Haçlı-Siyonist ittifakın İran’a yönelik savaşı, iki zalimin birbirini
tükettiği bir savaş mı? Yoksa Amerikan sömürgeciliğinin yeni bir versiyonu mu?
Bugün ümmetimizin karşı karşıya olduğu en büyük tehlike, maddi yetersizlik
hatta düşmanlarının dağları yerinden oynatacak boyuta varan komploları
değildir. Bundan çok daha tehlikeli olan; sömürgeciliğe karşı fikrî ve siyasi
uyanıklık üretmeyen, sömürge aygıtları ulus devlet ve devletlerarası
kurumlardan kurtulma yönünde fikrî ve siyasi proje geliştirmeyen ve İslâm’ın
jeopolitiğini var etme doğrultusunda bir uyanışa katkı vermeyen iç çekişmeler,
çatışmalar ve polemiklerle kendisini tüketmesidir.
Güncel siyasi çatışmaları yorumlamak için geçmişin (Sünni-Şii veya mezhep
içi) fay hatlarına atıf yapmak, anakronik olmanın ötesinde içinden geçtiğimiz
siyasi süreçleri anlamayı güçleştiren bir körleşmeye de neden olmaktadır.
Kısaca; 1991 Birinci Körfez Savaşı, 2003 İkinci Körfez Savaşı,
Irak ve Afganistan’ın işgali, 2010-2025 Arap Baharı süreci, dünyanın en
stratejik bölgesinde rejimleri deviren halk ayaklanmaları, 1991’den 2025’e
kadar Amerikan’ın bölgeden başını kaldıramamasına neden oldu.
Bu süreçte Çin; ekonomik açıdan büyüdü, askerî ve sanayi açıdan gelişti,
bugün büyük devletlerin rekabet ettiği nadir toprak elementleri noktasında
tekelleşti. Bu sebeple Amerika, yükselen Çin’i çevreleme ve tedarik
zincirlerini kırma, enerji kaynaklarını kesme yönünde adımlar atıyor. Bu
kapsamda “Haydut Devlet” mantığıyla Venezüella Başkanı Maduro’yu
kaçırdı, ardından İran’a saldırdı. Çin, Venezuela’dan 800 bin varil, İran’dan
1.5 milyon; toplamda 2 milyon 300 bin varil petrol tedarik ediyordu. Bu
rakamlar tek başına Amerika’nın bugünkü savaşının nedenini açıklıyor.
Bu sebeple Amerika, müzakere maddelerinden de anlaşılacağı üzere ağır
şartlar dayatarak İran’ı adeta kartondan devlete dönüştürmek, İran’ın ve Hürmüz
Boğazı’nın kontrolünü ele geçirmek istiyor.
Diğer sebep ise 7 Ekim Aksa Tufanında Amerika, imkansızlıklar içinde bir
avuç Gazze halkına diz çöktüremedi… Gerçek bir sosyal deney olan direniş,
ölümcül bir gerçeği gösterdi: Amerika’nın Çin’le mücadele edebilmesi için Orta
Doğu’da sükûnet ortamını tesis etmesi, İbrahim Anlaşmaları (Abraham Accords)
gibi adımlarla normalleşmeyi sağlaması ve Yahudi varlığının güvenliğini merkeze
alan bir mimari ile bölgeyi zapturapt altına alması şarttır. Bu, Çin’le
mücadele öncesi Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme planıdır. Netenyahu’nun
ifadesine göre; İran’dan sonra sıra, Sünni dünyaya gelecek. Bu savaş
(güçsüzleştirme veya tâbi devlet yapma), tüm İslâm dünyasını içine alacak
şekilde genişleyecek. Nihayetinde Amerika, bu bölgeyi tamamen kontrol
altına alarak şirketleri için yatırım alanına dönüştürmek istiyor.
Şayet insanlar, Amerikan planının vahim sonuçlarını ön görebilselerdi,
mezhep fay hatları üzerinde oynamayı bırakarak Amerikan hegemonyasının bu yeni
versiyonu ile nasıl baş edeceklerine dair çözüme odaklanırlardı. Tabii
öncelikle bırakın Sünni veya Şii olmayı, laik ve ulus devlet olan Amerikan
hegemonyasının araçlarından kurtulmanın yollarına odaklanırlardı.
Gerçekten bu ülkelerin Sünnilik veya Şiilikle bir ilgisi var mı? Birlikte
şecerelerine bakalım:
Halkı Şii olan İran, Irak ve Afganistan’ın işgalinde Amerika’nın
yanında yer aldı.
Halkı Sünni olan Kuveyt, Katar, Bahreyn, BAE, Suud, Ürdün gibi kimi
ülkeler, –üslerin kullanılması, lojistik vb. değişik şekillerde- Irak'ın
işgalinde Amerika’nın yanında yer aldılar.
Halkı Sünni olan Katar, BAE, Ürdün, Fas, Libya'yı vuran NATO
saldırısına destek verdi. Türkiye, saldırının İzmir’den komuta edilmesine izin
verdi.
Sünni Körfez ülkeleri, Amerika-“İsrail”in İran’a son
saldırısında üslerini kullanmalarına izin verdi. Sünni Pakistan, Sünni
Afganistan’ı vurdu, Ramazan Bayram demeden yüzlerce mezhepdaşı katletti.
Halkı Şii olan İran ve vekil güçleri, halkı Ortodoks olan
Rusya ile birlikte Suriye’de büyük katliam gerçekleştirdi.
Halkı Sünni olan ülkeler, özünde İslâm'la, görünürde terörle mücadele
için oluşturulan Uluslararası Terörle Mücadele Koalisyonuna katıldı.
Halkı Şii olan İran, Şangay İşbirliği Örgütü bölgesinde benzer
amaçla kurulmuş Terörle Mücadele Yapısına (RATS) katıldı.
40’a yakın Sünni ülkenin Amerika’nın başını çektiği, İran'ın da Çin ve
Rusya’nın başını çektiği fakat benzer amaçlarla İslâm’la mücadele için
oluşturulan Koalisyon’da yer alması meselenin mezheple hatta dinle ilgisinin
olmadığını gösteriyor.
Ermeni-Azeri savaşında İran'ın, çoğunluğu Şii (Caferi) olan Azerbaycan'a
karşı halkı Hıristiyan olan Ermenistan'ı desteklemesi,
Sudan iç savaşında (aynı toprak parçasında bile)
Amerika'nın -ülkeyi bölmek için- gerçekleştirdiği üstü örtülü soykırımın her
iki tarafının da Sünni olması, Sünni Sudan halkına karşı Sünni BAE destekli
en şeni katliamları işleyen paramiliter grup HSG'nin Sünni olması,
Gazze soykırımında çoğu “Sünni ülke”, bırakın Sünni
kardeşlerini katleden Yahudi varlığına ölümcül bir darbe vurmayı, Yahudi
varlığına hava, deniz ve karayollarıyla lojistik, gıda, mühimmat ve yakıt
desteği sunması…
Bütün bunlar, bu devletlerin, -bırakın Sünnilik veya Şiiliği- dinle bile
ilgilerinin olmadığını gösteriyor. Yoksa Azeri-Ermeni savaşında İran’ın,
halkı -çoğunlukla- Şii olmasına rağmen Azerbaycan’a karşı Ermenistan’ın yanında
yer alması neyle açıklanabilir? Ya da soykırım sürecinde Türkiye’nin, Sünni
Gazze’ye göndermediği SİHA ve İHA’ları Hıristiyan Ukrayna’ya göndermiş olması
neyle açıklanır?
Bu ülkeler, dinden ayırdıkları siyasetlerini ulusal çıkarlar üzerinde
şekillendirmiş pragmatist devletlerdir. Bu devletlerin dinleri dinar,
kıbleleri çıkardır. Çıkarları için -Müslümanların aşağılanması, servetlerinin
sömürülmesi, topraklarının işgal edilmesi pahasına- düşmanla işbirliği yapan;
Amerika'nın veya Avrupa'nın ya da Çin’in veya Rusya’nın jeopolitik ekseninde
hareket eden uydu devletlerdir.
Dolayısıyla bu siyasal yapıları, bin yıl önce âlimlerimizin sınıflandırdığı
haliyle “ehlisünnet” ya da “bidat fırka” kavramlarıyla tanımlamak, anakronizme
düşmektir. Bu devletler, sömürgecilik sonrası, post-kolonyal döneme ait
devletlerdir. Hukuk ve yasaları, yönetim sistemleri ve tabi oldukları
devletlerarası düzen bakımından, modern laik ulus devletlerdir. Her biri, bağımlı oldukları sömürgeci devletlerin çıkarları doğrultusunda
politika geliştirmektedir.
Hiçbiri Müslüman halkları temsil etmiyor. Mesela Gazze soykırımında İran’ın -bugün ulusal egemenliğine yönelik
saldırıda olduğu gibi-, tüm vekil güçleri ile birlikte topyekûn bir savaşa
girmesini, dünyadaki tüm Sünniler ve Şiiler çok istedi. Ne var ki, İran,
ulusal sınırlarının ötesinde bırakın Müslüman için savaşmayı, mezhepdaşı
Lübnan’daki partisi ve Nasrallah başta olmak üzere tüm komuta kademesi için
bile savaşmadı. Kasım Süleymani suikastı sonrası sahici bir karşılık
vermedi. Yemen’in saldırılarına, etkisini katlayacak şekilde eşlik
edebilirdi, etmedi.
Keza Sünni ülkelerin, ordularını Gazze için harekete geçirmesini Şiiler
de Sünniler de çok istedi. Ne var ki Gazze’nin boğazından bir bardak
suyun geçmesi için güçlerini harekete geçirmeyen Mısır, Suudi Arabistan,
Pakistan ve Türkiye gibi ülkeler, Trump’ın istediği petrolün Hürmüz Boğazı’ndan
geçmesi için harekete geçtiler.
Sünni düşünceye göre İslâm toprağı olan Filistin’i,
işgalci varlıktan arındırmak yerine Gazze’yi direnişten arındırmaya ve bölgeyi “İsrail”
için güvenli hale getirmeye çalışıyorlar. Sünni dört mezhep imamlarından
biri İmam Şâfii’nin doğduğu Gazze’de, Hıristiyan Trump başkanlığında kurulacak
"Manda Yönetimi"nde -Sünni katili Yahudi Netenyahu ile birlikte-
bulunmaktan ar duymuyorlar! Terörün asıl kaynağı olan Yahudileri
silahsızlandırmak yerine mezhepdaşlarını-dindaşlarını silahsızlandırmak
için direnişe baskı yapıyorlar. Bu uğurda Hıristiyan Trump’ın övgüsünü, Müslüman-Sünni
Ebu Ubeyde’nin sitemine dahi tercih ettiler. Dünyada kâfir Trump’ın hasmı
olmama pahasına, ahirette Müslümanların hasmı olmayı yeğledirler.
Keza İran… Irak, Afganistan ve Suriye’de yüzbinlerce Müslümanın kanına
elini buladı. Bu halklarla helalleşmedi. İran, Papa II. Ioannes Paulus’un
12 Mart 2000 tarihinde Vatikan'da düzenlenen "Bağışlanma Günü"
ayininde, engizisyon, Haçlı saldırıları, Holokost vb. Kilise'nin son 2000 yılda
işlediği günahlar için toplu özür dilediği gibi bir özrü bile dilemedi.
Filistin topraklarına bugüne kadar ciddiyetle sahip çıkmadı. İşgalci
varlığa, ulusal egemenliğine saldırıldığında verdiğine benzer sahici bir
karşılık hiçbir zaman vermedi. Gazze soykırımdan geçirilirken Yahudi varlığı ne
İran’ın balistik füzelerinden ne de vekil güçlerinden ölümcül bir darbe almadı.
Benzer şekilde Türkiye, yüzbinlerce Müslümanın katili, Şam kasabıyla ortak
bakanlar kurulu düzenleyecek kadar sıcak ilişkiler kurdu. Devrildiği haftaya
kadar ilişkileri normalleştirme çağrısında bulundu. Devrildiği gün, Sedneya’nın
kapılarının açılmasıyla açığa çıkan mezalimi gördüğümde, Türkiye veya diğer
Sünni liderlerin o dişli domuzla ya da şimdilik kara kutusu açılmamış
rejimlerin nice dişli domuzlarıyla kahve içip nasıl keyifle muhabbet
edebildiklerini düşündükçe buz kesildim!
Sonra, muhalif grupların garantörü olarak Eğit-Donat, Operasyonel
Mekanizma, Suriye Ulusal Konseyi, Koalisyonu, Geçici Hükümeti’ne ev sahipliği,
Astana ve Soçi süreçleriyle devrimi Amerikan jeopolitiği ekseninde manipüle
eden sözde Sünni Türkiye’nin, Hıristiyan Trump’ın övgüsüne “mazhar olmuştu”.
Yahudi varlığının kâbusu haline gelmiş olan devrimi, sabitelerinden ve
başlangıçtaki hedeflerinden saptırmadaki başarısını Trump, Suriye’nin anahtarını
Türkiye’nin eline vererek “takdir etmişti”. Sonuçta Hıristiyan Amerika,
sözde Şii İran’ı sopa (sert güç) olarak, sözde Sünni Türkiye’yi havuç (yumuşak
güç) olarak kullandı; sözde Şii İran, Suriye’de yüzbinlerce Müslümanı
katletti, sözde Sünni Türkiye İslâm uğruna can vermiş yüzbinlerce şehidin
kanını Amerikan ekseni için heder etti. Böylece Suriye uydusu, tekrar
Amerikan yörüngesine döndürüldü. Uydusu yörüngesine dönen eksen devlet (Amerika),
en üst düzeyden, Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın dilinden sevinç
çığlıkları attı: “Suriye bizim tarafımıza geri döndü!” Şeytan’ın Mina’da
attığı çığlığa benzer bir çığlık!
Sonra zihnimde deli sorular:
Hakan Fidan, “İran ABD’ye bir şeyler verseydi, ‘İsrail’in baskısı işe
yaramazdı.” dediğinde bunu Sünni olarak mı söyledi? Petrol, Sünni
hukuka göre yöneticilerin şuna buna verebileceği bir mülk mü? Ya da Trump,
“Golan’ı İsrail’e verdim.” Dediğinde, buna tek kelam etmeyen
Suriye yönetimi Sünni mi? Sünni Müslüman toprağı, Hıristiyan Trump’ın işgalci
Yahudi’ye verebileceği bir mülk mü?
Sünni İmam Şatibi’ye bi kulak verelim:
[بيع الشمع يمنع
إذا كانوا يستعينون به على إضرار المسلمين] “Şayet Müslümanlara
zarar vermede işlerine yarayacaksa (Müslüman tüccarlar) mum satmaktan bile men
edilir.”
Mum… altı üstü mum… Aydınlatmada kullanılan mum satmaktan men edilmişse
bir “Sünni”, düşmana üstünlük sağlayacak şekilde Müslüman toprağında düşmanın üs
kurmasına nasıl izin verir? Hava-deniz-kara koridorlarını nasıl düşmana
açar? Bir Müslüman beldeye nokta atışı saldırılar yapabilmesine imkân
sağlayacak radar üslerine nasıl izin verebilir? Düşmanın gözü-kulağı
nasıl olabilir?
Bir de Müslüman toprağındaki gaspa, yağmaya, saldırganlığa imkân veren
yöneticilere, ihanetlerini örtmek için ihtiyaç duydukları meşruiyet tedarik
zincirini oluşturan, Sünni ya da Şii dünyanın alimleri…
İşte bütün bunlar, İslâm dünyasında gerçekten Sünnilik ve Şiilik
bakiyesinin kalıp kalmadığı sorusunu anlamlı kılıyor.
Tüm içtenliğimle söylüyorum ki, Ali RadiyAllahu Anh bugün gelse
önce sözde Şii İran'ın, Ömer RadiyAllahu Anh gelse önce sözde Sünni
ülkelerin meşruiyetlerinin olmadığını ilan ederdi. Her ikisi de; "Sizin
ümmetiniz tek ümmettir, o halde Bana (Allah’a) kulluk edin!" ayeti
gereğince Ehli Kıble’nin 57 ulus devleti mi olur? Kâbe’nin
yörüngesinde dönen Ehli İslâm’ın Amerikan ya da Rus, Avrupa ya da Çin’den
yörüngesi mi olur? diye sorar, "Yahudi ve Hıristiyanları dost
edinmeyin!" ayetiyle Sünni’sini de Şii’sini de iyi bi paralardı.
Her iki tarafa da "Kim onları dost edinirse onlardandır!"
fermanı gereğince, “Siz ne Şii’siniz ne de Sünni, siz İslâm’ın
düşmanlarının oluşturduğu paktların, ittifakların, koalisyonların parçası
olmuşsunuz, hadi oradan!” derlerdi. Mevcut tabloya göre ne
İran Ali RadiyAllahu Anh’ı, ne de Sünni ülkeler Ömer RadiyAllahu Anh’ı
siyasetlerine karıştırırlardı. Ali RadiyAllahu Anh İran’da, Ömer RadiyAllahu
Anh Sünni ülkelerde devlet başkanlığına aday bile yapılmazdı. Bağlı
oldukları devletlerarası sözleşmeler, anayasaları, siyasi partiler kanunları
vb. bu iki raşid halifenin bu ülkelerden hiçbirinde devlet başkanlığına izin
verilmezdi. Ne Sünniliği, ne Şiiliği! Ali RadiyAllahu Anh’ın yer
alamadığı devletin Şiilik’le, Ömer RadiyAllahu Anh’ın yer alamadığı
devletin Sünnilikle ne ilgisi var?
Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Sadece bu örnekler bile, mezkur
siyasetlerin ne Şiilik ne de Sünnilikle; Müslümanlıkla ilgisinin olmadığını
anlamak için yeterlidir. Ne var ki iktidar angajmanları, her iki tarafın da
meseleyi bu zeminde değerlendirmesini imkânsızlaştırıyor. Sorunun kaynağı;
laik-ulus devlet yapısı ve sömürgenin inşa ettiği devletlerarası düzenin birer
parçası olmaları gerçeği, bilinçli bir şekilde dikkatlerden kaçırılıyor. Zira
mahallede mezhep kavgası çıkartmak kolay hatta konforlu. Ama Müslümanları
tutsak hale getiren bu devletlerin siyasetleriyle hesaplaşmak, işte o riskli. O,
konfor alanından çıkmayı gerektiriyor.
Dolayısıyla Müslümanlar, dinleri dinarları, kıbleleri çıkarları olmuş bu
devletlerin siyasetleri için birbirine karşı öfke biriktirmesin. Yaklaşmakta
olan tehlikeye odaklansın. İran’dan sonra sıra kime gelecek? Netenyahu, tüm Müslüman
dünyayı içine alacak şekilde genişletilecek bir savaştan söz ediyor. Mezhepçi
tartışmaların ötesine geçip kapımıza dayanmış olan bu saldırganlığa topyekûn
karşı koymanın yollarını arayalım. Amerika’nın “Yeni Ortadoğu Dizaynı”
kapsamında tüm devletleri etkisizleştirerek derin bir bağımlılık içine çekme,
Yahudi varlığı ile normalleştirerek Ortadoğu’yu finans ve yatırım şirketleri
için rant ve sükûnet adasına dönüştürme planına karşı nasıl baş edebileceğimize
odaklanalım.
Ne halkı Sünni olan ülkeler İran’ın durumuna düşsün, ne de Şii olan İran
hatalarını tekrar etsin. İran, kaderin şu tecellisi üzerinde düşünsün: Kanla
bastırmak yerine, Suriye devriminin, Şam’dan sonra Kudüs’ü özgürleştirme
idealiyle “İsrail’i haritadan silme” söylemini birleştirseydi bugün kendisine
saldıracak bir “İsrail” olmayabilirdi. Keza Türkiye, Katar, Suudi
Arabistan, bölgenin mimarisini “İsrail”in güvenliği üzerine inşa eden Amerikan
jeopolitiğinin yörüngesinde hareket etmeselerdi, Suriye’yi devletlerarası
düzenin bir parçası haline gelecek şekilde manipüle etmeselerdi, İran’dan
sonra sıranın kendilerine geleceği tehdidini savuracak bir “İsrail”
olmayabilirdi.
[فَاعْتَبِرُوا
يَٓا اُو۬لِي الْاَبْصَارِ] “Ey akıl sahipleri! İbret
alın!”[1]


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış