Sömürgeci kafir Batı’nın bir buçuk asırlık fikri ve kültürel saldırılarının
İslam coğrafyası üzerinde oluşturduğu tahribat, son çeyrek asırda Müslümanların
sahiplenip kendisiyle amel ettiği “muhafazakâr demokrasi” adı
altında çok tehlikeli bir zeminin oluşmasına sebep oldu. Müslümanlar üzerinde
hızla tesirli olmaya başlayan bu anlayış; konumuzun odak noktasını oluşturan
Türkiye’de, uzun yıllar tecrübe edilmiş ve geniş kitleleri etkisine almış
önemli bir siyasi hareket görünümündedir. Henüz resmi olarak dillendirilmese de
aynı anlayış, Ahmet eş-Şara yönetiminin iktidarı ele almasıyla birlikte,
Suriye’de de meşruiyetin ve istikrarın ilacı olarak topluma sunulmakta ve
toplumdan da buna bir teveccühün olduğu gözlemlenmektedir.
Müslümanlar üzerinde bu kadar kısa sürelerde önemli etkiler bırakan
Muhafazakâr Demokrasi; “Serbest ve adil seçimler, çoğulculuk, hukukun
üstünlüğü ve güçler ayrılığı gibi temel prensipler üzerinden demokrasiyi
vazgeçilmez kabul ederken; aile, dinî ve kültürel miras, toplumsal ahlak gibi
geleneksel değerleri de koruyan ve değişimi toplumun değerleriyle uyumlu
biçimde yöneten siyasal bir anlayıştır”. Bu anlayışta,
demokrasinin temel pratiği olarak kabul edilen bireysel özgürlükler korunurken,
bu özgürlüklerin toplumun ortak değerleriyle çatışmamasına özen gösterilir.
Bu siyasi anlayış Batı literatüründe, geleneksel değerleri koruma ile
demokratik işleyişi birleştiren siyasi bir kavram şeklinde tanımlanır. Tarihsel
kökenleri, 18. yüzyıl sonlarındaki Fransız Devrimi'ne ve ortaya çıkan yeni
siyasi yapılanmaya karşı gelişen, geçmişteki değerlere bağlı
kalma/muhafazakârlık akımına dayanır. Muhafazakârlık, Edmund Burke'ün 1790'da yayımladığı "Fransız Devrimi Üzerine Düşünceler" adlı eserle
sistematik bir düşünce biçimi haline geldi. Bu eser, devrimin radikal
değişimlerine karşı geleneksel toplumsal düzeni savundu ve 19. yüzyılda Avrupa'da
siyasal bir akıma dönüştü.
Muhafazakâr demokrasi, ortaya koyduğu ilkeler ve toplumlar üzerinde
hedeflediği etkiler açısından, toplumsal değişimi reddedilemez bir gerçek
olarak benimser. Zamana ve ilerlemelere/gelişmelere bağlı olarak mutlaka bu
değişimin gerçekleşmesi gerektiğini iddia eder. Ancak bu değişimi toplumun
hazır olma düzeyini dikkate alarak gerçekleştirir. Değişimi, toplumu bir anda
geçmişle bağını koparacak şekilde dönüştürmeye karşı temkinli olacak şekilde,
kontrollü evrimsel bir dönüşüm olarak adlandırır. Zira bu anlayış ile toplumsal
meşruiyetin yüksek olması, radikalizmin törpülenmesi ve değerler ile özgürlükler
arasındaki dengenin korunması gibi sonuçlara ulaşmak hedeflenir.
Avrupa’da muhafazakârlık siyasi bir akım olarak kabul edilirken, Türkiye’de
cumhuriyete ve devrimlerine karşı toplumsal bir tepki şeklinde zemin bulmuştur.
Müslümanlara altın tepsi içerisinde sunulan muhafazakâr demokrasi ile Batı’nın,
genel olarak da Avrupa’nın muhafazakâr demokrasisi arasında önemli bir fark
vardır. Öncelikle Avrupa halklarının demokrasi ile bir sorunu yoktur. Demokrasi,
bünyesinde onların akidelerine ve geçmişteki yaşam tarzlarına muhalif unsurlar barındırmaz.
Ayrıca Batı’da demokrasi, halklara ve sahip oldukları değerlere karşı zorla
kabul ettirilmeye çalışılan bir yönetim biçimi de değildir. Kısacası
muhafazakarlık onların devletlerinin kuruluş dinamiklerinden bir parçadır.
Dolayısıyla batı halklarının muhafazakâr demokrasi anlayışıyla, Müslüman
Türkiye halkının bu meseleye bakışı arasında fark vardır. Müslümanlardaki
anlayış; kendilerini, inançlarını ve hassasiyet gösterdikleri değerlerini hedef
alan ve bunlarla mücadele eden, esasında yine bir demokrasi olan laik Kemalist
yapıya karşı oluşturulmuş bir anlayıştır. Sindirilmiş inançlı kesimin
kendilerine zulmeden yapıya karşı başkaldırı, sisteme eklemlenme ve meşruiyet
elde etme gayretidir. Aslında bu, Türk Devleti’nin kuruluşu sonrasında, İslami
inançları ve sahip olduğu değerler sebebiyle demokrasiyle dışlanan halk
kitlelerinin, yine demokrasiyle sisteme dahil edilme projesinin hayata
geçirilmesidir.
Türkiye’de muhafazakarlığın ilk adımı, çok partili sisteme geçiş sonrası Amerikan
siyasetinin etkili olmaya başladığı 1950'lerde Demokrat Parti ile atıldı. Ne
yazık ki, Türkiye siyasetindeki bu yeniliğin zemini ile inançlı kesimlerin
maruz bırakıldığı “tek parti zulmünün” siyaset zemini aynıydı. Bu
yöntem değişikliğiyle yalnızca dindar, İslami değerlere bağlı ve özellikle taşra
kökenli kesimlerin sisteme aidiyet duygusu kazanması ve “Devlet bize ait
değil” algısının kırılması sağlandı. Böylelikle demokrasinin sosyal
tabanı genişletildi ve işleyişi kolaylaştırıldı. 2001 yılında kurulan AK Parti
bu kavramı "muhafazakâr demokrasi" olarak resmileştirdi.
Amerika’nın Türkiye üzerindeki nüfusunun barizleşmesiyle de bu kavram üzerinde
Müslümanları konsolide ederek çeyrek asırlık bir yönetim sürdürmeyi başardı.
Demokrasinin ulusal normal dışındaki değerleri yok sayarak tatbik edilmesiyle,
muhafazakâr çerçevede tatbik edilmesi arasında fark yoktur. Zira demokrasi,
insan aklının ürünü laiklik akidesi ve ondan kaynaklanan kapitalist ideolojinin
hayat sahasındaki tatbik yöntemlerinden biridir. Dolayısıyla demokrasi; ismi,
tatbik yöntemi, içinde barındırdıkları ve insanlara vadettikleri açısından ne
kadar farklı görünürse görünsün, fikri temelini ve üzerine bina edilenleri
insan aklının uydurduğu, Allah Teâla’nın vahyine muhalif bir küfür nizamıdır.
Aralarındaki fark ise demokrasinin Müslümanlara götürülme ve üzerlerine
tatbik edilme üslubundadır. Bu iki üslup arasındaki fark bir anlamda aynı zehrin
farklı kaselerde sunulması gibidir. Kaselerden birindeki zehir doğrudan ve zorla
içirilmeye çalışılırken; diğerine birkaç damla bal damlatılıp, insanlara, onun
aslında bal olduğuna inandırılarak içirilmesi gibidir. Bu ise Batı’nın
topraklarımız üzerinde “muhafazakâr demokrasi” ile elde etmeye başladığı
kazanımdır. 80 yıl boyunca zulüm ve baskılarla Müslüman halka kabul
ettiremedikleri ideolojik değerlerini, muhafazakârlık algısı ve “Truva
Atı” misyonundaki yöneticilerle çok kısa sürelerde kabul ettirmeyi
başarmışlardır.
Muhafazakârlık algısı, sömürgeci kâfirlerin pay kapmak için birbirleriyle
mücadele sahasına döndürdükleri topraklarımız üzerinde daha çok Amerika’nın
kullandığı bir yöntemdir. İngiltere’nin sömürü siyasetinde, askeri güç ve onun
kontrolündeki siyasi otoritenin zorbalıklarıyla tatbik edilen bir siyaset söz
konusudur. İngilizlerin çok güçlü olmalarına rağmen Türkiye’de, Amerika’nın “muhafazakâr
demokrasi” siyasetine yenik düşmelerinin temel sebebi budur. Zira
Müslümanlar, kurucu otorite tarafından dinlerinin aşağılandığı, sahip oldukları
değerlerin yok sayıldığı ve bunları hayatlarından çıkarmak için güç
kullanıldığı ortamlarda direnmişler ve mücadele etmeye çalışmışlardır. Ancak aynı
şeyleri tatbik etmesine rağmen Amerikan siyaseti, bazı İslami figür ve
değerlere göz yumduğu ve bunların sistemin içerisinde varlığına müsaade ettiği
için Müslümanlar tarafından kabul görmüştür.
Muhafazakâr demokrasinin tesiri altında kalan Müslümanlardan bahsederken,
konumuz elbette ki demokrasiyi her şeyiyle benimseyip onun özgürlükleri ve
liberal dünya görüşü üzerinden menfaat devşirmeye çalışan topluluklar değildir.
Bizim kastımız Allah Teâla’ya iman eden ve hayatını Allah Teâla’yı razı etmek
üzere yaşamaya çalışan Müslümanlardır. İslami değerleri yüceltmek için mücadele
eden ancak demokratik sistemin başındaki muhafazakâr görünümlü şahısları
kendilerinden zannederek, onlara destek vermek suretiyle İslam’ın yücelmesi
için emeklerini boşa harcayanlardır. Sahip oldukları maddi olanaklarını ve
dolayısıyla enerjilerini sonuna kadar harcayarak muhafazakâr demokratik zemindeki
gayretlerinin sonunda hayal kırıklığına uğrayanlardır. Verilen her tavizin sonradan
daha fazla tavize yol açması sebebiyle başlangıç noktasından çok daha kötü
duruma gerilemiş hallerinden dolayı iç acısı ve pişmanlık yaşayan kitlelerdir.
Bütün bu yaşanan tecrübelere rağmen Müslümanlar, muhafazakâr demokrasi
zeminine çekilme ve bu zeminde mücadelelerini sürdürme konusunda sürekli
aldatılmakta ve tuzaklarla dolu bu yoldan kendilerini bir türlü kurtaramamaktadırlar.
Bu tuzakların arkasındaki sömürgeci kâfirler, elbette ki Müslümanların
dinlerine olan hassasiyetlerini ve inançlarından kaynaklanan değerlere bağlılık
ve onları yüceltme konusundaki hassasiyetlerini çok iyi bilmektedirler. Bu ümmetin
hayırlı evlatlarının, bugün hak zannettikleri muhafazakâr demokrasi konusundaki
gayret ve fedakarlıklarını, önlerine İslami hayatı yeniden başlatmak için
nebevi metoda uygun bir çalışma fırsatı çıktığında da devam ettireceklerinin
farkındadırlar. Onların korktukları da zaten budur. Bu sebeple amaçları;
Müslümanları kendi hak davalarından uzaklaştırmak, haktanmış gibi gösterdikleri
batılla meşgul edip zamanlarını harcamak ve enerjilerini tüketmektir.
Bu aldatmaca, günümüz Türkiye siyasetinde İngiliz tipi parlamenter
sistemden Amerikan tipi başkanlık sistemine geçilmesiyle daha etkili bir hal
almıştır. Türkiye siyasetinde iki kutuplu bir düzenine geçilmiş ve böylece
Müslümanlara tek seçenek dışında başka bir hareket alanı bırakılmamıştır. Zira
diğer kutbun temsil ettiği akım, devletin kuruluş dinamiklerini elinde tutan ve
Müslümanlarla mücadeleyi kendi bekâsı için elzem gören, geçmişten sabıkalı “kadim
düşman” Kemalistler, yani ulusalcı demokratlardır. Küresel çekişmenin
oluşturduğu yeni mücadele ortamı, Müslümanlara siyasi tercih konusunda tek
seçenek bıraktığı gibi mücadele edilecek kesim konusunda da Kemalistleri hedefe
koymuştur. Böylece Müslümanlar, İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışmaktan
ve sömürgeci kafirleri hedef edinmekten başka istikametlere sistemli bir
şekilde yönlendirilmiştir.
Sömürgeci kafirler açısından, muhafazakâr demokrasinin “radikalizmi
önleyici unsur” olarak tatbik edilmesi bir başka önemli husustur. Onlar,
Müslümanlar için kullandıkları radikalizmin önlenmesi kavramıyla; Müslümanların
kendi hayat sistemlerine dönüş projesi olan Hilâfet Devleti’nin ikamesi için yapılan
çalışmaların ve buna bağlı olarak hedeflenen toplumsal Hilâfet talebinin önüne
set çekilmesini kastetmektedirler. Onlara göre radikalizm, İslam’ı bir hayat
nizamı olarak kabul eden ve bunun için nebevi metot üzerinde mücadele eden samimi
kitlelerin ve onlara tabi olan Müslümanların varlığıdır. Muhafazakâr demokrasi,
bir takım İslami amel ve değerlere güya saygı göstererek İslam’ın siyasi yönünü
gizlemeye çalışır. Bunun için mücadele edecek Müslümanların İslami görünümlü
liderlerin etrafında toplanmasını sağlar. Kendi çizdikleri çerçeve dışında
kalan siyasi mücadeleyi aşırı olarak değerlendirirler ve Müslümanları bundan
sakındırırlar. Böylelikle İslam’ın siyasi yönünü muhafazakâr demokrasiyle
maskeleyerek, yalnızca ibadetlerden müteşekkil bir din anlayışının
devamlılığını sağlar.
Türkiye’de muhafazakâr demokrasi, Kemalizm’in Müslüman halka ve değerlerine
karşı yürüttüğü acımasız saldırıları ve uyguladığı sindirme politikaları
neticesinde, tükenme noktasına gelen demokrasiye can simidi oldu. Rejime karşı
mesafeli ve devleti benimseme konusunda sıkıntılı olan Müslümanlar, muhafazakâr
akımla birlikte demokrasiyi sahiplenip onu bir mücadele zemini olarak
kullandılar. Diğer taraftan Kemalist ulusalcılar da muhafazakarlara karşı
kurucu kadronun tatbik ettiği demokraside sabit kaldılar. Dolayısıyla böyle bir
durumda hem ulusalcılar hem de muhafazakârlar demokratik platformda hareket
ettikleri için demokrasi konusunda toplumsal meşruiyet yükselmiş ve demokratik
nizamın işlevselliği daha güçlü hale getirilmiştir. Her seçim sonrası kimin
kazandığından ziyade kullanılan oy oranlarının yüksekliği üzerinden başarının
ölçülmesi, sistemin meşruiyet kazandığının göstergesi olarak kabul edilir.
Muhafazakâr demokrasi, demokrasinin vazgeçilmez dinamikleri olan bireysel özgürlükler
ile toplumun geleneklerinde bulunan değerler arasında bir denge oluşturur. İngiliz
muhibbi kurucu kadroların, bu toprakların asıl sahibi olan Müslümanları
dininden, değerlerinden ve geçmişi ile olan bağlarından tamamen koparmaya
çalışması gibi bir uygulamaya sıcak bakmaz. Toplum ile devletin arasının açılmasına,
Müslüman halkın sistemi ve devleti sorgulamasına sebep olan uygulamalara ve
sert geçişlere karşı mesafeli durur. Kendi ilkelerine aykırı olsa bile sinsi
bir şekilde demokrasinin dinamikleri ile toplumun değerlerini dengede tutar. Böylece
sistemin sağlıklı bir şekilde yürümesini sağlar ve bekasının tehlikeye girmesinin
önünü almış olur.
Pratik alandaki bu özellikleriyle muhafazakâr demokrasi; Müslümanların sahip
olduğu İslamî fikir, ölçü ve kanaatler çerçevesinde asla kabul etmedikleri bir
küfür sisteminin, Müslümanlara kabul ettirilip bir çalışma zemini haline
getirilmesine sebep olan çok tehlikeli bir demokrasi çeşididir. Hangi türü ve
ifade biçimiyle olursa olsun demokratik siyaset, Müslümanların son yıllarda
içine düştükleri en büyük yanılgıdır. Bir küfür ideolojisinin/kapitalizmin
hayattaki pratiği olan demokrasi ile Müslümanlar arasında onu sahiplenmesine vesile
olabilecek hiçbir bağ yoktur. Tam tersi, başta küfür akidesinin ürünü olması ve
hayat sahasındaki bütün pisliklere kaynak teşkil etmesi sebebiyle onu şiddetle
reddetmeleri ve topraklarından söküp atmaları imanlarının bir gereğidir.
Müslümanlar olarak, başlarında sırf Müslüman (görünümlü) şahsiyetler
bulunduğu için bir küfür nizamı çeşidi olan muhafazakâr demokrasiyi
sahiplenmekten ve onun zemininde siyaset yapmaktan şiddetle kaçınmalıyız. Onun
tahakkümüne meydan okumalıyız. Aksi takdirde, onunla çalışmamız veya sessiz
kalıp rıza göstermemiz demek; sömürgeci kafirlerin topraklarımız üzerindeki
nüfuzlarının devamını sağlamak ve canlarımız, mallarımız, namuslarımız ve
servetlerimiz üzerinde onları kendi ellerimizle tasarruf sahibi kılmaya devam etmek
demektir. Bu siyaseten büyük bir basiret yoksunluğu, düşüklük ve acziyet olduğu
gibi şer’an da kesinlikle caiz değildir. Allah Teâla şöyle buyuruyor:
وَلَنْ يَجْعَلَ اللّٰهُ لِلْكَافِر۪ينَ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ سَب۪يلًا۟ “Allah, kafirlere mü'minlerin aleyhinde kesinlikle yol
vermez.” [Nisâ Suresi: 141]
Sonuç olarak; Müslümanlar hangi niyetle olursa olsun, muhafazakâr
demokrasiyi sahiplenip kendileri için bir hareket zemini olarak kabul ettikleri
müddetçe, sömürgeci kâfirlere topraklarımız üzerindeki nüfuzlarını
kuvvetlendirme ve sürdürme imkânı sağlanmaya devam edeceklerdir. Bu, tamamen
sömürgeci kâfir Batı’nın işine yarayan bir durumdur. Müslümanları, kendi akidelerinden
kaynaklanan hayat sistemini/Hilâfet Devleti’ni inşa etmek için çalışmaktan
alıkoymak amacıyla kurulmuş bir tuzak ve topraklarımız üzerinde yine
Müslümanların desteğiyle sergilenmeye çalışılan çok tehlikeli bir oyundur. Bizlere
tahakküm etmeye devam eden küfür sistemi içerisinde, kâfirler tarafından
Müslümanların yönlendirilerek girmeleri için açık bırakılmış bir kapıdır. Oysa
kâfirler, Müslümanların hayrına hiçbir kapıyı asla açık bırakmazlar.
مَا يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ وَلَا الْمُشْرِك۪ينَ اَنْ يُنَزَّلَ عَلَيْكُمْ مِنْ خَيْرٍ مِنْ رَبِّكُمْۜ “Ne Kitap ehlinden, ne de müşriklerden hiçbiri, size Rabbinizden bir hayır
indirilsin istemez.” [Bakara
Suresi: 105]


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış