TÜRKİYE’NİN ULUSLARARASI KURULUŞLARA ÜYELİĞİ VE ŞER’İ HÜKÜM

Remzi Özer

Uluslararası ilişkiler, devletlerin egemenlik hakları ve küresel istikrar söylemleri üzerine inşa edilmiş modern bir dünya düzeni çerçevesinde yürütülmektedir. Bu düzenin en önemli yapı taşları ise Birleşmiş Milletler (BM), NATO, IMF, Dünya Bankası, G20, OECD ve Avrupa Konseyi gibi uluslararası kuruluşlardır. Türkiye gerek jeopolitik konumu gerekse Osmanlı Hilâfet Devleti’nin yıkılışından sonra yöneldiği Batılılaşma/ulus-devlet politikaları neticesinde bu kuruluşların büyük bir kısmına ya kurucu üye ya da stratejik ortak olarak katılmıştır.

Ancak sömürgecilik tarihi ve ideolojik yaklaşımlar incelendiğinde, bu kurumların iddia edildiği gibi “insani değerleri korumak, dünya barışını sağlamak veya ekonomik kalkınmayı desteklemek” amacıyla kurulmadığı, aksine kapitalist sömürgeci güçlerin, küresel egemenliklerini sürdürmek amacıyla icat ettikleri kurumsal araçlar olduğu görülmektedir.

Bu makalede, Türkiye’nin üye olduğu başlıca siyasi, askerî, ekonomik ve bölgesel kuruluşlar ele alınacak, bu kuruluşların arka planındaki sömürgeci işlevsellik, Türkiye’ye getirdiği yapısal bağımlılıklar ve zararlar analiz edilecek ve nihayetinde İslâm hukukuna göre bu tür yapılara üye olmanın, onların sözleşmelerine imza atmanın ne anlama geldiği şer’i hüküm çerçevesinde detaylı bir şekilde açıklanacaktır.

Uluslararası Kuruluşların Gerçek Mahiyeti

Klasik sömürgecilik, sömürgeci bir gücün hedef ülkeyi askerî olarak işgal etmesi, siyasi egemenliğini doğrudan eline alması ve kaynaklarını zorla kendi ülkesine aktarması esasına dayanıyordu. Ancak bu yöntem, özellikle I. ve II. Dünya savaşlarının getirdiği büyük yıkımlar, sömürgelerdeki yerel direnişler ve ulusal bağımsızlık hareketleri sebebiyle sürdürülemez hale gelmiş, II. Dünya Savaşı’nın ardından küresel liderliği eline alan Amerika Birleşik Devletleri önderliğinde, sömürgecilik yeni bir form kazanmıştır. Bu yeni forma, “Modern Sömürgecilik” veya “Kurumsal Sömürgecilik” adı verilmektedir.

Yeni düzende, sömürgeci güçler; hedef ülkelerden askerî olarak çekilmiş gibi görünerek onlara kâğıt üzerinde siyasi bağımsızlıklar tanımışlar, ancak bu bağımsızlığın sınırlarını çizmek, sömürge ülkelerinin siyasetini, ekonomisini ve askerî yapısını kontrol altında tutmak için küresel ölçekte uluslararası kuruluşlar inşa etmişler ve bu hedef ülkeler, kurulan bu çok taraflı ağa entegre edilerek küresel kapitalist sisteme bağımlı hale getirilmişlerdir.

Bugün BM, IMF, Dünya Bankası, NATO, DTÖ ve OECD, DSÖ gibi örgütler; kalkınma, barış, güvenlik ve insan hakları gibi parlak kavramlar arkasına gizlenerek, sömürgeci devletlerin dünya üzerindeki hegemonyasını sürdüren kurumsal mekanizmalardır. Gelişmekte olan veya sömürge kuşağında yer alan ülkeler, bu örgütlerin belirlediği normlar, yasalar ve koşullu krediler sebebiyle kendi bağımsız iradeleriyle karar alma yeteneğini büyük oranda kaybetmişlerdir.

Türkiye’nin Üye Olduğu Başlıca Kuruluşlar, Amaçları ve İşlevleri

Türkiye, cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Batı ittifakının bir parçası olmayı devlet politikası haline getirmiş ve neredeyse tüm küresel kapitalist kurumlarda yer almıştır. Bu kuruluşların görünürdeki resmî amaçları ile fiilî işlevleri ve Türkiye’ye etkileri şu şekildedir:

-Birleşmiş Milletler (BM)

II. Dünya Savaşı’ndan sonra küresel barışı korumak, güvenliği sağlamak ve devletler arasında dostane ilişkiler geliştirmek amacıyla 1945’te kurulmuştur. Türkiye, kurucu üyelerindendir.

BM, dünya barışını korumak bir yana, “Beş Daimî Üye” (ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa) adı verilen sömürgeci devletlerin veto yetkisiyle dünyayı istedikleri gibi yönettiği adaletsiz bir tahakküm aracıdır. BM, Filistin’in işgalinde, Irak’ın parçalanmasında, Suriye’deki katliamlarda ve Keşmir meselesinde mazlumların değil egemen devletlerin çıkarlarına hizmet etmiştir.

BM üyeliği, Türkiye’nin dış politikasını sömürgeci güçlerin rızasına ve onların “uluslararası hukuk” adı altında dikte ettiği kurallara bağlamıştır. Türkiye, bölgesindeki krizlere müdahale ederken dahi BM kararlarına sığınmak zorunda kalmış, bu da askerî ve siyasi iradesini kısıtlamıştır. BM, sömürgeciliği tasfiye etmek bir yana, onu uluslararası bir kural haline getirerek Türkiye’yi ve diğer bölge ülkelerini küresel güçlerin çizdiği sınırların içine hapsetmiştir.

Türkiye, BM’nin kararlarına ve uluslararası hukuk ilkelerine bağlı kalmakla dış siyasette manevra alanını sınırlandırmış, küresel güçlerin çizdiği sınırların dışına çıkamamıştır. Türkiye’ye sağladığı somut hiçbir “güvenlik faydası” olmamış, Kıbrıs meselesinde ve terörle mücadelede Türkiye, BM kararları vasıtasıyla sürekli baskı altında tutulmuştur.

-Avrupa Konseyi (AK) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)

Avrupa Konseyi, 1949 yılında insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğünü savunmak maskesi altında kurulmuş Batı merkezli bir kuruluştur. Türkiye, kuruluşundan hemen sonra bu yapıya dahil olmuş ve 1987 yılında AİHM’e bireysel başvuru hakkını, 1990 yılında ise mahkemenin zorunlu yargı yetkisini kabul etmiştir.

Avrupa Konseyi ve onun yargı organı olan AİHM, üye ülkelerin iç hukuk sistemlerini ve anayasal düzenlerini Batılı laik standartlara göre dizayn etme işlevi görmektedir. AİHM, Türkiye üzerinde siyasi ve hukuki bir vesayet odağı olarak çalışmaktadır. Türkiye’nin egemenlik haklarını ve yargı bağımsızlığını zedeleyen kararlar üreten bu mekanizma, aynı zamanda toplumun İslâmi değerleriyle çelişen laik-liberal normların hukuki baskı yoluyla dayatılmasına aracılık etmektedir.

-Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO)

1949’da Sovyet tehdidine karşı kolektif savunma amacıyla kurulmuş askerî bir ittifaktır. Türkiye, Kore Savaşı’na asker gönderip binlerce evladını NATO ve Amerika için feda ettikten sonra 1952 yılında üyeliğe kabul edilmiştir.

NATO, ABD’nin küresel askerî hegemonyasını tesis etmek ve müttefik ülkelerin ordularını kendi stratejik hedefleri doğrultusunda kontrol altında tutmak için kullandığı devasa bir askerî aygıttır. Türkiye’nin askerî doktrin ve konsepti, silah sanayisi, istihbarat ve haberleşme altyapısı ile savunma stratejisi tamamen NATO standartlarına bağımlı hale getirilmiştir. Türkiye’nin kendi yerli savunma sanayisini kurması, NATO tarafından sürekli engellenmiştir. Bu durum ise Türkiye’nin askerî bağımsızlığına telafi edilemeyecek büyük zararlar vermiştir.

NATO üyeliği, Türkiye ordusunu Kore’de, Afganistan’da ve Somali’de Amerikan çıkarları için savaştırmıştır. Ülke içindeki “Gladio” tipi gayri resmî yapılanmalarda NATO’nun rolü tarihsel bir gerçektir. Ayrıca NATO, Türkiye’nin güney sınırlarında bir terör koridoru kurulurken müttefiklik hukukunu işletmemiş, aksine müttefik ülkeler (başta ABD) doğrudan bu tehdit unsurlarını silahlandırmıştır. NATO’nun Türkiye’ye “fayda” sağladığı iddiası tamamen gerçek dışıdır. Zira en kritik anlarda (örneğin 1964 Johnson Mektubu krizinde veya Suriye sınırındaki füze savunma sistemlerinin geri çekilmesinde ya da terörle mücadele gibi alanlarda) ittifakın Türkiye’yi yalnız bıraktığı görülmüştür.

Ayrıca Türkiye, NATO’nun “güney kanadı” olarak tanımlanarak, sömürgeci Batı’nın Müslüman coğrafyaya yönelik operasyonlarında bir tampon bölge ve ileri karakol olarak kullanılmıştır. Adana İncirlik Üssü, İzmir’deki müttefik komutanlığı ve Malatya Kürecik’teki radar üssü, Türkiye’nin güvenliğinden ziyade, ABD’nin Ortadoğu’daki plan ve hegemonyası ile işgalci Yahudi varlığı “İsrail”in korunmasına hizmet etmektedir.

-Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası (WB), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD)

Küresel ekonomik büyümeyi desteklemek, kalkınma projelerini fonlamak, uluslararası ticaretin kurallarını belirlemek ve finansal istikrarı sağlamak amaçlarıyla kurulmuş olsalar da bu finansal kuruluşlar, borç yapılandırma programları, “yapısal uyum paketleri” (kemer sıkma politikaları) ve ticaretin serbestleşmesi adı altında ülke ekonomilerini sömürgeleştirme ve ekonomik bağımlılık oluşturma araçlarıdır.

IMF ve Dünya Bankası, modern sömürgeciliğin en acımasız finansal silahlarıdır. Bu kurumlar, borç verme mekanizması üzerinden ülkeleri birer borç kölesine dönüştürmektedir. Türkiye’ye verilen her bir kuruş kredi, tarım kotalarının düşürülmesi, kamu iktisadi teşebbüslerinin (KİT) sermaye sahiplerine yok pahasına satılarak kamuya ait varlıklarının özelleştirilmesi, sosyal devlet harcamalarının kısılarak halktan toplanan vergilerin faiz lobilerine aktarılması gibi yıkıcı sonuçlara yol açan şartlara (stand-by anlaşmaları) bağlanmıştır. Türkiye ekonomisi, on yıllarca bu iki kurumun “finansal tetikçileri” tarafından yönetilmiş, yüksek enflasyon, cari açık ve borç sarmalı kalıcı hale getirilerek yerli üretime büyük darbeler vurulmuştur.

OECD ise neoliberal serbest piyasa politikalarının teorik çerçevesini çizen, sunduğu eğitim (PISA gibi) ve ekonomi politikası standartlarıyla, üye ülkelerin beşerî ve iktisadi kaynaklarını küresel kapitalizmin ihtiyaç duyduğu çerçeve içine yerleştiren ve bu rolüyle modern sömürgeciliğe hizmet eden küresel kuruluşlardan biri olmaktadır. OECD’nin sunduğu raporlar ve eğitim sistemine yönelik dayatmaları da (örneğin seküler eğitim modelleri) toplumu, inanç ve ahlak bakımından yozlaştırmayı hedefleyen OECD projelerinin iktisadi kılıfını oluşturmaktadır.

DTÖ ise, küresel ticareti serbestleştirmeyi ve kurallarını belirlemeyi amaçlasa da gelişmiş ülkelerin ticari çıkarlarını maksimize etme ve gelişmekte olan ülkelerin sanayileşme süreçlerini engelleyerek bu ülkelerin geri kalmışlık içinde gelişmiş ülkeler için sürekli bir pazar olarak kalmalarını sağlama aracı olarak işlev görmektedir.

-G20

Kâğıt üstünde küresel finansal istikrarı ve sürdürülebilir kalkınmayı sağlamak amacıyla dünyanın en büyük 20 ekonomisini bir araya getiren bir zirve gibi görünse de G20, dünyanın en büyük 20 ekonomisini bir araya getirerek küresel sermayenin çıkarlarını koordine eden, en zengin sömürgeci güçler ile sömürülmeye aday büyük pazarları aynı masada buluşturan bir platformdur. G20 kapitalist ideolojinin küreselleşmesini ve sömürünün sistematikleşmesini sağlar. Burada alınan kararlar, kapitalist dünya pazarının kriz yönetimi stratejilerini oluşturmak içindir. Türkiye’nin G20 masasında yer alması, sömürgeci kapitalist çarkın işleyişine ortak olması, küresel sömürü çarkının meşrulaştırılması ve kendi halkının kaynaklarını bu çarka sunmaya devam edeceğini taahhüt etmesi gibi anlamlara karşılık gelmektedir.

-Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)

1948 yılında BM bünyesinde kurulan DSÖ, tüm insanların mümkün olan en yüksek sağlık seviyesine ve imkanlarına ulaşmalarını sağlamak hedefiyle kurulmuştur. Ancak DSÖ, insani ve tıbbi maskesinin altında, küresel ölçekte faaliyet gösteren devasa ilaç kartellerinin (Big Pharma) ve onların finansörlerinin (Bill Gates vb.) çıkarlarına hizmet eden küresel bir denetim aygıtıdır. Özellikle küresel pandemi (COVID-19 vb.) süreçlerinde üye devletlere dayattığı karantina tedbirleri, zorunlu tıbbi müdahale dayatmaları ve aşı protokolleri ile egemenlik haklarını fiilen hiçe saymıştır. İnsan sağlığını tek tipleştirerek ilaç sanayisine pazar oluşturan DSÖ, sömürgeci sistemin insan bedenini, hareket kabiliyetini ve yaşam tarzını kontrol altında tutmak için kullandığı biyopolitik bir silahtır.

-İslâm İşbirliği Teşkilatı (İİT)

İslâm dünyasının hak ve çıkarlarını korumak, üye devletler arasında dayanışmayı güçlendirmek gibi bir amaç için kurulduğu söylense de İTT, Hilâfet’in ilgası sonrasında Müslüman coğrafyayı ulus devlet sınırları içinde parçalanmış tutmak ve ümmetin tek bir devlet (Hilâfet) altında birleşmesini engellemek üzere kurulmuş pasif, işlevsiz bir yapıdır. BM’den sonraki en büyük devletler arası bir yapı olmasına rağmen, Filistin’deki soykırım ve Filistin’in işgalinde, Afganistan, Irak, Suriye, Keşmir, Arakan, Sudan ve Doğu Türkistan’da yaşanan büyük acılar ve sömürgeci müdahaleler karşısında etkisiz kınama mesajları yayımlamanın ötesine geçememiştir. Caydırıcı askerî, siyasi veya ekonomik hiçbir yaptırım gücü yoktur. İTT, sömürgeci kâfirlerin Müslüman coğrafyasındaki kukla rejimleri meşrulaştırmak ve Müslüman halkların öfkesini dindirmek amacıyla kullandığı tepki azaltma mekanizmasından başka bir şey değildir.

-Türk Devletleri Teşkilatı (TDT)

Türk dili konuşan devletler arasında ekonomik, kültürel ve siyasi iş birliğini güçlendirmek amacıyla kurulmuş olan TDT, her ne kadar kültürel yakınlık üzerine temellendirilmiş gibi görünse de özünde İngiltere, ABD, Rusya ve Çin gibi küresel aktörlerin Avrasya ve Orta Asya enerji havzalarındaki jeopolitik rekabetine hizmet eden bir araçtır. İslâmi perspektiften bakıldığında, ümmeti ırk, soy ve dil esasına göre bölerek ulus devlet modellerini kutsayan her türlü bölgesel pakt, Müslümanların inanç esasına dayalı gerçek vahdetinin önündeki zihnî engellerden biridir.

Bu teşkilat, ümmetin bir parçası olan Orta Asya Müslümanlarını “ulusçu ve kavmiyetçi” bir eksende tutarak, onların İslâmi bir uyanışla Hilâfet çatısı altında birleşmesini engelleme misyonuyla hareket etmektedir.

-Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ)

Karadeniz havzasındaki, Karadeniz’e kıyıdaş olan ülkeler arasında ekonomik ilişkileri geliştirmek üzere kurulmuştur. Ne var ki bölgesel bir pazar oluşturma iddiasında olan bu yapı, bölgedeki emperyalist rekabetler (özellikle Rusya-ABD/NATO gerilimi) sebebiyle tamamen işlevsizleşmiştir. Türkiye’nin bu platformda oynadığı rol, bölgesel barışa katkı sağlamadığı gibi, Batı’nın Rusya’yı çevreleme politikalarına hizmet etmekten öteye geçememektedir.

-Gelişen Sekiz Ülke Teşkilatı (D-8)

1997 yılında Türkiye’nin öncülüğünde, nüfusu yoğun sekiz Müslüman ülke (Türkiye, Bangladeş, Mısır, Endonezya, İran, Malezya, Nijerya, Pakistan) arasında ekonomik ve ticari iş birliğini geliştirmek amacıyla kurulmuştur.

D-8, kuruluş felsefesi açısından sömürgeci ekonomik yapılara karşı bir “Müslüman dayanışması” imajı çizse de yapısal olarak sömürgeci kapitalist iktisat modelinin dışına çıkamamıştır. En büyük zaafı, üye ülkelerin tamamının siyasi olarak sömürgeci Batılı devletlerin nüfuz alanlarında bulunması ve ulus devlet sınırlarıyla birbirlerinden koparılmış olmasıdır. Siyasi, askerî ve ideolojik bir birlikten yoksun olan, parası ve iktisadi kuralları hâlâ dolar ile Batı merkezli finans sistemine endeksli olan bu tür bölgesel yapılar, küresel sömürü düzenine karşı dişe dokunur hiçbir alternatif üretememiştir. Kâğıt üzerinde ve zirve fotoğraflarından ibaret olan bu yapılar, sınırları aşamamış sembolik birer girişim niteliğinde kalarak günümüzde tümüyle işlevsizleşmiştir.

-Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ)

Şanghay İşbirliği Örgütü, 1996 yılında Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan tarafından güvenlik ve askerî iş birliği amacıyla kurulmuş, daha sonra genişlemiştir. Türkiye, bu örgütte “Diyalog Ortağı” statüsüyle yer almaktadır ve zaman zaman AB veya NATO’ya alternatif bir eksen olarak gündeme getirilmektedir.

ŞİÖ, emperyalist emeller söz konusu olduğunda Batı’dan hiçbir farkı olmayan Rusya ve Çin’in bölgesel hegemonyasını koruma aracıdır. Bu örgütün en temel güvenlik konsepti, bölgedeki İslâmi uyanışı ve hareketliliği “terörizm, aşırılıkçılık ve ayrılıkçılık” yaftasıyla bastırmaktır. Çin’in Doğu Türkistan’daki Uygur Müslümanlarına yönelik uyguladığı sistematik asimilasyon politikaları, ŞİÖ’nün “terörle mücadele” anlaşmalarıyla maskelenmektedir. Türkiye’nin bu yapıya yakınlaşması, Batı sömürgeciliği ile Doğu’nun yükselen güçleri arasında sıkışıp kalmışlığının yanı sıra Batı bloku adına orada olduğu anlamına da gelmektedir.

İslâm Hukukuna Göre Uluslararası Kuruluşlara Üye Olmanın Hükmü

İslâm, sadece bireysel ibadetlerden ibaret bir din değil, hayatın her alanını, devlet yönetimini ve devletlerarası ilişkileri de düzenleyen külli bir akide, köklü ve kapsamlı bir hayat nizamıdır. Şer’i hükümler açısından bakıldığında, uluslararası kuruluşlara üye olmanın hükmü belirlenirken siyasetin İslâmi tanımı, devletlerarası ilişkilerin esasları ve söz konusu kurumların kuruluş felsefesi temel alınmalıdır.

İslâm’ın siyaset anlayışına göre, “Siyaset, ümmetin işlerini içte ve dışta idare etmek demektir. Bu hem devlet ve hem de ümmet tarafından icra edilir. Devlet, idare işini direkt olarak icra eder. Ümmet ise idare ile ilgili olarak devletin muhasebe ve denetimini yapar.”

İslâm’da dış siyaset ise, İslâm’ı tüm dünyaya bir hidayet ve nur olarak taşımak esası üzerine kuruludur. İslâm Devleti’nin dış siyaseti, başka devletlerin veya sömürgeci kurumların vesayeti altına girmeyi kesinlikle reddetme ve tümüyle bağımsızlık üzerine kuruludur. Devlet üzerinde vesayet oluşturan ve bağımsızlığı zedeleyen hiçbir girişim, ittifak ya da antlaşmaya izin verilmez.

Uluslararası Kuruluşlara Üye Olmanın Şeran Haram Olmasının Delilleri

İslâm fıkhına göre; BM, NATO, IMF, Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlara üye olmak, onların sözleşmelerini imzalamak ve kararlarına boyun eğmek mutlak surette haramdır. Zira BM Şartı, Avrupa Konseyi, NATO, DSÖ sözleşmeleri gibi tüm uluslararası metinler, kendi beşerî kurallarını üye devletlere bağlayıcı üst hukuk normu olarak kabul ettirir. Bu hükmün şer’i delilleri ve gerekçeleri şunlardır:

1. Allah’ın İndirdiği Hükümler Dışında Hüküm Kabul Etme ve Kafirlerin Hakemliğine Başvurma Yasağı

İslâm’a göre mutlak egemenlik ve yasama (hüküm koyma) hakkı yalnızca âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Müslümanların, Allah’a ait olan bu egemenlik ve yasama yetkisini Allah’ın dışında herhangi bir devlete, meclise, kurum ve kuruluşa ya da insanlara vermeleri ve Allah’ın hükümlerinin dışındaki hükümlere rıza göstermeleri Allah tarafından kesinlikle yasaklanmıştır.

[إِنِ الْحُكْمُ إِلَّا لِلَّهِ أَمَرَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ] "Hüküm ancak Allah'ındır. O, kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir."[1]

[أَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللَّهُ] "Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği bir dini/şeriatı kendilerine şeriat kılan ortakları mı var?" [Şura Suresi 21]

Ayrıca uluslararası mahkemeler, tahkim kurulları ve BM sözleşmeleri, beşerî laik kanunlara ve küresel kapitalist hukuka dayanır. İslâm ise her türlü ihtilafta yalnızca Allah’ın hükümlerine başvurmayı emreder.

[أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آَمَنُوا بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَنْ يَكْفُرُوا بِهِ] "Sana indirilen kitaba ve senden önce indirilen kitaplara inandıklarını iddia edenleri görmedin mi? Kendisini inkâr etmekle emrolundukları halde Tağut’un önünde muhakeme olunmak (hüküm almak) istiyorlar..."[2]

Müslüman bir devletin, diğer devletlerle yaşadığı sınır, ticaret veya askerî ihtilaflarda BM’yi, Lahey Adalet Divanı’nı, AİHM’i veya uluslararası tahkim kurullarını hakem tayin etmesi, şeran haram olan “Tağut’un hükmüne başvurma” kapsamındadır. Müslümanlar, uluslararası ihtilafları ancak Allah’ın hükümlerini esas alarak ikili antlaşmalarla veya bizzat kendi güçleriyle çözmelidir.

2. Kâfirlerin Müslümanlar Üzerinde Velayet ve Otorite Kurma Yasağı

Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

[وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلًا] "Allah, kâfirlere müminlerin aleyhine asla bir yol (yetki, otorite) vermeyecektir."[3]

Bu ayet-i kerime bir haber verme cümlesi gibi görünse de fıkhi olarak kesin bir yasaklama (talep) ifade eder. Müslümanların, kâfir devletlerin kendileri üzerinde siyasi, askerî, hukuki veya ekonomik bir otorite kurmasına, denetim ve yaptırım hakkı elde etmesine yol açacak antlaşmalar yapması haramdır.

[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَتُرِيدُونَ أَنْ تَجْعَلُوا لِلَّهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَانًا مُبِينًا] "Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dostlar (veliler/yöneticiler) edinmeyin. Kendi aleyhinize Allah’a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?"[4]

NATO, IMF, G20 veya BM gibi kuruluşlar, Müslümanların ordularını, ekonomilerini, yeraltı kaynaklarını ve dış siyasi kararlarını sömürgeci kafir devletlerin denetimine ve kontrolüne açmaktadır. Allah, kâfirlere Müslümanlar üzerinde doğrudan veya dolaylı olarak egemenlik hakkı tanınmasını ve Müslümanların kafirlerin otoritesi altına girmesini mutlak surette yasaklamıştır.

BM Güvenlik Konseyi kararlarına tabi olmak, NATO komutası altına girmek, AİHM’in yargı yetkisini kabul etmek veya IMF’nin dayatmalarına boyun eğmek, kâfirlere Müslümanlar üzerinde doğrudan egemenlik hakkı ve “yol” vermektir.

3. Faiz Esaslı Finans Sistemine Entegre Olmanın Haramlığı

Dünya Bankası, IMF, OECD ve G20 gibi uluslararası finansal ve ekonomik örgütlerin temel dayanakları ve işleyişleri kapitalist sömürü aracı olan faiz üzerinedir. İslâm’da ise faiz kesin bir dille haram kılınmış ve faizle uğraşanlara Allah ve Rasulü tarafından savaş açıldığı bildirilmiştir:

[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَذَرُوا مَا بَقِيَ مِنَ الرِّبَا إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللَّهِ وَرَسُولِهِ] "Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve eğer gerçekten iman ediyorsanız faizden kalan kısmı bırakın. Eğer böyle yapmazsanız, Allah ve Rasulü tarafından size açılan savaştan haberiniz olsun..."[5]

Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluşlar, muhtaç devletlere faizle borç para verirler. Bu ise tamamen haram olan bir finansal işlemdir. Müslümanların birikimlerini veya devlet bütçesini bu tür faizli sömürü çarklarına ortak etmek, bu kurumlara üye olmak ve bu kurumlardan faizli kredi almak suretiyle bu sömürü çarkının dönmesine katkı sunmak, ülkenin bu kurumlar tarafından faizli borç kıskacına alınmasına izin vermek kesinlikle haramdır.

4. Ümmetin Bölünmüşlüğünü ve Ulus Devlet Sınırlarını Meşrulaştırmanın Yasak Oluşu

İslâm ümmeti tektir. Sınırlarla, ırkçılıkla veya bölgecilikle parçalanamaz. Arap Birliği veya Türk Devletleri Teşkilatı gibi sadece belirli bir kavme, dile veya coğrafyaya dayalı kurulan yapılar, İslâm’ın evrensel kardeşlik ve ümmet anlayışına taban tabana zıttır. Bu teşkilatların tüzüklerinde yer alan “ulus devletlerin bağımsız sınırlarını koruma” maddeleri, aslında Müslümanların topraklarını parçalayan yapay sınırları kutsamaktan başka bir işe yaramamaktadır.

[وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا] “Hepiniz birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve parçalanıp, bölünmeyin!”[6]

[وَإِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاتَّقُونِ] “Şüphesiz sizin ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise Benden sakının.”[7]

Oysa İslâm fıkhına göre Müslümanların tek bir devlet ve tek bir halife altında birleşerek tek bir ümmet olmaları farzdır. Müslümanları coğrafi, ırki veya ulusal sınırlarla bölen, tek bir ümmet olmalarını engelleyen ve bu bölünmüşlüğü “uluslararası meşruiyet” adı altında koruyan örgütlere üye olmak, bu birleşme farzını engellediği için şeran kabul edilemez. Bu nedenle ümmeti coğrafi veya kavmî olarak bölen bu tür paktlara üye olmak şeran batıldır.

Sonuç

Türkiye’nin askerî, ekonomik, siyasi ve kültürel düzeyde üye olduğu uluslararası kuruluşlar, sömürgeci Batı medeniyetinin küresel hegemonyasını korumak, İslâm ümmetinin kaynaklarını yağmalamak ve Müslümanları siyasi-fikrî vesayet altında tutmak için kurgulanmış modern sömürgecilik araçlarıdır. Bu kuruluşların bugüne kadar Türkiye’ye ve diğer halkı Müslüman ülkelere getirdiği tek şey, ekonomik borç sarmalı, askerî bağımlılık, hukuki vesayet ve ahlaki/kültürel yozlaşmadır.

İslâm hukukuna göre, küfür ilkeleri üzerine kurulmuş, faiz esasıyla çalışan ve kâfirlere Müslümanlar üzerinde vesayet ve tahakküm hakkı veren bu kuruluşlara üye olmak, haramdır.

Ne sömürgeci Batı’nın kurumları (BM, NATO, OECD, DSÖ, AİHM, G20, DTÖ, IMF, Dünya Bankası) ne sömürgeci Doğu’nun yapıları (ŞİÖ) ne de sömürgecilerin çizdiği sınırlar içinde sembolik faaliyet yürüten etkisiz kuruluşlar (İİT, D-8, TDT) Müslümanların gerçek maslahatına hizmet etmektedir. Bu masalarda oturmak, sömürgeci efendilerin kurallarına ve çıkarlarına hizmet etmekten, onların sömürüsünü meşrulaştırmaktan başka bir sonuç doğurmamıştır.

Şer’i hükmün gereği olarak, Müslümanların siyasi, askerî ve ekonomik bağımsızlığını yok eden, kâfirlere Müslümanlar üzerinde otorite ve velayet hakkı veren, faiz ve beşerî yasaları dayatan tüm bu sömürgeci kurumlardan derhal çıkılmalı, onlarla yapılan batıl antlaşmalar tümüyle iptal edilmelidir.

Müslümanlar için tek şer’i ve akli kurtuluş yolu, sömürgeci güçlerin gölgesindeki bu masalarda meşruiyet aramak veya bir sömürgeci kamptan diğerine savrulmak değildir. Çözüm, kâinat, insan ve hayat hakkında sahih İslâmi mefhumları esas alan, ümmetin işlerini içte ve dışta yalnızca şer’i hükümlerle yönetecek, ulus-devlet sınırlarını ortadan kaldırarak ümmeti tek çatı altında birleştirecek olan nübüvvet metodu üzere Râşidî Hilâfet Devleti’ni yeniden ikame etmektir.

 



[1] Yusuf Suresi 40

[2] Nisa Suresi 60

[3] Nisa Suresi 141

[4] Nisa Suresi 144

[5] Bakara Suresi 278-279

[6] Âli İmran Suresi 103

[7] Muminun Suresi 52


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz