Belki de bugün çok sık karşılaştığımız modern
kavramlardan bir tanesi de diplomasidir. Her ne kadar diplomasi modern bir
kavram olsa da muhteviyatı itibariyle devletlerarası çok kadim bir uygulamadır.
Diplomasi, bir devletin dış politikasını müzakere yoluyla yürütme sanatıdır. Bu
uygulama dün de vardı bugün de…
Siyasi krizlerde ve ülkeler arasında patlak veren
savaşlar sırasında bu kavramla daha sık karşılaşmaktayız. Özellikle Aksa Tufanı
ile birlikte gasıp Yahudi varlığının Gazze’ye yönelik saldırıları esnasında
yapılan sıkı diplomatik görüşmeler, bunun en canlı ve çarpıcı örneklerindendir.
Mesela Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2025’te, saldırılar başta olmak üzere bölgesel ve
küresel sorunlara çözüm üretmek için yoğun diplomasi trafiği yürüttü. Erdoğan
gerek resmi ziyaretler gerek zirveler vesilesiyle 17 ülkeye ziyarette bulundu,
22 ülkenin devlet ve hükümet başkanını ağırladı. Dışişleri Bakanı Hakan
Fidan’ın yürüttüğü diplomasi trafiği ise Erdoğan’ınkinden çok daha fazladır. Şu
notu düşmekte de fayda var; Türkiye, küresel diplomasi ağında Çin ve ABD’nin
ardından en geniş 3. diplomatik ağa sahip ülke konumundadır. Hatta Türkiye,
bazı diplomasi platformlarının değişmez merkezi haline gelmiştir.
2021 yılından bugüne her yıl farklı temaların ele
alındığı Türkiye’de gerçekleştirilen “Antalya Diplomasi Forumu” ismiyle maruf
diplomasi platformu vardır. Söz konusu diplomasi forumu; Türkiye’nin
öncülüğünde düzenlenen ve uluslararası ilişkiler alanında devlet adamlarını,
diplomatları, akademisyenleri ve düşünce kuruluşlarını bir araya getiren
küresel ölçekte bir diplomasi platformudur.
Diplomasinin kâğıt üstündeki anlamı böyle. Peki,
pratikte nasıl?
Diplomasi, gerek katliamlar olanca hızıyla devam
ederken somut hiçbir adım atmayan yöneticiler gerekse de yöneticileri “AK”lama vazifesini
üzerlerine almış kimseler için adeta bir kaçış rampası olmuştur. Diplomasi
kavramının, bir şeyler yapıyor görüntüsü vermek adına sihirli bir yönü olduğu
gerçeği de inkâr edilemez.
Ne var ki diplomasi dediğimiz olgu, bugünkü
yöneticilerin anladığı ve uyguladığı gibi her kapıyı açan, dileyenin dilediği
gibi hoyratça kullanabileceği maymuncuk değildir.
Elbet diplomasinin kendince bir disiplini ve fıkhı
vardır. Nasların işaret ettiği bu disiplin, hakkın ikamesini ve Müslümanların
izzetini merkeze alır. Sömürgeci Batı için ise diplomasinin belirleyicisi,
geçici menfaat ve çıkarlardır; başkası değil…
Diplomatik Zafiyet Bağlamında; Ebu Lübabe Hadisesi…
Olay kısaca şöyle gelişmiştir:
Hendek Savaşı’nın ardından Medine’de bulunan Beni
Kurayza Yahudileri, daha önce yaptıkları anlaşmayı bozarak Müslümanlara karşı
düşmanca bir tutum sergilemişlerdir. Bunun üzerine Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem, bu kabileyi kuşatma altına almıştır. Kuşatma sürecinde Beni
Kurayza Yahudileri, daha önce kendileriyle müttefikliği bulunan sahabelerden Ebu
Lübabe’yi kendileriyle görüşmesi için talep etmişlerdir.
Klasik kaynaklara göre; Ebu Lübabe, Beni Kurayza’nın
yanına gittiğinde kadın ve çocukların ağlayarak kendisinden merhamet talep
ettiklerini görmüş ve bundan etkilenmiştir. Kurayza Yahudileri ona, “Ey Ebu
Lübabe! Muhammed’in hükmüne razı olalım mı?” diye sordu. Bunun üzerine Ebu
Lübabe, “Evet” demiş, ancak aynı zamanda eliyle boğazını işaret ederek
bunun ölümle sonuçlanacağını ima etmiştir.[1]
Ebu Lübabe bu hareketinin hemen ardından yaptığı
şeyin vahim olduğunu fark etmiş ve “Allah’a yemin ederim ki ayağımı
yerinden kaldırmadan Allah’a ve Rasulü’ne ihanet ettiğimi anladım.”
demiştir.[2]
Olaydan sonra Ebu Lübabe, kendisini Mescid-i
Nebevî’de bir direğe bağlayarak şöyle demiştir: “Allah benim tövbe
ettiğimi bildirinceye kadar kendimi çözmeyeceğim.”[3]
Bu hâl üzere günlerce kalmış, nihayet tövbesinin
kabul edildiğine dair vahiy gelmiş ve Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem
tarafından çözülmüştür. Müfessirlerin çoğunluğu, Enfal Suresi 27. ayetin iniş
sebebi olarak Ebu Lübabe b. Abdülmünzir hadisesini zikrederler.
[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ
آمَنُوا لَا تَخُونُوا اللَّهَ وَالرَّسُولَ وَتَخُونُوا أَمَانَاتِكُمْ
وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ] “Ey
iman edenler! Allah’a ve Peygamber’e hainlik etmeyin; (sonra) bile bile kendi
emanetlerinize de hainlik etmiş olursunuz.”
Ebu Lübabe’nin diplomatik zafiyet göstermesinin
temelinde yatan motivasyon(lar)a baktığımız zaman tarihî kaynaklar; Ebu Lübabe’nin
kabilesi olan Evs’in, Beni Kurayza Yahudileri ile olan geçmişe dayanan dostluk
ve bir takım iş birliği anlaşmalarından bahseder. Şüphesiz ki Allah en
doğrusunu bilendir. Ancak Ebu Lübabe’nin görüşmek için Beni Kurayza kabilesinin
yanına vardığında ağlamaklı olan çocuk ve perişan halde olan ahaliyi görünce
duygusal bir zafiyet yaşadığı ve bunu da davranışlarına yansıttığı aşikardır.
Ebu Lübabe, o an fark etmişti ki; yaptığı o basit
el hareketi sadece bir işaret değil, düşmana umut aşılayan ve devletinin
stratejik hamlelerini açık eden ağır bir sızıntıydı. Bir anlık duygusallığın,
nasıl olup da Allah ve Rasulü’nün davasına karşı büyük bir ihanet yüküne
dönüştüğünü iliklerine kadar hissetmişti.
Az önce de ifade ettiğim gibi tarihî kaynaklar, Ebu
Lübabe ile Beni Kurayza Yahudileri arasında eskiye dayanan “müttefiklik” bağından
bahseder. Zira Beni Kurayza, Evs kabilesinin kadim müttefikiydi. Hatta bazı kaynaklar,
Ebu Lübabe’nin çoluk çocuğunun ve mal varlığının bir kısmının Beni Kurayza
mahallesinde (veya onlarla ortak işlerde) olduğunu belirtir.
Öyle ya da böyle, hangi gerekçeden kaynaklanırsa
kaynaklansın; Ebu Lübabe, kendisine emanet edilen devlet temsiliyet makamına
ihanetten sayılabilecek bir tutum sergilemiştir. Hatta yaptığı el hareketinin
Allah’a, Rasulü’ne ihanet olduğunu kendisi fark etmiş ve bunun pişmanlığını
kendisini direğe bağlayarak bir nevi ispat etmiştir.
Ebu Lübabe, bir anlık zafiyetinin bedelini nefsiyle
ödemeyi seçmiş ve izzetini, kendisini o direğe bağlayarak kurtarmıştı. Oysa
bugün mukaddesatımızın diplomasi gölgesinde çiğnenmesini sağlayanlar, Ebu Lübabe’nin
duyduğu o onurlu utancın zerresini bile taşımıyorlar. Onlar için diplomasi,
emaneti korumanın değil; koltuklarını korumanın hesabını yaptıkları siyasi bir araca
dönüşmüş durumdadır.
Diplomatik Faaliyetler Yürüten Yöneticilere
Bakışımız
Belki de mevcut yöneticilerin en iyi yaptıkları
şeydir diplomasi… Yukarıda da ifade edildiği gibi diplomasi dediğimiz olgunun
belli birtakım ilkeleri vardır.
Yürütülen diplomasinin doğruluğu ya da yanlışlığı,
iyi ya da kötü olması, atılan adımların Kur’an ve Sünnet’e uygunluğuyla
ölçülmelidir. Yoksa “ben yaptım oldu” kabilinden değerlendirecek olursak; her
diplomasi, anlamlı ve doğru kabul edilebilir.
Hatırlayınız lütfen…
Özellikle Gazze soykırımı tüm hızıyla devam ederken
bizler, yöneticilerin zulmü durdurmak için somut adımlar atmaları hatta
ordularla harekât düzenlemeleri gerektiğini haykırdığımızda, şunların koro
halinde söylendiğini duyduk:
“Siz bilmezsiniz, diplomasi sessiz yürütülür. Onların,
eli kolu bağlı hiçbir şey yapmadan öylece oturduklarını mı zannediyorsunuz?! Yöneticilerimiz
kapalı kapılar ardında, sizin bilmediğiniz derin ve stratejik görüşmeler
yapıyorlar. Kamuoyuna yansımayan büyük hamleler kurgulanıyor. Sizin
yöneticileri muhasebe eden bir dil kullanmanız, yürütülen diplomatik süreci
aslında baltalıyor…” vb.
İşte bu “diplomasi” masalları, aslında sorumluluğu
örtbas etmenin, halkın vicdanını uyutmanın ve İslâm’ın değerlerini pazarlık
masasında peşkeş çekmenin bir kılıfı haline getirildi. Kimler tarafından hem
de; âlimler, kanaat önderleri, STK’lar… Diplomasi; yöneticilerin iş yapıyor ve
Gazze’ye sahip çıkıyor görüntüsünü veren manipülatif bir araca dönmüştür.
Görüşme sırasında duygusal zafiyet yaşayıp yaptığı
bir el hareketiyle ihanet etmiş olan bir sahabe var karşımızda. Her ne kadar
yapmış olduğu el hareketi aleni bir emaneti zayi etmek olmasa da… Yaptığı el
hareketi günün sonunda Müslümanların ve ordularının zarar görmesine neden
olmasa da… Geçmişin duygularının/bağlarının İslâm’ın değerlerine sahip çıkmaya
galebe çalmasıyla ihanet etmiş oluyorsa; bugün kâfirlerle dostane ilişkilerin,
gözetilen çıkarların neticesinde İslâm’ın izzetini yere düşüren yöneticilerin
durumu neyle izah edilebilir?
Sahabe, ihanetin bir kefareti niteliğinde kendisini
direğe bağlarken; ihanetlerinin neticesinde mukaddesatlarımızı çiğneten, barış(!)
masalarının bir parçası olarak işgallerin kalıcı olmasına sebebiyet veren,
diplomasi kahramanı(!) yöneticilerin göklere çıkartılmaları nasıl bir
anlayıştır?
Bugün Gazze’de yaptıkları ile ihanetleri ayyuka
çıkan yöneticilerin; ihanetlerin kefareti niyetiyle beldelerindeki cami
direklerine kendilerini bağlamaları gerektiği çağrısı yapılmalıyken, kimi
yazarların-çizerlerin mahallemizin ağabeylerinin yöneticilerin yaptıklarını
diplomatik zafer olarak görmeleri anlaşılır bir şey midir?
Ebu Lübabe henüz verilmemiş bir hükmü sadece bir el
işaretiyle çıtlattığı için kendini dokuz gün direğe bağlayacak kadar ağır bir
suçluluk duyuyorsa; bugün Müslümanların zarar görmelerini doğrudan etkileyen
anlaşmalara imza atanların sorumluluğu ne kadar büyüktür değil mi?
Peki ya böylesi büyük sorumluluk ve vebal sahibi
yöneticileri diplomasi kahramanı olarak lanse edip hakikatleri gizleyenlerin
yüklendikleri vebal de bir o kadar büyük değil midir?
Şarm el Şeyh’te Filistin’in geleceğini
düşmanlarımıza terk eden sözde barış masasının bileşeni ABD’nin, yönetmenliğini
yaptığı oyununun bir parçası olmak, Allah’a, Rasulü’ne ve mukaddesata ihanet
değil midir?
Ve o masada bulunmayı, imza sahibi olmayı ülke
yöneticilerinin yedi düvele karşı elde ettiği bir başarı olarak değerlendirmek;
ihaneti diplomasi maskesiyle perdelemek değil de nedir?
Bugün yürütülen diplomasi faaliyetleri açık bir “müdahene”
örneğidir. Müdahene; çıkar sağlamak, gücü yettiği halde harama göz yummak veya
dinî tavizler vererek insanları memnun etmeye çalışmaktır.
İslâm’da diplomasinin sınırları siyasi menfaat ve
kazanımlar ile değil; Kur’an ve Sünnet ile korunmuştur. Nitekim Mekke’nin “diplomat”
kılıklı müşrikleri, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e gelerek
karşılıklı birer adım atma, yani müdahene teklifinde bulunmuşlardı.
Mealen şöyle demişlerdi: “Bir sene biz senin ilahına kulluk edelim, diğer
sene de sen bizim işlerimize karışma...”
Müşriklerin taviz koparmak adına yaptıkları diplomatik
manevralarına karşı Rabbimiz, kıyamete kadar tüm diplomatlara ve devlet
adamlarına ders olacak şu keskin cevabı indirmişti:
[وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ
فَيُدْهِنُونَ] “Onlar
istediler ki sen (dininden) taviz veresin, onlar da sana taviz versinler.”[4]
Velhasıl,
Diplomat var diplomat var… Diplomasi var diplomasi
var… Bir de ihanetleri diplomasi maskesiyle örtbas edenleri alkışlayanlar var…
Tarih, “Filistin topraklarının bir karışından
vazgeçmektense vücudumun lime lime doğranmasını yeğlerim” diyen diplomasi
piri yöneticileri de yazdı; Filistin topraklarının işgalinin onaylanması
anlamına gelen barış(!) masasında imza atan yöneticileri de yazdı…
Mescidin direğine kendisini bağlayarak yaptığı el
işaretinin vebalinden arınmaya çalışan diplomat da var, sarayların direklerine
yaslanarak mukaddesatı pazarlık konusu yaparak ihaneti perçinleyen diplomatlar
da...
Ebu Lübabe’nin tövbe ettiği o direk, bugün sadece tarihî
bir anekdotun figürü değil; bir yöneticinin ve diplomasi makamını temsil eden
idarecinin taşıması gereken mesuliyetin sınır çizgisidir. O çizgi bir el
işaretiyle aşılınca “ihanet” oluyorsa, masalarda İslâm’ın kıymetlerini pazarlık
konusu yapanların yürüttükleri diplomasi asla “zafer” olarak değerlendirilemez.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış