Hilâfet Devleti yıkılıp Müslümanlar savunmasız kalınca sadece topraklarımız
değil aynı zamanda fikirlerimiz ve kültürümüz de işgale uğradı maalesef.
Sonrasında ise ne, var olan kültürümüzü koruyabildik ne de hayatlarımızı
hedef alan kültürel işgallere engel olabildik. Kültür sermayemizi gün be gün
erittiğimiz gibi; Batı, her şeyiyle hayatımızı kuşatır hale geldi. Batı bütün
güçleriyle ve imkanlarıyla adeta aç sırtlanlar gibi İslâm ümmetinin üzerine
saldırdı ve kültürel manada hafife alınmayacak ciddi tahribatlar meydana
getirdi.
İslâm düşmanı kâfirler, Batı’ya meftun zevat – vekâlet savaşlarını yürüten
yöneticiler yardımıyla Batı modeli eğitim müfredatlarıyla genç dimağlara sapkın
fikirlerini yavaş yavaş zerk etti. Bin bir türlü özenti üsluplarıyla ve iletişim
araçlarıyla zehirli kültürlerini dünyalarımızda var ettiler. “İnanç
özgürlüğü” kisvesi altında İslâm akidesine sahip gençleri dalalete
düşürdüler. Tüm bu kültürel ve fikri saldırılar neticesinde; ateist, deist vb.
sapkın inanç ve fikirleri topraklarımıza zerk ederek gençleri, nesilleri ve
toplumu İslâm’dan uzaklaştırmayı, şüphelerle zihniyetlerini bozmayı
hedeflediler. Batı’dan ithal edilen “aileyi koruma kanunları (!)” ile
adeta asırlardır korunan aile kalesini tarumar ettiler. Vatancılık,
milliyetçilik fikriyle aramıza örülen suni sınırları perçinlediler. Haramları
meşrulaştıran yasalarla toplumu gün be gün ahlaksızlaştırdılar, ötesi Batı
kültürünü kanıksamış Allah’ın rızasından çok uzak bir toplum var ettiler.
Böylesi toplumsal manada savrulma yaşadığımız günümüzde İslâmî cemaatlere/kitlelere
çok ciddi sorumluluklar düşmektedir. İşte o sorumlulukların en önemlisi ve
önceliklisi kuşkusuz ‘emri bil maruf ve nehyi anil münker’ vecibesidir.
Evet İslâmî kitleler; İslâm’ın kendilerine yüklediği sorumluluk gereği gerek iç
siyasette gerekse dış siyasette sorumluluklarını yerine getirmeyen yöneticileri
muhatap almalı ve ilgili makam sahibine istikameti göstermelidirler.
Cemaatlerin, en öncelikli görevlerinden bir tanesi de Batı’dan ithal
edilmiş yasalarla toplumsal savrulmanın esasi müsebbibi olan yöneticiler olduğu
gerçeğini gündemde tutmaktır. Ne var ki cemaatler/kitleler tarafından; “maslahat
fıkhı” ve anlayışı gereği toplumsal çürümeye sebebiyet veren asıl
etken olan yöneticilerin muhasebesinde zafiyet gösterilmiştir.
Sorumluluklarının gereği olarak İslâmî cemaatler yöneticileri muhasebe
etmedikleri gibi, maslahat fıkhının gereği olarak desteklenmesini telkin
etmişlerdir.
Türkiye ve 24 yıla yakındır iktidarda olan AK Parti özelinde değerlendirecek
olursak; İslâmî cemaatler Allah Subhânehû ve Teâlâ’nın rızasından uzak
bir hayatın egemen olmasına neden olan demokrasinin kaygan ve şer zemininde yer
almayı “gaye vasıtayı meşru kılar”, “maslahatların celbi,
mefsedetlerin defi” “ehven-i Şerreyn/İki şerden, daha hafif olanını
tercih etmek” gibi anlayışının ardına sığınarak desteklediler.
Hâl böyle olunca da değiştirmek ve Allah Subhânehû ve Teâlâ’nın rızası
doğrultusunda hayat sürmek üzere çıktıkları bu yolda, bırakınız yöneticilerin
ellerinden tutup zulme mâni olmayı ve muhasebe etmeyi; kendileri sistem
içerisinde değiştiler ve yola koyulduklarında “araç” olan demokrasi,
yolun ortasında “amaç” oldu.
“Maslahat Fıkhı”nın asıl çıkış noktası ve
neyin kast edildiği konusunun izahına geçmeden önce, Maslahat Fıkhı’nı her kilidi
açan bir anahtar olarak görenlere, maslahat için iktidarın işlediği münkerlere
sessiz kalanlara çok samimi olarak şu soruları da sormak istiyorum.
İktidarın işlediği haramlara maslahat gereği sessiz kalmak, çocuklarımızın
eşcinsellerle aynı atmosferi solumaları ve ahlaksız bir gençliğin meydana
gelmesi için miydi?
Maslahat gereği emri bil maruf be nehyi anil münkeri terk etmek, AB uyum
yasaları çerçevesinde zinanın suç olmaktan çıkarılması için miydi?
Faizin “dünya gerçeğine” dönüşüp fütursuzca tüketilmesi
hangi maslahat anlayışı ile izah edilebilir ki?
Maslahat için hakkı gizlemek, Gazze’de katliam sürerken “İsrail” ile
ticaretin direkt ya da endirekt olarak sürdürülmesi için miydi? Kardeşlerimiz
Gazze’de katlediliyorken varil başına elde edilecek birkaç dolar kazanç hangi
maslahatın gereğidir, söyler misiniz?
Şeytanın pis işlerinden olan kumarın ekranlarda başörtülü kızların eliyle
ve devlet gözetiminde oynatılmasının neresi maslahattır?
Müslümanların katledenlerin azmettiricisi olan en başta da ABD olmak üzere kâfirlerle
kurulan siyasi ilişkiler ve “dostluklara(!)” maslahat amaçlı sessiz
kalmak; daha fazla sömürü ve daha fazla Müslüman kanının akıtılması için miydi?
6284 sayılı yasayı, iktidarın maslahatı adına görmezden gelmek; “Allah
ve Rasulü’nün koruma altına aldığı kale” olan ailelerin darmadağın
edilmesi için miydi?
Her akıl ve vicdan sahibi Müslümanın “hayır” cevabını vereceği bu ve
benzeri soruları çoğaltmak mümkün… Ancak özeleştiri yapmaya ve iç dünyamızda
sorgulamaya yeterli olduğunu düşünerek şimdi maslahat konusunu değerlendirmeye
geçebiliriz.
Bugün haramların yaygınlaşmasında, iktidarın koşulsuz desteklenmesinde ve
cemaatler açısından genelde haramlara sessiz kalışta kilit rol oynayan kaide; “Defi
mefâsid, celbi menâfiden evlâdır.” (Zararı gidermek fayda sağlamaktan
önceliklidir.) kaidesidir.
Bu, Hanefi fıkhının temel dayanaklarından olan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’nin
de dayanağını oluşturan, “Büyük Külli Kaideler” içerisindeki en kritik yere
sahip kaidelerden biridir.
Defi Mefsedet: Olumsuz sonuçları engellemeyi amaçlar.
Celbi Menfaat/Maslahat: Olumlu sonuçlar elde etmeyi amaçlar.
Fıkıh kitapları incelendiğinde; maslahat fıkhının, hakkında nehyedici
nasların olmadığı durumlarda geçerli olduğunu söylemek mümkündür. Belki konunun
en can alıcı noktasını da burası teşkil etmektedir. Yani hakkında yapılması ya
da kaçınılmasına dair kati nasların var olduğu konularda heva ve arzuların
belirleyici olduğu “maslahat fıkhı” geçerliliğini mutlak surette yitirmektedir.
Kati nasların varlığına rağmen aklın ön gördüğü bir maslahatı esas kabul ederek
aykırı hareket etmek; ayette buyurulduğu gibi heva ve hevesi ilah edinmektir.
Ki Rabbimiz Azz eve Celle ayetinde şöyle buyurmaktadır: اَرَاَيْتَ
مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُۜ “Hevâsını (nefsânî
arzularını) kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü?” [Furkan Suresi
43]
Yani maslahat fıkhının geçerliliği hakkında yasaklayıcı ya da yapılmasına
yönelik emredici nasların olmadığı durumlar için söz konusu olabilir. Nasların
varlığına rağmen maslahatı esas kabul etmek; ayette zemmedilen nefsani arzuları
ilah edinmek anlamına gelecektir.
Bu esasi düşünceyi belirttikten sonra, yukarıda da kısmen belirtildiği
gibi; maslahat; sözlükte “menfaat ve fayda”, mefsedet ise “kötü
ve zararlı olan” anlamına gelmektedir. Bizim yazımıza konu olan fıkıh usulü
ilminde de bahsi geçen ‘Mesâlihi Mürsele’dir.
Mesâlihi Mürsele: Şâri’nin ne itibar ne de reddettiğine dair nass
bulunmayan maslahattır.
Bizim üzerinde duracağımız maslahat “Mürsel” olan maslahattır. Yani Kur’an
ve Sünnet naslarının beyan etmediği ve mubah alanda geçerliliği olan
maslahattır.
Mürsel maslahata kaynaklarımızda birçok örnek verilmektedir. Kur’an’ın cem
edilerek Mushaf hâline getirilmesi buna örnek olarak verilebilir. Aynı şekilde
Müslümanlara, genişletilmesi halinde maslahat içeren mescitlerin Osman
RadiyAllahu Anh döneminde genişletilmesi örneğinde olduğu gibi… Fakihlerin
örneklerinden de anlaşılacağı üzere konu hakkında emredici ya da yasaklayıcı
nas olmayan; mubah veya meşru daire içinde ve teknik çerçeve kapsamında
değerlendirilmiştir. Yoksa bugün olduğu gibi açıkça haram hükmü olan meseleler
için geçerli değildir.
Burada vurgulanması elzem olan bir husus vardır ki o da; Mesâlihi
Mürsele’nin Kur’an, Sünnet, Şeri Kıyas ve Sahabe İcmaı gibi şeri delil olduğu
konusunda âlimlerimizin bir ittifakı söz konusu değildir. Yani şeri hükümlerin
istinbatında kendisine dayanılan katiliği/kesinliği ispat edilmiş şeri
delillerden olma özelliğinden yoksundur. Hatta Şeyh Allâme Takiyuddin en
Nebhâni “İslam Şahsiyeti” kitabının üçüncü cildinde bu konuyu “delil olmadığı
hâlde delil sanılanlar” başlığı altında ele almış ve ayrıntılı bir şekilde
delilleriyle birlikte katiyet ifade etmeyen bir delil olduğunu ortaya
koymuştur.
Tekraren ifade edelim; Mesâlihi Mürsele’ye delil olarak itibar eden
fakihler nezdinde dahi bu, hiçbir zaman ve koşulda Şâri’nin haram ve günah
saydığı hususlar maslahat olarak veya Şâri’nin emrettiği hususlar mefsedet-zarar
olarak görülmemiştir. Bu nedenle dünün selef alimleri Mesâlihi Mürsele’yi; bugün
tavizkar fıkıhçıların her kapıyı açan anahtar mesabesinde gördükleri gibi görmemişler.
Âlimlerimizin hassasiyetle üzerinde kafa yordukları ve bin bir kayıt düşerek
işlettiği müstesna kaidelerin bugün, vakıaya teslim olmuş vakıacı fakihler ve
onların yol verdiği cemaatler tarafından bağlamından kopartılarak heva hevesler
doğrultusunda hoyratça kullandıklarına şahit oluyoruz.
Bu da günümüzde olduğu gibi; haramların kolayca zaman ve şartlara göre
meşrulaştırılabildiği, sabiteleri olmayan her şekle uyarlanabilir bir din
algısının var olmasına sebebiyet vermiştir.
Böylesi bir din algısı İslâmî cemaatlerin muhasebe ve emri bil maruf, nehyi
anil münker vacibiyetine de ciddi manada olumsuz etkisi olmuştur. Yöneticilerin
gayri İslâmî uygulamaları karşısında sessizlik ve kayıtsız kalma durumu “maslahat
fıkhı” ile izah edilir hale gelmiştir.
Halbuki; delaleti ve subuti kati naslar, “emri bil maruf, nehyi anil
münker” vacibiyeti, bilakis şirk/küfür başta olmak üzere bütün fitneleri
bertaraf etmek için vardır. İşlevselliğinin anlamı, münkerle ve münkerin uygulayıcıları
konumunda olan yöneticiler ile mücadele etmektir.
سَيِّدُ
الشُّهَدَاءِ حَمْزَةُ بْنُ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ، وَرَجُلٌ قَامَ إِلَى إِمَامٍ
جَائِرٍ فَأَمَرَهُ وَنَهَاهُ فَقَتَلَهُ “Şehitlerin
efendisi, Hamza bin Abdulmuttalib ve zalim yöneticiye karşı çıkıp ona marufu
emredip münkeri nehyederek öldürülen kimsedir.” [Hakim, Müstedrak]
hadisiyle zalim sultan karşısında hakkı söylemek dini bir zorunluluk iken nasıl
olur da bir takım maslahatların gözetilmesi amaçlanarak sessiz kalınabilir ki?
إِنَّ النَّاسَ إِذَا رَأَوُا الظَّالِمَ فَلَمْ يَأْخُذُوا عَلَى
يَدَيْهِ أَوْشَكَ أَنْ يَعُمَّهُمُ اللَّهُ بِعِقَابٍ مِنْهُ “İnsanlar zalimi gördükleri zaman eğer ellerini tutmaz ve
onu zulümden engellemez ise, aradan fazla bir zaman geçmeden Allah kendi
nezdinden onların hepsini kuşatacak bir azap gönderir.” [Ebu Davud, Tirmizi] “Zalimin elinden tutun” hadisiyle
zalimin zulmüne engel olmak kati bir şekilde talep edilirken, “İktidara
zarar verecekse doğruları söylemek caiz değildir.” düşüncesiyle iktidarın
maslahatını esas alınarak münkerleri görmezden gelmek ne ile izah edilebilir
ki?
وَالَّذِي
نَفْسِي بِيَدِهِ لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلَتَنْهَوُنَّ عَنْ الْمُنْكَرِ
أَوْ لَيُوشِكَنَّ اللّٰهُ أَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عِقَابًا مِنْ عِنْدِهِ ثُمَّ
لَتَدْعُنَّهُ فَلَا يَسْتَجِيبُ لَكُمْ “Nefsim
elinde olana yemin ederim ki, mutlaka marufu emreder ve münkerden
nehyedersiniz. Yahut Allah sizin üzerinize katından bir azap gönderiverir de
sonra O’na dua edersiniz, ama size icabet edilmez.” [Tirmizi]
hadisi, münkerden neyhetmeyi emrederken nasıl olur da cemaatler kazanımlarını
kaybetme korkusuyla bu vecibeden geri kalabilirler ki?
Bu ve benzeri nasların delaletinden hareketle asıl maslahat:
Allah’ın hükümleriyle/maruflarıyla hükmetmeleri için yöneticilere emretmek
değil midir?
Haram uygulamaları olan idarecileri münkerden nehyetmek değil midir?
Hakikatleri duymaya muhtaç insanlara İslâm’ın hükümlerini kınayıcının
kınamasına aldırmadan anlatmak değil midir?
Kısacası asıl maslahat Allah’ın emir ve nehiyleriyle kayıtlı olmak değil
midir?
Allah’a kulluk bilincinde olan kimseler için Allah’ın rızası nerede ise
maslahat oradadır.
Allah’ın rızası ise emir ve nehiylerine kalben hiçbir tereddüt duymaksızın
bağlanmaktır. Rabbimiz Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ
اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْرًا اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ
اَمْرِهِمْۜ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُب۪ينًا
“Allah ve Rasulü bir konuda hüküm verdiği zaman, mümin bir erkek ve mümin
bir kadın kendi görüşüne dayanarak (aksi yönde) bir tercihte bulunması
kesinlikle söz konusu olamaz! Her kim Allah ve Rasulü’ne isyan ederse, apaçık
bir sapkınlığa düşmüş olur.” [Ahzap Suresi 36]
Yoksa maslahat kişilerin kendi şartları ve menfaatleri doğrultusunda iyi ve
güzel olarak gördüklerinde değildir. İslâm’ın maslahat olarak gördüğü biz
kullar için bağlayıcı olmalıdır. Ne var ki günümüzde bu anlayış da Batı’nın
kültürel işgalinden nasibini aldı ve erozyona uğradı. Kapitalizmin menfaat
merkezli hayat mefkuresi İslâm coğrafyasına ve toplumlarına da sirayet edince
amellerde belirleyici ölçü İslâm olmaktan çıktı. Bu doğalında herkese göre
değişkenlik arz eden bir maslahat anlayışı doğurdu. Daha da tehlikesi ise
maslahatın belirleyici ölçü haline gelmiş olması beraberinde herkesin
menfaatlerini ölçü aldığı bir din anlayışı meydana getirdi.
Halbuki; maslahat sözcüğü صلح”selühe,” yukarıda da
kısmen değinildiği gibi iyi olan demektir. Allahu Teâlâ bir çok ayette salih
amelin yapılmasını emrediyor ve imandan sonra salih amel yapanların cennetlik olduklarını
bildiriyor. Salih amel, iyi olan ve Allah’ın helal kıldığı iştir. Allah’ın
kabul ettiği işlerdir. Farzlar, mendublar ve mübahlar, helal dairesine girer. Bunları
yapan kimse salih amel yapmış olur. Maslahattan kasıt bunlardır. İnsan farz
veya mendub veya mübah iş yaparsa maslahatı gerçekleştirmiş olur. Buna göre şu
şeri kaide vaz edilmiştir; “Şeriatın hükmü neredeyse maslahat oradadır”
bunun tersi mefsedettir (fasittir). فسد Fesede, fasit
bozuk demektir. Kur’an’da fasid, mufsid, fasidler, müfsitler, olarak
geçmektedir.
Buna göre, haram işler maslahat olmaz, mefsedettir. Maslahata ulaşmak için
haram işler de yapılmaz.
Yöneticiler İslâm’a muhalif davrandığında onları Allah için uyarmalıyız. Hem de hesapsız, amasız ve fakatsız bir şekilde. Ömer RadiyAllahu Anh’tan mülhem bir sözle bitirelim. Şayet uyarmaz ve hatırlatmazsak, zulümler karşısında dilsiz şeytan olursak bizde hayır yoktur. Uyardığımız hâlde dinlemezlerse onlarda hayır yoktur.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış