AMERİKAN TEHDİDİNİ SÜNNİ-Şİİ HİSTERİSİ İLE SAVMAK!

Dr. Abdurrahim Şen

Haçlı-Siyonist ittifakın İran’a yönelik savaşı, iki zalimin birbirini tükettiği bir savaş mı? Yoksa Amerikan sömürgeciliğinin yeni bir versiyonu mu?

Bugün ümmetimizin karşı karşıya olduğu en büyük tehlike, maddi yetersizlik hatta düşmanlarının dağları yerinden oynatacak boyuta varan komploları değildir. Bundan çok daha tehlikeli olan; sömürgeciliğe karşı fikrî ve siyasi uyanıklık üretmeyen, sömürge aygıtları ulus devlet ve devletlerarası kurumlardan kurtulma yönünde fikrî ve siyasi proje geliştirmeyen ve İslâm’ın jeopolitiğini var etme doğrultusunda bir uyanışa katkı vermeyen iç çekişmeler, çatışmalar ve polemiklerle kendisini tüketmesidir.

Güncel siyasi çatışmaları yorumlamak için geçmişin (Sünni-Şii veya mezhep içi) fay hatlarına atıf yapmak, anakronik olmanın ötesinde içinden geçtiğimiz siyasi süreçleri anlamayı güçleştiren bir körleşmeye de neden olmaktadır.

Kısaca; 1991 Birinci Körfez Savaşı, 2003 İkinci Körfez Savaşı, Irak ve Afganistan’ın işgali, 2010-2025 Arap Baharı süreci, dünyanın en stratejik bölgesinde rejimleri deviren halk ayaklanmaları, 1991’den 2025’e kadar Amerikan’ın bölgeden başını kaldıramamasına neden oldu.

Bu süreçte Çin; ekonomik açıdan büyüdü, askerî ve sanayi açıdan gelişti, bugün büyük devletlerin rekabet ettiği nadir toprak elementleri noktasında tekelleşti. Bu sebeple Amerika, yükselen Çin’i çevreleme ve tedarik zincirlerini kırma, enerji kaynaklarını kesme yönünde adımlar atıyor. Bu kapsamda “Haydut Devlet” mantığıyla Venezüella Başkanı Maduro’yu kaçırdı, ardından İran’a saldırdı. Çin, Venezuela’dan 800 bin varil, İran’dan 1.5 milyon; toplamda 2 milyon 300 bin varil petrol tedarik ediyordu. Bu rakamlar tek başına Amerika’nın bugünkü savaşının nedenini açıklıyor.

Bu sebeple Amerika, müzakere maddelerinden de anlaşılacağı üzere ağır şartlar dayatarak İran’ı adeta kartondan devlete dönüştürmek, İran’ın ve Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü ele geçirmek istiyor.

Diğer sebep ise 7 Ekim Aksa Tufanında Amerika, imkansızlıklar içinde bir avuç Gazze halkına diz çöktüremedi… Gerçek bir sosyal deney olan direniş, ölümcül bir gerçeği gösterdi: Amerika’nın Çin’le mücadele edebilmesi için Orta Doğu’da sükûnet ortamını tesis etmesi, İbrahim Anlaşmaları (Abraham Accords) gibi adımlarla normalleşmeyi sağlaması ve Yahudi varlığının güvenliğini merkeze alan bir mimari ile bölgeyi zapturapt altına alması şarttır. Bu, Çin’le mücadele öncesi Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme planıdır. Netenyahu’nun ifadesine göre; İran’dan sonra sıra, Sünni dünyaya gelecek. Bu savaş (güçsüzleştirme veya tâbi devlet yapma), tüm İslâm dünyasını içine alacak şekilde genişleyecek. Nihayetinde Amerika, bu bölgeyi tamamen kontrol altına alarak şirketleri için yatırım alanına dönüştürmek istiyor.

Şayet insanlar, Amerikan planının vahim sonuçlarını ön görebilselerdi, mezhep fay hatları üzerinde oynamayı bırakarak Amerikan hegemonyasının bu yeni versiyonu ile nasıl baş edeceklerine dair çözüme odaklanırlardı. Tabii öncelikle bırakın Sünni veya Şii olmayı, laik ve ulus devlet olan Amerikan hegemonyasının araçlarından kurtulmanın yollarına odaklanırlardı.

Gerçekten bu ülkelerin Sünnilik veya Şiilikle bir ilgisi var mı? Birlikte şecerelerine bakalım:

Halkı Şii olan İran, Irak ve Afganistan’ın işgalinde Amerika’nın yanında yer aldı.

Halkı Sünni olan Kuveyt, Katar, Bahreyn, BAE, Suud, Ürdün gibi kimi ülkeler, –üslerin kullanılması, lojistik vb. değişik şekillerde- Irak'ın işgalinde Amerika’nın yanında yer aldılar.

Halkı Sünni olan Katar, BAE, Ürdün, Fas, Libya'yı vuran NATO saldırısına destek verdi. Türkiye, saldırının İzmir’den komuta edilmesine izin verdi.

Sünni Körfez ülkeleri, Amerika-“İsrail”in İran’a son saldırısında üslerini kullanmalarına izin verdi. Sünni Pakistan, Sünni Afganistan’ı vurdu, Ramazan Bayram demeden yüzlerce mezhepdaşı katletti.

Halkı Şii olan İran ve vekil güçleri, halkı Ortodoks olan Rusya ile birlikte Suriye’de büyük katliam gerçekleştirdi.

Halkı Sünni olan ülkeler, özünde İslâm'la, görünürde terörle mücadele için oluşturulan Uluslararası Terörle Mücadele Koalisyonuna katıldı.

Halkı Şii olan İran, Şangay İşbirliği Örgütü bölgesinde benzer amaçla kurulmuş Terörle Mücadele Yapısına (RATS) katıldı.

40’a yakın Sünni ülkenin Amerika’nın başını çektiği, İran'ın da Çin ve Rusya’nın başını çektiği fakat benzer amaçlarla İslâm’la mücadele için oluşturulan Koalisyon’da yer alması meselenin mezheple hatta dinle ilgisinin olmadığını gösteriyor.

Ermeni-Azeri savaşında İran'ın, çoğunluğu Şii (Caferi) olan Azerbaycan'a karşı halkı Hıristiyan olan Ermenistan'ı desteklemesi,

Sudan iç savaşında (aynı toprak parçasında bile) Amerika'nın -ülkeyi bölmek için- gerçekleştirdiği üstü örtülü soykırımın her iki tarafının da Sünni olması, Sünni Sudan halkına karşı Sünni BAE destekli en şeni katliamları işleyen paramiliter grup HSG'nin Sünni olması,

Gazze soykırımında çoğu “Sünni ülke”, bırakın Sünni kardeşlerini katleden Yahudi varlığına ölümcül bir darbe vurmayı, Yahudi varlığına hava, deniz ve karayollarıyla lojistik, gıda, mühimmat ve yakıt desteği sunması…

Bütün bunlar, bu devletlerin, -bırakın Sünnilik veya Şiiliği- dinle bile ilgilerinin olmadığını gösteriyor. Yoksa Azeri-Ermeni savaşında İran’ın, halkı -çoğunlukla- Şii olmasına rağmen Azerbaycan’a karşı Ermenistan’ın yanında yer alması neyle açıklanabilir? Ya da soykırım sürecinde Türkiye’nin, Sünni Gazze’ye göndermediği SİHA ve İHA’ları Hıristiyan Ukrayna’ya göndermiş olması neyle açıklanır?

Bu ülkeler, dinden ayırdıkları siyasetlerini ulusal çıkarlar üzerinde şekillendirmiş pragmatist devletlerdir. Bu devletlerin dinleri dinar, kıbleleri çıkardır. Çıkarları için -Müslümanların aşağılanması, servetlerinin sömürülmesi, topraklarının işgal edilmesi pahasına- düşmanla işbirliği yapan; Amerika'nın veya Avrupa'nın ya da Çin’in veya Rusya’nın jeopolitik ekseninde hareket eden uydu devletlerdir.

Dolayısıyla bu siyasal yapıları, bin yıl önce âlimlerimizin sınıflandırdığı haliyle “ehlisünnet” ya da “bidat fırka” kavramlarıyla tanımlamak, anakronizme düşmektir. Bu devletler, sömürgecilik sonrası, post-kolonyal döneme ait devletlerdir. Hukuk ve yasaları, yönetim sistemleri ve tabi oldukları devletlerarası düzen bakımından, modern laik ulus devletlerdir. Her biri, bağımlı oldukları sömürgeci devletlerin çıkarları doğrultusunda politika geliştirmektedir.

Hiçbiri Müslüman halkları temsil etmiyor. Mesela Gazze soykırımında İran’ın -bugün ulusal egemenliğine yönelik saldırıda olduğu gibi-, tüm vekil güçleri ile birlikte topyekûn bir savaşa girmesini, dünyadaki tüm Sünniler ve Şiiler çok istedi. Ne var ki, İran, ulusal sınırlarının ötesinde bırakın Müslüman için savaşmayı, mezhepdaşı Lübnan’daki partisi ve Nasrallah başta olmak üzere tüm komuta kademesi için bile savaşmadı. Kasım Süleymani suikastı sonrası sahici bir karşılık vermedi. Yemen’in saldırılarına, etkisini katlayacak şekilde eşlik edebilirdi, etmedi.

Keza Sünni ülkelerin, ordularını Gazze için harekete geçirmesini Şiiler de Sünniler de çok istedi. Ne var ki Gazze’nin boğazından bir bardak suyun geçmesi için güçlerini harekete geçirmeyen Mısır, Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye gibi ülkeler, Trump’ın istediği petrolün Hürmüz Boğazı’ndan geçmesi için harekete geçtiler.

Sünni düşünceye göre İslâm toprağı olan Filistin’i, işgalci varlıktan arındırmak yerine Gazze’yi direnişten arındırmaya ve bölgeyi “İsrail” için güvenli hale getirmeye çalışıyorlar. Sünni dört mezhep imamlarından biri İmam Şâfii’nin doğduğu Gazze’de, Hıristiyan Trump başkanlığında kurulacak "Manda Yönetimi"nde -Sünni katili Yahudi Netenyahu ile birlikte- bulunmaktan ar duymuyorlar! Terörün asıl kaynağı olan Yahudileri silahsızlandırmak yerine mezhepdaşlarını-dindaşlarını silahsızlandırmak için direnişe baskı yapıyorlar. Bu uğurda Hıristiyan Trump’ın övgüsünü, Müslüman-Sünni Ebu Ubeyde’nin sitemine dahi tercih ettiler. Dünyada kâfir Trump’ın hasmı olmama pahasına, ahirette Müslümanların hasmı olmayı yeğledirler.

Keza İran… Irak, Afganistan ve Suriye’de yüzbinlerce Müslümanın kanına elini buladı. Bu halklarla helalleşmedi. İran, Papa II. Ioannes Paulus’un 12 Mart 2000 tarihinde Vatikan'da düzenlenen "Bağışlanma Günü" ayininde, engizisyon, Haçlı saldırıları, Holokost vb. Kilise'nin son 2000 yılda işlediği günahlar için toplu özür dilediği gibi bir özrü bile dilemedi. Filistin topraklarına bugüne kadar ciddiyetle sahip çıkmadı. İşgalci varlığa, ulusal egemenliğine saldırıldığında verdiğine benzer sahici bir karşılık hiçbir zaman vermedi. Gazze soykırımdan geçirilirken Yahudi varlığı ne İran’ın balistik füzelerinden ne de vekil güçlerinden ölümcül bir darbe almadı.

Benzer şekilde Türkiye, yüzbinlerce Müslümanın katili, Şam kasabıyla ortak bakanlar kurulu düzenleyecek kadar sıcak ilişkiler kurdu. Devrildiği haftaya kadar ilişkileri normalleştirme çağrısında bulundu. Devrildiği gün, Sedneya’nın kapılarının açılmasıyla açığa çıkan mezalimi gördüğümde, Türkiye veya diğer Sünni liderlerin o dişli domuzla ya da şimdilik kara kutusu açılmamış rejimlerin nice dişli domuzlarıyla kahve içip nasıl keyifle muhabbet edebildiklerini düşündükçe buz kesildim!

Sonra, muhalif grupların garantörü olarak Eğit-Donat, Operasyonel Mekanizma, Suriye Ulusal Konseyi, Koalisyonu, Geçici Hükümeti’ne ev sahipliği, Astana ve Soçi süreçleriyle devrimi Amerikan jeopolitiği ekseninde manipüle eden sözde Sünni Türkiye’nin, Hıristiyan Trump’ın övgüsüne “mazhar olmuştu”. Yahudi varlığının kâbusu haline gelmiş olan devrimi, sabitelerinden ve başlangıçtaki hedeflerinden saptırmadaki başarısını Trump, Suriye’nin anahtarını Türkiye’nin eline vererek “takdir etmişti”. Sonuçta Hıristiyan Amerika, sözde Şii İran’ı sopa (sert güç) olarak, sözde Sünni Türkiye’yi havuç (yumuşak güç) olarak kullandı; sözde Şii İran, Suriye’de yüzbinlerce Müslümanı katletti, sözde Sünni Türkiye İslâm uğruna can vermiş yüzbinlerce şehidin kanını Amerikan ekseni için heder etti. Böylece Suriye uydusu, tekrar Amerikan yörüngesine döndürüldü. Uydusu yörüngesine dönen eksen devlet (Amerika), en üst düzeyden, Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın dilinden sevinç çığlıkları attı: “Suriye bizim tarafımıza geri döndü!” Şeytan’ın Mina’da attığı çığlığa benzer bir çığlık!

Sonra zihnimde deli sorular:

Hakan Fidan, “İran ABD’ye bir şeyler verseydi, ‘İsrail’in baskısı işe yaramazdı.” dediğinde bunu Sünni olarak mı söyledi? Petrol, Sünni hukuka göre yöneticilerin şuna buna verebileceği bir mülk mü? Ya da Trump, “Golan’ı İsrail’e verdim.” Dediğinde, buna tek kelam etmeyen Suriye yönetimi Sünni mi? Sünni Müslüman toprağı, Hıristiyan Trump’ın işgalci Yahudi’ye verebileceği bir mülk mü?

Sünni İmam Şatibi’ye bi kulak verelim:

[بيع الشمع يمنع إذا كانوا يستعينون به على إضرار المسلمين] “Şayet Müslümanlara zarar vermede işlerine yarayacaksa (Müslüman tüccarlar) mum satmaktan bile men edilir.”

Mum… altı üstü mum… Aydınlatmada kullanılan mum satmaktan men edilmişse bir “Sünni”, düşmana üstünlük sağlayacak şekilde Müslüman toprağında düşmanın üs kurmasına nasıl izin verir? Hava-deniz-kara koridorlarını nasıl düşmana açar? Bir Müslüman beldeye nokta atışı saldırılar yapabilmesine imkân sağlayacak radar üslerine nasıl izin verebilir? Düşmanın gözü-kulağı nasıl olabilir?

Bir de Müslüman toprağındaki gaspa, yağmaya, saldırganlığa imkân veren yöneticilere, ihanetlerini örtmek için ihtiyaç duydukları meşruiyet tedarik zincirini oluşturan, Sünni ya da Şii dünyanın alimleri…

İşte bütün bunlar, İslâm dünyasında gerçekten Sünnilik ve Şiilik bakiyesinin kalıp kalmadığı sorusunu anlamlı kılıyor.

Tüm içtenliğimle söylüyorum ki, Ali RadiyAllahu Anh bugün gelse önce sözde Şii İran'ın, Ömer RadiyAllahu Anh gelse önce sözde Sünni ülkelerin meşruiyetlerinin olmadığını ilan ederdi. Her ikisi de; "Sizin ümmetiniz tek ümmettir, o halde Bana (Allah’a) kulluk edin!" ayeti gereğince Ehli Kıble’nin 57 ulus devleti mi olur? Kâbe’nin yörüngesinde dönen Ehli İslâm’ın Amerikan ya da Rus, Avrupa ya da Çin’den yörüngesi mi olur? diye sorar, "Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin!" ayetiyle Sünni’sini de Şii’sini de iyi bi paralardı.

Her iki tarafa da "Kim onları dost edinirse onlardandır!" fermanı gereğince, “Siz ne Şii’siniz ne de Sünni, siz İslâm’ın düşmanlarının oluşturduğu paktların, ittifakların, koalisyonların parçası olmuşsunuz, hadi oradan!” derlerdi. Mevcut tabloya göre ne İran Ali RadiyAllahu Anh’ı, ne de Sünni ülkeler Ömer RadiyAllahu Anh’ı siyasetlerine karıştırırlardı. Ali RadiyAllahu Anh İran’da, Ömer RadiyAllahu Anh Sünni ülkelerde devlet başkanlığına aday bile yapılmazdı. Bağlı oldukları devletlerarası sözleşmeler, anayasaları, siyasi partiler kanunları vb. bu iki raşid halifenin bu ülkelerden hiçbirinde devlet başkanlığına izin verilmezdi. Ne Sünniliği, ne Şiiliği! Ali RadiyAllahu Anh’ın yer alamadığı devletin Şiilik’le, Ömer RadiyAllahu Anh’ın yer alamadığı devletin Sünnilikle ne ilgisi var?

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Sadece bu örnekler bile, mezkur siyasetlerin ne Şiilik ne de Sünnilikle; Müslümanlıkla ilgisinin olmadığını anlamak için yeterlidir. Ne var ki iktidar angajmanları, her iki tarafın da meseleyi bu zeminde değerlendirmesini imkânsızlaştırıyor. Sorunun kaynağı; laik-ulus devlet yapısı ve sömürgenin inşa ettiği devletlerarası düzenin birer parçası olmaları gerçeği, bilinçli bir şekilde dikkatlerden kaçırılıyor. Zira mahallede mezhep kavgası çıkartmak kolay hatta konforlu. Ama Müslümanları tutsak hale getiren bu devletlerin siyasetleriyle hesaplaşmak, işte o riskli. O, konfor alanından çıkmayı gerektiriyor.

Dolayısıyla Müslümanlar, dinleri dinarları, kıbleleri çıkarları olmuş bu devletlerin siyasetleri için birbirine karşı öfke biriktirmesin. Yaklaşmakta olan tehlikeye odaklansın. İran’dan sonra sıra kime gelecek? Netenyahu, tüm Müslüman dünyayı içine alacak şekilde genişletilecek bir savaştan söz ediyor. Mezhepçi tartışmaların ötesine geçip kapımıza dayanmış olan bu saldırganlığa topyekûn karşı koymanın yollarını arayalım. Amerika’nın “Yeni Ortadoğu Dizaynı” kapsamında tüm devletleri etkisizleştirerek derin bir bağımlılık içine çekme, Yahudi varlığı ile normalleştirerek Ortadoğu’yu finans ve yatırım şirketleri için rant ve sükûnet adasına dönüştürme planına karşı nasıl baş edebileceğimize odaklanalım.

Ne halkı Sünni olan ülkeler İran’ın durumuna düşsün, ne de Şii olan İran hatalarını tekrar etsin. İran, kaderin şu tecellisi üzerinde düşünsün: Kanla bastırmak yerine, Suriye devriminin, Şam’dan sonra Kudüs’ü özgürleştirme idealiyle “İsrail’i haritadan silme” söylemini birleştirseydi bugün kendisine saldıracak bir “İsrail” olmayabilirdi. Keza Türkiye, Katar, Suudi Arabistan, bölgenin mimarisini “İsrail”in güvenliği üzerine inşa eden Amerikan jeopolitiğinin yörüngesinde hareket etmeselerdi, Suriye’yi devletlerarası düzenin bir parçası haline gelecek şekilde manipüle etmeselerdi, İran’dan sonra sıranın kendilerine geleceği tehdidini savuracak bir “İsrail” olmayabilirdi.

[فَاعْتَبِرُوا يَٓا اُو۬لِي الْاَبْصَارِ] “Ey akıl sahipleri! İbret alın!”[1]



[1] Haşr Suresi 2


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz