Dünya siyaseti, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana ilk kez bu ölçekte,
bu derinlikte ve bu kadar çok boyutlu bir yapısal krizle karşı karşıyadır. II. Dünya
Savaşı ile birlikte büyük bir güç olarak ortaya çıkan Amerika Birleşik
Devletleri kendisini yalnızca askerî ve ekonomik gücün değil, aynı zamanda
evrensel değerlerin, uluslararası kuralların ve meşruiyetin de belirleyicisi ve
taşıyıcısı olarak konumlandırmıştır. “Liberal uluslararası düzen”,
“kurallara dayalı sistem”, “insan hakları”, ‘‘eşitlik’’, ‘‘adalet’’,
‘‘özgürlük’’ “demokratikleşme” ve ‘‘ulusların kendi kaderini tayin hakkı’’ söylemleri,
bu dönemde Amerikan hegemonyasının ideolojik zırhını oluşturmuştur. Ancak Sovyetler
Birliği’nin parçalanması ile sona eren Soğuk Savaş döneminden günümüze kadar
geçen otuz yılı aşkın süre boyunca yaşananlar bu söylemlerin sadece retorikten
ibaret olduğunu, sahadaki karşılığının çoğu zaman işgal, yıkım, parçalanma ve
kronik istikrarsızlık üretmekle sonuçlandığını göstermiştir.
Afganistan ve Irak işgalleri, Ebu Gureyb, Bagram, Guantanamo cezaevleri ile
en son Gazze’de gerçekleşen soykırımın arkasındaki en büyük destekleyici güç
olması ABD’nin “dünyayı dönüştürme” iddiasının stratejik, ideolojik ve
ahlâkî iflasının sembolleri hâline gelmiştir. Bu süreç, Washington’un küresel
liderliğinin sorgulanmasına, “liberal düzen” söyleminin inandırıcılığını
yitirmesine ve uluslararası sistemde güç, meşruiyet ve kurallar arasındaki
ilişkinin köklü biçimde aşınmasına yol açmıştır. Bugün gelinen noktada artık asıl
tartışma, ABD’nin dünyayı nasıl yöneteceği değil, ABD’nin hâlâ dünyayı yönetip yönetemeyeceğidir.
Tam da bu çerçevede yayımlanan yeni ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi
ve Donald Trump’ın şahsında sembolleşen yeni dış politika yaklaşımı, bir
yükselişin değil, bir gerileyişin stratejiye dönüştürülmüş hâli olarak değerlendirilmelidir.
Trump Doktrini, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana
kurgulanan sahte "uluslararası hukuk" düzeninin tabutuna
çakılan son çividir. ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi ile Trump Doktrini,
Washington’un artık “düzen kurucu” değil, “düzen bozulurken kendi
üstün konumunu mümkün olduğu kadar uzun süre muhafaza etmeye çalışan” bir
güç zehirlenmesiyle hareket ettiğini göstermektedir.
Bu makale, söz konusu stratejik dönüşümü ve ABD’nin değişen üslubunu iki
temel soru etrafında ele almaktadır.
- ABD, yenilenen ulusal güvenlik stratejisi belgesi ile neyi
amaçlamaktadır?
- Trump Doktrini, İslam dünyasında birleşik ve alternatif bir siyasal
meşruiyet iddiası olarak belirginleşen “Hilâfet’in yeniden tesisini”
gerçekten engelleyebilir mi?
Bu iki soru, yüzeyde farklı gibi görünse de aslında aynı tarihsel
kırılmanın iki farklı yüzünü temsil etmektedir. Biri, Batı merkezli küresel
düzenin çözülüşünü, diğeri ise bu çözülüşün doğurduğu medeniyetler arası
meşruiyet ve var olma mücadelesini ifade etmektedir.
Büyük Strateji Kavramı
Uluslararası ilişkiler literatüründe “büyük strateji” bir devletin
yalnızca askerî tehditlere verdiği tepkilerin toplamı değil aynı zamanda
gücünü, kaynaklarını, ittifaklarını ve ideolojik temellerini nasıl bir tarihsel
amaç doğrultusunda seferber ettiğini gösteren üst düzey bir yönelim ve vizyonu
ifade eder. Büyük strateji, tanklardan, uçak gemilerinden ve nükleer
silahlardan önce, bir zihniyet konusudur.
Bu açıdan bakıldığında, ABD’nin Soğuk Savaş sonrası büyük stratejisi üç
temel varsayıma dayanıyordu:
- Liberal kapitalist düzen evrenseldir ve kaçınılmazdır.
- Amerikan gücü bu düzeni küreselleştirecek kapasiteye ve meşruiyete
sahiptir.
- Alternatif medeniyet, ideoloji veya sistem arayışları ya marjinaldir
ya da zamanla bu düzene entegre olacaktır.
Ancak bugün bu üç varsayım da fiilen çökmüş durumdadır. Çin, Rusya ve Müslüman
halkların yaşadığı geniş coğrafya, artık Batı’nın sözde kurallara dayalı liderliğini
reddetmektedir. Daha da önemlisi, Müslüman halklarda giderek daha yüksek sesle
dile getirilen “alternatif bir siyasal ve toplumsal düzen” arayışı,
meselenin sadece jeopolitik düzlemde değil, aynı zamanda medeniyet düzeyinde de
bir meydan okuma olduğunu göstermektedir.
Bu noktada Hilâfet konusu, basitçe “radikalizm”, ‘‘radikal örgütler’’ ‘‘siyasal
İslam’’ veya “güvenlik tehdidi” gibi sınırlandırılmalar ile kategorize
edilemeyecek ve açıklanamayacak kadar derin bir anlam taşımaktadır. Hilâfet düşüncesi,
modern ulus-devlet sisteminin, seküler meşruiyet anlayışının ve Batı merkezli
dünya düzeninin temel varsayımlarını kökten sorgulayan ve reddeden bir ideolojik
ve siyasal tasavvur anlamına gelmektedir.
ABD’nin Stratejik Anlayışındaki Kırılma
İnsanlık tarihi, belirli dönemlerde yalnızca siyasal aktörlerin değil,
bizzat düzen kurucu fikirlerin ve meşruiyet kaynaklarının da sarsıldığı büyük
kırılma anlarına sahne olmuştur. Roma İmparatorluğu’nun çözülüşü, Orta Çağ
feodalitesinin dağılması, Vestfalya sisteminin doğuşu, sanayi devrimi ve
sömürgecilik çağının yükselişi, ulus-devlet anlayışı üzerine inşa edilen
uluslararası sistem, I. ve II. Dünya Savaşları, Sovyetler Birliğinin dağılması
gibi. Tüm bu dönemler, sadece güç dengelerinin değil, “dünyanın nasıl
yönetileceğine dair ortak kabullerin” de değiştiği dönüm noktalarıdır. Bugün
içinde bulunduğumuz dönem de bu türden bir geçiş dönemidir ve Amerika bu
dönemin baş aktörüdür.
Bu dönemi anlamak için yalnızca Çin’in yükselişine, Rusya’nın askeri
hamlelerine ya da bölgesel sorunlara bakmak yeterli değildir. Asıl mesele, Batı
merkezli modern dünya düzeninin ideolojik, ekonomik ve
kültürel olarak tükenmişliğidir.
Soğuk Savaş boyunca bu düzen, Sovyetler Birliği’ne karşı ideolojik bir
cephe olarak örgütlendi. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte ise Washington,
kendisini “tarihin kazananı” olarak görmeye başladı. Fukuyama’nın “Tarihin
Sonu” tezi, sadece bir iddia değil aynı zamanda Amerikan seçkinlerinin
zihniyet dünyasının da bir özetiydi. Oysa ki, Rusya zayıflamıştı ancak askeri
güç ve kapasitesi varlığını koruyordu. Düzen kuracak meşruiyete ve kapasiteye
sahip olmasalar da yükselen yeni güçler vardı, bölgesel aktörler ise bu boşlukta
daha öngörülemez hale gelmişti. Devletler arası siyasi boşluğun oluştuğu bu tür
dönemler ise tarihin tanıklık ettiği en tehlikeli dönemler olmuştur.
Uzun yıllar boyunca ABD, serbest ticaretin ve küreselleşmenin baş savunucusu
oldu, ancak bu süreç üretimin Asya’ya kaymasına, Amerikan sanayisinin zayıflamasına
ve Çin gibi rakiplerin güçlenmesine yol açtı. Amerikan toplumunda onlarca yıldır
biriken, ekonomik eşitsizlikler, orta sınıfın erimesi, kültürel ve siyasal kutuplaşma,
ahlaki erozyon ve değerler yozlaşması ile küreselleşmeye karşı duyulan derin
öfkenin Amerikan siyasetinde ortaya çıkardığı şiddetli sarsıntı ABD’nin
stratejik anlayışındaki kırılmanın önemli nedenleri arasındadır.
Tarihsel olarak büyük güçler, üç farklı evreden geçerler: Yeni bir düzen
inşa ettikleri kurucu dönem, olgunlaşma, genişleme ve istikrar dönemi ile inşa
ettikleri düzen çözülmeye başladığında, onu mümkün olduğu kadar uzun süre
ayakta tutmaya çalıştıkları koruyucu dönem.
ABD bugün son derece açık biçimde üçüncü evrededir. Yeni Ulusal Güvenlik
Stratejisi belgesinin satır aralarında görülen temel yaklaşımda bu durumu teyit
etmektedir. “Artık dünyayı dönüştüremiyoruz, ama başkalarının dönüştürmesine
de izin vermemeliyiz.” Bu, iddialı bir liderliğin değil, artık savunmaya
çekilmiş, kendini korumaya çalışan bir gücün yaklaşımıdır. Bu yaklaşım
kaçınılmaz olarak şu stratejik tercihlere yol açmaktadır. Kalıcı çözümler yerine
yönetilebilir krizler üretmek (kontrollü kaos), güçlü ve birleşik bölgeler
yerine parçalı ve kırılgan coğrafyalar tercih etmek, meşruiyet ve rızadan beslenmek
yerine çıplak gücü daha fazla öne çıkarmak.
Trump Doktrini ya da Donroe Doktrini olarak da adlandırılan bu yeni yaklaşım,
Trump Amerika’sındaki yeni zihniyetin ve üslup değişikliğinin en çıplak, en
filtresiz ve ideolojik makyajının döküldüğü, maskesinin düştüğü, tamamen
görünür hâlidir.
ABD’nin Yenilenen Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi Neyi Amaçlıyor
ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi, teorik olarak Amerikan başkanının, dünyayı
nasıl gördüğünü, tehditleri nasıl tanımladığını ve ABD gücünü hangi amaç ve hedef
doğrultusunda kullanacağını ortaya koyan üst düzey çerçeve belgedir. Bu belge,
yalnızca askeri stratejileri değil, ekonomik güvenlik, ideolojik rekabet,
diplomasi ve iç güvenlik gibi unsurları da kapsamaktadır. Belge aslında Amerika’nın
kendisini nasıl gördüğünün de aynasıdır.
Soğuk Savaş sonrası dönemin strateji belgeleri, büyük ölçüde şu iddiaya dayanıyordu.
“ABD, liberal-demokratik düzeni küreselleştirecek hem güce hem de meşruiyete
sahiptir.” Yeni yayımlanan güvenlik stratejisi belgesi ise bu iddiayı
sessizce terk etmektedir. Metnin satır aralarında hissedilen artık şudur. “Dünya
bizim istediğimiz gibi şekillenmiyor. O hâlde kimsenin kendi istediği gibi
şekillendirmesine de izin vermeyelim.” Bu, kurucu bir vizyonun değil,
bozulan bir statükoyu zorla ayakta tutmaya çalışan savunmaya geçmiş hegemonyacı
bir gücün yaklaşımıdır.
Belge, artık “demokrasi yayma”, “ulus inşası”, “değer temelli dış
politika” gibi kavramların terk edildiğini, bunların yerine güç dengesi, rakipleri
frenleme, kritik bölgelerde kontrol, ekonomik, askeri ve teknolojik üstünlüğü
koruma gibi çıplak güç siyaseti kavramlarını öne çıkarmaktadır. ABD için bu
değişim, bir tercih değil, bir zorunluluktur. Çünkü ABD artık ne Afganistan
tipi uzun işgalleri sürdürebilecek ekonomiye ve toplumsal sabra sahiptir ne de
dünyaya “örnek ülke” olarak sunabileceği bir iç siyasal ve toplumsal bütünlüğe.
Yeni strateji belgesinde en dikkat çekici unsur, tehdit tanımının artık “terör”
merkezli değil, büyük güç rekabetini merkeze alarak yapılmasıdır. Çin, ekonomik
üretim kapasitesi, teknolojik atılımı, küresel ticaret ağları, alternatif
kurumlar inşa etme çabası nedeniyle artık yalnızca bir “rakip” değil,
sistemi dönüştürme potansiyeline sahip bir meydan okuma olarak görülmektedir.
Rusya ise, askerî kapasitesi, enerji kartı, Avrupa’nın güvenliğini
istikrarsızlaştırma gücü ve NATO’nun varlığını sürdürmesinde öne çıkan bir
tehdit unsuru olarak görülmesi nedeniyle istikrarsızlaştırıcı ama sınırlı bir
tehdit olarak konumlandırılmaktadır.
Ancak burada asıl önemli olan şudur. ABD, artık dünyayı kendi değerleri
etrafında birleştirme yaklaşımından vaz geçmiştir. Bunun yerine, dünyayı, parçalı,
rekabetçi, sürekli gerilim üreten bir alan olarak kabul etmekte ve bu kaosun
kendi aleyhine birleşik bir düzene dönüşmesini engellemeye çalışmaktadır.
Soğuk Savaş boyunca “ulusal güvenlik” denildiğinde akla öncelikle
askeri güç, nükleer silahlar, ittifaklar ve cepheler gelirdi. Ancak 21. yüzyıla
girildiğinde bu anlayış köklü biçimde değişmiştir. Bugün bir devletin
güvenliği, yalnızca askeri gücüyle değil, ekonomisinin dayanıklılığı,
teknolojik üstünlüğü, tedarik zincirlerinin güvenliği ve finansal sistem
üzerindeki kontrolü ile de ölçülmektedir.
ABD’nin yenilenen Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinin merkezine “ekonomik
güvenliği” yerleştirmesi bu çerçevede değerlendirilmelidir. Yeni strateji
belgesinin merkezine ekonominin, tedarik zincirlerinin, çiplerin, madenlerin,
nadir toprak elementlerinin, ticaret, lojistik ve enerji hatlarının
yerleştirilmesi Washington tarafından artık ulusal güvenlik tehdidi olarak
tanımlanan bir kırılganlığın da itirafı olmaktadır. ABD, ilk kez bu kadar
açık biçimde şunu kabul etmektedir. “Bizim üstünlüğümüz, küresel sisteme
bağımlılığımızın azalmasına, küresel sistemden özgürleşmemize bağlıdır.” Bu
ise klasik liberal küreselleşme yaklaşımının fiilen terk edildiği anlamına
gelmektedir. Serbest ticaret, karşılıklı bağımlılık ve küresel entegrasyon ABD
için artık bir fırsat değil, bir güvenlik riskine dönüşmüştür. Bu yüzden üretimin
Amerika’ya geri çekilmesi, kritik sektörlerin millileştirilmesi, Çin’e
bağımlılığın azaltılması, teknolojik alanların askerîleştirilmesi gibi
politikalar, belgenin omurgasını oluşturmaktadır. Bu yaklaşım, büyük bir gücün
değil, artık kırılgan hale gelmiş emperyalist bir gücün yaklaşımıdır.
Belgede Avrupa ve NATO’ya yönelik ifadeler de son derece dikkat çekicidir.
ABD artık müttefiklerini aynı amacı ve çıkarları paylaşan ortaklar olarak
değil, “Yük paylaşım araçları” olarak görmektedir. Avrupa’nın kendi
savunmasını üstlenmesi çağrıları, NATO’nun maliyet-fayda hesabına indirgenmesi
ve Amerikan kamuoyunda “neden başkalarının güvenliği için bedel ödüyoruz?”
söyleminin yükselmesi, şunu göstermektedir, ABD küresel liderliğini artık daha
ucuz, daha dolaylı ve vekâletçi bir biçimde yürütmek istemektedir. Yani
Amerika, doğrudan sahada olmak yerine, müttefikleri, yerel aktörleri ve taşeronları
kullanarak düzen kurmayı tercih etmektedir.
Belgede ayrıca Avrupa Birliği’nin göç politikaları "medeniyet
intiharı" olarak nitelendirilmekte ve yaşlı kıtanın yirmi yıl içinde
tanınmaz hale geleceği iddia edilmektedir. Christopher Landau gibi teorisyenlerin
dile getirdiği "Batı medeniyetini koruma" iddiası, aslında
Batı’nın kendi iç çelişkilerinden kaynaklanan bir varoluş sorunudur. Avrupa,
nüfusun azalması, aile yapısının çöküşü ve ahlaki erozyon nedeniyle yaşlanan
bir kıtadır. İş gücü ihtiyacı için kapılarını açtığı göçmenlerin, Batının
seküler-kapitalist yaşam tarzını kabul etmemesi, batılı seçkinleri dehşete
düşürmektedir. Özellikle Müslüman ülkelerden gelenlerin, İslam temelli inanç ve
yaşam tarzlarına sıkı sıkıya bağlı kalmaları, Batı’nın "entegrasyon"
projesinin iflas ettiğinin göstergelerindendir.
Belgenin Orta Doğu’ya bakışı, önceki dönemlere göre farklılaşmaktadır.
Artık, demokrasi inşası yok, rejim dönüştürme iddiası yok, toplumsal
mühendislik hayalleri yok, onun yerine işgalci Yahudi Varlığı ‘‘İsrail’’in
mutlak güvenliği, enerji, lojistik ve ticaret yollarının denetimi, İran’ın sınırlandırılması
ve çevrelenmesi, bölgenin Hilâfet gibi birleşik bir güç odağına dönüşmesinin
engellenmesi şeklinde asgari ama hayati hedefler vardır. Bu, ABD’nin Orta Doğu’da
artık düzen kurmaya çalışmakla birlikte bundan daha fazla olarak “Yeni bir düzen
çıkmasını engellemek” istediğini göstermektedir. Bu nokta, Hilâfet
meselesiyle doğrudan bağlantılıdır. Çünkü ABD açısından asıl tehlike, tek tek
örgütler değil birleşik, özgüvenli ve bağımsız, Hilâfet ile yönetilen bir Müslüman
dünyasıdır.
Belgenin en çarpıcı yönlerinden biri, ideolojik dilin neredeyse tamamen
geri plana çekilmiş olmasıdır. “Demokrasi”, “insan hakları”, “özgürlükler”
gibi kavramlar artık kurucu iddia değil, gerektiğinde kullanılacak retorik
süslere indirgenmiştir. ABD, artık dünyayı ikna etmeye değil, dünyayı zorlamaya
hazırlanmaktadır. Bu ise bir gücün yükseliş evresinin değil, iniş evresinin
tipik davranışıdır.
Tüm bu unsurlar bir araya getirildiğinde, yeni güvenlik stratejisinin özeti
şudur: ABD artık dünyayı yönetmekten ziyade başkasının yönetmesine izin vermek
istemiyor. Bu yüzden, birleşmeleri engelleyen, bölgesel güçleri birbirine
çarpan, kalıcı çözümleri sabote eden, sürekli düşük yoğunluklu kriz üreten bir
küresel kaos yönetimi stratejisi benimsemektedir. Yani yeni ABD Ulusal Güvenlik
Stratejisi ve Trump Doktrini bir yükselişin manifestosu değil, gerileyen bir
gücün, kayıpları yönetme çabası, gerileyişin kontrol altında tutulma stratejisidir.
Trump’ın Yeni Doktrini Ne Anlama Geliyor?
Amerikan dış politikası, tarihsel olarak “doktrinler” üzerinden
kendisini meşrulaştırma geleneğine sahiptir. Monroe Doktrini (1823),
başlangıçta ABD’nin Avrupa’nın sömürgeci müdahalelerine karşı Batı Yarım Küre’yi kapatma iddiasını taşıyordu.
Zamanla bu doktrin, “koruma” söylemi altında Batı Yarım Küre’yi Amerikan
nüfuz alanına çeviren emperyal bir araç haline geldi ve Trump’ın 2025 versiyonu
ile de bu korumacılık küresel bir gasp operasyonunun stratejisine dönüştürüldü.
Trump döneminde ortaya çıkan ve bazı çevrelerce “Donroe Doktrini”
olarak adlandırılan yaklaşım Monreo’nun güncellenmiş hâli değil; onun
çıplaklaştırılmış, ideolojiden arındırılmış ve küreselleştirilmiş versiyonudur.
Klasik Amerikan doktrinleri genellikle, demokrasi, özgürlük, insan hakları, medeniyet
götürme gibi kavramlarla süslenirdi. Trump Doktrini ise bu süsleri atmış ve
şunu açıkça söylemiştir, “Güçlü olan haklıdır. Amerikan çıkarı neyi
gerektiriyorsa o yapılır.” Bu ise meşruiyet üretme kapasitesini yitirmiş küresel
bir gücün kendini savunma refleksinden ibarettir.
Eğer dünyaya sunacak bir fikriniz, bir adalet anlayışınız veya bir ahlâkî
üstünlüğünüz kalmadıysa, elinizde kalan tek şey kaba kuvvettir. Trump
tarafından Venezuela’daki dünyanın en büyük petrol rezervlerine veya
Grönland’ın stratejik madenlerine "el koyma" türünden girişimler
bu büyük eksikliğin bir sonucudur. Trump, Amerikan askeri gücünün verdiği
küstahlıkla, müttefiklerini dahi haraca bağlayan bir haydut devlet profili
çizmekte, yaralı bir canavar gibi can havliyle etrafına saldırmaktadır.
Trump Doktrinini üç ana eksen üzerinden değerlendirmek mümkündür.
Birincisi; egemenlik ve devlet merkezlilik. Trump, hem ABD’nin
kendi egemenliğini mutlaklaştırmış hem de uluslararası sistemde, devlet dışı
aktörlerin, sınır aşan ideolojik projelerin, üst kimlik iddialarının meşruiyet kazanmasına
karşı sert bir tutum almıştır. Bu, hilâfet gibi ulus-devlet üstü bir siyasal
tasavvurla doğrudan yapısal bir çatışma anlamına gelmektedir. Trump
Doktrini’nin bilinçaltındaki temel korku ulus-devlet sistemini aşan her büyük
fikrin kontrol edilemez oluşudur.
İkincisi; uzun savaşlardan kaçınma, ani ve yıkıcı darbeleri tercih
etme. Trump, “sonsuz savaşlara” karşı olduğunu defalarca dile getirmiştir.
Ancak bu ABD’nin güç kullanmaktan vazgeçtiği anlamına gelmez. Tam tersine, daha
kısa, daha sert, daha yıkıcı müdahaleleri tercih ettiği anlamına gelir. Bağdadi’nin,
Kasım Süleymani’nin öldürülmeleri, İran’a ve DEAŞ’a yönelik hava saldırıları,
Venezuela lideri Nicolas Maduro’nun kaçırılması bu yaklaşımın örnekleridir. Bu
doktrin şunu söylemektedir. “Toprak işgal etmeyeceğiz. Ama tehdit gördüğümüz
şeyi de yaşatmayacağız.” Bu, hilafetin yeniden tesisi gibi somut siyasal-askerî
bir güç ortaya çıktığında, ABD’nin bunu tereddütsüz biçimde engellemeye çalışacağını
gösterir.
Üçüncüsü; ideolojik mücadeleden güvenlikçi politikaya geçiş, önceki
Amerikan stratejileri, ideolojik rekabeti, demokrasi-otoriterlik, özgürlük-diktatörlük
gibi söylemler üzerinden yürütüyordu. Trump Doktrini bu dili büyük ölçüde terk
etmiştir. Artık mesele, kimin haklı olduğu değil, kimin tehlikeli olduğu
meselesidir. Bu da şu anlama gelmektedir. ABD, herhangi bir fikri yanlış olduğu
için değil, güç üretebilme kapasitesine sahip olduğu için hedef alacaktır.
Monroe’dan küresel kovboyluğa geçiş yapılan Trump döneminde, uluslararası
hukuk, çok taraflı kurumlar, müttefiklik mekanizmaları açıkça yük olarak
görülmeye başlanmıştır. Bunun yerine, tehdit, şantaj, yaptırım, ani güç
kullanımı normalleşmiştir. Bu ise ABD’nin artık, “Kuralları ben koydum” demediğini,
“Güç bende, canım ne isterse onu yaparım” dediğini gösterir. Bu tür sadece
gücü esas alan stratejiler, tarih boyunca çöküşünü geciktirmeye çalışan büyük
güçlerin karakteristik özelliğidir.
Trump döneminde Orta Doğu politikası şu dört hedefe indirgenmiştir: Gasıp
Yahudi Varlığı ‘‘İsrail’’in mutlak güvenliği, ticaret, lojistik ve enerji hatlarının
denetimi, İran’ın sınırlandırılması ile bölge ülkeleri üzerinde Amerikan
nüfuzunun tam kontrolü ve Amerika’nın bölge politikalarına ve çıkarlarına
hizmet etmelerinin sağlanması, son ve belki de en önemlisi olarak bölgenin Hilâfet
gibi birleşik bir siyasi özne hâline gelmesinin engellenmesi. Çünkü ABD
açısından asıl tehlike, İslam ve Hilâfet düşüncesinin bu coğrafyada siyasal
karşılık bulmasıdır.
Trump Doktrini yüzeyde agresif, kibirli ve saldırgan görünürken derininde
şunu saklamaktadır. “Artık dünyayı ikna edemiyoruz. O hâlde korkutarak
yönetelim.” Bu, yükselen değil artık istikrarını kaybetmiş, liderliğini
korumakta zorlanan bir gücün elinde kalan tek seçenek oluşundandır. Trump
Doktrini, yeni bir dünya düzeni kurma projesi değil, çöken bir düzenin son
savunma refleksinin bir yansımasıdır. Ve bu doktrin, İslam ve Hilâfet gibi büyük
siyasal fikirleri yok etmeyi değil, en fazla onları bastırmayı ve geciktirmeyi
hedefleyebilir.
Hilafet Meselesi Neden ABD İçin Varoluşsal Bir Tehdittir?
Batı dünyasında, özellikle de ABD’nin stratejik literatüründe “Hilâfet”
kavramı çoğu zaman, dar anlamda bir güvenlik tehdidi ya da radikalizm başlığı altında
ele alınmaktadır. Bu çerçeve, bilinçli veya bilinçsiz şekilde, meselenin asıl
boyutunu görünmez hale getirmektedir. Oysa Hilâfet fikri, bir güvenlik problemi
değil, bir meşruiyet problemidir. Bir örgüt meselesi değil, bir dünya tasavvuru
meselesidir. ABD ve Batı açısından asıl tehdit, Batı merkezli dünya düzeninin
ideolojik ve siyasal meşruiyetinin sorgulanmasıdır.
Modern uluslararası sistem üç temel varsayım üzerine kurulmuştur:
1-Ulus-devlet en üst siyasal birimdir. 2-Egemenlik, halka aittir. 3-Meşruiyet,
seküler hukuk, uluslararası sistem ve tanıma üzerine kuruludur.
Hilâfet fikri ise bu üç varsayımı da kökten reddeder, ulus-devlet
sınırlarını aşar. Egemenliğin kaynağını ilahi otoriteye dayandırır. Meşruiyeti uluslararası
sistem ve Batı’nın tanımasından değil, İslam’ı esas alan kendi kurallar
dünyasından alır. Siyasi, hukuki ve ekonomik bir düzen iddiası olan alternatif bir
medeniyet perspektifi sunar. Bu nedenle Hilâfet,
mevcut küresel düzenin içinde bir alternatif değil, ona dışarıdan, kökten,
ideolojik ve jeopolitik bir meydan okumadır.
ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard bu meydan okumayı şu sözlerle
dile getirmektedir: “Bu İslam ideolojisi, özünde küresel bir Hilafet kurmayı
hedefleyen siyasi bir ideoloji olduğu için özgürlüğümüze doğrudan bir tehdit
oluşturmaktadır. İslam ideolojisi ve Hilafet fikri, yalnızca ABD’nin değil, demokrasiyi
kutsayan tüm rejimlerin ortak korkusudur.”
Belgede ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun açıklamalarında korkuyla andığı
gibi, "radikal İslam" ve "yayılmacı Hilafet"
gibi ifadeler, Müslümanların birleşme iradesine karşı duyulan endişeden
kaynaklanan ifadelerdir. İslam sadece
Allah ile insan arasında bir "din" değil, hayatın her alanına
hükmeden kapsamlı bir nizamdır. Hilâfet ise bu kapsamlı nizamın uygulayıcısı,
koruyucusu ve taşıyıcısıdır. Bunu en iyi bilen olduğu için Amerika’nın asıl
korkusu, Hilâfet’in, stratejik mevkilere, muazzam kaynaklara ve ideolojik
bağımsızlığa sahip bir güç olarak Amerika’nın liderlik ettiği mevcut sömürgeci dünya
düzenini temelinden sarsacak olmasıdır.
ABD açısından İslam dünyasıyla ilgili temel sorun, hiçbir zaman tek tek
devletler, tek tek hareketler, tek tek krizler olmamıştır. Amerika, dağınık,
bağımlı ve parçalı bir coğrafyanın, bir gün birleşik siyasal güçlü bir özne
hâline gelmesinden korkmaktadır. Hilâfet, bu korkunun geçek karşılığıdır. Bu
yüzden, siyasal İslami hareketler ötekileştirilmiş ve bir yandan da kuşatılmaya
çalışılmış, mezhep, etnik ve devlet içi fay hatları kaşınmış, bölgesel birlik
ihtimalleri sabote edilmiş ya da ABD’ye tabi hale getirilmiştir. Bölge
rejimleri ABD’nin önünde diz çöktürülmüş ve ABD’nin İslam ile savaşında birlikte
hareket etmeye gönüllü olmuşlar, gasıp Yahudi Varlığı ‘‘İsrail’’ Batının İslam
ile savaşında ileri bir karakol olması itibariyle sürekli desteklenmiştir. Bütün
bunlardan amaç ise şudur. İslam coğrafyasında bir daha asla gerçek anlamda tek
ve güçlü bir siyasi irade doğmasın.
ABD için Çin bir rakiptir, Rusya istikrarsızlaştırıcı askeri bir güçtür, ama
Hilâfet fikri bir alternatif medeniyet iddiasıdır. Çin, sistemi ele geçirmek
isterken. Hilâfet fikri ise sistemin kendisini gayrimeşru ilan etmektedir. Bu,
çok daha derin ve çok daha tehlikeli bir meydan okumadır. ABD, devletleri
parçalayabilir, rejimleri devirebilir, ekonomileri çökertebilir, siyasi ve
askeri seçkinleri satın alabilir, orduları dağıtabilir, ama uzun vadede olsa
bile büyük bir fikri yok edemez. Bir inancı, bir fikri ya da bir ideolojiyi bombalayarak
ortadan kaldıramaz. Meşruiyet üretemediği yerde ancak korku üretebilir. Ve
korku, bir düzen kuramaz, sadece çürümeyi hızlandırır.
Tarihsel olarak büyük fikirler, baskı altında yok olmaz, yeraltında da olsa
yaşamaya devam eder. ABD’nin İslam dünyasına yönelik, güvenlikçi, askerî ve
zorlayıcı hiçbir yaklaşımı, Hilâfet fikrini yok edemez. Aksine onu daha güçlü
bir alternatif haline getirir. İslam Ümmetinin yaşadığı geniş coğrafyada Hilâfet’in
ayak seslerinin artık çık daha güçlü bir şekilde yankılandığı göz önünde
bulundurulduğunda Hilâfet meselesi, ABD için bir “radikalizm” sorunundan daha
çok bir meşruiyet ve medeniyet sorunu haline gelmiştir. Ve bu yüzden de ABD
hangi yöntemlere baş vurursa vursun Hilâfet düşüncesine asla kalıcı bir çözüm
bulamayacaktır.
Trump Doktrini Hilâfet’in Yeniden İkamesini
Engelleyebilir mi?
Bu makalenin başından beri tartıştığımız temel soru şuydu, Trump Doktrini
ve ABD’nin yeni güvenlik stratejisi, İslam dünyasında Hilâfet’in ikamesini, yani
birleşik, alternatif bir siyasal meşruiyet projesinin doğuşunu gerçekten engelleyebilir
mi?
Bu soruya dürüst, stratejik düzeyde ve tarihsel ölçekte verilebilecek
cevap, ABD’nin Hilâfet düşüncesini ve Hilâfet’in yeniden tesis edilmesini
engelleyemeye asla güç yetiremeyeceğidir. Çünkü burada mesele bir örgüt, bir
lider, bir coğrafya değildir. Mesele bir medeniyetin, bir anlam dünyasının, bir
siyasal meşruiyet arayışının ve Hilâfet çatısı altında birleşmesi halinde büyük
bir güce ve etkili bir siyasal özneye dönüşecek olan İslam Ümmetinin yeniden
tarih sahnesine çıkma ihtimalidir.
ABD’nin son 30 yıldaki pratiği çok nettir, devletleri yıkabilir, ülkeleri
işgal edebilir, darbeler yapabilir, ekonomileri çökertebilir, toplumları
parçalayabilir, ama hayatın hangi şey uğrunda yaşanacağını söyleyemez, anlam
inşa edemez, meşruiyet üretemez. Büyük bir fikrin yerine ondan daha iyisini
koyamaz. Trump Doktrini bu gerçeğin itirafıdır. Artık ABD, “Daha iyi bir
düzen kuracağım” demiyor, sadece “Benden başkası düzen kuramasın”
diyor. Bu ise artık değerleri tükenmiş, ufku tıkanmış güçlerin stratejisidir.
Hilâfet tarihsel derinliği sahip olan büyük bir fikirdir. Hilâfet fikri,
dün başlamadı, bugün de devam edecek, yarın da var olacaktır. Bu fikir, ulus-devletlerin
üretemediği adalet duygusunun, Batı merkezli düzenin üretemediği meşruiyetin, parçalanmış
bir coğrafyanın ürettiği varoluş çabasının ve siyasal boşluğun ürünüdür. Bu
boşluk var olduğu sürece ABD bu boşluğu, bombalayarak, yaptırımlarla, kukla
rejimlerle, istihbarat operasyonlarıyla dolduramaz. Çünkü, hayatın anlam ve
amacı ile ilgili ideolojik boşluk zorla doldurulamaz.
Tarih çok sayıda büyük devlet ve imparatorlukların çöküşüne şahitlik
etmiştir. Bugün de Amerikan merkezli dünya düzeni yapısal bir yorgunluk ve
tükenmişlik içindedir. Trump Doktrini ve benzeri yaklaşımlar, bu gerileyişi
durduramaz, sadece daha sert, daha kuralsız ve daha yıkıcı hâle getirebilir. Bu
tür doktrinler, çözüm değildir, çöküşün semptomlarıdır.
Trump Doktrini’nin ve genel olarak yeni Amerikan stratejisinin en büyük
yanılgısı şudur, “Yeterince güç kullanırsak, tarihin yönünü değiştirebiliriz.” Bu doğru değildir. Güç değişimi
yavaşlatabilir, güç bedeli artırabilir, güç yeni bir düzene geçişi daha zorlu
hale getirebilir, ama tarihin yönünü kalıcı olarak tersine çeviremez.
Bugün artık Fas’tan Endonezya’ya uzanan geniş Müslüman coğrafyasında, hatta
Berlin ve Hamburg gibi Batı metropollerinin sokaklarında dahi “Hilâfet”
çağrıları yankılanmaktadır. Bu çağrı, İslam inancını esas alan bir çağrı
olmasının yanı sıra aynı zamanda sömürgeci küresel dünya düzeninin bütün
insanlığı kuşatan baskı, zulüm, sömürü, çifte standart, adaletsizlik,
eşitsizlik, hukuksuzluk ve ahlâkî çöküşüne karşı yükselen siyasal bir
itirazdır. Bugün Hilâfet, yalnızca Müslümanlar için değil, küresel sistemin
mağdur ettiği, ezdiği ve dışladığı Müslüman olmayan kitleler için dahi bir
umut, bir adalet arayışı ve bir kurtuluş fikri hâline gelmiştir.
Yaklaşık iki milyarlık nüfusa sahip İslam ümmetinin, jeopolitik ve
stratejik açıdan dünyanın kalbini oluşturan coğrafyasını, muazzam servet ve
kaynaklarını, ekonomik potansiyelini ve askeri kapasitesini Hilâfet çatısı
altında birleştirmesi, mevcut küresel güç dengelerini kökünden sarsacak yenilmez
bir gücün doğuşu anlamına gelecektir. Böyle bir birliktelik yalnızca Müslüman coğrafyasında
sömürgeciliği sona erdirmekle kalmayacak, aynı zamanda küresel ölçekte
sömürgeci sistemin beslendiği bütün kaynakları kurutarak bu düzenin devamını da
imkânsız hâle getirecektir.
Hilâfet, kapitalizmin ürettiği yoksulluk, sömürü, eşitsizlik ve toplumsal
çürüme karşısında, İslam’ın adalet, refah ve merhameti merkeze alan iktisadi ve
sosyal sistemiyle seçkin ve örnek bir toplum modeli inşa etme iddiası
taşımaktadır. Bu yönüyle Hilâfet, yalnızca bir yönetim biçimi değil,
sömürgeciliğin karanlığına mahkûm edilen insanlık için somut bir alternatif ve Batı
merkezli sömürgeci medeniyet anlayışına karşı bütüncül bir İslam medeniyeti projesidir.
Her ne kadar bugün İslam ümmeti ulus-devlet sınırlarıyla parçalanmış, büyük
ölçüde Amerika’nın öncülüğünü yaptığı sömürgeci dünya düzenine entegre olmuş ya
da ona bağımlı kukla rejimler tarafından yönetiliyor olsa da bu durum kalıcı
değildir. Aksine, İslam ümmetinin sahip olduğu devasa potansiyelin Hilâfet
fikri etrafında yeniden harekete geçirilme ihtimali, Trump’ın, Amerika’nın ve
sömürgeci Batı medeniyetinin yaşadığı varoluşsal korkunun temel nedenini
oluşturmaktadır.
Amerika’nın, sömürgeci Batı medeniyetinin ve mevcut küresel uluslararası
sistemin yalnızca ideolojik, ekonomik ve kültürel değil aynı zamanda ahlaki ve
siyasal meşruiyet açısından da ciddi bir tükenmişlik yaşadığı artık gizlenemez
bir açıklıkla ortaya çıkmıştır. Bu yapısal yorgunluk, geniş Müslüman
coğrafyasından yükselen Hilâfet talepleri karşısında bu sistemlerin uzun vadede
direnemeyeceğini göstermektedir. Trump Doktrini ve ABD’nin yeni güvenlik stratejileri,
Hilâfet’in yeniden ikamesini gerçek anlamda engelleyemez, olsa olsa bu süreci
geciktirmeye, daha maliyetli ve daha sancılı hâle getirmeye çalışabilir. Ancak süreç,
sömürgeci düzenin değil, ona meydan okuyan İslam ve Hilâfet düşüncesinin lehine
işlemektedir.
Bu çağın asıl mücadelesi, kimin daha çok silahı var? Kimin ekonomisi daha
güçlü? Kim daha fazla teknolojik üstünlüğe sahip? Mücadelesinden daha çok kim
insanlığa daha anlamlı, daha adil, daha tutarlı bir dünya vaat ediyor? Sorularına
verilen cevapların mücadelesidir. ABD bugün bu sorulara ikna edici bir cevap
verememektedir. Ve cevap veremeyen her düzen eninde sonunda zorla ayakta
durmaya çalışır. Zorla ayakta durmaya çalışan her düzen ise, tarihte hiçbir
zaman kalıcı olmamıştır.
Sonuç olarak, Trump Doktrini ve yeni ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi yükselen
İslam ve Hilâfet düşüncesi ile Hilâfet’in yeniden tesisinin önünü kesebilecek
bir stratejiden daha çok, gerileyen ve çöküşe sürüklenen bir medeniyetin son
savunma refleksi olarak okunmalıdır.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış