“Yüce dinimizi siyasete karıştırmayalım!”
“Camiye siyaset sokmayalım!”
“Siyasetten ve şeytandan Allah’a sığınalım!”
“İslâm’ın esasları
ayrı siyasetin esasları ayrıdır!”
“Hocalar, âlimler, cemaatler siyaset yapmamalı? Siyaseti ancak siyasiler
yapmalı!”
Bunlar gibi sözleri ne kadar da çok duyarız öyle değil mi? Son yüzyılda
özellikle de günümüzde, Müslümanlar arasında siyasetten tiksindirici ve
uzaklaştırıcı bunlar gibi çeşitli telkinler ve söylemler kasıtlı olarak
yaygınlaştırılmıştır.
Müslümanların hayatında çok büyük bir öneme sahip, idrak etmeleri zaruri ve
elzem olan siyaset mefhumu Müslümanlar nezdinde büyük bir karışıklığa uğramış,
önemini ve kıymetini yitirmiş ve hatta neredeyse Müslümanlar, bu mefhuma
düşmanlık besler hale gelmiştir.
Örneğin, günümüzde
Müslümanların büyük bir kısmı, dinin, siyasetten ayrı bir şey olduğu, dinin
siyasete karıştırılmaması gerektiğini söylemektedirler. Oysaki bu anlayış
İslâm’dan tamamen uzak ve ona muhalif bir anlayıştır.
Bu anlayış, kapitalizm ideolojisinin akidesi olan, laikliğin bir
yansımasıdır. Laiklik ise dini, hayattan, devletten ve siyasetten ayırmak
demektir. Bu ayrım gereği, din, siyasete, devlete ve hayata karışmamalıdır.
İşte bir asırdır, Müslümanlara tahakküm eden laiklik anlayışı nedeniyle dinin,
siyasete karışmaması fikri, buradan Müslümanların zihinlerine sirayet etmiştir.
Ve çeşitli hileler ve aldatmalarla, özellikle de saray mollaları denilen sözde
hoca ve âlimlerin entrikalarıyla, Müslümanların büyük bir kısmı bu tuzağa
düşürülmüştür.
Evet, bir kısım kimseler,
kasıtlı bir şekilde bu anlayışı yayarken, bir kısım samimi kimseler ise baskı
ve korkudan dolayı bu fikre karşı sessiz kalmışlar ve neticede bu saptırıcı ve
İslâm dışı fikrin, yayılmasına sebep olmuşlardır.
Aslı itibariyle laikliğe ait olan, dinin, siyasete karışmaması fikri,
bunlar gibi sözler ve argümanlarla savunulmaya ve yayılmaya çalışılmıştır.
Mesela, bir kısım insanlar şöyle derler: “Müslümanlar siyasetten uzak
durmalıdır. Çünkü dinin sabiteleri vardır. Siyaset ise değişken ve kaypaktır.
Siyasetle meşgul olmak kişiyi de kaypak, iki yüzlü, sahtekâr yapar. Onun için
iyi bir Müslüman siyasetten uzak durmalı.”
Bir kısmı ise, “İslâm'ı
bireysel olarak yaşarsak devlet nasıl olsa gelir. Önce kendimizi kurtaralım.
Devleti, yüreğimizde kuralım. Siyasetle meşgul olmaya gerek yok.” derler ve
“yürek devleti” gibi kavramlarla, İslâm’ı ve Müslümanları siyasetten uzak tutma
tezgahına bilerek ya da bilmeyerek destek olurlar.
Kimileri ise, kendilerinin ve cemaatlerinin siyasetle meşgul olmamaları ile
övünerek, “siyasetten ve şeytandan Allah’a sığındıklarını” söylerler.
Kimi kesimler ise, “Önemli olan Allah'a kulluk yapmaktır. Siyasetle
iştigal etmek, kişiyi Allah'a kulluktan alı koyar. Bize ne kafirlerin
siyasetinden. Abes ve boş işlerle uğraşmaktansa, Allah’ı zikredelim daha iyi ve
faydalıdır.” derler.
İşte bunlar gibi söz ve yaklaşımlar, güdümlü fikirler ve telkinlerden başka
bir şey değildir. Kasıtlı olarak Müslümanlar arasında yaygınlaştırılmaktadır ki
Müslümanlar, kafirlerin güdümünde kalmaya mahkûm olsunlar.
Bundan amaç ve kasıt
ise şudur: İslâmi fikirler ve hükümler, toplumsal ve siyasi hayatta canlılık
göstermesin. Sadece laiklik, demokrasi, cumhuriyet, milliyetçilik gibi İslâm
dışı küfür fikirleri, yönetimde, ekonomide, içtimai hayatta, eğitimde, medeni hukukta
ve benzeri tüm alanlarda Batı’ya ait ve Batı’dan ithal küfür kanunları,
Müslümanların üzerlerine tatbik edilmeye devam etsin.
Siyaset mefhumunun
anlaşılmaması, İslâm ile siyasetin bağının koparılması ve İslâm’ı siyasetten,
devletten ve hayattan ayırmanın neticesi budur. İslâm’ı siyasetten ayırırsanız,
tabii ki bu boşluğu, küfür fikirleri ve hükümleri doldurur.
Siyaset Nedir? İslâm-Siyaset
İlişkisi
Siyaset, malum Arapça bir kelimedir. Ve Arap lügatinde “SaSe” fiilinden
türemiş bir kelimedir. Manası ise; insanların işlerini yürütmek demektir.
Nitekim Lisanul Arab'da “siyaset” kelimesi; insanların işlerinin yönetimini
üstlenmek anlamında geçmektedir.
Siyaset ıstılahta
ise, belirli bir fikir ile, insanların iç ve dış işlerini yürütmek demektir.
Yani bir fikre göre, insanların iç işlerini ve dış işlerini yürütmek ve
yönetmektir. İslâm’da bu iş, devlet ve ümmet tarafından yapılır. Devlet ve
yöneticiler, bu işi İslâmi hükümlerin infazı ve tatbiki şeklinde, ümmet de
takipçi, muhasebeci, nasihat edici olarak yürütür.
İşte siyasetin tanımı
ve vakıası budur. Burada önemli olan tanımda geçen “bir fikre göre” ibaresidir.
Zira ayırıcı vasıf budur. Yani şayet insanların işlerinin yürütüldüğü fikir,
İslâmi fikirler ise bu, İslâmi siyasettir. Şayet işlerin yürütüldüğü fikir,
İslâm dışı fikirler ise bu da küfür siyasetidir.
Bu ayrımın yapılması
ve İslâmi siyasetle, İslâm dışı siyasetleri birbirinden ayırmak son derece
önemlidir. Her ne kadar biraz önce bahsettiğim örneklerde, bir kısım
Müslümanlar, siyasetten kaçındıklarını söyleseler de aslında hiç kimse
siyasetten kaçınamaz. Çünkü insanların yönetilmesi, anayasa, kanun ve kurallar,
hayatta ve toplumda var olan ilişkilerin yürütülmesi ve sürdürülmesi, tamamen
siyasettir. Dolayısıyla bir yönden siyaset, hayatın kendisidir.
Hangi fikir ve hükümlere göre yaşayacağını, insanlar arasındaki
alakalarını, neye göre kuracağını, kimi dost bilip kimi düşman bileceğini,
nasıl bir eğitim alacağını, nasıl evlenip nasıl boşanacağını, ticaretini nasıl
yapacağını, nasıl kazanıp nasıl harcayacağını, nasıl ve ne ile yönetileceğini
velhasıl hayattaki ilişkilerini ve seyrini belirleyen şey, siyasetin
kendisidir.
İşte İslâm’ı,
siyasetten ayırmak demek, hayattan koparmak demektir. Bunun sonucu ise, laik,
seküler ve İslâm dışı bir hayattır. Günümüzdeki Müslümanların hem İslâm’ın
hayattan uzaklaşmasından ve seküler bir hayattan şikâyet edip hem de dini
siyasete karıştırmamak lazım demeleri, tam bir çelişki ve büyük bir hatadır.
Zira İslâm, siyasi bir dindir ve İslâm Akidesi, siyasi bir akidedir.
İslâm; hayatın tümüne
müdahale eden, her yönüyle hayata ilişkin hükümler getiren ve sadece kendine
has siyaset yürüten bir dindir. Hatta peygamberlerin görevleri, İslâm’a göre
siyasettir.
Evet siyaset, Peygamberlerin işlerindendir. Peygamberlerden sonra yine biat
yoluyla Müslümanlar tarafından seçilen ve ümmeti iç işlerinde ve dış
ilişkilerinde, sadece İslâm’a ve İslâmi hükümlere göre yürüten ve yöneten
Halifeler olmuştur ve olacaktır. Ve siyaset işini bunlar üstlenecektir. Bu
husus naslarda açıkça beyan edilmiştir. Nitekim Rasulullah SallAllahu Aleyhi
ve Sellem, hadisi şerifte şöyle buyurmuştur:
[كَانَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمُ الْأَنْبِيَاءُ، كُلَّمَا هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبِيٌّ، وَإِنَّهُ لَا نَبِيَّ بَعْدِي، وَسَيَكُونُ خُلَفَاءُ فَيَكْثُرُونَ] “İsrail oğullarını
Peygamberler siyaset ederdi. Bir peygamber öldüğünde, diğeri ona halef olurdu.
Benden sonra ise peygamber yoktur. Benden sonra birçok halifeler olacaktır.”[1]
Bu hadiste açıkça görüldüğü gibi siyaset hem diğer tüm peygamberlerin hem
Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hem de Allah Rasulü’nden
sonra ümmeti siyaset etme işini üstlenen tüm halifelerin işidir.
Bu hususta ayet ve
hadislere bakıldığında İslâm'da siyasetin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkar.
İslâm'ın ona nasıl teşvik ettiğini ve bir yükümlülük olarak Müslümanlara
yüklediğini görürüz. Zira Müslümanların maslahatlarına önem vermekle,
yöneticilerin işleri ile ve yöneticileri muhasebe etmekle, kısaca siyasetle
ilgili birçok nas vardır.
[فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ] "Onların aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet, yani onları
Allah’ın indirdikleri ile yönet. Haktan sana gelenden sapıp da onların
arzularına uyma."[2]
[وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ... فَأُولَٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ... فَأُولَٰئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ] "Allah'ın
indirdiğiyle hükmetmeyen ve yönetmeyenler işte onlar kafirlerdir...
zalimlerdir... fasıklardır."[3]
[فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّىٰ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي أَنْفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا] "Rabbine yemin olsun ki aralarında çıkan ihtilaflarda seni (şeriatı)
hakem kılmadıkça, sonra senin yani şeriatın hükmünden dolayı içlerinde bir
sıkıntı duymadan ona tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş
olmazlar."[4]
[أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَنْ يَكْفُرُوا بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلَالًا بَعِيدًا] "Sana indirilene ve senden
önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? Zira onlar
inkâr etmekle emrolundukları halde tağutla yönetilmek istiyorlar. Şeytan ise
onları uzak bir sapıklığa saptırmak istiyor."[5]
Ve bunlar gibi
onlarca ayete göre, Allah'ın indirdiklerinin dışındakilerle yani İslâm dışı
hükümlerle ve sistemlerle yönetilmek ya da böyle bir yönetime talip olmak,
şeytanın saptırması ve güdümüne tabi olmaktır.
İşte asıl kendisinden Allah'a sığınılacak husus budur. Demokrasi,
cumhuriyet, laiklik, kapitalizm, sosyalizm, liberalizm, milliyetçilik gibi
çağdaş tağuti sistemlerin, Müslümanların başlarında siyasetin yürütücüsü
olmasından Allah'a sığınmak gerekir.
Bu sistemlerden ve
hükümlerden bir an evvel kurtulmak için Müslümanların tüm ceht ve gayretlerini
ortaya koyması gerekir. Çünkü İslâm dışındaki tüm hükümler ve sistemler
cahiliyedir.
[أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللَّهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ] “Yoksa onlar cahiliyenin hükmünü ve idaresini mi arıyorlar? İyi bilen
bir toplum için, hükmü Allah'tan daha güzel kim vardır?”[6]
Allah Subhanehu ve Teâlâ Müslümanlara, Allah'ın indirdiği ile
yönetmeyi, bunlar ve benzeri birçok nas ile emretmişken bu emirleri yerine
getirmeden Allah'a kulluk nasıl olur?
“Allah bizden kulluk istiyor, siyaset istemiyor.” gibi bir sözü, bir Müslüman nasıl söyleyebilir! Bu, nasıl bir cehalet ve
kafa karışıklığıdır.
Yine hem fert olarak
hem de kitle ve cemaatler olarak yöneticileri muhasebe etmeyi, İslâm, tüm
Müslümanlardan talep etmiştir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle
buyurmuştur:
[سَتَكُونُ أُمَرَاءُ فَتَعْرِفُونَ
وَتُنْكِرُونَ، فَمَنْ عَرَفَ بَرِئَ، وَمَنْ أَنْكَرَ سَلِمَ، وَلَكِنْ مَنْ رَضِيَ
وَتَابَعَ] "İleride birtakım emirler ve yöneticileriniz
olacaktır. Onları tanıyacaksınız ve inkâr edeceksiniz. Kim tanırsa beri olur.
Kim inkâr ederse kurtulmuş olur. Fakat kim razı olursa ve tabi olursa (işte
onlar helak olur).”
Allah'ın Rasulü burada yöneticilere karşı kör ve sağır olmayı değil onları
takip edip tanımayı ve yaptıkları münkerlere karşı çıkmayı kurtuluşun yolu
olarak göstermiştir. Yöneticileri takip etmeyenler, onları tanıyamaz ve
onlardan hasıl olan şerlerden de berî olup kurtulamaz. Körü körüne onlara tabi
olur da dünya ve ahirette hüsrana düşer.
Ayrıca Allahu Teâlâ, marufu emretmenin ve münkerden nehyetmenin müminlerin
bir sıfatı olmasını talep etmektedir. Marufu emretmek ve münkerden nehyetmek
ise siyasi bir iştir. Çünkü marufun da münkerin de başı yönetimdir. Yönetim
bozuk olursa yani hükümler, kanunlar ve ilişkiler bozuksa toplum da fasit ve
bozuk olur. Zira yönetim ve siyaset, toplumun yapısını teşkil eder. Sosyal
ilişkileri tanzim eder.
Bu tanzimdeki
çarpıklık ve yönetime ait hükümlerin İslâm dışı hükümler olması, toplumun da
çarpık, bozuk ve İslâm dışı olması sonucunu doğurur. Bundan dolayı da yönetime
ve yöneticilere yönelik, marufu emretmenin ve münkerden nehyetmenin önemi
ortaya çıkmaktadır.
Allahu Teâlâ, bu önemli siyasi işi, Müslümanların vasfı olarak zikrederek
onlardan kesin bir şekilde talep etmiştir. Rabbimiz; [وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ] "Mümin erkek
ve kadınlar birbirlerinin velisidirler. Marufu emrederler ve münkerden
nehyederler."[7]
Buyuruyor. Yine Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle
buyurmuştur:
[إِنَّ اللَّهَ لَا يُعَذِّبُ الْعَامَّةَ بِعَمَلِ الْخَاصَّةِ حَتَّى يَرَوُا الْمُنْكَرَ بَيْنَ أَظْهُرِهِمْ وَهُمْ قَادِرُونَ عَلَى أَنْ يُنْكِرُوهُ فَلَا يُنْكِرُوهُ، فَإِذَا فَعَلُوا ذَلِكَ عَذَّبَ اللَّهُ الْخَاصَّةَ وَالْعَامَّةَ] "Şüphesiz
ki Allah hiçbir zaman bir kısım insanların işledikleri kötülükler yüzünden
bütün insanlara azap etmez. Ne zaman ki aralarında kötülüklerin yapıldığını
görürler de güçleri yettiği halde o kötülüklere karşı çıkmazlar ya da ortadan
kaldırmazlarsa işte o zaman Allah'ın azabı hem günahları işleyenleri hem de bu
günahlara karşı çıkmayanları ve bütün insanları kapsar.”[8]
Başka bir hadiste ise şöyle buyuruyor:
[وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلَتَنْهَوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ أَوْ لَيُوشِكَنَّ اللَّهُ أَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عَذَابًا مِنْ عِنْدِهِ، ثُمَّ تَدْعُونَهُ فَلَا يُسْتَجَابُ لَكُمْ] "Nefsim elinde olan Allaha yemin olsun ki sizler ya iyiliği
emreder münkerden nehyedersiniz ya da Allah size bir azap gönderir sonra da siz
dua edersiniz de duanıza icabet edilmez."[9]
Yöneticiler ve hükümler, toplumu etkileyen liderlerdir. Onları muhasebe
etmeyen ve onlardan hasıl olan münkerlere karşı duyarsız ve tepkisiz olan
insanlar, onların işledikleri cürümden dolayı Allah'ın göndereceği çeşitli
azaplardan kurtulamazlar. Bu husustaki hem ayetlerden hem de hadisi şeriflerden
anlaşılacağı üzere gördüklerine karşı duyarsız ya da tepkisiz olmak
yasaklanmaktadır. Özellikle de yönetim ve yöneticilere karşı kör, sağır ve
tepkisiz olmak kesinlikle yasaklanmaktadır. Neye mâl olursa olsun hak sözü
söylemek emredilmiştir. Zira Allah'ın Rasulü şöyle buyurmaktadır:
[أَفْضَلُ الْجِهَادِ كَلِمَةُ حَقٍّ عِنْدَ سُلْطَانٍ جَائِرٍ] "Cihadın en üstünü
zalim sultan ve otoriteler karşısında hak sözü söylemektir."[10]
Yine başka bir hadiste ise şöyle buyurulmaktadır:
[مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ] “Kim Müslümanların işleriyle
ilgilenmeden sabahlarsa onlardan değildir.”[11]
Görüldüğü gibi,
Müslümanların işlerine önem vermek, onların maslahatlarını ve haklarını
savunmak, yöneticileri muhasebe etmek, Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyen
zalim ve fasık yöneticilere hak söz ile karşı çıkmak, “emri bil maruf ve nehyi
anil münker” yapmak ve bunlar gibi hususların hepsi İslâm’ın emridir ve
siyasetin kendisidir.
Aynı şekilde Allahu Teâlâ'nın
Müslümanlara yüklediği risaleti âleme taşımak, fitne, fesat ve zulmü ortadan
kaldırmak ve Allah'ın dinini bütün dinler üzerine, yani yeryüzünün tamamına hâkim
kılmak vazifesinin yerine getirilmesi de dış siyasettir ve bunların tümü,
İslâm’ın emirleri ve kulluğun kendisidir.
Müslümanlar, siyasi bir bakışa sahip olmadan, siyasi kişilikler haline
gelmeden, İslâm’ı siyasi hayatın merkezine koymadan tüm bu mesuliyetlerini ve
farziyetlerini nasıl yerine getireceklerdir? Böyle bir şey mümkün müdür?
Hayatın her alanına hükmeden ayet ve hadisler ortadayken, 1300 yıl boyunca
dünyaya hükmeden İslâm tarihi gözümüzün önündeyken, günümüz Müslümanlarının
zilleti ve fesadı açık bir vakıa olarak ortadayken ve tüm bunları İslâm ile
değiştirmek bizlere farz kılınmış ve emredilmişken, Müslümanlar nasıl hâlâ bu
tuzağa düşebilmektedir?
Nasıl olur da bir kısım âlimler ve hocalar, “İslâm siyasete karışmaz.”
diyebilirler? “Camide siyaset olmaz, siyaset başka, İslâm başka.” gibi
sözleri nasıl söyleyebilirler?
Şu anda yeryüzü, Müslümanların düşmanları olan kafirlerin siyasetleri
tarafından istila edilip ifsat olmuş durumdadır. Bu kafirler ise, sürekli
Müslümanlara kin beslemekte, düşmanlık yapmakta ve Müslümanların mallarını
çalmak, ülkelerini sömürmek, onları İslâm'dan uzaklaştırmak ve İslâm'ı tamamen
ortadan kaldırmak için hile ve tuzaklar kurmakla meşguller.
Aynı şekilde beldelerimizde demokrasi, laiklik, milliyetçilik gibi küfür
fikirleri hüküm sürmekte, Batılı ülkelerden alınan kanunlar ile Müslümanlar
yönetilmektedir. Ateizm, deizm, eş cinsellik, içki, zina, uyuşturucu,
topraklarımızda cirit atmaktadır. Nesillerimiz, ailelerimiz ifsat edilmektedir.
Her türlü tuğyan ve haddi aşmışlık kol gezmektedir.
Ve sonra birileri çıkıp, “İslâm siyasete karışmaz, İslâm, devlete ve
sosyal hayata karışmaz.” gibi sözlerle ortada dolaşmakta ve ahkam
kesmektedirler. Bu kimseler ya kasıtlı bir şekilde Müslümanlara ihanet
içindedir ya da tam bir İslâm cahilidir. Bizler, bu kimselerin şerrinden Allah’a
sığınıyor ve bunlara selamet ve basiret diliyoruz.
Müslümanların Yitiği: Siyasi Basiret
Rabbimizin emir ve yasakları kapsamında olan ve İslâmî toplumun kurucu ve
koruyucu unsurlarını teşkil eden tüm bu siyasi amelleri gerçekleştirebilmek
için öncelikle siyasi basirete, siyasi uyanıklığa ve ferasete sahip olmak
gerekir.
Siyasi basiret ve uyanıklık ise tüm meselelere sadece ama sadece İslâm
akidesinden bakabilmektir. Atılacak her adımda şer’i hükümlere bağlı
kalabilmektir. Ancak böyle yapanlar yani hayata ve tüm olaylara İslâm akidesi
penceresinden bakabilenler, siyasi basirete sahip olabilirler.
Siyasi basiret; İslâm akidesini korumak ve İslâm’ın bir cüzünden dahi
vazgeçmemektir. Siyasi basiret; izzetin yalnızca İslâm’da olduğunu unutmamak ve
ondan başka hiçbir şeye razı olmamaktır. Siyasi basiret; kâfirlerin Müslümanlara
asla dost olmayacağını bilmek ve onlarla ilişkileri bu esaslar üzerine
oturtabilmektir. Siyasi basiret; sadece anı veya günü değil, geleceği de
tasavvur edebilmek ve okuyabilmektir.
Geçmişte Müslümanlar
siyasi basirete sahip olarak, nasıl ki tüm dünyaya liderlik edebildilerse,
bugün de aynı basirete sahip olunması gerekir. Son asırda yaşadığımız tüm
vakıalar gösterdi ki, Müslümanların siyasi basirete sahip, siyasi bir
liderliğin altında toplanmadan muzaffer olmaları imkânsızdır. Siyasi basiret ve
feraset olmadan olayların arkasını görebilmek ve düşmanın sinsi planlarını
deşifre edebilmek imkânsızdır. Öyleyse siyasi feraset ve basirete sahip
olunması kaçınılmazdır.
İşte kafirlerin ve
onların yerli işbirlikçilerinin en çok korktuğu şey budur. Müslümanların
yeniden siyasi basirete sahip olması, hayata İslâm akidesi ile bakması,
İslâm’ın sadece ruhani değil aynı zamanda siyasi bir akide olduğunu yeniden
hatırlamaları ve bu minvalde hareket etmeleri, kafirlerde ciddi bir endişe
oluşturmaktadır.
Zira o zaman nesillerimizi, ifsat edip kendilerine benzetemeyeceklerdir. O
zaman, topraklarımızı ve kaynaklarımızı sömüremeyeceklerdir. Çeşitli tuzak ve
hileler ile Müslümanları birbirine düşüremeyeceklerdir. İslâmi beldeler
üzerindeki tüm güç ve otoritelerini kaybedecekler, çürük sistemleri ile tarihin
çöplüğüne atılacaklardır. Bunun için, İslâm’ın, siyasi bir liderlik olarak
yüklenilmesinden, siyasi bir çözüm olarak İslâm’ın gösterilmesinden çok
endişelenmekte ve bu fikri engellemeye çalışmaktadırlar.
Onlar istiyorlar ki,
Müslümanlar sadece ruhi ve ferdî meselelerle uğraşsınlar. Sabahtan akşama Kur’an
okusunlar ama okudukları ayetlerin hayata tatbikleri akıllarına gelmesin.
Rasullerinin sünneti olarak sarık, cübbe ve bastonu konuşsunlar ama 13 asır
boyunca devlet yönettiğini, ordulara komutanlık yaptığını, davalara hakimlik
yaptığını konuşmasınlar. Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali RadiyAllahu Anhum’un
kıssalarını okuyup anlatsınlar ama onların raşid halifeler olarak devlet
yönettiklerini ve buradan hareketle İslâm’ın bir devlet modelinin olduğunu
anlatmasınlar. Velhasıl İslâm; devletten, siyasetten, muamelattan, yönetimden,
ekonomiden, eğitimden yani hayattan tamamen uzaklaşsın.
İşte “Dini siyasete karıştırmamak lazım.” demek, bu demektir. “Siyaset
başka, İslâm başka.” Demek, bu demektir. Oysaki İslâm akidesi, ruhi ve
siyasi bir akidedir. İslâm dini, hayatın tümüne karışan, evlilikten, eğitime,
yönetimden ekonomiye, ticaretten dış siyasete kadar gerek fert gerek toplum
hayatının her alanında hükümler veren ve müdahale eden, siyasi bir dindir.
Bırakın İslâm’ı siyasete karıştırmamayı, siyasette İslâm’dan başka bir şeyi
barındırmak bile caiz değildir.
[1]
Muttefekun Aleyh
[2]
Maide Suresi 48
[3]
Maide Suresi 44-45-47
[4]
Nisa Suresi 65
[5]
Nisa Suresi 60
[6]
Maide Suresi 50
[7]
Tevbe Suresi 71
[8]
Ahmed b. Hanbel
[9]
Tirmizi
[10]
Tirmizi
[11]
Taberani, Hâkim


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış