MUHARREM AYI YEZİD AYI DEĞİLDİR!

Murat Savaş

Hicrî yılın ilk ayı olan Muharrem ayı geldiğinde Hicret konusunu saptırma gayretleri ve Ümmetin büyük acılarından biri olan Kerbela Hadisesi dillere dolanmaktadır. Hicret konusunu saptırma ve içini boşaltma işini genelde Diyanet ve İslâm’ı yumuşatma çabasında olan bazı önderler üstlenirken, Hüseyin RadıyAllahu Anh üzerinden rant elde etmek isteyen siyasetçiler Kerbela konusunu üstleniyorlar. Bu ay bu iki konu gündemi meşgul etmekte ve Müslümanların duyarlılığı bu konuların içi boşaltılarak köreltilmektedir. Oysa her iki konu da doğru anlaşıldığında Müslümanlara taraf belirleme ve yol gösterme açısından faydalı olacak niteliktedir. Nitekim İslâm’dan fersah-fersah uzak bazı çevrelerin İslâm tarihi olması hasebiyle İslâmî konuları, yani Hicret ve Kerbela konularını konuşuyor ve gündem yapıyor olmaları boşuna değildir.

Hicret konusu önceki sayımızda işlendiği ve içerisinin nasıl boşaltıldığı gösterildiği için bu makalede siyasi kişilerin Kerbela üzerinden nasıl rant elde etmeye çalıştıklarını ve esas taraflarını göstermeye çalışacağız. Bu çerçevede öncelikle Kerbela vakıasını kısaca hatırlatmak ve bilmeyenler için kısa bir özet yapmak gerekmektedir. Zira birlikte bir takım tespitlerde bulunacağız.

Muaviye Halifeliği döneminde HicrÎ 50 yılında Muğire b. Şu’be’nin önerisi üzerine kendisinden sonra Halifelik görevini üstlenmek üzere oğlu Yezid için biat almaya kalkar. Bunun için hazırladığı planını uygulamaya başlar. İnsanların ve heyetlerin çeşitli bölgelerden Şam’da Muaviye’nin meclisinde toplandığı bir sırada önceden anlaştığı bazı kimselere söz hakkı verip onların Muaviye’den sonra Yezid’i önermesini ve Yezid için biat istemelerini sağlayarak gelen heyetlerin nabzını yoklar. Irak halkının görüşünü temsil eden Ahnef b. Kays sert bir şekilde Muaviye’yi eleştirip Yezid’in Hasan ve Hüseyin RadıyAllahu Anha’nın önüne geçirilemeyeceğini söyleyince Muaviye bu teşebbüsünden vazgeçer.

Muaviye Hicret’in 50. yılında Medine’ye gelip ikinci kez Yezid için biat almaya teşebbüs etmek ister. Bunun için Medine’de bulunan dört Abdullah olarak bilinen Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Cafer, Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Zübeyr RadiyAllahu Anhum’u yanına çağırıp içindekini onlara açıklar. Onlar ise cesaret ve tam bir sarahatle bunu reddedince Muaviye bu işin olmayacağını düşünerek vazgeçer.

Fakat Hicret’in 51. yılında Hasan b. Ali RadıyAllahu Anh öleceği hastalığa yakalanınca Muaviye yeniden umutlandı ve dört gözle ölüm haberini beklemeye başladı. Kendisine Hasan RadıyAllahu Anh’ın öldüğü haberi ulaşınca da hemen girişimlerine başlayıp Şam ehlinden biat aldığı gibi valilerine de Yezid için biat almalarını emretti. Medine ve Irak halkı biat etmediği için şiddete ve hileye başvurdu. Dört Abdullah’ı tehdit ederek kendilerinin Yezid’e biat ettikleri yalanını halka duyurdu. Böylece tehdit, şiddet ve hileyle Sahabelerin büyükleri hariç üçüncü teşebbüsünde Yezid için biat aldı.

Muaviye vefat edip oğlu Yezid iktidara geçince kendisi için biat almaya başladı fakat büyük Sahabeler kınamak ve biat vermemekle yetinmeyip Yezid’e savaş açtılar. Nitekim Abdullah b. Zübeyr Mekke’de bir ordu hazırlayıp Yezid’e savaş açtı. Medine halkı Yezid ile bütün ilişkilerini kestiklerini açıklayıp savaş hazırlıklarına başladı. Harra Vakıası olarak bilinen savaşta Yezid’in ordusu Medine’ye geldiğinde Yezid’e karşı sonuna kadar direndiler. Hüseyin RadıyAllahu Anh ise Irak halkından aldığı destekle Yezid ile savaşmak ve Irak halkına liderlik etmek üzere oraya gitti. İşte meşum Kerbela hadisesi burada gerçekleşti. Hicrî 61 yılı 6-9 Muharrem’de Yezid’in ordusu Hüseyin RadıyAllahu Anh ve taraftarlarının etrafını sarıp 10 Muharrem sabahında savaşa başladılar ve Yezid’in ordusu Kerbela denilen yerde Hüseyin RadıyAllahu Anh ve taraftarlarını şehit ettiler.

Detaylarını kaynak kitaplardan öğrenebileceğiniz bu meşum olaydan elde ettiğimiz pek çok tespiti sizlerle paylaşacağım ancak önce bu olayı bütün İslâm tarihine mâl eden ve kendisine siyasi rant çıkaran siyasetçilere söyleyeceklerim var. Şüphesiz ki İslâm tarihinde Kerbela ve benzeri bazı olumsuz olaylar vardır ancak 14 asırlık İslâm tarihi bu üç-beş olaydan ibaret değildir. Bu olayları cımbızlayarak İslâm tarihini karalayanlar ya da iyi niyetle güya ders almak adına bunları sık-sık dile getirenler o zafer, fetih ve adaletle dolu İslâm tarihini bu olayların gölgesinde bırakıyorlar. Şunu bilelim ki İslâm tarihi bu olaylardan ibaret olmadığı gibi Yezid döneminde dahi Müslümanlar hayrın ve adaletin meşaleleri olmaya devam ediyorlardı. İnceleyenler de göreceklerdir ki Yezid iktidara sahip olmak ve onu korumak için bu zulüm ve katliamları gerçekleştirdi. Yani Yezid efendilerinin dünyası için değil kendi dünyası için Ahretini yaktı.

Bu olaylar bize o dönemki Müslümanların genel durumunu değil bazı çevrelerin durumunu göstermektedir. Dolayısıyla Muaviye ve Yezid’in yaptıklarını o döneme yayarak o yılların fısk ve fücur dönemi olduğunu kimse söyleyemez. İslâm ordusu o dönemde de vardı ve işini yapıyordu, kada (İslâmî yargı) o dönemde de vardı ve insanlar arasında Allah’ın indirdikleri ile hükmediyordu. Nitekim fakihliği ile bilinen ve İslâm Hukuk tarihinde kadılığı ile ün salmış, İslâm hukukunda müstesna bir yere sahip olan kadı Şureyh Rahmetullahu Aleyh 60 yıllık kadılık hayatında Muaviye ve Yezid döneminde de aynı görevdeydi. Ve yine o dönem yönetim nizamı da İslâm’ın yönetim nizamı olan Hilâfet idi.

Buna rağmen Muharrem ayında Aşure Günü ile alakalı bu kimselerin mesajlarında sürekli Yezid’den bahsetmeleri hem İslâm tarihini gölgelemekte, hem İslâm’ın yönetim nizamı olan Hilafet’i olumsuzlaştırmakta hem de Aşure Günü’nü Kerbela vakıasıyla özdeşleştirmektedir. Aşure Günü münasebetiyle Cumhurbaşkanlığı sarayında aşure yemeği veren Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle diyordu: “Bu mübarek Muharrem akşamında sizleri en kalbî muhabbetlerimle selamlıyor, tuttuğunuz oruçların, yaptığınız ibadetlerin Hak katında kabul olmasını gönülden niyaz ediyorum… Hicri 61 yılında, 10 Muharrem gününde, Kerbela’da şehit edilen Hazret-i Hüseyin efendimiz ve Ehl-i Beyt’i, şehadetlerinin 1375’inci sene-i devriyesinde bir kez daha kemal-i edeble ve hürmetle yad ediyor, Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi Hüseyin efendimiz ve Ehl-i Beyt’in üzerine olsun diyoruz”. Hazreti Hüseyin efendimizin Kerbela’da, canını ortaya koyarak verdiği ibretlik dersin, iyi okunmamış, iyi öğretilmemiş, öğrenilmemiş ve tatbik edilmemiş olduğunu üzülerek belirttiğini söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Kerbela, tefrikanın değil, tam tersine, Hazreti Hüseyin efendimizin verdiği ibretlik ders ile uhuvvetin vasıtasıdır. Kerbela’dan tefrika çıkarmak, çok açık söylüyorum, Yezid’in yanında durmaktır. Kerbela’dan uhuvvet, yani kardeşlik dersi çıkarmak ise, hiç şüphesiz ki Hazreti Hüseyin ve Ehl-i Beyt’in yanında durmaktır. Tam 1375 yıldır, Hazreti Hüseyin ve Ehl-i Beyt’e ağıtlar yakıyoruz. 1375 yıldır, Kerbela acısını daha dün yaşanmış gibi hafızamızda sıcak tutuyoruz ve acıyla gözyaşı döküyoruz. Ancak, ne büyük bir tezattır ki, 1375 yıldır, neredeyse her gün Aşura’yı, neredeyse her gün tekrar tekrar Kerbela’yı yaşıyoruz” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasının bütününde her ne kadar Muharrem ayının öneminden bahsetmiş ise de Kerbela Vakıasının ön plana çıktığı görülmektedir. Yine Erdoğan Ak Parti Genel Başkanı ve Başbakan sıfatıyla bir yıl önce grup toplantısında yaptığı konuşmasında da benzer şeyler söylemişti. Bu konuşmasında Erdoğan hem Türkiye hem tüm İslâm coğrafyası olarak Muharrem ayının 10’uncu gününü idrak edeceğine vurgu yaparak Kerbela vakıasını anlatmıştı. Başka birçok konuşmasında da Erdoğan’ın Yezid ve Kerbela’dan bahsettiğini sıklıkla duyduk. Aynı şekilde Erdoğan’ın halefi Başbakan Davutoğlu da Yezid ve Kerbela vakıasını sık sık diline dolamakta ve yollarının Hüseynî olduğunu vurgulamaktadır. Böylece Aşure Günü, aşure orucu ve Muharrem ayı Yezid ve Kerbela ile birlikte anılmakta ve Muharrem ayı adeta Yezid ayı olarak gösterilmektedir.

Ey yöneticiler Muharrem ayı Yezid ayı değil, Kerbela ayı değil hayır ayı, Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın ayıdır. Allah Azze ve Celle bu ayı mubarek kılmış ve dört haram aydan biri saymıştır. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem de bu ayla ilgili “Şehrullahi’l Muharrem” (Muharrem Allah’ın ayı) demesinin yanı sıra Muharrem ayının faziletinden çokça bahsetmiştir. İbni Abbas’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamber Medine’ye geldiğinde, Yahudilerin oruç tuttuklarını gördü ve “Bu nedir?” diye sordu. “Bu hayırlı bir gündür. Bu, Allah’ın İsrail oğullarını düşmanlarından kurtardığı, bu sebeple de Hz. Musa’nın oruç tuttuğu gündür” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu; “Biz Musa’nın sünnetini yaşatmaya Yahudilerden daha layığız.” Ve hem kendisi oruç tuttu hem de Müslümanlara bu günde oruç tutmalarını emretti.” (Buhari ve Müslim/savm) Yine başka bir hadisi şerifte şöyle buyurdu; “Nafile oruç tutacaksan, Muharrem ayında tut! Çünkü o, Allah’ın ayıdır. O ayda bir gün vardır ki, o günde Allah geçmiş kavimlerden birinin tövbesini kabul etti. Yine o gün tövbe edenlerin günahlarını da affeder.” (Tırmizi) Yine şöyle buyurmuştur; “Ramazan ayından sonra tutulan oruçların en hayırlısı Allah’a izafetle şereflendirilen Muharrem ayında tutulan oruçtur.” (Müslim/sıyam)

Müslümanlar bu ayda pek çok hayırlara imza atmışlar ve ona hürmet etmişlerdir. Yine İslâm tarihi öncesinde Muharrem ayında diğer peygamberler ile de alakalı pek çok önemli olaylar yaşanmıştır. Âdem Aleyhis Selam’ın tövbesinin kabul olması, Nuh Aleyhis Selam’ın tufandan kurtulması, İbrahim Aleyhis Selam’ın Nemrut’un ateşinden kurtulması, Yusuf Aleyhis Selam’ın kuyudan kurtulması, Yakup Aleyhis Selam’ın Yusuf’a kavuşup gözlerinin görmesi, Musa Aleyhis Selam’ın kavmiyle birlikte Kızıl Deniz’den geçip Firavun ve ordusunun suda boğulması gibi daha pek çok hayırlı şeyler olduğu rivayet edilmiştir.

Ey Müslümanlar Muharrem ayını Yezid’le birlikte anan yöneticilere aldanmayın. 10 Muharrem’in önemi Kerbela’dan gelmemekte, Aşure Günü’nün bu meşum günle bir alakası bulunmamaktadır. 10 Muharrem hakkın batıla üstün geldiği gündür. Allah Azze ve Celle’nin sırat-ı mustakim yolcularına yardım ettiği gündür. Mustazafların kapitalistlere, belamlara ve tağutlara üstün geldiği, onların zulmünden kurtulduğu gündür. Muharrem ayı Yezid ayı değildir…

Muaviye’nin oğlu Yezid için biat almaya kalktığı ilk teşebbüsünden Yezid ve ordusunun Kerbela’da Hüseyin efendimizi ve taraftarlarını şehit ettikleri güne kadar gerçekleşen olaylardan ve bunlara karşı büyük Sahabelerin tavrından çıkarttığımız tespitlere gelince: Öncelikle Muaviye ve Yezid’in ısrarla biat almaya çabalaması İslâm’da sultanın Ümmet’e ait olduğunu ve yönetime meşru olarak ulaşma yolunun biat olduğu gerçeğini tekid eder. Yine Hüseyin ve dört Abdullah RadıyAllahu Anhum’un Yezid’e karşı savaş açmaları otoriteyi gasp eden yöneticilerin gasp ettiklerini geri vermesi için silahla mücadelenin farz olduğunu tekid eder. Muaviye’ye karşı savaşmayıp sadece nasihatle yetinmeleri meşru yöneticilere karşı silahlı mücadele yapılmasının küfürle hükmetmesi müstesna haram olduğunu tekid eder. Çünkü aynı Sahabeler Muaviye Yezid için biat aldığında ona karşı savaşmamışlar fakat Yezid kendisi için biat almaya kalktığında savaş açmışlardır. Çünkü Muaviye masiyetle emrettiyse dahi meşru yöneticiydi, ancak Yezid ilk başta biat alana kadar otoriteyi gasp etmiş gayri meşru bir yöneticiydi.

Şimdi bütün bu olayların ve şerî hükümlerin günümüzdeki karşılıklarını ve kimin Yezid tarafında, kimin şerî hüküm tarafında olduğunu anlatmaya çalışacağım. Zira başımızdaki yöneticiler Esed ve benzeri halkını katleden yöneticileri Yezid tarafı, kendilerini ise hak ve Hüseyin RadıyAllahu Anh tarafı oldukları yalanını söyleyip duruyorlar. Çünkü eğer Hüseyinler iktidarda iseler yeryüzünün dört bir tarafında katledilen, hapsedilen ve tecavüze uğrayanlar Müslümanlar olmaması gerekiyor. Hüseyin RadıyAllahu Anh Hilâfet ve bekası için, şerî hükmü uygulamak için Yezid’e karşı savaşmıştı, haydi o zaman siz Hüseyin iseniz buyurun her taraf Yezid dolu…

Müslümanların yönetimine Hilâfet nizamıyla hükmetmek üzere biat yoluyla gelmenin dışında bir yol olmadığına göre Ak Parti teşkilatının ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yolunu yol saydığı Atatürk otoriteyi gasp eden hükmündedir. Çünkü İstanbul’da meşru olarak bulunan bir yönetici, devlet ve başkent bulunduğu halde Atatürk desise, hile ve tehditle Ankara’da yeni bir devlet kurmuş ve daha sonra kurduğu devleti Cumhuriyet olarak ilan etmiş, Hilâfet’i kaldırmış ve Halifeyi de sınır dışı etmiştir. Şimdi Atatürk’ün yolu Hüseyin yolu mu oluyor ki sizin yolunuz da aynı kavşağa çıksın? Atatürk’ün yolu Hüseyin yolu ise Şeyh Said’in yolu Yezid yolu mu oluyor? Hayır, vallahi hayır. Hüseyin’in yolu Şeyh Said’in yoludur. Zira İslâm otoriteyi gasp edene karşı savaşmayı farz kılmıştır. Hüseyin ve diğer Sahabeler RadıyAllahu Anhum bunun için Yezid’e karşı savaş açmışlardı. Şeyh Said ve diğer kıyama kalkanlar da otorite gasp edilip Cumhuriyet kurulduğu için kıyama kalkmışlardır.

Şu anda Türkiye de dâhil olmak üzere dünyanın dört bir tarafında İslâm Hilâfet Devleti’ni yeniden ikame etmek için teşkilatlanmış binlerce Müslüman var. Bunlara da Yezid tarafındadır diyemezsiniz ya. Çünkü amaçları İslâmî hayatı başlatmak için İslâm Hilâfet Devleti’ni kurmak ve bu gayeye ulaşmak için fikrî ve siyasi mücadele yapmak. Bu teşkilatlanmanın adı Hizb-ut Tahrir ve her türlü şiddet eyleminin yanı sıra maddî çalışmaları da reddediyor. Amacından, metodundan ve üyelerinden anlaşılacağı üzere Hüseynî yol bunların yolu. Peki, bu Müslümanların 500’den fazlası sizin ülkenizde toplamda 1800 küsur yıl hapis cezası almış ise sizin yolunuz Yezid yolu değil mi? Müslümanların Suriye’de Hilâfet Devleti kurmak için kıyam etmesini engellemek için her türlü katliamı yapan Esed ile aranızda katliam dışında bir fark kalıyor mu?

Ezcümle, kimse Erdoğan, Davutoğlu, Esed, Maliki ve Kerimov gibi yöneticilerin Yezid ile aynı çizgide olduğunu düşündüğümü zannetmesin. Bilakis bu yöneticiler ile Yezid arasında birçok farklar bulunmaktadır. Mesela Yezid kendi iktidarı için zulüm ve katliam yapmasına rağmen bu yöneticiler laiklik, Cumhuriyet ve Demokrasinin bekası için mücadele ediyorlar. Yezid kendisi fısk ve fücur içinde yaşayıp köpek boğuştururken bu yöneticiler kendileri namaz kıldığı halde halkına fıskı, fücuru ve masiyeti emredip Müslümanların kâfirler tarafından katledilmesine göz yumuyor, fırsat tanıyor ve bazıları da bizzat kendisi katlediyor. Muaviye ve Yezid döneminde kötü de olsa İslâm tatbik edilirken bu yöneticiler kokuşmuş Batı nizamlarını uyguluyor, kapitalizmi ve tağuti düzeni uyguluyor. Evet, Yezid şarap içiyordu ama kendi halkına şarabı serbest bırakmıyordu, kendisi belki zina ediyordu ama zinayı serbest bırakmıyordu ve hakeza.

Sözün özü bana göre bu yöneticilerin yolu Yezid kavşağında değil, Firavn, ve Nemrut kavşağında birleşiyor. Tek farkları Müslüman olduklarını söylemeleri. Yoksa Hüseyinleri ne için hapsetsinler, kâfirlerin kucağına terk etsinler ve katledilmelerine göz yumsunlar?


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz