FİLİSTİN’İ DİĞER MAZLUM COĞRAFYALARDAN AYIRAN FARK NEDİR?

Muhammed Emin Yıldırım

Kendi peygamberlerinin diliyle lanetlenen bir kavim olan Yahudiler, gasp ettikleri mübarek topraklarda 75 yıldır her türlü kötülüğü ve bozgunculuğu yaptılar. Necis postalları ile Mescid-i Aksa’yı kirlettiler. Filistinli kardeşlerimizi çocuk, yaşlı, kadın demeden katlettiler. İki milyondan fazla Filistinliyi, Gazze açık hava hapishanesine hapsedip en basit insani haklardan bile mahrum ettiler. Dünyanın gözü önünde yaşanan bu zulüm ve katliamlar karşısında artık canlarına tak eden Filistinli Müslümanlar, zelil bir hayattansa izzetli bir ölümü tercih ederek, 7 Ekim Cumartesi sabahı “Aksa Tufanı” adını verdikleri bir harekât ile işgalci Yahudi varlığına karşı saldırı ve kıyama başladılar.

İman silahını kuşanan mücahitler, işgal edilen topraklara motosikletler ile karadan, paramotorlar ile havadan giriş yaptılar. Mücahitler, mübarek topraklar üzerinde örülmüş duvarları aştılar, çekilmiş demir telleri yıktılar. Yahudi varlığının askerî karargâhlarına, hapishanelerine, karakollarına ve stratejik üslerine saldırdılar. “Demir kubbe” ile güvende olduğunu zanneden korkak Yahudileri, sokak ve caddelerde yaka paça yakaladılar, yerlerde burunlarını sürttüler, yüzlerce işgalciyi öldürdüler ve yüzlercesini esir aldılar.

Böylece, 1948 yılından beri Arap yönetimlerin korkaklığından, Türkiye ve diğer İslâm beldelerindeki yöneticilerin sessizliğinden cesaret alan terör varlığı “İsrail”in aslında ne kadar güçsüz ve korkak olduğu tüm dünya tarafından görülmüş oldu. On yıllardır çeşitli kurgu ve toplum mühendisliği çalışmalarıyla İslâm ümmetine pazarlanan “yenilmez ‘İsrail’”, “dünyayı ‘İsrail’ yönetiyor” gibi sömürgeci Batı menşeli argümanlar, birkaç saat içinde çöktü. Yaşadığı hezimet dolayısıyla şok yaşayan ve şiddetli bir şekilde sarsılan Yahudi varlığı ise meselenin varlık-yokluk meselesi olduğunu ilan edip Gazze’ye yönelik topyekûn katliam hareketi başlattı. Her gün yüzlerce savunmasız Müslümanı, binlerce tonluk bombalarla katleden “İsrail”in bu saldırılarıyla birlikte Filistin meselesi tekrar dünyanın gündeminin ilk sırasına yerleşti.

İslâmi beldelerde Müslüman halklar, mücahitlerin zaferini selamlayarak, Yahudi varlığını tel’in eden gösteriler ve basın açıklamalarıyla meydanlara indiler, camilerde Filistin halkının zaferi ve kurtuluşu için dualar ettiler. “İsrail” merkezli firmalara ve “İsrail”in katliamlarına destek açıklaması yapan şirketlere karşı eşi, benzeri görülmemiş boykot kampanyası başlattılar. Türkiye’nin dört bir yanında ve diğer İslâmi beldelerde Müslümanlar, Yahudi varlığına karşı bundan önceki savaşlarda olmadığı kadar tepki göstererek, orduların harekete geçmesi için yöneticilere çağrıda bulundular. Aynı şekilde Müslüman âlimler de sorumluluklarını hatırlayarak, İslâmi irade ortaya koydular. Dünya Âlimler Birliği ilk defa somut İslâmi çözüm üzerinde ittifak edilen bir fetva yayınlayarak Filistin’in kurtuluşu için Müslümanların ordularının seferber edilmesinin farziyet olduğunu açıkladılar. Gazze’yi soykırım ve yıkıma terk etmenin, Allah’a ve Rasulü’ne ihanet sayıldığını, büyük günahlardan olduğunu bildirdiler. Yani -tabiri caizse- Filistinli kardeşlerimizin ölümü, İslâm ümmetinin dirilişine vesile oldu.

Hiç şüphe yok ki Filistin ve Mescid-i Aksa, İslâm ümmetinin göz bebeği olan kutsal bir davadır. Dünyadaki tüm Müslümanların, buranın savunulması ve kurtarılması noktasında ittifak ettiği ortak bir derttir. İslâm hukukuna göre; Müslümanlar dinlerinde, kanlarında, ırzlarında ve Allah Azze ve Celle’nin korunmasını emrettiği diğer yüksek değerler konusunda birbirlerine denk iken, savaşları ve barışları bir iken, en yakındaki en uzaktakinin yardımına koşmakla sorumlu tutulmuşken, Filistin’i diğer meselelerden ayrıştıran ve daha önemli hale getiren, onun İslâm akidesine bağlanmış olmasıdır.

Zira “Filistin” -veya daha özel adıyla “Kudüs”- dediğimizde, Müslümanlar açısından ilk akla gelen, onun kutsal bir mekân olduğu meselesidir. Nitekim Kur’an-ı Kerim İsrâ Suresi’nin ilk ayetinin inişiyle birlikte bu meseleyi, İslâm akidesi ile ilişkilendirmiş yani Kudüs’ün kutsallığı konusunda hükmünü ortaya koymuştur:

[سُبْحَانَ الَّذ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَاۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ] “Kulu Muhammed'i bir gece Mescid-i Haram'dan (Kâbe'den) yola çıkararak, kendisine bazı mucizelerimizi, ayetlerimizi gösterelim diye, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya (Kudüs'e) ulaştıran Allah, her türlü noksanlıktan uzaktır. O her şeyi işiten ve her şeyi görendir.”[1]

Bu ayet, üçüncü mescit yani Medine’de Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hicretinin ardından inşa edilmiş olan Mescid-i Nebevi henüz inşa edilmemiş iken inmişti. Rabbimiz Mescid-i Aksa’nın etrafını da mübarek kıldığını söyleyerek onun kutsiyetine daha bir ayrıcalık katmıştır. Zira ayet, Mescid-i Aksa’nın İsra hadisesinin varış noktası olarak burayı işaret etmiş, Miraç hadisesinin gerçekleştiği yani Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in göğe yükseliş noktasının burası olduğu da hadislerle bildirilmiştir.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Medine’de İslâm Devleti’ni kurduktan dört yıl sonra, Hicri 15-Miladi 636 yılında Ebu Ubeyde RadiyAllahu Anh komutasındaki İslâm orduları Kudüs’ü kuşattılar. Dönemin halifesi Ömer RadiyAllahu Anh, Patrik Sophronius’dan Kudüs’ün anahtarlarını bizzat kendi elleriyle teslim aldı. Ayrıca kutsallığından ötürü Kudüs, kıble Kâbe olarak değiştirilinceye kadar yaklaşık bir sene on ay Müslümanların kıblesi olmuştur.

Ömer RadiyAllahu Anh Kudüs’ün anahtarlarını teslim aldığında halka, mabetlerini koruma ve Kudüs’ün güvenliğini sağlamak adına yazılı bir emanname sunmuştur. Bunun karşılığında Yahudilerden hiçbir kimseye oturma izni verilmemesi noktasında onlardan söz almıştır. Bölgedeki Hıristiyan sakinleri cizyelerini ödemek kaydıyla emniyet ve huzur içinde günlük yaşamlarını sürdürdüler. Bu sözleşme patriklerce de korunmuş ve günümüze kadar gelmiştir.

O günden beri Kudüs/Filistin İslâm toprağı olmuş ve İslâm hükümlerinin yürürlükte olduğu bir şehir olmuştur. Güvenliği Müslümanlar tarafından sağlanan, sakinlerinin İslâm tabiiyetini taşıdıkları ve tarih boyunca Müslümanların canla başla savunageldikleri bir İslâm diyarı olmuştur. Bundan dolayı kıyamet saati gelinceye kadar herhangi bir işgal durumunda Kudüs’ün korunması ve savunulması bütün Müslümanlar üzerine farzdır. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Mescid-i Aksa’nın kutsallığı hakkında şöyle buyurmaktadır:

[لَا تُشَدُّ الرِّحَالُ إِلَّا إِلَى ثَلَاثَةِ مَسَاجِدَ: الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ، وَمَسْجِدِي هَذَا، وَالْمَسْجِدِ الْأَقْصَى] “Şu üç mescit dışında, başkasına ziyaret için seyahate çıkılmaz: Mescid-i Harâm, şu benim mescidim (Mescid-i Nebevi) ve Mescid-i Aksâ.”[2]

İşte tüm bu şer’i deliller, tarihi hakikatler ve Osmanlı Hilâfet Devleti’nin son günlerine kadar süregelen uygulamalar, Kudüs’ü, Mescid-i Aksa’yı ve bir bütünde Filistin’i diğer İslâmi beldelerden farklı kılmıştır. Büyük İslâm komutanı, Kudüs fatihi Selahaddin Eyyubi, bu kutsallık nedeniyle Mescid-i Aksa’yı Haçlı işgalinden kurtarana kadar kendisine gülmeyi yasaklamıştır. Osmanlı Halifesi Sultan Abdülhamid, bu kutsallık sebebiyle Filistin’den bir parça toprak isteyen Yahudi heyetine, “Ben Filistin’de tek bir karış bile toprak satamam. Çünkü o bana değil, ümmete aittir… Yahudiler milyonlarını kendilerine saklasınlar. Belki bir gün Hilâfet yıkılınca Kudüs’ü tek kuruş dahi ödemeden elde edeceklerdir. Filistin’den bir karış toprak vermektense, vücudumun lime lime edilmesine razı olurum…” cevabını vererek Filistin’i hayatı pahasına savunmuştur.

Filistin’in kutsallığı açısından durum böyledir. Müslümanların orayı sahiplenmesinin, özel ilgi göstermesinin diğer nedenlerinden biri de mübarek Filistin beldesinin Allah’ın Kur’an’da lanetlediği Yahudiler tarafından gasp edilmiş olmasıdır. Yahudilerin Rasulullah’a olan ihanetleri, iman edenlere olan şiddetli düşmanlıkları, alınlarındaki zillet damgasından dolayı insanlıktan nasiplenmemiş karakterleri, özellikle de kadın, çocuk demeden Filistinli Müslümanlara yönelik katliamları, Yahudilerin oradan sökülüp atılması için Müslümanları Filistin davası etrafında iyice birleştirmiştir. Hatta sadece Müslümanlar değil dünyada Müslüman olmayan halklar, Yahudilere olan öfkeleri nedeniyle her zaman Filistin halkını desteklemişlerdir. Nitekim “İsrail”in Gazze’de yaptığı son katliamlara karşı Amerika ve Avrupa ülkelerinde yüzbinlerce insan, Filistin halkını destekleyen etkinlikler gerçekleştirdiler. Halkı Müslüman olmayan bazı ülkeler, “İsrail”le tüm ilişkilerini kestiler.

Yine Filistin’i mazlum coğrafyalardan ayıran diğer bir özellik ise Müslüman halkının taşıdığı cihat ruhu ve topraklarını savunma konusunda ısrarla sürdürdükleri direniş iradesidir. Osmanlı Hilâfeti’nin son döneminde İttihat Terakki’nin ihaneti ve Mustafa Kemal’in Filistin cephesinden çekilmesi neticesinde 1917’de İngilizler tarafından işgal edildiği andan itibaren başlayan, 1948’de gasıp Yahudi varlığının kurulmasından sonra şiddetlenerek devam eden ve 75 yıldır nesilden nesle tevarüs eden Filistinli Müslümanların direniş mücadelesi, İslâm ümmetinin saygısını kazanarak, Filistin’i sahiplenme konusunda her Müslümana ilham kaynağı olmuştur. Filistinli Müslümanlar, çevresindeki Arap rejimlerinin ve diğer İslâm beldeleri yönetimlerinin ihanetine rağmen davalarını aynı kararlılıkla sürdürmüşlerdir. Yahudi varlığının tüm baskı, abluka ve zulümlerine rağmen 7 Ekim sabahı “İsrail”i hezimete uğratan Aksa Tufanı, bu direniş iradesinin en somut göstergesidir.

Dolayısıyla Filistin Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın mübarek toprak vasfının hakkını verir bir şekilde hem üzerinde yaşayan halkın direnişi hem de ümmetin onu sahiplenmesi açısından kalplerdeki ayrıcalıklı yerini her zaman korumaktadır.

Son olarak belirtmek gerekir ki, bu ayrıcalık elbette diğer mazlum coğrafyaları ötekileştiren, ihmal ettiren bir ayrıcalık değildir. Zira İslâm ümmeti tek bir ümmettir ve toprakları da acıları da sevinçleri de tektir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in buyurduğu gibi: [مثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِي تَوَادِّهِمْ وتَرَاحُمِهِمْ وتَعاطُفِهِمْ ، مَثَلُ الْجَسَدِ إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَداعَى لهُ سائِرُ الْجسدِ بالسهَرِ والْحُمَّى] "Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar."[3]

Filistin’e bahşedilen ayrıcalık ise yukarıda ifade ettiğimiz gibi vahiy yoluyla Rabbimizin verdiği bir ayrıcalıktır. Filistin bizim olduğu gibi işgal altındaki Keşmir de bizimdir. Yemen bizim olduğu gibi Doğu Türkistan da bizimdir. Irak ve Çeçenistan da bizimdir. Suriye de bizimdir, Bosna da bizimdir. Filistin ile birlikte tüm İslâmi beldelerin kafirlerin ve tağuti rejimlerin tasallutundan kurtarılması ve tek bir çatı altında birleştirilmesi için çalışmak farzdır. Bu çatı; hiç kuşkusuz Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın vaadi, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesi olan Râşidî Hilâfet Devleti’dir.

Râşidî Hilâfet Devleti kurulduğunda, ilk iş olarak orduların seferber edilmesiyle gasıp Yahudi varlığı, mübarek Mescid-i Aksa topraklarından sökülüp atılacaktır. İslâm ümmeti yeniden eski izzet ve şerefini kuşanacak, başta Roma’nın fethi olmak üzere müjdeden müjdeye, zaferden zafere koşacaktır, biiznillah. Rabbimizden o günleri yakınlaştırmasını niyaz ediyorum.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

[فَإِذَا كَانَتْ بِبَيْتِ الْمَقْدِسِ فَثَمَّ عُقْرُ دَارِهَا وَإنْ يُخْرِجُهَا قَوْمٌ فَتَعُودُ إِلَيْهِمْ أَبَداً] “…sonra Hilâfet tekrar Kudüs’e döner. Kudüs, Hilâfet’in yerleştiği evi/makamı olur. Onu sonsuza dek kimse oradan çıkartamayacaktır.”



[1] İsrâ Suresi 1

[2] Buharî, Enbiyâ 8; Müslim, Mesâcid

[3] Buharî, Edeb 27; Müslim, Birr 66


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz