlanmasıydı. Böylece teknoloji ithal etme amacıyla başlayan süreç, zamanla fikrî ve siyasi teslimiyete dönüştü.

Batı kültürü ile kültürlenmiş bu genç neslin, duyguları ile fikirleri arasındaki uyum kayboldu. Fikir-duygu uyuşmazlığı, doğal olarak kendi halkından kopuk, halkının kültürüne yabancılaşmış karışık bir şahsiyet meydana getirdi.

1859 yılında kurulan, Batı standartlarını esas alan Mekteb-i Mülkiye, işte bu duyguları ile fikirleri birbirinden ayrılmış, Batı’ya hayranlık besleyen öğretmenlerle ümmetin evlatlarına eğitim vermeye başladı. Bu mektep, Enderun’un yerini alacak, devlete “çağı yakalamış” bürokratlar yetiştirecekti. “Enderun, padişaha sadık ‘kul’ yetiştirirken; Mülkiye, devlete hizmet eden ‘vatandaş-memur’ yetiştirmek için kurulmuştu.” Burada eğitim alan öğrenciler, mezun olduklarında devletin bürokrasisini oluşturdu. Aynı şey Mekteb-i Askeriye için de geçerliydi. Osmanlı’nın en önemli iki eğitim kurumu, İslâm akidesinden beslenen fikrî şahsiyetler yerine, kavmî ve vatani aidiyetleri merkeze alan, bu hâliyle duyguları fikrî bir esastan değil de içgüdülerden neşet eden kadroların etkisine girmişti.

Osmanlı’nın en önemli iki eğitim kurumu, Batı kültürü ile kültürlenmiş, içgüdüsel duygularla harekete geçen; vatancı, milliyetçi şahsiyetlerin eline geçmişti.

Mülkiye Marşı’nın sözleri, bu okulun esasında nasıl bir profil yetiştirdiğini göstermektedir. Son kıtası şöyledir:

“Beklesin Türkoğlu’nun azminde kuvvet bulmayan,

Sel durur, yangın söner elbette bir gün ey Vatan

Süslenir, oynar yarın, dün ağlayıp matem tutan

Ey Vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz.”

Evet, Mekteb-i Mülkiye, Osmanlı bürokrasisinde Batı kültürünün yerleşmesi açısından önemli bir kurumdur. Öyle ki Mülkiye mezunları, Osmanlı Hilâfeti’nin yıkılmasından sonra hem Türkiye’de hem de Osmanlı’nın bakiyesi devletçiklerde etkin rol üstlenmişlerdir. Bugün hâlen Mülkiyeliler Birliği’nin resmî web sayfasında “Mülkiye’ye dair” bölümünde, Mustafa Satı el-Husrî’nin Mekteb-i Mülkiye’yi anlatan yazısı bulunmaktadır. Mustafa Satı, bu yazısında Mülkiye’nin “isyankâr” ruhundan, Abdülhamid’e karşı içinde besledikleri kinden bahsetmektedir. Bir Mülkiyeli’nin okulunu övmesi elbette normaldir. Normal olmayan, Mustafa Satı’nın en meşhur Arap milliyetçilerden biri olmasıdır. Üstelik Arap milliyetçiliğine seküler bir kimlik kazandıran kişi de Satı el-Husrî’den başkası değildir.

Abdülhamid’in “kaht-ı rical” serzenişinin serüveni işte böyle gerçekleşmiştir. Asırlar boyu devlet adamı yetiştiren bu topraklar kurumaya başlamış, Hilâfet Devleti’nin yıkılışıyla birlikte devlet adamı yetiştirecek toprak dahi kalmamıştır. Dolayısıyla bugün, devlet adamı kimliğiyle İslâm beldelerinin başında duranlar, bu devletlerin kritik noktalarında görev alanlar, gerçek bir devlet adamı değildir ve olamazlar da! Niçin olamayacaklarını ileride açıklayalım ama şimdi, Hilâfet’in yıkılış döneminde ve sonrasında devlet adamlarının durumlarını kısaca inceleyelim.

İşte birkaç örnek…

Cumhuriyetin kurucu kadrosu, İslâm’a derin bir kin ve öfke besleyip onu kalkınmanın önündeki en büyük engel olarak görüyordu. Yeni kurulan devlette bu “gerici” anlayışın hiçbir izi kalmamalıydı. Atılan her adım, Batı kültürünün etkisi ve tesiriyle yapılmıştı. Dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esad Bozkurt şöyle diyordu:

“Türk ihtilalinin kararı, Batı medeniyetini kayıtsız şartsız kendine mal etmek, benimsemektir. Bu karar o kadar kesin bir azme dayanmaktadır ki önüne çıkacaklar, demirle, ateşle yok edilmeye mahkûmdurlar. Bu prensip bakımından kanunlarımızı oldukları gibi Batı’dan almak zorundayız. Böylelikle Türk ulusunun iradesine uygun harekette bulunmuş olacağız.”

Mahmut Esad Bozkurt, Türk Medeni Kanunu’nun İsviçre’den tercüme edilerek alınmasına gerekçe olarak İsviçre Medeni Kanunu’nun “en yeni, en mükemmel ve halkçı olduğunu, Türk milletinin zekâ ve kabiliyetine uygun olduğunu; Viyana kapılarına kadar evladını yollayan Türk anasının elbette İsviçreli bir hizmetçi kadar değerli olduğunu” dile getirmiştir.[1]

Sonradan İçişleri Bakanı olacak olan Şükrü Kaya[2] ise Meclis görüşmelerinde, İsviçre Medenî Kanunu’nun “idrâk-i beşerin hukuk namına ve kâbil-i tatbik hak namına bulabildiği bütün esasâtı muhtevi” olduğunu; aileyi takviye eden, faziletperver, yetimleri ve çocukları koruyan bir nitelik taşıdığını[3] söylemiştir.

Oysa İsviçre’de 1920 ile 1970 yılları arasında utanç verici bir uygulama vardı. Devlete borcu olan, boşanan, fakir ailelerin çocukları, gayrimeşru çocuklar, yetimler, ailesi cezaevinde olanlar veya suç işleyen çocuklar, kilise aracılığıyla çalıştırılmak üzere başka ailelerin yanına yerleştiriliyordu. Tarım ekonomisini canlandırmak, iş gücünü ucuz hale getirmek amacıyla yoksul ailelerin çocukları zorla alınıp köle olarak çalıştırıldı. “Verdingkinder” (sözleşmeli işçi çocuklar) olarak anılan bu çocuklar, kiliselerin açtığı pazarlarda zengin çiftlik sahiplerine satıldı. İsviçre'de bu şekilde yüz binlerce çocuk suiistimal edildi. Şiddet ve cinsel istismar içinde yaşamak zorunda kaldılar. 1970’li yıllara kadar çeşitli şekillerde devam eden bu uygulamalar, 20. yüzyılın sonlarına doğru tamamen kaldırılmış ve 1981’e kadar süren zorlayıcı sosyal tedbirlerin bir parçası olarak sona ermiştir.[4]

Bu ve benzeri vahşi uygulamaların hiçbiri “çağdışı, kokmuş, çürümüş” olarak gösterilen İslâm tarihinde yaşanmamıştır. İslâm tarihi tertemiz karşımızda dururken insanlıktan nasibini almamış, merhamet yoksunu toplumların kanunları “en mükemmel” denilerek olduğu gibi kötü bir tercümeyle alınmıştır.

Onur Atalay’ın Türk’e Tapmak’ta dediği gibi: “Tüm devrimler sırasında ve sonraki tartışmalar esnasında önemli bir husus, Kemalistlerin, sürekli onları izleyen ve her yerde hazır ve nazır olan Batı'nın gözünü üzerlerinde hissetmeleridir. Tüm modernleşme çabaları, bir bakıma, o ‘Batılı göz’ önünde sergilenen bir sahne performansı mahiyetindedir.”

30 Ağustos 1925'te Mustafa Kemal, şapkanın gerekliliğini savunurken, eski kıyafeti bu psikoloji üzerinden eleştirir:

“Medeni bir insan, bu alelacaib kıyafete girip dünyayı kendine güldürür mü?” Yakup Kadri de, kıyafet devrimini, Atatürk'ün Avrupa'ya ilk çıktığında yaşadığı utanç duygusunun bilinçaltına yerleşmesine bağlar ve Atatürk'teki bu “Batılı karşısında mahcup olma” kaygısının boyutlarını şöyle ifade eder:

“Dünyanın en rind, en kalender ve en müsamahalı bir insanı olan Mustafa Kemal, bir yabancının, hassaten bir Avrupalı yabancının bulunduğu yerde, dünyanın en kaygılı, en tedirgin ve en alıngan adamlarından biri haline girerdi.”

Türkiye’de durum bu iken sair İslâm beldelerinde de bundan farklı değildi:

1921 yılında kurulan, 1923 yılında “sözde” bağımsızlığını kazanan Ürdün’ün Kralı Abdullah bin Hüseyin’in, “Osmanlı’ya Neden İsyan Ettik?” adlı kitabının son sözleri, Cumhuriyetin kurucu kadrosunun kalbinde gizlediği duygu ve düşünceleri dile getirir mahiyettedir:

“Beni, kardeşim Faysal’ın Irak kralı olması için çalışmaya sevk eden, Doğu Ürdün’e gitmemi ve Hasenî ile Suriye birliğine hazırlık yapmak maksadıyla çalışmamı sağlayan da Mr. Churchill’dir. Kendisi, rahmetli babam ile İbn Suud arasındaki anlaşmazlıkların giderilmesi için bütün gayretini göstermiştir. Ben bu sözlerimle, Araplarla birlikte çalışan söz konusu büyük lider ve halkı hakkında kalbimde gizlemiş olduğum duygularımı ifade ediyorum.”

“Ey Araplar! Bilmelisiniz ki İngiltere ile iş birliğine eğilimli olmamız gerekiyor. Çünkü dikkat edin, bütün büyük uluslar onlara karşı çıkmaktan aciz kalmışlardır. İngiltere hiç kimseye hak etmediği değeri vermez. İngiltere yalancı, korkak ve tembellerle iş birliği yapmaz. İngiltere politikalarını duygularıyla hareket ederek ya da herhangi bir anlaşma veya savaşta kendisine yapılan yardımlara bakarak oluşturmaz. Tam tersine İngilizler, sabırlı ve istikrarlı bir millettir ve ancak güçlülere saygı duyarak onları kendilerine katmak isterler. Başarısızlığı sevmedikleri gibi, ondan uzak dururlar. Şu hâlde siz de güçlü, uyanık, sözünün eri ve dikkatli olun ki İngiltere yanınızda yer alsın ve dostluğunu sizinle paylaşsın. Sözlerimin sonunda Britanya’ya, Kral’a ve lider Churchill’e saygı, hayranlık ve en iyi dileklerimi sunuyorum.”

Biraz daha yakına gelelim…

2011’de Usame bin Ladin’in ABD tarafından Pakistan’da katledilip şehit edilmesinin ardından ABD’li yöneticiler, Pakistan’ın eski Cumhurbaşkanı Pervez Müşerref’i Washington’a çağırırlar. Amerika, Usame bin Ladin’in hayatının son 5 yılını Pakistan topraklarında geçirdiğini iddia eder ve Müşerref’ten bunun istihbaratının alınamamasının hesabını sorar. Görüşme esnasında Müslümanların katledilmesi için gerekli ihtimamı gösterememiş olmaktan dolayı Amerikalılara karşı mahcubiyet ve utanç duyan Müşerref, tüm yaşanmışlıklara rağmen Amerikalı senatörlerden medet umuyor ve “Eğer yeniden yönetime gelirsem radikal İslâm ile mücadele edebilirim, ancak bunun olabilmesi için sizin tarafınızdan desteklenmem lazım.” der.

Bir dönem kendisine güvenen, onu iktidarda tutan Amerikalılar, alternatifini bulduklarında onun yüzüne “sana güvenmemiz çok çok zor” diyebiliyorlar. Amerikalı senatörler, ABD yardımlarını soruyor ve “Nereye gitti tüm bu paralar?” diyorlar. Müşerref’in cevabı aynen şöyle: “Biz o paraları kullandık, ben yoksulluğu %34’ten %17’ye düşürdüm!” Amerikalıların buna cevabı, onların gerçek yüzünü gösteriyor:

“Amerikalıların bunu umursadığını mı sanıyorsun, hiçbir kongre üyesinin 20 milyar doların 5 sentini bile sizin ekonominiz ve yoksulluğunuz için onayladığını sanmıyorum, biz koca Afrika kıtasını bile umursamıyoruz.”

Özellikle Trump’ın diplomasi tanımaz tavırları sayesinde örnekleri çoğaltmak mümkün, Mısır diktatörü Sisi’ye “Favori diktatörüm”, Suud Kralı Salman için “Bizim desteğimiz olmazsa iki hafta o koltukta oturamaz”, Suriye Devlet Başkanı Şara’ya “Onu biz getirdik” demesi, Rahip Brunson olayında Erdoğan’a söyledikleri vb.

Bugüne ve Türkiye’ye gelelim…

24 yıldır AK Parti iktidarı döneminde derin bir toplumsal çöküntü, ahlakî değerlerin yozlaşması, aile kurumunun zayıflaması, ateist-deist akımların güçlenmesi, kendini Müslüman olarak tanımlayanların oranının %80’lere gerilemesi, önüne geçilemeyen şiddet ve çeteleşme, baş edilemeyen enflasyon, hayat pahalılığı, bitmeyen rüşvet ve yolsuzluklar, gelir dağılımında her geçen gün açılan makas vb. yaşanmış ve yaşanmaya devam etmektedir.

“Savunma sanayisinde büyük atılımlar yapıldı. Artık kendi uçağımızı yapıyoruz, dronlarımız var, kıtalararası menzile sahip Yıldırımhan gibi caydırıcı bir füzemiz var” denilerek bu gelişmeleri kalkınmışlığın göstergesi olarak ortaya koyup “güçlü bir lider” yani bir “devlet adamı” olmadan bunların başarılamayacağı söylenebilir.

Öncelikle, “kalkınma” dediğimiz şey teknolojik gelişmeden bağımsız düşünülmesi gereken bir kavramdır. Şöyle ki, Birleşik Arap Emirlikleri’ni ele alalım. Bu ülke; petrol zengini, devasa gökdelenlere sahip, lüks otomobiller, son çıkan teknolojik yenilikler vb. ne arasanız var. Peki, BAE kalkınmış bir ülke midir? BAE’nin dünya fikrî servetine kattığı bir şey var mıdır? Eğer bir toplum; insanlığın sorunlarına dair kuşatıcı bir nizam, yeni bir anlam dünyası veya bir adalet tasavvuru üretemiyorsa, o toplum sadece zenginleşmiş olur; kalkınmış bir toplum sayılamaz.

Dolayısıyla savunma sanayisinde yaşanan bu gelişmeler de kalkınmanın göstergesi kabul edilemez. Mesele, bu teknolojiye sahip olma meselesi değildir üstelik. Teknoloji elde edilebilir, edilmelidir de. Mesele, bu teknolojiyi doğru şartlarda, doğru zamanda, doğru hedef ve gayelerle bağımsız bir şekilde kullanabilme meselesidir. Aslında askerî teknolojilerin “savunma sanayisi” şeklinde isimlendirilmesi bile bilinç altına çizilmiş sınırları göstermektedir.

Nitekim Türkiye, Rusya’dan 2,5 milyar dolar ödeyerek aldığı S-400 hava savunma sistemlerini, ABD’nin sert eleştirilerine ve çeşitli yaptırımlarına maruz kaldıktan sonra aktif edememiş; bir hangarda çürümeye terk etmiştir. Millî Savunma Bakanı, 12 saatte sistemi kuracaklarını iddia etse de bu, inandırıcı bir açıklama değildir.

Üretilen ya da tedarik edilen askerî teknolojileri, sömürgeci güçlerin çizmiş olduğu sınırlar haricinde kullanmayı aklına dahi getiremeyen, planlarında yer veremeyen devlet adamı, gerçek bir devlet adamı olabilir mi?

Sömürgeci Batı karşısında yaşanan travma öğretilmiş çaresizliğe dönüşmüş, her yönetici kendisinden sonraki yöneticilere bu çaresizliği öğretmiş ve bunun adına da “reel politika” denmiştir. Sömürgeci devletler ile uyumlu hareket etmeyi yani onların artıklarıyla yetinmeyi övünç kaynağı olarak gören devlet adamı, gerçek bir devlet adamı olabilir mi? Bu yöneticiler, halkı için harekete geçmez. Aksine sömürgeci güçlerin maslahatlarını ön planda tutup halkının maslahatlarını ona uydurmaya çalışır.

İktidar partisi için geçerli olan muhalefet partileri için de geçerlidir. Muhalefet partileri ile iktidar partisi arasında düşüncede, metotta ve söylemde bir fark kalmamıştır. Muhalefet, mevcut dünya düzeninin dışına çıkıp bir çözüm üretememekte, ürettikleri tek şeyi ağız dalaşı ve boş vaatlerdir. Nitekim ana muhalefet partisi başkanı Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu’nun tutuklandığı dönemde verdiği bir röportajda şöyle demişti:

“Bütün Avrupa tepki gösteriyorken İngiliz İşçi Partisi'nin, Starmer'ın bu konuda herhangi bir şey söylememesini gerçekten anlayamıyoruz. Terk edilmişlik hissediyoruz.”, “İstanbul'un Büyükşehir Belediye Başkanı'nı alıp hapse koyuyorlar ve İngiltere buna ses çıkarmıyor. O zaman bu nasıl dostluk, bu nasıl kardeş parti, bu nasıl demokrasiyi birlikte savunmak?”

İngilizlerin bir konuda açıklama yapmamasından dolayı “terk edilmiş” hissine kapılan bir kişi, nasıl devlet adamı olabilir? İngilizlerle dost ve kardeş olanlar, bu halk için fedakârlık yapabilir mi? Halkın maslahatlarını gözetebilir mi?

Güncel bir örnek olması açısından; ABD-Yahudi varlığının İran’a yönelik saldırıları sonrasında ortaya çıkan devletlerarası durum, İslâm ümmetindeki devlet adamı yokluğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Türkiyeli yetkililer yaptıkları açıklamalarda saldırganları değil de kendisini savunan İran’ı hedef almış ve onun ABD’ye boyun eğmesi gerektiğini daha diplomatik bir dille ifade etmişlerdir. Oysa İran’ın kısmî direnişi dahi ABD ve Yahudi varlığını zelil bir duruma düşürmüştür.

Türkiye’de devlet adamları olmuş olsaydı; ABD’nin düşmüş olduğu bu zelil durumdan faydalanır, İran ile ittifak kurarak hem ABD’yi bölgeden çıkartır hem de Yahudi varlığına ağır bir darbe vurabilirdi. ABD ve Yahudi varlığına vurulan darbe sonrası bölge halklarının büyük teveccühünü kazanır, bu halkların başındaki yöneticilerin de ABD hegemonyasından çıkmasını sağlayabilirdi.

Böylece stratejik enerji kaynakları, sömürgeci güçlerin ve şirketlerin elinden alınmış, bölge sömürgecilerden temizlenmiş olurdu. Güç dengeleri değişir, enerjiye sahip olanlar söze de sahip olur ve yeni bir dünya düzeni kurulurdu.

Velhasıl; bu örneklerin tamamı tek bir şeye işaret etmektedir: Sömürgeci güçlerle iş tutan, onlara boyun eğen, onlarla birlikte hareket eden, kendi varlığını onların varlığına bağlayan bir kişi, devlet adamı olamaz! Zira o, zihnini ve bedenini sömürgeci kafirlere rehin bırakmış bir kişidir. Böyle bir kişi düşünemez, akledemez, karar alamaz, halka liderlik yapamaz.

Hizb-ut Tahrir, 1977 yılında yayımladığı “Devlet Adamı” başlıklı beyanda, Batı kültürüne kendisini teslim etmiş kesimleri şöyle tarif etmektedir:

“Onlar, Batı fikirlerine meylettiler ve galip devletlerin hükmetme fikirlerini okudular. ‘Prens’ kitabını bir misak, Machiavelli’yi de imam olarak seçtiler. İdrak etmeden ve anlamadan okuduklarını tekrar etmeye başladılar. Ancak bu fikirler, kapitalist ve sosyalist bir toplumda uygun olsa bile İslâm ümmetinde uygun olmaz.”

Belki de işin en acı yanı, öğretilmiş çaresizlik sınırlarının her geçen gün daha da genişlemesidir. Zira Batı kültürü, sadece bu yöneticilerin zihinlerini işgal edip onları esir almadı, soluduğumuz havayı da zehirledi. Batı’ya ram olmuş bu yöneticiler; eğitim müfredatıyla, medyasıyla, sanatıyla, âlimiyle, aydınıyla şartlara göre hareket etmeyi, maslahatı gözetmeyi, azla yetinmeyi genel kaide olarak kabul etmiş bir toplum inşa etti. Öyle ki, daha iyisini, daha iyi günleri düşünemez, hayal dahi kuramaz hale geldik. Oysa bu ümmetin potansiyeli hayallerin çok ötesindedir. Tarih bu hakikatin canlı şahididir.

Fethedilmeye dahi değmeyecek bir toprak parçasında, Medine’de ilk İslâm Devleti kurulmuş, haritaya baktığınızda bir nokta kadar yer kaplayan bu devletin 10. yılında Arap Yarımadasının tamamı fethedilmiştir. Hulefâ-yi Râşidîn döneminde İran, Irak, Suriye, Mısır, Kudüs, Horasan, Kuzey Afrika’nın bir kısmı, Hilâfet Devleti topraklarına dahil edilmişti. İnsanlık tarihi boyunca bu kadar kısa bir sürede bu kadar geniş bir coğrafyaya, üstelik kalıcı olarak yerleşen başka bir güç olmamıştır.

Râşidî Hilâfet Devleti, sadece ülkeleri fethetmemiş, insanları da içinde bulundukları fasit durumdan kurtarmıştır. Putlara tapan, inancını hurafelere bağlamış, karanlık hayatlar içinde yaşayan insanlığa ışık olmuştur.

Tüm bu başarının tek sahibi, İslâm’dır. İslâm, ideoloji olarak yani hayatın her alanını kuşatan akidesinden nizamların da çıktığı bir fikrî kaide olarak, algılanıp tatbik edildiğine; çölde yaşayan, bedevi kabileleri tutup seçkin bir ümmet haline getirmiş, içinden nice devlet adamları çıkarmıştır.

“Devlet adamı” dendiğinde; devletin işlerini mevcut sistem içerisinde yürüten, aldığı kararlarla devletin geleceğini şekillendiren kişiler akla gelir ki bu, kısır bir tanımdır. Her ne kadar mevcut sistem, devlet adamlığını Siyasal Bilimler ve Kamu Yönetimi mezuniyetine bağlamış olsa da gerçekte devlet adamlığı; icat edici siyasi bir lider olup hükmetme zihniyetine sahip, devletin işlerini idare edebilecek, problemleri çözebilecek, özel ve genel ilişkilerde hükmedebilecek herkestir. Dolayısıyla ancak İslâm’ı fikrî liderlik olarak hayatının merkezine yerleştiren kişiler, devlet adamı olabilir.

Şeyh Takiyyuddin en-Nebhânî’nin tarif ettiği İslâm şahsiyeti, devlet adamı olmanın ilk adımıdır:

“Müslüman, İslâm zihniyetine ve nefsiyetine sahip olduğu zaman, kendinde merhameti ve sertliği, takvayı ve nimetleri bir arada toplayabilen; hayatı doğru bir şekilde anlayan, gerektiği kadar dünyaya yönelen, ahireti kazanmak için bütün gücüyle çalışan, aynı anda hem asker hem de lider olmaya elverişli bir şahsiyet olur. Ona ne dünyaya tapanların sıfatları, ne Hint çilekeşliği (fakirliği), ne de dünyadan elini eteğini çeken kimsenin hâli etki edebilir. O, cihatta kahraman iken aynı zamanda mihrabın dostudur; güçlü olduğunda da mütevazıdır. Liderlik ile fakihliği, ticaret ile siyaseti bir arada barındırır. Onun özelliklerinin en üstünü, onu yoktan yaratan yaratıcısı Allah’ın kulu olmasıdır. Bunun için onu namazında huşû içinde, yüreği Allah korkusu ile dolu, boş sözlerden yüz çeviren, zekâtını veren, gözünü haramdan çeviren, kendisine verilen emanetleri muhafaza eden, ahdine vefakâr, verdiği sözü yerine getiren, Allah yolunda cihat eden bir kimse olarak bulursun. İşte Müslüman budur. İşte mümin budur. İslâm’ın oluşturduğu, onu insanoğlunun en hayırlısı kılan İslâm şahsiyeti işte budur.”

Rabbim, böyle devlet adamlarının makamları doldurduğu Râşidî Hilâfet Devleti’ni görmeyi nasip etsin.



[1] İsviçre’nin seçilmesinde Mahmut Esat Bozkurt’un orada eğitim görmesinin de etkisi olduğu açıktır. Bozkurt, İsviçre'de Lozan ve Freiburg üniversitelerinde öğrenim gördü ve kapitülasyonlar konusunda doktora yaptı.

[2] Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası resmî web sitesine göre Şükrü Kaya, masondur.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz