Hicrî yılın ilk ayı olan
Muharrem ayı geldiğinde Hicret konusunu saptırma gayretleri ve Ümmetin büyük
acılarından biri olan Kerbela Hadisesi dillere dolanmaktadır. Hicret konusunu
saptırma ve içini boşaltma işini genelde Diyanet ve İslâm’ı yumuşatma çabasında
olan bazı önderler üstlenirken, Hüseyin RadıyAllahu
Anh üzerinden rant elde etmek isteyen siyasetçiler Kerbela konusunu
üstleniyorlar. Bu ay bu iki konu gündemi meşgul etmekte ve Müslümanların
duyarlılığı bu konuların içi boşaltılarak köreltilmektedir. Oysa her iki konu da
doğru anlaşıldığında Müslümanlara taraf belirleme ve yol gösterme açısından
faydalı olacak niteliktedir. Nitekim İslâm’dan fersah-fersah uzak bazı
çevrelerin İslâm tarihi olması hasebiyle İslâmî konuları, yani Hicret ve
Kerbela konularını konuşuyor ve gündem yapıyor olmaları boşuna değildir.
Hicret konusu önceki
sayımızda işlendiği ve içerisinin nasıl boşaltıldığı gösterildiği için bu
makalede siyasi kişilerin Kerbela üzerinden nasıl rant elde etmeye
çalıştıklarını ve esas taraflarını göstermeye çalışacağız. Bu çerçevede
öncelikle Kerbela vakıasını kısaca hatırlatmak ve bilmeyenler için kısa bir
özet yapmak gerekmektedir. Zira birlikte bir takım tespitlerde bulunacağız.
Muaviye Halifeliği
döneminde HicrÎ 50 yılında Muğire b. Şu’be’nin önerisi üzerine kendisinden
sonra Halifelik görevini üstlenmek üzere oğlu Yezid için biat almaya kalkar.
Bunun için hazırladığı planını uygulamaya başlar. İnsanların ve heyetlerin
çeşitli bölgelerden Şam’da Muaviye’nin meclisinde toplandığı bir sırada önceden
anlaştığı bazı kimselere söz hakkı verip onların Muaviye’den sonra Yezid’i
önermesini ve Yezid için biat istemelerini sağlayarak gelen heyetlerin nabzını
yoklar. Irak halkının görüşünü temsil eden Ahnef b. Kays sert bir şekilde
Muaviye’yi eleştirip Yezid’in Hasan ve Hüseyin RadıyAllahu Anha’nın önüne geçirilemeyeceğini söyleyince Muaviye bu
teşebbüsünden vazgeçer.
Muaviye Hicret’in 50.
yılında Medine’ye gelip ikinci kez Yezid için biat almaya teşebbüs etmek ister.
Bunun için Medine’de bulunan dört Abdullah olarak bilinen Abdullah b. Abbas,
Abdullah b. Cafer, Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Zübeyr RadiyAllahu Anhum’u yanına
çağırıp içindekini onlara açıklar. Onlar ise cesaret ve tam bir sarahatle bunu
reddedince Muaviye bu işin olmayacağını düşünerek vazgeçer.
Fakat Hicret’in 51.
yılında Hasan b. Ali RadıyAllahu Anh öleceği
hastalığa yakalanınca Muaviye yeniden umutlandı ve dört gözle ölüm haberini
beklemeye başladı. Kendisine Hasan RadıyAllahu
Anh’ın öldüğü haberi ulaşınca da
hemen girişimlerine başlayıp Şam ehlinden biat aldığı gibi valilerine de Yezid
için biat almalarını emretti. Medine ve Irak halkı biat etmediği için şiddete
ve hileye başvurdu. Dört Abdullah’ı tehdit ederek kendilerinin Yezid’e biat
ettikleri yalanını halka duyurdu. Böylece tehdit, şiddet ve hileyle Sahabelerin
büyükleri hariç üçüncü teşebbüsünde Yezid için biat aldı.
Muaviye vefat edip oğlu
Yezid iktidara geçince kendisi için biat almaya başladı fakat büyük Sahabeler
kınamak ve biat vermemekle yetinmeyip Yezid’e savaş açtılar. Nitekim Abdullah
b. Zübeyr Mekke’de bir ordu hazırlayıp Yezid’e savaş açtı. Medine halkı Yezid
ile bütün ilişkilerini kestiklerini açıklayıp savaş hazırlıklarına başladı.
Harra Vakıası olarak bilinen savaşta Yezid’in ordusu Medine’ye geldiğinde
Yezid’e karşı sonuna kadar direndiler. Hüseyin RadıyAllahu Anh ise Irak halkından aldığı destekle Yezid ile
savaşmak ve Irak halkına liderlik etmek üzere oraya gitti. İşte meşum Kerbela
hadisesi burada gerçekleşti. Hicrî 61 yılı 6-9 Muharrem’de Yezid’in ordusu
Hüseyin RadıyAllahu Anh ve
taraftarlarının etrafını sarıp 10 Muharrem sabahında savaşa başladılar ve
Yezid’in ordusu Kerbela denilen yerde Hüseyin RadıyAllahu Anh ve taraftarlarını şehit ettiler.
Detaylarını kaynak
kitaplardan öğrenebileceğiniz bu meşum olaydan elde ettiğimiz pek çok tespiti
sizlerle paylaşacağım ancak önce bu olayı bütün İslâm tarihine mâl eden ve
kendisine siyasi rant çıkaran siyasetçilere söyleyeceklerim var. Şüphesiz ki İslâm
tarihinde Kerbela ve benzeri bazı olumsuz olaylar vardır ancak 14 asırlık İslâm
tarihi bu üç-beş olaydan ibaret değildir. Bu olayları cımbızlayarak İslâm
tarihini karalayanlar ya da iyi niyetle güya ders almak adına bunları sık-sık
dile getirenler o zafer, fetih ve adaletle dolu İslâm tarihini bu olayların
gölgesinde bırakıyorlar. Şunu bilelim ki İslâm tarihi bu olaylardan ibaret
olmadığı gibi Yezid döneminde dahi Müslümanlar hayrın ve adaletin meşaleleri
olmaya devam ediyorlardı. İnceleyenler de göreceklerdir ki Yezid iktidara sahip
olmak ve onu korumak için bu zulüm ve katliamları gerçekleştirdi. Yani Yezid
efendilerinin dünyası için değil kendi dünyası için Ahretini yaktı.
Bu olaylar bize o
dönemki Müslümanların genel durumunu değil bazı çevrelerin durumunu
göstermektedir. Dolayısıyla Muaviye ve Yezid’in yaptıklarını o döneme yayarak o
yılların fısk ve fücur dönemi olduğunu kimse söyleyemez. İslâm ordusu o dönemde
de vardı ve işini yapıyordu, kada (İslâmî yargı) o dönemde de vardı ve insanlar
arasında Allah’ın indirdikleri ile hükmediyordu. Nitekim fakihliği ile bilinen
ve İslâm Hukuk tarihinde kadılığı ile ün salmış, İslâm hukukunda müstesna bir
yere sahip olan kadı Şureyh Rahmetullahu
Aleyh 60 yıllık kadılık hayatında Muaviye ve Yezid döneminde de aynı
görevdeydi. Ve yine o dönem yönetim nizamı da İslâm’ın yönetim nizamı olan Hilâfet
idi.
Buna rağmen Muharrem
ayında Aşure Günü ile alakalı bu kimselerin mesajlarında sürekli Yezid’den
bahsetmeleri hem İslâm tarihini gölgelemekte, hem İslâm’ın yönetim nizamı olan
Hilafet’i olumsuzlaştırmakta hem de Aşure Günü’nü Kerbela vakıasıyla özdeşleştirmektedir.
Aşure Günü münasebetiyle Cumhurbaşkanlığı sarayında aşure yemeği veren
Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle diyordu: “Bu
mübarek Muharrem akşamında sizleri en kalbî muhabbetlerimle selamlıyor,
tuttuğunuz oruçların, yaptığınız ibadetlerin Hak katında kabul olmasını
gönülden niyaz ediyorum… Hicri 61 yılında, 10 Muharrem gününde, Kerbela’da
şehit edilen Hazret-i Hüseyin efendimiz ve Ehl-i Beyt’i, şehadetlerinin
1375’inci sene-i devriyesinde bir kez daha kemal-i edeble ve hürmetle yad
ediyor, Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi Hüseyin efendimiz ve Ehl-i Beyt’in
üzerine olsun diyoruz”. Hazreti Hüseyin efendimizin Kerbela’da, canını
ortaya koyarak verdiği ibretlik dersin, iyi okunmamış, iyi öğretilmemiş,
öğrenilmemiş ve tatbik edilmemiş olduğunu üzülerek belirttiğini söyleyen
Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Kerbela,
tefrikanın değil, tam tersine, Hazreti Hüseyin efendimizin verdiği ibretlik
ders ile uhuvvetin vasıtasıdır. Kerbela’dan tefrika çıkarmak, çok açık
söylüyorum, Yezid’in yanında durmaktır. Kerbela’dan uhuvvet, yani kardeşlik
dersi çıkarmak ise, hiç şüphesiz ki Hazreti Hüseyin ve Ehl-i Beyt’in yanında
durmaktır. Tam 1375 yıldır, Hazreti Hüseyin ve Ehl-i Beyt’e ağıtlar yakıyoruz.
1375 yıldır, Kerbela acısını daha dün yaşanmış gibi hafızamızda sıcak tutuyoruz
ve acıyla gözyaşı döküyoruz. Ancak, ne büyük bir tezattır ki, 1375 yıldır,
neredeyse her gün Aşura’yı, neredeyse her gün tekrar tekrar Kerbela’yı
yaşıyoruz” diye konuştu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın
konuşmasının bütününde her ne kadar Muharrem ayının öneminden bahsetmiş ise de
Kerbela Vakıasının ön plana çıktığı görülmektedir. Yine Erdoğan Ak Parti Genel
Başkanı ve Başbakan sıfatıyla bir yıl önce grup toplantısında yaptığı
konuşmasında da benzer şeyler söylemişti. Bu konuşmasında Erdoğan hem Türkiye
hem tüm İslâm coğrafyası olarak Muharrem ayının 10’uncu gününü idrak edeceğine
vurgu yaparak Kerbela vakıasını anlatmıştı. Başka birçok konuşmasında da
Erdoğan’ın Yezid ve Kerbela’dan bahsettiğini sıklıkla duyduk. Aynı şekilde
Erdoğan’ın halefi Başbakan Davutoğlu da Yezid ve Kerbela vakıasını sık sık
diline dolamakta ve yollarının Hüseynî olduğunu vurgulamaktadır. Böylece Aşure Günü,
aşure orucu ve Muharrem ayı Yezid ve Kerbela ile birlikte anılmakta ve Muharrem
ayı adeta Yezid ayı olarak gösterilmektedir.
Ey yöneticiler Muharrem
ayı Yezid ayı değil, Kerbela ayı değil hayır ayı, Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın ayıdır. Allah Azze ve Celle bu ayı mubarek kılmış ve dört haram aydan biri saymıştır.
Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem de
bu ayla ilgili “Şehrullahi’l Muharrem” (Muharrem
Allah’ın ayı) demesinin yanı sıra Muharrem ayının faziletinden çokça
bahsetmiştir. İbni Abbas’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hz.
Peygamber Medine’ye geldiğinde, Yahudilerin oruç tuttuklarını gördü ve “Bu
nedir?” diye sordu. “Bu hayırlı bir gündür. Bu, Allah’ın İsrail oğullarını
düşmanlarından kurtardığı, bu sebeple de Hz. Musa’nın oruç tuttuğu gündür”
dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu; “Biz Musa’nın sünnetini
yaşatmaya Yahudilerden daha layığız.” Ve hem kendisi oruç tuttu hem de
Müslümanlara bu günde oruç tutmalarını emretti.” (Buhari ve
Müslim/savm) Yine başka bir hadisi şerifte şöyle buyurdu; “Nafile oruç tutacaksan, Muharrem ayında tut! Çünkü o, Allah’ın
ayıdır. O ayda bir gün vardır ki, o günde Allah geçmiş kavimlerden birinin
tövbesini kabul etti. Yine o gün tövbe edenlerin günahlarını da affeder.” (Tırmizi) Yine şöyle buyurmuştur; “Ramazan
ayından sonra tutulan oruçların en hayırlısı Allah’a izafetle şereflendirilen
Muharrem ayında tutulan oruçtur.” (Müslim/sıyam)
Müslümanlar bu ayda pek
çok hayırlara imza atmışlar ve ona hürmet etmişlerdir. Yine İslâm tarihi
öncesinde Muharrem ayında diğer peygamberler ile de alakalı pek çok önemli olaylar
yaşanmıştır. Âdem Aleyhis Selam’ın tövbesinin kabul olması, Nuh Aleyhis
Selam’ın tufandan kurtulması,
İbrahim Aleyhis Selam’ın Nemrut’un ateşinden kurtulması, Yusuf Aleyhis Selam’ın kuyudan kurtulması, Yakup Aleyhis
Selam’ın Yusuf’a kavuşup
gözlerinin görmesi, Musa Aleyhis Selam’ın kavmiyle birlikte Kızıl Deniz’den geçip
Firavun ve ordusunun suda boğulması gibi daha pek çok hayırlı şeyler olduğu
rivayet edilmiştir.
Ey Müslümanlar Muharrem
ayını Yezid’le birlikte anan yöneticilere aldanmayın. 10 Muharrem’in önemi
Kerbela’dan gelmemekte, Aşure Günü’nün bu meşum günle bir alakası
bulunmamaktadır. 10 Muharrem hakkın batıla üstün geldiği gündür. Allah Azze ve Celle’nin sırat-ı mustakim
yolcularına yardım ettiği gündür. Mustazafların kapitalistlere, belamlara ve
tağutlara üstün geldiği, onların zulmünden kurtulduğu gündür. Muharrem ayı
Yezid ayı değildir…
Muaviye’nin oğlu Yezid
için biat almaya kalktığı ilk teşebbüsünden Yezid ve ordusunun Kerbela’da
Hüseyin efendimizi ve taraftarlarını şehit ettikleri güne kadar gerçekleşen
olaylardan ve bunlara karşı büyük Sahabelerin tavrından çıkarttığımız
tespitlere gelince: Öncelikle Muaviye ve Yezid’in ısrarla biat almaya
çabalaması İslâm’da sultanın Ümmet’e ait olduğunu ve yönetime meşru olarak
ulaşma yolunun biat olduğu gerçeğini tekid eder. Yine Hüseyin ve dört Abdullah RadıyAllahu Anhum’un Yezid’e karşı savaş açmaları otoriteyi gasp eden yöneticilerin
gasp ettiklerini geri vermesi için silahla mücadelenin farz olduğunu tekid
eder. Muaviye’ye karşı savaşmayıp sadece nasihatle yetinmeleri meşru
yöneticilere karşı silahlı mücadele yapılmasının küfürle hükmetmesi müstesna
haram olduğunu tekid eder. Çünkü aynı Sahabeler Muaviye Yezid için biat
aldığında ona karşı savaşmamışlar fakat Yezid kendisi için biat almaya kalktığında
savaş açmışlardır. Çünkü Muaviye masiyetle emrettiyse dahi meşru yöneticiydi,
ancak Yezid ilk başta biat alana kadar otoriteyi gasp etmiş gayri meşru bir
yöneticiydi.
Şimdi bütün bu olayların
ve şerî hükümlerin günümüzdeki karşılıklarını ve kimin Yezid tarafında, kimin
şerî hüküm tarafında olduğunu anlatmaya çalışacağım. Zira başımızdaki
yöneticiler Esed ve benzeri halkını katleden yöneticileri Yezid tarafı,
kendilerini ise hak ve Hüseyin RadıyAllahu
Anh tarafı oldukları yalanını söyleyip duruyorlar. Çünkü eğer Hüseyinler
iktidarda iseler yeryüzünün dört bir tarafında katledilen, hapsedilen ve
tecavüze uğrayanlar Müslümanlar olmaması gerekiyor. Hüseyin RadıyAllahu Anh Hilâfet ve bekası için,
şerî hükmü uygulamak için Yezid’e karşı savaşmıştı, haydi o zaman siz Hüseyin
iseniz buyurun her taraf Yezid dolu…
Müslümanların yönetimine
Hilâfet nizamıyla hükmetmek üzere biat yoluyla gelmenin dışında bir yol
olmadığına göre Ak Parti teşkilatının ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yolunu yol
saydığı Atatürk otoriteyi gasp eden hükmündedir. Çünkü İstanbul’da meşru olarak
bulunan bir yönetici, devlet ve başkent bulunduğu halde Atatürk desise, hile ve
tehditle Ankara’da yeni bir devlet kurmuş ve daha sonra kurduğu devleti
Cumhuriyet olarak ilan etmiş, Hilâfet’i kaldırmış ve Halifeyi de sınır dışı
etmiştir. Şimdi Atatürk’ün yolu Hüseyin yolu mu oluyor ki sizin yolunuz da aynı
kavşağa çıksın? Atatürk’ün yolu Hüseyin yolu ise Şeyh Said’in yolu Yezid yolu mu
oluyor? Hayır, vallahi hayır. Hüseyin’in yolu Şeyh Said’in yoludur. Zira İslâm
otoriteyi gasp edene karşı savaşmayı farz kılmıştır. Hüseyin ve diğer Sahabeler RadıyAllahu Anhum bunun için Yezid’e
karşı savaş açmışlardı. Şeyh Said ve diğer kıyama kalkanlar da otorite gasp
edilip Cumhuriyet kurulduğu için kıyama kalkmışlardır.
Şu anda Türkiye de dâhil
olmak üzere dünyanın dört bir tarafında İslâm Hilâfet Devleti’ni yeniden ikame
etmek için teşkilatlanmış binlerce Müslüman var. Bunlara da Yezid tarafındadır
diyemezsiniz ya. Çünkü amaçları İslâmî hayatı başlatmak için İslâm Hilâfet Devleti’ni
kurmak ve bu gayeye ulaşmak için fikrî ve siyasi mücadele yapmak. Bu
teşkilatlanmanın adı Hizb-ut Tahrir ve her türlü şiddet eyleminin yanı sıra
maddî çalışmaları da reddediyor. Amacından, metodundan ve üyelerinden
anlaşılacağı üzere Hüseynî yol bunların yolu. Peki, bu Müslümanların 500’den
fazlası sizin ülkenizde toplamda 1800 küsur yıl hapis cezası almış ise sizin
yolunuz Yezid yolu değil mi? Müslümanların Suriye’de Hilâfet Devleti kurmak
için kıyam etmesini engellemek için her türlü katliamı yapan Esed ile aranızda
katliam dışında bir fark kalıyor mu?
Ezcümle, kimse Erdoğan,
Davutoğlu, Esed, Maliki ve Kerimov gibi yöneticilerin Yezid ile aynı çizgide
olduğunu düşündüğümü zannetmesin. Bilakis bu yöneticiler ile Yezid arasında
birçok farklar bulunmaktadır. Mesela Yezid kendi iktidarı için zulüm ve katliam
yapmasına rağmen bu yöneticiler laiklik, Cumhuriyet ve Demokrasinin bekası için
mücadele ediyorlar. Yezid kendisi fısk ve fücur içinde yaşayıp köpek
boğuştururken bu yöneticiler kendileri namaz kıldığı halde halkına fıskı, fücuru
ve masiyeti emredip Müslümanların kâfirler tarafından katledilmesine göz
yumuyor, fırsat tanıyor ve bazıları da bizzat kendisi katlediyor. Muaviye ve
Yezid döneminde kötü de olsa İslâm tatbik edilirken bu yöneticiler kokuşmuş
Batı nizamlarını uyguluyor, kapitalizmi ve tağuti düzeni uyguluyor. Evet, Yezid
şarap içiyordu ama kendi halkına şarabı serbest bırakmıyordu, kendisi belki
zina ediyordu ama zinayı serbest bırakmıyordu ve hakeza.
Sözün özü bana göre bu
yöneticilerin yolu Yezid kavşağında değil, Firavn, ve Nemrut kavşağında
birleşiyor. Tek farkları Müslüman olduklarını söylemeleri. Yoksa Hüseyinleri ne
için hapsetsinler, kâfirlerin kucağına terk etsinler ve katledilmelerine göz
yumsunlar?


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış