İSLÂMÎ KİTLELER BAĞLAMINDA MASLAHAT FIKHI

Abdullah İmamoğlu

Hilâfet Devleti yıkılıp Müslümanlar savunmasız kalınca sadece topraklarımız değil aynı zamanda fikirlerimiz ve kültürümüz de işgale uğradı maalesef.

Sonrasında ise ne, var olan kültürümüzü koruyabildik ne de hayatlarımızı hedef alan kültürel işgallere engel olabildik. Kültür sermayemizi gün be gün erittiğimiz gibi; Batı, her şeyiyle hayatımızı kuşatır hale geldi. Batı bütün güçleriyle ve imkanlarıyla adeta aç sırtlanlar gibi İslâm ümmetinin üzerine saldırdı ve kültürel manada hafife alınmayacak ciddi tahribatlar meydana getirdi.

İslâm düşmanı kâfirler, Batı’ya meftun zevat – vekâlet savaşlarını yürüten yöneticiler yardımıyla Batı modeli eğitim müfredatlarıyla genç dimağlara sapkın fikirlerini yavaş yavaş zerk etti. Bin bir türlü özenti üsluplarıyla ve iletişim araçlarıyla zehirli kültürlerini dünyalarımızda var ettiler. “İnanç özgürlüğü” kisvesi altında İslâm akidesine sahip gençleri dalalete düşürdüler. Tüm bu kültürel ve fikri saldırılar neticesinde; ateist, deist vb. sapkın inanç ve fikirleri topraklarımıza zerk ederek gençleri, nesilleri ve toplumu İslâm’dan uzaklaştırmayı, şüphelerle zihniyetlerini bozmayı hedeflediler. Batı’dan ithal edilen “aileyi koruma kanunları (!)” ile adeta asırlardır korunan aile kalesini tarumar ettiler. Vatancılık, milliyetçilik fikriyle aramıza örülen suni sınırları perçinlediler. Haramları meşrulaştıran yasalarla toplumu gün be gün ahlaksızlaştırdılar, ötesi Batı kültürünü kanıksamış Allah’ın rızasından çok uzak bir toplum var ettiler. 

Böylesi toplumsal manada savrulma yaşadığımız günümüzde İslâmî cemaatlere/kitlelere çok ciddi sorumluluklar düşmektedir. İşte o sorumlulukların en önemlisi ve önceliklisi kuşkusuz ‘emri bil maruf ve nehyi anil münker’ vecibesidir. Evet İslâmî kitleler; İslâm’ın kendilerine yüklediği sorumluluk gereği gerek iç siyasette gerekse dış siyasette sorumluluklarını yerine getirmeyen yöneticileri muhatap almalı ve ilgili makam sahibine istikameti göstermelidirler.

Cemaatlerin, en öncelikli görevlerinden bir tanesi de Batı’dan ithal edilmiş yasalarla toplumsal savrulmanın esasi müsebbibi olan yöneticiler olduğu gerçeğini gündemde tutmaktır. Ne var ki cemaatler/kitleler tarafından; “maslahat fıkhı” ve anlayışı gereği toplumsal çürümeye sebebiyet veren asıl etken olan yöneticilerin muhasebesinde zafiyet gösterilmiştir. Sorumluluklarının gereği olarak İslâmî cemaatler yöneticileri muhasebe etmedikleri gibi, maslahat fıkhının gereği olarak desteklenmesini telkin etmişlerdir.

Türkiye ve 24 yıla yakındır iktidarda olan AK Parti özelinde değerlendirecek olursak; İslâmî cemaatler Allah Subhânehû ve Teâlâ’nın rızasından uzak bir hayatın egemen olmasına neden olan demokrasinin kaygan ve şer zemininde yer almayı gaye vasıtayı meşru kılar”, “maslahatların celbi, mefsedetlerin defi” “ehven-i Şerreyn/İki şerden, daha hafif olanını tercih etmek gibi anlayışının ardına sığınarak desteklediler.

Hâl böyle olunca da değiştirmek ve Allah Subhânehû ve Teâlâ’nın rızası doğrultusunda hayat sürmek üzere çıktıkları bu yolda, bırakınız yöneticilerin ellerinden tutup zulme mâni olmayı ve muhasebe etmeyi; kendileri sistem içerisinde değiştiler ve yola koyulduklarında “araç” olan demokrasi, yolun ortasında “amaç” oldu.  

Maslahat Fıkhı”nın asıl çıkış noktası ve neyin kast edildiği konusunun izahına geçmeden önce, Maslahat Fıkhı’nı her kilidi açan bir anahtar olarak görenlere, maslahat için iktidarın işlediği münkerlere sessiz kalanlara çok samimi olarak şu soruları da sormak istiyorum.

İktidarın işlediği haramlara maslahat gereği sessiz kalmak, çocuklarımızın eşcinsellerle aynı atmosferi solumaları ve ahlaksız bir gençliğin meydana gelmesi için miydi?

Maslahat gereği emri bil maruf be nehyi anil münkeri terk etmek, AB uyum yasaları çerçevesinde zinanın suç olmaktan çıkarılması için miydi?

Faizin “dünya gerçeğine dönüşüp fütursuzca tüketilmesi hangi maslahat anlayışı ile izah edilebilir ki?

Maslahat için hakkı gizlemek, Gazze’de katliam sürerken “İsrail” ile ticaretin direkt ya da endirekt olarak sürdürülmesi için miydi? Kardeşlerimiz Gazze’de katlediliyorken varil başına elde edilecek birkaç dolar kazanç hangi maslahatın gereğidir, söyler misiniz?

Şeytanın pis işlerinden olan kumarın ekranlarda başörtülü kızların eliyle ve devlet gözetiminde oynatılmasının neresi maslahattır?

Müslümanların katledenlerin azmettiricisi olan en başta da ABD olmak üzere kâfirlerle kurulan siyasi ilişkiler ve “dostluklara(!)” maslahat amaçlı sessiz kalmak; daha fazla sömürü ve daha fazla Müslüman kanının akıtılması için miydi?

6284 sayılı yasayı, iktidarın maslahatı adına görmezden gelmek; “Allah ve Rasulü’nün koruma altına aldığı kale” olan ailelerin darmadağın edilmesi için miydi?

Her akıl ve vicdan sahibi Müslümanın “hayır” cevabını vereceği bu ve benzeri soruları çoğaltmak mümkün… Ancak özeleştiri yapmaya ve iç dünyamızda sorgulamaya yeterli olduğunu düşünerek şimdi maslahat konusunu değerlendirmeye geçebiliriz.

Bugün haramların yaygınlaşmasında, iktidarın koşulsuz desteklenmesinde ve cemaatler açısından genelde haramlara sessiz kalışta kilit rol oynayan kaide; “Defi mefâsid, celbi menâfiden evlâdır.” (Zararı gidermek fayda sağlamaktan önceliklidir.) kaidesidir.

Bu, Hanefi fıkhının temel dayanaklarından olan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’nin de dayanağını oluşturan, “Büyük Külli Kaideler” içerisindeki en kritik yere sahip kaidelerden biridir.

Defi Mefsedet: Olumsuz sonuçları engellemeyi amaçlar.

Celbi Menfaat/Maslahat: Olumlu sonuçlar elde etmeyi amaçlar.

Fıkıh kitapları incelendiğinde; maslahat fıkhının, hakkında nehyedici nasların olmadığı durumlarda geçerli olduğunu söylemek mümkündür. Belki konunun en can alıcı noktasını da burası teşkil etmektedir. Yani hakkında yapılması ya da kaçınılmasına dair kati nasların var olduğu konularda heva ve arzuların belirleyici olduğu “maslahat fıkhı” geçerliliğini mutlak surette yitirmektedir. Kati nasların varlığına rağmen aklın ön gördüğü bir maslahatı esas kabul ederek aykırı hareket etmek; ayette buyurulduğu gibi heva ve hevesi ilah edinmektir. Ki Rabbimiz Azz eve Celle ayetinde şöyle buyurmaktadır: اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُۜHevâsını (nefsânî arzularını) kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü?[Furkan Suresi 43]

Yani maslahat fıkhının geçerliliği hakkında yasaklayıcı ya da yapılmasına yönelik emredici nasların olmadığı durumlar için söz konusu olabilir. Nasların varlığına rağmen maslahatı esas kabul etmek; ayette zemmedilen nefsani arzuları ilah edinmek anlamına gelecektir.

Bu esasi düşünceyi belirttikten sonra, yukarıda da kısmen belirtildiği gibi; maslahat; sözlükte “menfaat ve fayda”, mefsedet ise “kötü ve zararlı olan” anlamına gelmektedir. Bizim yazımıza konu olan fıkıh usulü ilminde de bahsi geçen ‘Mesâlihi Mürsele’dir.   

Mesâlihi Mürsele: Şâri’nin ne itibar ne de reddettiğine dair nass bulunmayan maslahattır.

Bizim üzerinde duracağımız maslahat “Mürsel” olan maslahattır. Yani Kur’an ve Sünnet naslarının beyan etmediği ve mubah alanda geçerliliği olan maslahattır.

Mürsel maslahata kaynaklarımızda birçok örnek verilmektedir. Kur’an’ın cem edilerek Mushaf hâline getirilmesi buna örnek olarak verilebilir. Aynı şekilde Müslümanlara, genişletilmesi halinde maslahat içeren mescitlerin Osman RadiyAllahu Anh döneminde genişletilmesi örneğinde olduğu gibi… Fakihlerin örneklerinden de anlaşılacağı üzere konu hakkında emredici ya da yasaklayıcı nas olmayan; mubah veya meşru daire içinde ve teknik çerçeve kapsamında değerlendirilmiştir. Yoksa bugün olduğu gibi açıkça haram hükmü olan meseleler için geçerli değildir.

Burada vurgulanması elzem olan bir husus vardır ki o da; Mesâlihi Mürsele’nin Kur’an, Sünnet, Şeri Kıyas ve Sahabe İcmaı gibi şeri delil olduğu konusunda âlimlerimizin bir ittifakı söz konusu değildir. Yani şeri hükümlerin istinbatında kendisine dayanılan katiliği/kesinliği ispat edilmiş şeri delillerden olma özelliğinden yoksundur. Hatta Şeyh Allâme Takiyuddin en Nebhâni “İslam Şahsiyeti” kitabının üçüncü cildinde bu konuyu “delil olmadığı hâlde delil sanılanlar” başlığı altında ele almış ve ayrıntılı bir şekilde delilleriyle birlikte katiyet ifade etmeyen bir delil olduğunu ortaya koymuştur.

Tekraren ifade edelim; Mesâlihi Mürsele’ye delil olarak itibar eden fakihler nezdinde dahi bu, hiçbir zaman ve koşulda Şâri’nin haram ve günah saydığı hususlar maslahat olarak veya Şâri’nin emrettiği hususlar mefsedet-zarar olarak görülmemiştir. Bu nedenle dünün selef alimleri Mesâlihi Mürsele’yi; bugün tavizkar fıkıhçıların her kapıyı açan anahtar mesabesinde gördükleri gibi görmemişler.

Âlimlerimizin hassasiyetle üzerinde kafa yordukları ve bin bir kayıt düşerek işlettiği müstesna kaidelerin bugün, vakıaya teslim olmuş vakıacı fakihler ve onların yol verdiği cemaatler tarafından bağlamından kopartılarak heva hevesler doğrultusunda hoyratça kullandıklarına şahit oluyoruz.

Bu da günümüzde olduğu gibi; haramların kolayca zaman ve şartlara göre meşrulaştırılabildiği, sabiteleri olmayan her şekle uyarlanabilir bir din algısının var olmasına sebebiyet vermiştir.

Böylesi bir din algısı İslâmî cemaatlerin muhasebe ve emri bil maruf, nehyi anil münker vacibiyetine de ciddi manada olumsuz etkisi olmuştur. Yöneticilerin gayri İslâmî uygulamaları karşısında sessizlik ve kayıtsız kalma durumu “maslahat fıkhı” ile izah edilir hale gelmiştir.

Halbuki; delaleti ve subuti kati naslar, “emri bil maruf, nehyi anil münker” vacibiyeti, bilakis şirk/küfür başta olmak üzere bütün fitneleri bertaraf etmek için vardır. İşlevselliğinin anlamı, münkerle ve münkerin uygulayıcıları konumunda olan yöneticiler ile mücadele etmektir.


سَيِّدُ الشُّهَدَاءِ حَمْزَةُ بْنُ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ، وَرَجُلٌ قَامَ إِلَى إِمَامٍ جَائِرٍ فَأَمَرَهُ وَنَهَاهُ فَقَتَلَهُ “Şehitlerin efendisi, Hamza bin Abdulmuttalib ve zalim yöneticiye karşı çıkıp ona marufu emredip münkeri nehyederek öldürülen kimsedir.” [Hakim, Müstedrak] hadisiyle zalim sultan karşısında hakkı söylemek dini bir zorunluluk iken nasıl olur da bir takım maslahatların gözetilmesi amaçlanarak sessiz kalınabilir ki?

 إِنَّ النَّاسَ إِذَا رَأَوُا الظَّالِمَ فَلَمْ يَأْخُذُوا عَلَى يَدَيْهِ أَوْشَكَ أَنْ يَعُمَّهُمُ اللَّهُ بِعِقَابٍ مِنْهُ “İnsanlar zalimi gördükleri zaman eğer ellerini tutmaz ve onu zulümden engellemez ise, aradan fazla bir zaman geçmeden Allah kendi nezdinden onların hepsini kuşatacak bir azap gönderir.” [Ebu Davud, Tirmizi] “Zalimin elinden tutun” hadisiyle zalimin zulmüne engel olmak kati bir şekilde talep edilirken, “İktidara zarar verecekse doğruları söylemek caiz değildir.” düşüncesiyle iktidarın maslahatını esas alınarak münkerleri görmezden gelmek ne ile izah edilebilir ki?

وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلَتَنْهَوُنَّ عَنْ الْمُنْكَرِ أَوْ لَيُوشِكَنَّ اللّٰهُ أَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عِقَابًا مِنْ عِنْدِهِ ثُمَّ لَتَدْعُنَّهُ فَلَا يَسْتَجِيبُ لَكُمْ “Nefsim elinde olana yemin ederim ki, mutlaka marufu emreder ve münkerden nehyedersiniz. Yahut Allah sizin üzerinize katından bir azap gönderiverir de sonra O’na dua edersiniz, ama size icabet edilmez.” [Tirmizi] hadisi, münkerden neyhetmeyi emrederken nasıl olur da cemaatler kazanımlarını kaybetme korkusuyla bu vecibeden geri kalabilirler ki?

Bu ve benzeri nasların delaletinden hareketle asıl maslahat:

Allah’ın hükümleriyle/maruflarıyla hükmetmeleri için yöneticilere emretmek değil midir?

Haram uygulamaları olan idarecileri münkerden nehyetmek değil midir?

Hakikatleri duymaya muhtaç insanlara İslâm’ın hükümlerini kınayıcının kınamasına aldırmadan anlatmak değil midir?

Kısacası asıl maslahat Allah’ın emir ve nehiyleriyle kayıtlı olmak değil midir?

Allah’a kulluk bilincinde olan kimseler için Allah’ın rızası nerede ise maslahat oradadır.

Allah’ın rızası ise emir ve nehiylerine kalben hiçbir tereddüt duymaksızın bağlanmaktır. Rabbimiz Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْرًا اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْۜ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُب۪ينًاAllah ve Rasulü bir konuda hüküm verdiği zaman, mümin bir erkek ve mümin bir kadın kendi görüşüne dayanarak (aksi yönde) bir tercihte bulunması kesinlikle söz konusu olamaz! Her kim Allah ve Rasulü’ne isyan ederse, apaçık bir sapkınlığa düşmüş olur.” [Ahzap Suresi 36]

Yoksa maslahat kişilerin kendi şartları ve menfaatleri doğrultusunda iyi ve güzel olarak gördüklerinde değildir. İslâm’ın maslahat olarak gördüğü biz kullar için bağlayıcı olmalıdır. Ne var ki günümüzde bu anlayış da Batı’nın kültürel işgalinden nasibini aldı ve erozyona uğradı. Kapitalizmin menfaat merkezli hayat mefkuresi İslâm coğrafyasına ve toplumlarına da sirayet edince amellerde belirleyici ölçü İslâm olmaktan çıktı. Bu doğalında herkese göre değişkenlik arz eden bir maslahat anlayışı doğurdu. Daha da tehlikesi ise maslahatın belirleyici ölçü haline gelmiş olması beraberinde herkesin menfaatlerini ölçü aldığı bir din anlayışı meydana getirdi.

Halbuki; maslahat sözcüğü  صلحselühe,” yukarıda da kısmen değinildiği gibi iyi olan demektir. Allahu Teâlâ bir çok ayette salih amelin yapılmasını emrediyor ve imandan sonra salih amel yapanların cennetlik olduklarını bildiriyor. Salih amel, iyi olan ve Allah’ın helal kıldığı iştir. Allah’ın kabul ettiği işlerdir. Farzlar, mendublar ve mübahlar, helal dairesine girer. Bunları yapan kimse salih amel yapmış olur. Maslahattan kasıt bunlardır. İnsan farz veya mendub veya mübah iş yaparsa maslahatı gerçekleştirmiş olur. Buna göre şu şeri kaide vaz edilmiştir; “Şeriatın hükmü neredeyse maslahat oradadır” bunun tersi mefsedettir (fasittir). فسد Fesede, fasit bozuk demektir. Kur’an’da fasid, mufsid, fasidler, müfsitler, olarak geçmektedir.

Buna göre, haram işler maslahat olmaz, mefsedettir. Maslahata ulaşmak için haram işler de yapılmaz.

Yöneticiler İslâm’a muhalif davrandığında onları Allah için uyarmalıyız. Hem de hesapsız, amasız ve fakatsız bir şekilde. Ömer RadiyAllahu Anh’tan mülhem bir sözle bitirelim. Şayet uyarmaz ve hatırlatmazsak, zulümler karşısında dilsiz şeytan olursak bizde hayır yoktur. Uyardığımız hâlde dinlemezlerse onlarda hayır yoktur.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz