FİLİSTİN VE VENEZÜELLA ÖRNEKLİĞİNDE İFLAS EDEN DEVLETLERARASI HUKUK

Muhammed Emin Yıldırım

Son dönemde dünya gündeminin en çok tartışılan konularının başında “uluslararası sistem”, diğer adıyla “devletlerarası hukuk” gelmektedir. Bu mesele, Birleşmiş Milletler başta olmak üzere İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan yeni küresel sistemin, barışı tesis etme noktasındaki başarısızlığı üzerinden sürekli eleştiri konusu olsa da, Yahudi varlığının son iki yıldır Gazze’deki işgal ve soykırımı karşısında tamamen işlevsiz kalmasıyla ciddi derecede sorgulanır hâle gelmiştir. Özellikle de ABD’de Donald Trump’ın ikinci kez başkan seçilmesinden sonra “Önce Amerika” sloganıyla kurallara dayalı düzene meydan okuyarak maskesiz emperyalizm dönemini başlatmasıyla birlikte, geriye kalan tüm değer ve itibarını yitirmiştir.

Bugün dünyada hiçbir toplum, devletlerarası hukukun işgalleri, sömürüleri ve haksızlıkları engelleyeceğine inanmamaktadır. Keza tarihî süreç içerisinde bu noktada akılda kalan olumlu bir örnek neredeyse yoktur. Hâlihazırda tartışmanın bu denli yoğun olmasının asıl sebebi ise hukuku çiğnenenlerin bu kez sadece zayıf devletler olmayıp, bizzat sistemin kurucu ortakları ve koruyucusu konumunda olan sömürgeci devletlerin birbirlerini hedef almasıdır. Daha somut ifade edecek olursak, sistemin mimarı olan ABD’nin müttefiklerine karşı açıktan tehdit dili kullanması ve onların hayati çıkarlarına el uzatmasıdır. Trump’ın göreve gelir gelmez Çin’e karşı ticaret savaşı başlatarak onu kuşatmaya yönelmesi, Rusya’dan Ukrayna’da bir çıkış yolu sunmak karşılığında teslimiyet istemesi, Kanada’yı eyalet yapmakla tehdit etmesi, Panama Kanalı’na sahip olmak ve Grönland’ı ABD’ye ilhak etme girişimleri devletlerarası hukukun çöküşüne yönelik sarsıcı darbeler olmuştur. Ancak en sarsıcı adım, Batı bloğu olarak dünyanın geri kalanına karşı birlikte hareket edip birlikte sömürgecilik yaptığı Avrupa ülkelerini aşağılayarak onların topraklarına ve servetlerine göz dikmesi, NATO sözleşmesine rağmen onları ABD korumasından mahrum bırakmakla tehdit etmesidir.

Trump Amerika’sı tüm bunları Monroe Doktrininden ilham aldığını söyleyerek yapmaktadır. Hatta bu doktrinin başındaki “M” harfini “D” harfi ile değiştirip “Donroe Doktrini” şeklinde formüle ederek güncellemiştir. Monroe Doktrini, 1823 yılında Başkan James Monroe tarafından Amerikan Kongresi’ne sunulan bir metin olarak dış politika esaslarını belirlemede önemli rol oynamıştır. Doktrinin temel söylemi üç ana ilkeyi içerir: (1) Avrupa’nın Batı Yarım Küre’de yeni koloniler kurmasının veya mevcut siyasi düzeni yeniden şekillendirmesinin kabul edilmemesi, (2) ABD’nin kendi kıtasında dış güçlerin müdahalesini bir güvenlik tehdidi olarak görmesi, (3) Aynı zamanda ABD’nin Avrupa’nın iç işlerine karışmaması. [1]

Ancak Monroe’nun 19. yüzyıl başında ortaya koyduğu bu ilkeler, ilk aşamada yalnızca sembolik bir dış politika taahhüdü olarak kaldı. Çünkü ABD’nin o dönemde uluslararası askerî kapasitesi, bu ilkeleri fiilen uygulamaya elverişli değildi. Haddi zatında Batı Yarım Küre’yi dış müdahaleye kapalı bir bölge olarak tanımlayan bu düşünce, zaman içinde çeşitli “yeni okumalarla” evrilerek ilerleyen dönemlerde ABD’nin hem Latin Amerika’daki etkinliğini hem de küresel siyasetteki konumunu meşrulaştıran bir dayanak hâline gelmiştir.

İşte Trump yönetiminin ilham aldığı doktrinin asıl mefhumu budur. Trump’ın “Amerika’yı yeniden büyük yapma” sloganı da bu doktrinin devamı niteliğindedir. Yani ABD’nin Batı Yarım Küre’nin tek hâkimi olarak kendisini görmesidir. Son yayımlanan ABD ulusal güvenlik stratejisinde bu düşünce açıkça ortaya konulmuştur.

Trump yönetimi uluslararası hukuku artık tanımadığını açıktan beyan etmiş ve bu konuda ne kadar hırslı, küstah ve kararlı olduğunu kanıtlamak için Venezüella Devlet Başkanı ve eşini haydutvari bir operasyonla ABD’ye kaçırmıştır.

ABD’nin bu hoyrat tavrı yeni değildir. Amerika’nın Kızılderili soykırımı üzerine kuruluşundan bugüne uzanan sömürgeci genetiğin dışavurumudur. Yaklaşık iki asırdır Latin Amerika’yı kendi “arka bahçesi” olarak gören Washington, bu coğrafyada kendisine boyun eğmeyen her iradeyi kanla bastırmıştır.

1954’te Guatemala’da askerî saldırıyla hükümetin devrilmesi, 1961’de Küba’da “Domuzlar Körfezi” üzerinden doğrudan işgal girişimi, 1973’te Şili’de Salvador Allende’nin kanlı bir darbeyle koltuğundan indirilmesi ve 1980’lerde Nikaragua, Grenada ve Panama operasyonları… Bu saldırganlıkların hiçbirine “bir daha asla” sloganıyla kurulan devletlerarası hukuk ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi engel olmamıştır. Hatta devletlerarası hukukun koruyucusu konumunda bulunan BMGK üyesi bu devletler, Maduro’nun kaçırılmasını kınamaktan bile imtina etmişlerdir. Zira bu devletler on yıllarca ABD’nin dünyanın diğer ülkelerini işgal ve sömürü altına almasını, katletmesini izlemişler; çoğu zaman da ona ortak olmuşlardır.

Devletlerarası hukukun iflas ettiğini ortaya koyan en çarpıcı örnek ise Gazze’deki soykırım savaşı karşısında sergilenen tutum olmuştur. Yahudi varlığı “İsrail”, Gazze Şeridi’nde ablukaya aldığı iki milyon insanı hiçbir kural ve ahlak gözetmeden, en ağır silahlarla ve en barbar yöntemlerle katlederken Birleşmiş Milletler bu soykırımı sadece izlemiş, hatta “İsrail’in kendini savunma hakkı” argümanıyla fiilen destek vermiştir. Vicdanını kaybetmemiş birkaç devlet yöneticisinin cezalandırma talepleri ise Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin göstermelik ve bağlayıcı olmayan kararları arasında kaybolup gitmiştir.

Oysa devletlerarası hukukun temelini teşkil eden BM Şartı (1945), Cenevre Sözleşmeleri, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve Roma Statüsü; işgali yasaklamayı, sivil halkı korumayı, insan haklarını güvence altına almayı, küresel adalet ve barışı tesis etmeyi vaat eder.

Gerçekte bu sözleşmelerin hepsi kâğıt üzerinde kalmakta, sadece sömürgeci devletleri birbirine karşı dengelemek için kullanılmakta, dünyanın geri kalanında ise bu devletlerin çıkarları tehlikeye girdiğinde bir tehdit ve istismar aracı olarak devreye sokulmaktadır. ABD’nin İngiltere ile birlikte icra ettiği Irak ve Afganistan işgalleri, Rusya’nın Çeçenistan ve Suriye’de yaptığı katliamlar, Çin’in Doğu Türkistan’daki asimilasyon politikaları, “İsrail’in” 77 yıldır süren gasp ve soykırım uygulamaları uluslararası hukuk açısından hiçbir yaptırıma uğramamaktadır.

Zaten devletlerarası hukuktan da böyle bir beklenti içinde olmak doğru da değildir. Zira söz konusu hukukun temsilcisi konumunda bulunan BM’nin, daha özel olarak da Güvenlik Konseyi’nin kuruluş motivasyonu dünya barışı ve hakların korunması değildir. Burada devletlerden kastedilen Hristiyan Batılı devletlerdir, hukuktan kastedilen kapitalist sömürgeci mefhumlardır, uluslararası toplumdan kastedilen ise Batılı toplumlardır. Bunların haricindeki ülkelerin BM kararlarında hiçbir tasarrufu bulunmamaktadır. Geriye kalanlar sadece süs mahiyetinde, oylamalarda isimleri okunan devletlerdir.

Nitekim BM’nin kuruluşunun tarihî sürecine baktığımızda bu gerçeği açıkça görürüz.

Birleşmiş Milletler düşüncesinin temeli, Hıristiyan Batı Avrupa devletleri birliği veya ailesidir. 16. yüzyılda Osmanlı Devleti Doğu Avrupa’yı fethedip Batı Avrupa’yı fethetmek ve İslam risaletini oraya taşımakla tehdit edince, Batı Avrupa devletleri kendilerini savunmak için bir pakt veya bir kuruluş tesis etmeye yöneldiler. 1648’de Westfalia Toplantısını düzenlediler ve aralarında Hıristiyan örflerine göre belirlenmiş kurallarını yerleştirdiler. Mevcut devletlerarası hukuk bu Hıristiyan örflerine dayalıdır ve bugüne kadar da bu şekilde devam etmiştir.

Batı Avrupa, kendi kuruluşunu genişletip Doğu Avrupa devletlerini de aralarına katmaya başladı. Kuruluşun adını değiştirip ona “Dünya Ailesi” adını verdiler. Devletlerarası hukuk/kanun/düzen, aslında Batılı devletlerin güçlerini birleştirmek ve İslami Devlet’e karşı üstünlük sağlamak için oluşturulmuştur.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere liderliğinde aynı esaslara dayalı Cemiyet-i Akvam kuruldu. Ancak bu kuruluş, Batılı devletlerin kendi aralarında başlayan ve daha sonra İkinci Dünya Savaşı’na dönüşen savaşları engelleyemedi. İkinci Dünya Savaşı, Avrupalı sömürgecilerin zayıflamasına karşılık Amerika ve Sovyetler Birliği’nin güç olarak öne çıkması ile sonuçlanınca, bu kez Amerika, Batı dünyasını kendi liderliğinde birleştirip Birleşmiş Milletler, IMF, Dünya Bankası, ve NATO gibi kurumlara dayalı yeni bir devletlerarası düzen kurdu.

Sovyetler Birliği dağılıp Soğuk Savaş sona erince, devletlerarası sahada en büyük güç olarak yalnız kalan Amerika bu kez tek başına yeni bir dünya düzeni kurmaya karar verdi. Çünkü Amerikan siyasi eliti, kapitalizmin son aşamasına girdiğine, “tarihin sonunun” geldiğine ve bu nihai aşamada yeni bir dünya düzeni kurulması gerektiğine inanıp müstakbel Amerikan İmparatorluğu’nun inşasına başladılar.

Ancak Amerika’nın bu kibri, tüm gücüne ve kudretine rağmen, uluslararası sistemi de yanında destekçi kılmasına rağmen Irak ve Afganistan işgallerinde yaşanan fiyasko, Arap Baharı ve İslami uyanış karşısında çaresizlik noktasına sürüklenmesi, bununla birlikte Çin’in önlenemeyen ekonomik yükselişi ve Rusya’nın yeniden imparatorluk dürtüleriyle harekete geçmesi nedeniyle siyasi, askerî ve ekonomik olarak ciddi şekilde gerilemesine sebep olmuştur.

Trump tam da böylesi bir konjonktürde Amerikan başkanlığına geçerek “Amerika’yı yeniden büyük yapma” hedefiyle herkese dişlerini göstermeye, pençelerini uzatmaya başlamıştır. Zira mesele o kadar kritik bir hâl almıştır ki ABD, hem kendi eliyle kurduğu uluslararası sistemi ilga etmeye hem de Avrupalı müttefiklerine dahi düşmanlık göstermeye başlamıştır.

ABD, bu neo-sömürgeci siyasetini hukuki zemine oturtamadığı, BM’yi ve Güvenlik Konseyi’ni lağvetme ya da sözleşmelerini değiştirme yetkisine sahip olmadığı için kendi liderliğinde yeni bir uluslararası kurum icat etmeye çalışmaktadır. Bu girişimine de kendi güdümünde olan zayıf ve uydu devletleri ortak etmeye çalışmaktadır. Çoğunlukla da İslam beldelerindeki yönetimleri…

Velhasıl, zaten kurulduğu andan bugüne hiçbir vaadini yerine getirmeyen, zulme uğrayan zayıflara karşı ölü taklidi yapan devletlerarası hukuk, Trump Amerika’sının ipini çekmesiyle yuvarlanıp yok olacağı anı beklemektedir.

Amerikalı ünlü yazar Thomas Friedman’ın The New York Times gazetesindeki haftalık köşe yazısında bahsettiği gibi Amerika için büyük çöküş başlamıştır. Makalede Trump’ın müttefiklerini dahi hedef alan yeni dört yıllık döneminde başarısız olacağını, Amerika’nın çöküşe sürükleneceğini ve güvenli bir sığınak bulamayacağını söylüyor.[2] Sonunda çöküş ya hızlı ve şiddetli ya da yavaş ve sessiz olabilir. Bu durum Britanya, Fransa, İspanya, Roma ve Pers imparatorluklarında da yaşanmıştır… şimdi sıra Amerika’dadır.

Amerika çöktüğünde kaçınılmaz olarak devletlerarası sistem de çökecek ve dünya siyasetinde büyük bir boşluk oluşacaktır. Bu durum İslam ümmeti ve tüm insanlık için ikinci bir tarihî fırsatı da beraberinde getirmektedir. Zira insanlığı kapitalist sömürgeci zihniyetin mahkûm ettiği zulüm ve sömürüden, İslam ideolojisi ve onun devleti olan Râşidî Hilâfet’ten başka kurtaracak bir alternatif yoktur.

Kapitalist ideolojinin dünyaya vereceği bir şey kalmamıştır. Sosyalizm ise fıtrata aykırı yapısıyla önce 70 yıl uygulandığı Sovyetler Birliği halkı, sonra da tüm dünya tarafından geri dönmemek üzere terk edilmiştir. Dolayısıyla dünya hilafete muhtaçtır ve İslam kaçınılmaz olarak yeryüzüne hâkim olacaktır. Bu gerçeği artık bizzat ABD’li yetkililer açıkça itiraf etmektedirler.

Devletlerarası düzenin bozukluğu ve sürdürülemezliği hususunda son olarak şu gerçeğe de vurgu yapmak gerekir:

Her ne kadar yükseliş ve ilerleme çarpıcı boyutlara ulaşmış olsa da insana, hayata ve kâinata derin ve aydın bir bakışla görülür ki beşer aklı insan hayatını sahih bir biçimde düzenlemekten acizdir. Yeryüzünün en seçkin insanları, bilginleri, hukukçuları ve politikacıları bir araya gelip insanlık için böyle bir nizam koymak üzere bir masa etrafına dizilseler yine de buna güç yetiremezler. Çünkü insan aklı, ne kadar güçlü ve gelişmiş olursa olsun, böyle bir nizam koymak insanın akıl sınırları dâhilinde değildir.

Aksine zamana, mekâna ve koşullara göre sürekli değişen, çelişkiye ve farklılığa maruz kalan bir yapıya sahiptir. Yetişme ortamının, yaşam tarzının, algılama ve düşünüş biçiminin, bakış açısının, çıkarlarının ve diğer içsel ve çevresel etkenlerin tesiri altındadır. Birleşmiş Milletler ve sözde devletlerarası hukuk işte bu vakıanın açık bir delili niteliğindedir.

Düzen denilen elitlerin ve egemenlerin düzenidir. Hukuk denilen onların hukukudur. İnsan hakları denilen onların insan haklarıdır. Sömürgeci politikalar, köleleştirme planları ve ülkeleri yeniden şekillendirme projeleri sağlıklı duyu organlarına sahip herkes nezdinde tüm netliği ile algılanmaktadır.

Dolayısıyla insanlığın içerisinde bulunduğu bu mutsuzluktan kurtarılması, Birleşmiş Milletler’in tüm kurumlarının uzaklaştırılıp daha sonra tamamen ilga edilmesi için, insanoğlunun tüm yeni sorunlarına yönelik fıtrata uygun çözümlerin istinbat edilmesinin mümkün olduğu sabit ve değişmeyen kaynaklara sahip İslami teşriye dönmek kaçınılmazdır.

Bu kaynaklar ise: Kitap, Sünnet, İcmâu’s Sahâbe ve Şer’i Kıyas’tır.

İşte bu teşri ve hükümler yaklaşık on üç asır boyunca devam etmiş; dil, din, ırk ve renk ayrımı yapılmaksızın tüm insanlara uygulanmış ve tatbik edilmiştir. Bunlarla insanlık mutlu olmuş, ciddi bir sorun yaşanmamış; bilakis Hilafet Devleti’nin gölgesinde rahatlık, kolaylık, adalet ve takva hâkim olmuştur. Onun yok olmasıyla dünyada huzur kalmamış ve sömürgeci kâfir devletlerin tasallutu altına girmiştir.

Nitekim Nübüvvet minhacı üzere Hilâfet’in tekrar dönmesiyle –inşallah yakındır– sular mecrasına, haklar sahiplerine dönecek; mazluma insaf; zayıfa yardım edilecek, korkan emin olacak, imdat dileyenin sesine kulak verilecek, geçmiş fetihleri tamamlamak için İslami ordular doğuya ve batıya hareket edecek ve Allah’ın kelimesi yeniden yüceltilecektir. Muhakkak ki Allah emrine galiptir.

وَتِلْكَ الْاَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِۚ وَلِيَعْلَمَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَيَتَّخِذَ مِنْكُمْ شُهَدَٓاءَۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِم۪ينَۙ

“İşte (iyi veya kötü) günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz. (Bazen bir topluma iyi ya da kötü günler gösteririz, bazen öbürüne.) Allah, sizden iman edenleri ayırt etmek, sizden şahitler edinmek için böyle yapar. Allah, zalimleri sevmez.”[3]



[1] (Britannica, 2025; History State, 1823).

[2] https://www.ortadoguhaber.com/amerikanin-buyuk-cokusu-devam-ediyor

[3] (Âl-i İmrân 140)


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz