Kalabalıklar arasında yalnız kalmış bir Halife… İnsanın bolca, adamın kıt
bulunduğu bir zaman dilimi… Halife Abdülhamid, devletin içinde bulunduğu zor
durumları analiz ederken sık sık “Bu milletin uğradığı en büyük sıkıntı
kaht-ı rical meselesidir.” demiştir.
Devlet adamı
yetiştirmeye büyük önem vermiş, altı asırlık bir bürokratik geleneğe sahip
Osmanlı Hilâfeti, maalesef çöküş döneminde kaht-ı rical yani devlet adamı
eksikliği yaşamış ve hızlı bir şekilde parçalanıp tarih olmuştur.
Doğru gitmeyen bir
şeyler olduğu aslında herkes tarafından sezinleniyordu ama kimse bu doğru
gitmeyen şeyin ne olduğunu bilmiyor ya da dile getirmiyordu. İslâm’ın ideoloji
olarak yayılma metodu cihat ile Türklerin Orta Asya’dan kalma savaşçı
kimlikleri birleşince Osmanlı yenilmez bir güç olmuştu. Fetihler, özellikle
Avrupa’ya karşı kazanılan savaşlar, fethedilen topraklar o görünmez sorunun
üstünü örtüyor, askerî başarılar fikrî zafiyetleri kapatıyordu. Ama o, oradaydı
ve gün yüzüne çıkacağı günü bekliyordu.
Bir yarayı tedavi etmezseniz o yara bir gün kangrene çevirir ve o
organınızı kaybeder, sakat kalırsınız. Fikrî zafiyet, Osmanlı için bir yaraydı.
İslâm anlayışı safiyetten uzaktı. İslâm, zihinlerde ve kişilerde
billurlaşmamıştı. O, ilk gelen vahiyle şekillenmiş arı duru İslâm ortalıkta
yoktu. İbadetler ve muamelatta geleneksel olarak yaşatılan bir İslâm anlayışı,
Osmanlı’nın her hücresine nüfuz etmişti.
Osmanlı içten içe hastalanırken Avrupa, ideolojik bir kalkınma
gerçekleştirmiş; yeni bir hayat tasviri, yeni bir düşünme metodu, yeni bir
değerler silsilesi inşa etmişti. Bu fikrî yükselişle birlikte yaşanan iktisadi
kalkınma, bununla bağlantılı olarak teknolojik gelişmeler, gözleri Batı’ya
çevirdi.
Artık askerî üstünlük de el değiştirmiş ve Batı dünyası, teknolojik
silahlarla modern ordular dizayn ederek askerî gücünü ciddi manada
geliştirmişti. Osmanlı’nın elinde kalan son koz da böylece elinden çıkmış oldu.
Sonrası malum…
Dengeler bozulmuş, ters yüz olmuştu… Osmanlı, kalkınmanın sırrını öğrenmesi
için Avrupa’ya öğrenciler göndermeye başladı. Ancak yara daha da derinleşti. Fikrî
zafiyetin yerini, yabancı fikirler doldurdu. Avrupa’ya okumaya, kalkınmanın
sırrını öğrenmeye giden genç beyinler, Batı hayranı olarak yurda döndü. Oysa
sorun, Batı teknolojisini almak değildi. Sorun, teknolojinin, medenî bir araç
olarak değil Batı hadaratının üstünlüğünün göstergesi olarak görülmeye
başlanmasıydı. Böylece teknoloji ithal etme amacıyla başlayan süreç, zamanla
fikrî ve siyasi teslimiyete dönüştü.
Batı kültürü ile kültürlenmiş bu genç neslin, duyguları ile fikirleri
arasındaki uyum kayboldu. Fikir-duygu uyuşmazlığı, doğal olarak kendi halkından
kopuk, halkının kültürüne yabancılaşmış karışık bir şahsiyet meydana getirdi.
1859 yılında kurulan, Batı standartlarını esas alan Mekteb-i Mülkiye,
işte bu duyguları ile fikirleri birbirinden ayrılmış, Batı’ya hayranlık
besleyen öğretmenlerle ümmetin evlatlarına eğitim vermeye başladı. Bu mektep, Enderun’un
yerini alacak, devlete “çağı yakalamış” bürokratlar yetiştirecekti. “Enderun,
padişaha sadık ‘kul’ yetiştirirken; Mülkiye, devlete hizmet eden ‘vatandaş-memur’
yetiştirmek için kurulmuştu.” Burada eğitim alan öğrenciler, mezun
olduklarında devletin bürokrasisini oluşturdu. Aynı şey Mekteb-i Askeriye için
de geçerliydi. Osmanlı’nın en önemli iki eğitim kurumu, İslâm akidesinden
beslenen fikrî şahsiyetler yerine, kavmî ve vatani aidiyetleri merkeze alan, bu
hâliyle duyguları fikrî bir esastan değil de içgüdülerden neşet eden kadroların
etkisine girmişti.
Osmanlı’nın en önemli iki eğitim kurumu, Batı kültürü ile kültürlenmiş,
içgüdüsel duygularla harekete geçen; vatancı, milliyetçi şahsiyetlerin eline
geçmişti.
Mülkiye Marşı’nın sözleri, bu okulun esasında nasıl bir profil
yetiştirdiğini göstermektedir. Son kıtası şöyledir:
“Beklesin Türkoğlu’nun azminde kuvvet bulmayan,
Sel durur, yangın söner elbette bir gün ey Vatan
Süslenir, oynar yarın, dün ağlayıp matem tutan
Ey Vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz.”
Evet, Mekteb-i
Mülkiye, Osmanlı bürokrasisinde Batı kültürünün yerleşmesi açısından önemli bir
kurumdur. Öyle ki Mülkiye mezunları, Osmanlı Hilâfeti’nin yıkılmasından sonra
hem Türkiye’de hem de Osmanlı’nın bakiyesi devletçiklerde etkin rol
üstlenmişlerdir. Bugün hâlen Mülkiyeliler Birliği’nin resmî web sayfasında “Mülkiye’ye
dair” bölümünde, Mustafa Satı el-Husrî’nin Mekteb-i Mülkiye’yi anlatan yazısı
bulunmaktadır. Mustafa Satı, bu yazısında Mülkiye’nin “isyankâr” ruhundan,
Abdülhamid’e karşı içinde besledikleri kinden bahsetmektedir. Bir Mülkiyeli’nin
okulunu övmesi elbette normaldir. Normal olmayan, Mustafa Satı’nın en meşhur
Arap milliyetçilerden biri olmasıdır. Üstelik Arap milliyetçiliğine seküler bir
kimlik kazandıran kişi de Satı el-Husrî’den başkası değildir.
Abdülhamid’in “kaht-ı
rical” serzenişinin serüveni işte böyle gerçekleşmiştir. Asırlar boyu devlet
adamı yetiştiren bu topraklar kurumaya başlamış, Hilâfet Devleti’nin
yıkılışıyla birlikte devlet adamı yetiştirecek toprak dahi kalmamıştır.
Dolayısıyla bugün, devlet adamı kimliğiyle İslâm beldelerinin başında duranlar,
bu devletlerin kritik noktalarında görev alanlar, gerçek bir devlet adamı değildir
ve olamazlar da! Niçin olamayacaklarını ileride açıklayalım ama şimdi, Hilâfet’in
yıkılış döneminde ve sonrasında devlet adamlarının durumlarını kısaca
inceleyelim.
İşte birkaç örnek…
Cumhuriyetin kurucu kadrosu, İslâm’a derin bir kin ve öfke besleyip onu
kalkınmanın önündeki en büyük engel olarak görüyordu. Yeni kurulan devlette bu “gerici”
anlayışın hiçbir izi kalmamalıydı. Atılan her adım, Batı kültürünün etkisi ve
tesiriyle yapılmıştı. Dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esad Bozkurt şöyle diyordu:
“Türk ihtilalinin kararı, Batı medeniyetini kayıtsız şartsız kendine mal
etmek, benimsemektir. Bu karar o kadar kesin bir azme dayanmaktadır ki önüne
çıkacaklar, demirle, ateşle yok edilmeye mahkûmdurlar. Bu prensip
bakımından kanunlarımızı oldukları gibi Batı’dan almak zorundayız. Böylelikle
Türk ulusunun iradesine uygun harekette bulunmuş olacağız.”
Mahmut Esad Bozkurt, Türk Medeni Kanunu’nun İsviçre’den tercüme edilerek
alınmasına gerekçe olarak İsviçre Medeni Kanunu’nun “en yeni, en mükemmel ve
halkçı olduğunu, Türk milletinin zekâ ve kabiliyetine uygun olduğunu; Viyana
kapılarına kadar evladını yollayan Türk anasının elbette İsviçreli bir hizmetçi
kadar değerli olduğunu” dile getirmiştir.[1]
Sonradan İçişleri Bakanı olacak olan Şükrü Kaya[2] ise Meclis görüşmelerinde, İsviçre Medenî Kanunu’nun “idrâk-i beşerin
hukuk namına ve kâbil-i tatbik hak namına bulabildiği bütün esasâtı muhtevi” olduğunu;
aileyi takviye eden, faziletperver, yetimleri ve çocukları koruyan bir nitelik
taşıdığını[3]
söylemiştir.
Oysa İsviçre’de 1920 ile 1970 yılları arasında utanç verici bir uygulama
vardı. Devlete borcu olan, boşanan, fakir ailelerin çocukları, gayrimeşru
çocuklar, yetimler, ailesi cezaevinde olanlar veya suç işleyen çocuklar, kilise
aracılığıyla çalıştırılmak üzere başka ailelerin yanına yerleştiriliyordu. Tarım
ekonomisini canlandırmak, iş gücünü ucuz hale getirmek amacıyla yoksul
ailelerin çocukları zorla alınıp köle olarak çalıştırıldı. “Verdingkinder”
(sözleşmeli işçi çocuklar) olarak anılan bu çocuklar, kiliselerin açtığı
pazarlarda zengin çiftlik sahiplerine satıldı. İsviçre'de bu şekilde yüz
binlerce çocuk suiistimal edildi. Şiddet ve cinsel istismar içinde yaşamak
zorunda kaldılar. 1970’li yıllara kadar çeşitli şekillerde devam eden bu
uygulamalar, 20. yüzyılın sonlarına doğru tamamen kaldırılmış ve 1981’e kadar
süren zorlayıcı sosyal tedbirlerin bir parçası olarak sona ermiştir.[4]
Bu ve benzeri vahşi uygulamaların hiçbiri “çağdışı, kokmuş, çürümüş” olarak
gösterilen İslâm tarihinde yaşanmamıştır. İslâm tarihi tertemiz karşımızda
dururken insanlıktan nasibini almamış, merhamet yoksunu toplumların kanunları “en
mükemmel” denilerek olduğu gibi kötü bir tercümeyle alınmıştır.
Onur Atalay’ın Türk’e Tapmak’ta dediği gibi: “Tüm devrimler
sırasında ve sonraki tartışmalar esnasında önemli bir husus, Kemalistlerin,
sürekli onları izleyen ve her yerde hazır ve nazır olan Batı'nın gözünü
üzerlerinde hissetmeleridir. Tüm modernleşme çabaları, bir bakıma, o ‘Batılı
göz’ önünde sergilenen bir sahne performansı mahiyetindedir.”
30 Ağustos 1925'te Mustafa Kemal, şapkanın gerekliliğini savunurken, eski
kıyafeti bu psikoloji üzerinden eleştirir:
“Medeni bir insan, bu alelacaib kıyafete girip dünyayı kendine güldürür mü?” Yakup Kadri de, kıyafet devrimini, Atatürk'ün Avrupa'ya ilk çıktığında
yaşadığı utanç duygusunun bilinçaltına yerleşmesine bağlar ve Atatürk'teki bu “Batılı
karşısında mahcup olma” kaygısının boyutlarını şöyle ifade eder:
“Dünyanın en rind, en kalender ve en müsamahalı bir insanı olan Mustafa Kemal,
bir yabancının, hassaten bir Avrupalı yabancının bulunduğu yerde, dünyanın en
kaygılı, en tedirgin ve en alıngan adamlarından biri haline girerdi.”
Türkiye’de durum bu iken sair İslâm beldelerinde de bundan farklı değildi:
1921 yılında kurulan, 1923 yılında “sözde” bağımsızlığını kazanan Ürdün’ün
Kralı Abdullah bin Hüseyin’in, “Osmanlı’ya Neden İsyan Ettik?” adlı kitabının
son sözleri, Cumhuriyetin kurucu kadrosunun kalbinde gizlediği duygu ve
düşünceleri dile getirir mahiyettedir:
“Beni, kardeşim Faysal’ın Irak kralı olması için çalışmaya sevk eden, Doğu
Ürdün’e gitmemi ve Hasenî ile Suriye birliğine hazırlık yapmak maksadıyla
çalışmamı sağlayan da Mr. Churchill’dir. Kendisi, rahmetli babam ile İbn Suud arasındaki
anlaşmazlıkların giderilmesi için bütün gayretini göstermiştir. Ben bu
sözlerimle, Araplarla birlikte çalışan söz konusu büyük lider ve halkı hakkında
kalbimde gizlemiş olduğum duygularımı ifade ediyorum.”
“Ey Araplar! Bilmelisiniz ki İngiltere ile iş birliğine eğilimli olmamız
gerekiyor. Çünkü dikkat edin, bütün büyük uluslar onlara karşı çıkmaktan aciz
kalmışlardır. İngiltere hiç kimseye hak etmediği değeri vermez. İngiltere
yalancı, korkak ve tembellerle iş birliği yapmaz. İngiltere politikalarını
duygularıyla hareket ederek ya da herhangi bir anlaşma veya savaşta kendisine
yapılan yardımlara bakarak oluşturmaz. Tam tersine İngilizler, sabırlı ve
istikrarlı bir millettir ve ancak güçlülere saygı duyarak onları kendilerine
katmak isterler. Başarısızlığı sevmedikleri gibi, ondan uzak dururlar. Şu hâlde
siz de güçlü, uyanık, sözünün eri ve dikkatli olun ki İngiltere yanınızda yer
alsın ve dostluğunu sizinle paylaşsın. Sözlerimin sonunda Britanya’ya, Kral’a
ve lider Churchill’e saygı, hayranlık ve en iyi dileklerimi sunuyorum.”
Biraz daha yakına gelelim…
2011’de Usame bin Ladin’in ABD tarafından Pakistan’da katledilip şehit
edilmesinin ardından ABD’li yöneticiler, Pakistan’ın eski Cumhurbaşkanı Pervez
Müşerref’i Washington’a çağırırlar. Amerika, Usame bin Ladin’in hayatının son 5
yılını Pakistan topraklarında geçirdiğini iddia eder ve Müşerref’ten bunun
istihbaratının alınamamasının hesabını sorar. Görüşme esnasında Müslümanların
katledilmesi için gerekli ihtimamı gösterememiş olmaktan dolayı Amerikalılara
karşı mahcubiyet ve utanç duyan Müşerref, tüm yaşanmışlıklara rağmen Amerikalı
senatörlerden medet umuyor ve “Eğer yeniden yönetime gelirsem radikal İslâm
ile mücadele edebilirim, ancak bunun olabilmesi için sizin tarafınızdan
desteklenmem lazım.” der.
Bir dönem kendisine güvenen, onu iktidarda tutan Amerikalılar,
alternatifini bulduklarında onun yüzüne “sana güvenmemiz çok çok zor” diyebiliyorlar.
Amerikalı senatörler, ABD yardımlarını soruyor ve “Nereye gitti tüm bu
paralar?” diyorlar. Müşerref’in cevabı aynen şöyle: “Biz o
paraları kullandık, ben yoksulluğu %34’ten %17’ye düşürdüm!” Amerikalıların
buna cevabı, onların gerçek yüzünü gösteriyor:
“Amerikalıların bunu umursadığını mı sanıyorsun, hiçbir kongre üyesinin 20
milyar doların 5 sentini bile sizin ekonominiz ve yoksulluğunuz için
onayladığını sanmıyorum, biz koca Afrika kıtasını bile umursamıyoruz.”
Özellikle Trump’ın diplomasi tanımaz tavırları sayesinde örnekleri
çoğaltmak mümkün, Mısır diktatörü Sisi’ye “Favori diktatörüm”, Suud
Kralı Salman için “Bizim desteğimiz olmazsa iki hafta o koltukta oturamaz”,
Suriye Devlet Başkanı Şara’ya “Onu biz getirdik” demesi, Rahip Brunson
olayında Erdoğan’a söyledikleri vb.
Bugüne ve Türkiye’ye gelelim…
24 yıldır AK Parti iktidarı döneminde derin bir toplumsal çöküntü, ahlakî
değerlerin yozlaşması, aile kurumunun zayıflaması, ateist-deist akımların
güçlenmesi, kendini Müslüman olarak tanımlayanların oranının %80’lere
gerilemesi, önüne geçilemeyen şiddet ve çeteleşme, baş edilemeyen enflasyon,
hayat pahalılığı, bitmeyen rüşvet ve yolsuzluklar, gelir dağılımında her geçen
gün açılan makas vb. yaşanmış ve yaşanmaya devam etmektedir.
“Savunma sanayisinde büyük atılımlar yapıldı. Artık kendi uçağımızı
yapıyoruz, dronlarımız var, kıtalararası menzile sahip Yıldırımhan gibi
caydırıcı bir füzemiz var” denilerek bu gelişmeleri
kalkınmışlığın göstergesi olarak ortaya koyup “güçlü bir lider” yani bir “devlet
adamı” olmadan bunların başarılamayacağı söylenebilir.
Öncelikle, “kalkınma” dediğimiz şey teknolojik gelişmeden bağımsız
düşünülmesi gereken bir kavramdır. Şöyle ki, Birleşik Arap Emirlikleri’ni ele
alalım. Bu ülke; petrol zengini, devasa gökdelenlere sahip, lüks otomobiller,
son çıkan teknolojik yenilikler vb. ne arasanız var. Peki, BAE kalkınmış bir
ülke midir? BAE’nin dünya fikrî servetine kattığı bir şey var mıdır? Eğer bir
toplum; insanlığın sorunlarına dair kuşatıcı bir nizam, yeni bir anlam dünyası
veya bir adalet tasavvuru üretemiyorsa, o toplum sadece zenginleşmiş olur;
kalkınmış bir toplum sayılamaz.
Dolayısıyla savunma sanayisinde yaşanan bu gelişmeler de kalkınmanın
göstergesi kabul edilemez. Mesele, bu teknolojiye sahip olma meselesi değildir
üstelik. Teknoloji elde edilebilir, edilmelidir de. Mesele, bu teknolojiyi
doğru şartlarda, doğru zamanda, doğru hedef ve gayelerle bağımsız bir şekilde
kullanabilme meselesidir. Aslında askerî teknolojilerin “savunma sanayisi”
şeklinde isimlendirilmesi bile bilinç altına çizilmiş sınırları göstermektedir.
Nitekim Türkiye, Rusya’dan 2,5 milyar dolar ödeyerek aldığı S-400 hava
savunma sistemlerini, ABD’nin sert eleştirilerine ve çeşitli yaptırımlarına
maruz kaldıktan sonra aktif edememiş; bir hangarda çürümeye terk etmiştir.
Millî Savunma Bakanı, 12 saatte sistemi kuracaklarını iddia etse de bu,
inandırıcı bir açıklama değildir.
Üretilen ya da tedarik edilen askerî teknolojileri, sömürgeci güçlerin
çizmiş olduğu sınırlar haricinde kullanmayı aklına dahi getiremeyen,
planlarında yer veremeyen devlet adamı, gerçek bir devlet adamı olabilir mi?
Sömürgeci Batı karşısında yaşanan travma öğretilmiş çaresizliğe dönüşmüş,
her yönetici kendisinden sonraki yöneticilere bu çaresizliği öğretmiş ve bunun
adına da “reel politika” denmiştir. Sömürgeci devletler ile uyumlu
hareket etmeyi yani onların artıklarıyla yetinmeyi övünç kaynağı olarak gören
devlet adamı, gerçek bir devlet adamı olabilir mi? Bu yöneticiler, halkı için
harekete geçmez. Aksine sömürgeci güçlerin maslahatlarını ön planda tutup
halkının maslahatlarını ona uydurmaya çalışır.
İktidar partisi için geçerli olan muhalefet partileri için de geçerlidir.
Muhalefet partileri ile iktidar partisi arasında düşüncede, metotta ve söylemde
bir fark kalmamıştır. Muhalefet, mevcut dünya düzeninin dışına çıkıp bir çözüm
üretememekte, ürettikleri tek şeyi ağız dalaşı ve boş vaatlerdir. Nitekim ana
muhalefet partisi başkanı Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu’nun tutuklandığı dönemde
verdiği bir röportajda şöyle demişti:
“Bütün Avrupa tepki gösteriyorken İngiliz İşçi Partisi'nin, Starmer'ın bu
konuda herhangi bir şey söylememesini gerçekten anlayamıyoruz. Terk edilmişlik
hissediyoruz.”, “İstanbul'un Büyükşehir Belediye Başkanı'nı alıp hapse
koyuyorlar ve İngiltere buna ses çıkarmıyor. O zaman bu nasıl dostluk, bu nasıl
kardeş parti, bu nasıl demokrasiyi birlikte savunmak?”
İngilizlerin bir konuda açıklama yapmamasından dolayı “terk edilmiş”
hissine kapılan bir kişi, nasıl devlet adamı olabilir? İngilizlerle dost ve
kardeş olanlar, bu halk için fedakârlık yapabilir mi? Halkın maslahatlarını
gözetebilir mi?
Güncel bir örnek olması açısından; ABD-Yahudi varlığının İran’a yönelik
saldırıları sonrasında ortaya çıkan devletlerarası durum, İslâm ümmetindeki
devlet adamı yokluğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Türkiyeli
yetkililer yaptıkları açıklamalarda saldırganları değil de kendisini savunan
İran’ı hedef almış ve onun ABD’ye boyun eğmesi gerektiğini daha diplomatik bir
dille ifade etmişlerdir. Oysa İran’ın kısmî direnişi dahi ABD ve Yahudi
varlığını zelil bir duruma düşürmüştür.
Türkiye’de devlet adamları olmuş olsaydı; ABD’nin düşmüş olduğu bu zelil
durumdan faydalanır, İran ile ittifak kurarak hem ABD’yi bölgeden çıkartır hem
de Yahudi varlığına ağır bir darbe vurabilirdi. ABD ve Yahudi varlığına vurulan
darbe sonrası bölge halklarının büyük teveccühünü kazanır, bu halkların başındaki
yöneticilerin de ABD hegemonyasından çıkmasını sağlayabilirdi.
Böylece stratejik enerji kaynakları, sömürgeci güçlerin ve şirketlerin
elinden alınmış, bölge sömürgecilerden temizlenmiş olurdu. Güç dengeleri
değişir, enerjiye sahip olanlar söze de sahip olur ve yeni bir dünya düzeni
kurulurdu.
Velhasıl; bu örneklerin tamamı tek bir şeye işaret etmektedir: Sömürgeci
güçlerle iş tutan, onlara boyun eğen, onlarla birlikte hareket eden, kendi
varlığını onların varlığına bağlayan bir kişi, devlet adamı olamaz! Zira o,
zihnini ve bedenini sömürgeci kafirlere rehin bırakmış bir kişidir. Böyle bir
kişi düşünemez, akledemez, karar alamaz, halka liderlik yapamaz.
Hizb-ut Tahrir, 1977 yılında yayımladığı “Devlet Adamı” başlıklı beyanda,
Batı kültürüne kendisini teslim etmiş kesimleri şöyle tarif etmektedir:
“Onlar, Batı fikirlerine meylettiler ve galip devletlerin hükmetme
fikirlerini okudular. ‘Prens’ kitabını bir misak, Machiavelli’yi de imam olarak
seçtiler. İdrak etmeden ve anlamadan okuduklarını tekrar etmeye başladılar. Ancak
bu fikirler, kapitalist ve sosyalist bir toplumda uygun olsa bile İslâm
ümmetinde uygun olmaz.”
Belki de işin en acı yanı, öğretilmiş çaresizlik sınırlarının her geçen gün
daha da genişlemesidir. Zira Batı kültürü, sadece bu yöneticilerin zihinlerini
işgal edip onları esir almadı, soluduğumuz havayı da zehirledi. Batı’ya ram
olmuş bu yöneticiler; eğitim müfredatıyla, medyasıyla, sanatıyla, âlimiyle,
aydınıyla şartlara göre hareket etmeyi, maslahatı gözetmeyi, azla yetinmeyi
genel kaide olarak kabul etmiş bir toplum inşa etti. Öyle ki, daha iyisini,
daha iyi günleri düşünemez, hayal dahi kuramaz hale geldik. Oysa bu ümmetin
potansiyeli hayallerin çok ötesindedir. Tarih bu hakikatin canlı şahididir.
Fethedilmeye dahi
değmeyecek bir toprak parçasında, Medine’de ilk İslâm Devleti kurulmuş,
haritaya baktığınızda bir nokta kadar yer kaplayan bu devletin 10. yılında Arap
Yarımadasının tamamı fethedilmiştir. Hulefâ-yi Râşidîn döneminde İran, Irak,
Suriye, Mısır, Kudüs, Horasan, Kuzey Afrika’nın bir kısmı, Hilâfet Devleti
topraklarına dahil edilmişti. İnsanlık tarihi boyunca bu kadar kısa bir sürede
bu kadar geniş bir coğrafyaya, üstelik kalıcı olarak yerleşen başka bir güç
olmamıştır.
Râşidî Hilâfet
Devleti, sadece ülkeleri fethetmemiş, insanları da içinde bulundukları fasit
durumdan kurtarmıştır. Putlara tapan, inancını hurafelere bağlamış, karanlık
hayatlar içinde yaşayan insanlığa ışık olmuştur.
Tüm bu başarının tek sahibi, İslâm’dır. İslâm, ideoloji olarak yani hayatın
her alanını kuşatan akidesinden nizamların da çıktığı bir fikrî kaide olarak,
algılanıp tatbik edildiğine; çölde yaşayan, bedevi kabileleri tutup seçkin bir
ümmet haline getirmiş, içinden nice devlet adamları çıkarmıştır.
“Devlet adamı” dendiğinde; devletin işlerini mevcut sistem içerisinde
yürüten, aldığı kararlarla devletin geleceğini şekillendiren kişiler akla gelir
ki bu, kısır bir tanımdır. Her ne kadar mevcut sistem, devlet adamlığını
Siyasal Bilimler ve Kamu Yönetimi mezuniyetine bağlamış olsa da gerçekte devlet
adamlığı; icat edici siyasi bir lider olup hükmetme zihniyetine sahip, devletin
işlerini idare edebilecek, problemleri çözebilecek, özel ve genel ilişkilerde
hükmedebilecek herkestir. Dolayısıyla ancak İslâm’ı fikrî liderlik olarak
hayatının merkezine yerleştiren kişiler, devlet adamı olabilir.
Şeyh Takiyyuddin en-Nebhânî’nin tarif ettiği İslâm şahsiyeti, devlet adamı
olmanın ilk adımıdır:
“Müslüman, İslâm
zihniyetine ve nefsiyetine sahip olduğu zaman, kendinde merhameti ve sertliği,
takvayı ve nimetleri bir arada toplayabilen; hayatı doğru bir şekilde anlayan,
gerektiği kadar dünyaya yönelen, ahireti kazanmak için bütün gücüyle çalışan,
aynı anda hem asker hem de lider olmaya elverişli bir şahsiyet olur. Ona ne
dünyaya tapanların sıfatları, ne Hint çilekeşliği (fakirliği), ne de dünyadan
elini eteğini çeken kimsenin hâli etki edebilir. O, cihatta kahraman iken aynı
zamanda mihrabın dostudur; güçlü olduğunda da mütevazıdır. Liderlik ile
fakihliği, ticaret ile siyaseti bir arada barındırır. Onun özelliklerinin en
üstünü, onu yoktan yaratan yaratıcısı Allah’ın kulu olmasıdır. Bunun için onu
namazında huşû içinde, yüreği Allah korkusu ile dolu, boş sözlerden yüz
çeviren, zekâtını veren, gözünü haramdan çeviren, kendisine verilen emanetleri
muhafaza eden, ahdine vefakâr, verdiği sözü yerine getiren, Allah yolunda cihat
eden bir kimse olarak bulursun. İşte Müslüman budur. İşte mümin budur. İslâm’ın
oluşturduğu, onu insanoğlunun en hayırlısı kılan İslâm şahsiyeti işte budur.”
Rabbim, böyle devlet
adamlarının makamları doldurduğu Râşidî Hilâfet Devleti’ni görmeyi nasip etsin.
[1]
İsviçre’nin seçilmesinde Mahmut Esat Bozkurt’un orada eğitim görmesinin de
etkisi olduğu açıktır. Bozkurt, İsviçre'de Lozan ve Freiburg üniversitelerinde
öğrenim gördü ve kapitülasyonlar konusunda doktora yaptı.
[2]
Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası resmî web sitesine göre Şükrü Kaya,
masondur.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış