SİLAHSIZLANDIRMA, NORMALLEŞME VE ORTADOĞU’NUN GELECEĞİ

Muhammed Emin Yıldırım

Ortadoğu, bir asırdan fazla bir süredir, özellikle de İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya siyasetinde her zaman sıcak bir mesele olarak yer tutmuş olup bugün de aynı özelliğini korumaktadır. Aslında “Ortadoğu” denildiğinde, onun hakikatini anlayabilmek için çok daha geriye giderek Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in öncülüğünde gerçekleşen, yeryüzünün en büyük devrimi olan İslâm’ın indiği topraklardan düşünmeye başlamak gerekir. Zira insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkaran nur burada doğmuş, hak batıla burada galip gelmiş ve asırlar boyu dünyaya güzide bir örneklik sunan dört başı mamur yönetim nizamı bu topraklarda hüküm sürerek yeryüzüne yayılmıştır. Kur’an-ı Kerim’in Mekke hakkında “Ummu’l-Kurâ yani “şehirlerin anası” betimlemesini de dikkate alarak Ortadoğu için dünyanın kalbi ifadesini kullanmak abartılı olmayacaktır.

Ortadoğu, yalnızca coğrafi bir bölge değil; aynı zamanda din, tarih, strateji ve çıkar mücadelelerinin kesişim noktasını temsil eder. İslâm ve İslâm’ın Batı için tehlikesi, stratejik konumu, Avrupa, Afrika ve Asya bağlantı noktalarını kontrol etmesi, Yahudi varlığı ve Batılı çıkarların ön savunma hattı olması, sömürgecilik, maddi menfaatler özellikle de petrol ile alakalı bir meseledir. Dolayısıyla İslâm’la, stratejik konumuyla, Yahudi devletiyle, sömürgecilikle ve enerjiyle ilgili bir meselenin sadece bölge halkı ve Müslümanlar açısından değil, tüm dünya açısından önemli bir mesele olduğunda şüphe yoktur.

Nitekim İslâm ile küfür arasında, Haçlı seferlerinden günümüze dek devam eden fikrî ve siyasî mücadele, Ortadoğu’nun bu tarihî hakikatini doğrulamaktadır. Diyebiliriz ki, Ortadoğu meselesi, kendi tabiatına uygun, esaslı ve kalıcı bir çözüme kavuşturulmadığı sürece çatışma ve kriz bölgesi olarak kalmaya devam edecektir.

Ortadoğunun Sömürgeleştirilmesi

Ortadoğu, 18. yüzyılın ortalarına kadar İslâmi Devletin hükmü ve nüfuzu altındaydı. Ancak Berlin Konferansından, yani 18. yüzyılın sonlarından itibaren Avrupalı büyük devletler bölgeye yönelik saldırı girişimlerine başladı. Bu süreçte Fransa, İngiltere ve İtalya gibi güçler, farklı yollarla Ortadoğu’ya müdahale etti.

Yazımızın da başlığında yer alan, ABD’nin Ortadoğuda uygulamaya çalıştığı “silahsızlanma ve normalleşme projesi”, söz konusu saldırı ve çözüm arayışının en güncel halini teşkil etmektedir. ABD’nin bu projesinin uzun yıllara dayanan tarihî bir geçmişi bulunmaktadır ki temel motivasyonu, ABD politikalarını İngiliz politikasından ayırma anlayışına dayanmaktadır.

İngiltere, sömürgeci planlarının önündeki en büyük engel olan Halife Abdulhamid’in tahttan indirilmesini sağlayıp Filistin-Suriye cephesini Mustafa Kemal’in geri çekilerek hediye etmesiyle teslim aldıktan sonra 1917’de Balfour Deklarasyonu’nu yayınlayarak bölgenin kalbine bir hançer gibi saplanacak olan “Yahudi devleti”nin kuruluşunun zeminini hazırladı. Aynı aktörlerin yardımıyla Osmanlı Hilâfeti’ni yıktıktan sonra Ortadoğuyu tamamen kontrol altına aldı.

Onlar nezdinde Ortadoğuyu kontrol etmek, Batı sömürgeciliğinin korunması için hayat-memat meselesi olmuştur. 1905-1907 yılları arasında Londrada yapılan ve adını İngiliz başbakanı Campbell-Bannerman’dan alan “Ortadoğu” konulu gizli “Campell Konferansı”nın raporlarında kayıtlara şu şekilde geçmiştir:

“Batı sömürgeciliği için en tehlikeli bölge, Atlas Okyanusu ile Arap Körfezi arasındaki bölgedir. Çünkü bu bölgede, aynı dili konuşan, aynı unsurlara mensup ve büyük çoğunluğu aynı dine mensup tek bir halk yaşamaktadır. Bu bölgenin insanları tek bir milletin özelliklerine sahiptir. En büyük tehlike, bu bölge halkının bu gerçeği fark edip dünyanın bu hayati bölgesinde yaşayan birleşik bir devlet kurmaya çalışmasıdır.”[1]

ABD ile İngiliz Politikalarının Ayrışması

İngiltere, hedeflerini gerçekleştirdikten sonra işgalci Yahudi varlığı ile işbirlikçi ulus devletler üzerinden bölgede çatışmaya dayalı bir denge kurarak İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar Ortadoğuda nüfuzunu devam ettirmiştir. Ancak 1950 yılından sonra durum farklılaşmış ve köklü bir şekilde değişmiştir. İngiltere ile yüz küsur yıldır izlediği uzlet politikasından çıkmayı kararlaştıran Amerika arasında, savaşlara, darbelere, manevralara ve komplolara sahne olan sömürgecilik çatışması ortaya çıkmıştır.

O zamana kadar Ortadoğu meselesi hakkındaki Amerikan ve İngiliz politikaları, ortak bir zeminde yürütülüyor; iki devlet, politikaları hakkında görüşüyor, aralarında planlar ve üsluplar hazırlıyorlardı. İngiltere, özellikle Arap Yarımadası petrolü olmak üzere Amerika’nın bazı menfaatlerde aslan payını almasına izin vermesine ve bazen onunla hareket etmesine rağmen çıkarlarına zarar verici olarak gördüğü hususlarda onun karşısında duruyordu.

İki devlet arasındaki mevcut gizli çatışmanın yarı açık çatışmaya dönüşmesinden sonra Amerika’nın Ortadoğudaki diplomatik temsilcileri, Amerika’nın bölgedeki askerî ve ekonomik çıkarlarının tehdit edildiğini gördüler. Böylece Amerikan politikasının İngiliz politikası ile yan yana durmasının, Amerika’nın İkinci Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi bölgeyi savunması için küçük bir yem vermekle yetindiği; bölgenin tüm servetlerinin ise İngiltere’ye bırakılması anlamına geldiğini fark ettiler. Bu durum, hem ABD–İngiltere ilişkilerinde hem de Ortadoğu siyasetinde bir kırılma noktası teşkil etmiştir.

Bu minvalde, Arap toplumu nezdinde güvenilir kabul edilen Amerikalı diplomatlar, Washington yönetiminin Ortadoğu politikasında bazı temel değişikliklerin yapılmasının artık kaçınılmaz olduğu kanaatine vardılar. Özellikle de gasıp varlık “İsrailin kurulması ve Müslümanların bu devlete karşı besledikleri derin kin ve nefret duygularının, bölge siyasetinde ciddi bir sorun oluşturduğunu tespit ettiler. Bu nedenle, bölgeyi bir İngiliz üssünden Amerikan üssüne dönüştürmeden önce, bölge halkıyla iş birliğini esas alan bir politika benimsemenin zorunlu olduğu sonucuna ulaştılar.

Bu doğrultuda, Kasım 1950’de İstanbul’da, ABD Dışişleri Bakanlığı Orta Doğu ve Kuzey Afrika İşlerinden Sorumlu Bakan Yardımcısı George Maggi’nin başkanlık ettiği beş gün süren gizli bir konferans düzenlendi. Derin ve kapsamlı müzakerelerin ardından konferans, tüm katılımcıların ortak mutabakatıyla hazırlanan dört temel öneri ile sona erdi:

  • Birincisi: İngiltere ile Arap dünyası arasında ele alınan ilgili meselelerin tamamında İngiliz politikasından ayrılmak.
  • İkincisi: Arap milliyetçiliği taleplerinin desteğini Ortadoğudaki Amerikan politikasına temel yapmak.
  • Üçüncüsü: Mısır’ı, İngiltere’den talepleri noktasında desteklemek ve Irak’ta da bu tür bir hareketin gelişmesine teşvik etmek.
  • Dördüncüsü: “İsraili diplomatik ve ekonomik olarak desteklemekten vazgeçmek; Birleşmiş Milletler’i ise Filistin’in Araplar ve Yahudiler arasında iki ayrı devlete bölünmesi projesini hayata geçirmeye teşvik etmek. Ayrıca Güvenlik Konseyi’nin, Arap mülteciler meselesinin çözümüne ilişkin aldığı —mültecilerin yurtlarına geri dönmeleri ve geri dönmek istemeyenlere tazminat ödenmesi— esasına dayalı kararların uygulanmasını desteklemek.

ABD’nin söz konusu politik değişikliği uygulamaya çalışmasıyla birlikte bazen şiddetlenen bazen dinen çatışmalar, Amerika’nın Ortadoğuda dizginleri ele geçirmesine kadar devam etmiştir.[2]

ABD, her ne kadar askerî güç ve uluslararası sistem üzerinden bölgenin genel anlamda kontrolünü sağlasa da, halklarla işbirliğini, iki devletli çözümü ve normalleşmeyi amaçlayan planını uzun süre gerçekleştirememiştir. Bunun sebebi, bölgedeki birçok Arap devletinin hatta Türkiye’nin İngiltere yörüngesinde hareket ederek ABD’nin politikalarını akamete uğratmış olmalarıdır. Bu durum İngilizlerin bölgeye ilişkin koyduğu çatışmaya dayalı dengenin yer yer devam etmesine neden olmuştur. Ayrıca ABD’nin İslâm’la mücadelesi ve bölgenin kaynaklarına yönelik tamahkarlığı, çatışma politikasına besleyici bir unsur olmuştur. Bu da ABD’yi, Ortadoğu’ya yönelik politikasında çeşitli çıkarları cem eden yeni bir revizyona götürmüştür.

Böylece ABD, Fas’tan Pakistan’a kadar 24 ülkeyi kapsadığı kabul edilen “Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesini hazırlayarak 2004 yılında İzlandada yapılan G8 zirvesinde dünyaya sunmuştur.

Bugün, ikinci Trump döneminde “koşulsuz itaat” ve “güç yoluyla barış” sloganı altında ABD’nin bölge halklarıyla iş birliğini önceleyen mezkur politikası, bölgeye dayatılmaya çalışılmaktadır. Şüphe yok ki ABD’yi “Ortadoğu Barışı” adını verdiği bu projeyi uygulamaya sevk eden etkenler, 1950’li yıllarda belirlenen temel motivasyonunun yanı sıra, son dönemde ortaya çıkan küresel ve bölgesel gelişmelerdir.

Özellikle Irak ve Afganistan işgallerinde yaşanan askerî fiyasko ve büyük ekonomik maliyet sonrasında 2010 yılında yorgun ve hazırlıksız şekilde yakalanılan Arap Baharı devrimleri ve en son 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı harekatının sarsıcı etkileri, ABD için normalleşmenin aciliyetini ortaya çıkarmıştır. Diğer taraftan aynı derecede önemli sayılan, Çinin engellenemeyen ekonomik yükselişi ve Putin liderliğinde yeniden canlanan Rusya’nın yayılmacı emelleri, ABD’nin elini çabuk tutmaya iten diğer faktörler olmuştur. Nitekim 2021 yılında Brüksel’de yapılan NATO zirvesinde Rusya ve Çin açık bir şekilde düşman devletler olarak NATO’nun 2030 vizyon belgesine girmiştir. Trump Amerikası’nı teşvik eden üçüncü unsur ise bölgedeki rejimlerin ekonomik, siyasi ve askerî anlamda kul köle olacak kadar Trump’ın emrine amade olmaları ve ne isterse yerine getirmeye hazır bulunmalarıdır.

Şimdi konuyu biraz daha detaylandırarak Ortadoğuyu nasıl bir geleceğin beklediğini yorumlamaya çalışalım.

Amerika’nın İslâm Dünyasındaki Stratejisi ve Etkileri

Tıpkı İngiltere gibi Amerika’nın İslâm dünyasındaki stratejisi de uzantıları olmakla birlikte üç temel üzerine kuruludur. İlki; sömürgecilik ve zenginliklerin yağmalanması, ikincisi; Yahudi varlığının korunması, üçüncüsü ise; İslâm’a karşı savaş. Aralarındaki fark, bunların ne tür plan ve üsluplar ile hayata geçirileceğidir. Trump yönetiminde, Amerika’nın bu üç temel yaklaşıma bakışında köklü değişiklik olacağına dair herhangi bir işaret yoktur.

Amerika, özel olarak küstah Trump ve ekibi, İslâm beldelerindeki ekonomik faydaların esas mücevheri olarak petrolü ve enerji kaynaklarını görmektedir. Ancak Trump yönetimi, halihazırda bu kaynaklar üzerindeki Amerika hakimiyetinin, Suudi Arabistan’ın fiilî yöneticisi aracılığıyla kolayca sağlandığını düşünmektedir. Prens Selman yönetimi, ülkesinin petrol gelirlerinin çoğunu Amerika’ya yönlendirmektedir. Körfez’deki İngiliz yanlısı küçük ajan yönetimler de petrol ve gaz gelirlerini, Amerika’ya Trump’ın kabul edilebilir gördüğü oranlarda aktarmaktadır. Dolayısıyla bu mesele üzerinde kayda değer anlamda bir sömürgecilik çatışması yaşanmamaktadır.

İkinci olarak, Yahudi varlığının korunması meselesi, projenin en önemli ve en kritik yönünü oluşturmaktadır. Zira Aksa Tufanı Harekâtı ile yenilmezlik algısı sarsılan Yahudi varlığı “İsrail, Gazzede yürüttüğü soykırım nedeniyle tüm dünyada nefretin odağı hâline gelmiş ve giderek yok edilmesi gereken bir hedef olarak görülmeye başlanmıştır.

Dolayısıyla, normalleşme anlaşmaları üzerinden işgalci “İsrailin korunması; ABD, Batı ve onların bölgedeki uydu devletleri açısından artık bir zorunluluk hâline gelmiştir. Çünkü işgalci varlığın yıkılması demek, onu koruyan ihanet rejimlerinin de yıkılması ve akabinde sömürgeci kâfir Batı ile doğrudan bir hesaplaşma sürecinin başlaması anlamına gelecektir.

Bu nedenle Trump yönetimi, “Abraham Anlaşmaları” adı verilen planla bu yıkım sürecinin önüne geçmeye çalışmaktadır. Bu kapsamda, öncelikle İran devre dışı bırakılarak etkisizleştirilmiştir. İran önce Suriye’den çıkarılmış, ardından onun Lübnan’daki uzantısı olan Hizbullah, Yahudi varlığının yıkıcı saldırıları sonucunda lider kadrosuyla birlikte büyük ölçüde tasfiye edilmiştir. Aynı şekilde Irak’ta da İran yanlısı milis gruplar birer birer devre dışı bırakılmaktadır.

İran için en sarsıcı darbe ise, ABD’nin himayesinde Yahudi varlığı tarafından kendi topraklarında gerçekleştirilen saldırılar sonucu üst düzey askerî kurmaylarını kaybetmesi olmuştur. Tüm bu gelişmeler, büyük olasılıkla İran’ın “direniş ekseni”nden “normalleşme ekseni”ne sürüklenmesini kaçınılmaz kılacaktır. Zira İran’ı, bölgede bir mezhep savaşı oyuncusu olarak bu denli etkin hâle getiren ABD için, onun gücünü sınırlamak zor bir mesele değildir. Nihayetinde İran, ABD ile yaptığı bu dolaylı iş birliğinin aşağılayıcı faturasıyla yüzleşmek durumunda kalmıştır.

Yahudi varlığının korunması konusunda diğer önemli bir cephe olan Suriye ise Ahmet Şara yönetiminin teslimiyetiyle tehdit olmaktan çıkarılma yolundadır. Suriye’nin sözde istikrarı ve kalkınması adına ülkenin güneybatısı adeta Yahudi varlığının kontrolüne bırakılmıştır. Şam yönetimi ile işgalci varlık arasında sınırda üç tampon bölge var olacak şekilde tamamen Siyonist şebeke lehine bir güvenlik anlaşması imzalanmıştır ve bunu normalleşme anlaşmasının takip etmesi beklenmektedir. Suriye’de Müslümanlardan oluşan ordu Yahudi varlığı lehine silahsızlandırılırken, ABD destekli PYD ise 100 binden fazla milis ve 30 bin tır silahlık donanımıyla Suriye ordusuna entegre edilerek ordunun belkemiği olmaya hazırlanmaktadır.

Yahudi varlığının diğer sınırları olan Mısır, Ürdün ve Lübnan, zaten işgalci varlığı korumak üzere başa getirilen rejimler tarafından yönetilmektedir ki Mısır 1978’de Camp David Anlaşması, Ürdün ise 1994te Vadi Araba Anlaşması ile normalleşmeyi yıllar önce tamamlamışlardır. Lübnan’da ise ülkedeki Filistinli gruplar dahil tüm milislerin silahsızlandırılması çalışmaları halihazırda devam etmekte olup süreç, ete kemiğe büründüğünde normalleşmeye dahil edilecektir. Daha sonra 2020 yılında Trump’ın ilk döneminde “Yüzyılın Anlaşması kapsamında BAE ve Bahreyn, ardından Fas ve Sudan bu ihanet kervanına katılmıştır.

Geriye, bölgenin büyük ekonomik devleti Suudi Arabistan kalıyor. Trump’ın hatta öncesinde Biden’ın yaklaşımı, onun işgalci “İsrail”le normalleşmesi üzerine kurgulanmıştır. Eğer Aksa Tufanı yaşanmamış olsaydı, Suudi Arabistan Yahudi varlığı ile normalleşmeye başlamış olacaktı. Ancak Aksa intifadası, tüm sarsıcı etkisine rağmen süreci sadece askıya alabildi. Zira hem Biden yönetimi, hem Trump yönetimi hem de Selman yönetimi olumlu açıklamalarına her zaman devam ettiler. Sadece Selman yönetimi, normalleşmeyi sözde Filistin devletinin kuruluşuna bağladı ki böylece Müslüman halkların, Gazze ve Filistin direnişinin gözlerini boyayabilsin.

Görünüşe göre Trump Amerikası, Gazze’deki ateşkes sürecinin Hamas’ın silahsızlanması suretiyle Yahudi varlığının zaferi ve hedeflerine ulaşmasıyla sona ereceğini, bunun da Trump’ın dediği gibi zorla barış dayatılmasıyla gerçekleşeceğini düşünmektedir. ABD Başkanı Trump konuya ilişkin şunları söylemiştir:

“Orta Doğu Özel Elçisi Steve Witkoff’un çabalarıyla Ulusal Güvenlik ekibim, Gazze’nin bir daha asla teröristlerin güvenli sığınağı olmaması için ‘İsrail’ ve müttefiklerimizle yakın çalışmaya devam edecek. Ayrıca Gazze’de sağlanan ateşkes yeni İbrahim Anlaşmalarında değerlendirilecektir.[3]

Bölge Ülkelerinin Rolü ve Ortadoğunun Geleceği

Elbette ki bu durum, başta Suudi Arabistan, Katar, BAE, Ürdün ve Türkiye gibi ülkeler olmak üzere bölge devletlerinin harekete geçmesini gerektirmektedir. Bu da söz konusu devletlerin liderlerinin önce New York’ta Trump’ın masasında boy göstermeleri, daha sonra Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentindeki zirvede Trump arkasında ve önünde hizalanarak Gazze ihanet planını imzalamaları ile gerçekleşmiştir.

Bu noktada kukla lidere biçilen rol, insani yardım ve yeniden inşa yoluyla Yahudi hedeflerini gerçekleştirmek, Amerikan efendisinin istediği gibi “gönüllü” tehcire yardımcı olmak ve çatışmayı sona erdirmeye çabalamaktır. ABD’den beklenen eylem ise; yerleşimlerin ilhakını tanımak, Filistinlilerin yaşamını sözde iyileştirmek ve Gazze’yi yeniden inşa etmek, ardından da cihadı ve Yahudilerin “aşırılık” ile “terörizm” diye etiketlediği ideolojiyi ortadan kaldırarak, barış ve “İbrahim dini” adı altında bir teslimiyet kültürü yerleştirmek suretiyle Filistin meselesini tamamen tasfiye edecek siyasi süreci başlatmaktır.

Diğer taraftan Türkiye’de “Terörsüz Türkiye” adı altında yürütülen ve Irak ile Suriye’yi de kapsayan PKK’nın silahsızlandırılması ve tasfiye süreci, yine ABD’nin Ortadoğu planlarıyla ilgilidir. ABD, Çin’e rahatça odaklanabilmek için bölgede kontrolün tamamen kendi kuklası olan rejimlere ait olduğu bir istikrar ve sükûnet ortamı yaratmak istemektedir. Türkiye ve diğer İslâm beldesi yöneticilerinin ABD’yle iş birliğinden elde edecekleri tek kazanç, kullanılıp atılıncaya kadar bir süre daha koltuklarında kalmaktır; tabi buna kazanç denilirse…

Özetleyecek olursak; Trump’ın yeni Ortadoğu projesinde Yahudi varlığı ile normalleşme, Suud üzerinden başlatılacak; sonra diğerleri ona eşlik edecek ve bu furya, Kuzey Afrikadan Pakistana uzanan bir stratejik ittifaka dönüşecektir. Yahudi varlığı da bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisine sahip olacak; ardından ABD, bu ittifakı; Çin ve Rusya ile mücadelesinde, Avrupa’yı tamamen kanatları altına alma girişimlerinde ve elbette müstakbel Hilâfet Devleti’nin kurulmasına karşı yürüttüğü tutumda bir yakıt olarak kullanacaktır.

Gerçeklikler ve Kaçınılmaz Başarısızlık

Trump yönetimi, İslâm coğrafyasında bu şekilde bir düzenin tesisini istemektedir. Diğer adıyla “koşulsuz itaat” ve “güç yoluyla barış”. Bu yaklaşım, kibirli bir bakış ve Müslümanlara yönelik büyük bir küçümsemedir. Amerika bu bölgede kendisine herhangi bir rakip görmemekte, kendi ajanları ve Avrupalıların ajanlarının tamamının kendisine itaat etmesini beklemektedir.

Ancak dikkat çekilmelidir ki, bu Amerikan zorbalığı, bölge üzerindeki nüfuzu koruma değil; aksine bu nüfuz üzerindeki umutsuzluk duygusunun bir yansımasıdır. Kesinlikle güvenin veya başarının göstergesi değildir. Amerika, İslâm dünyasını işgal için ordusuyla gelmiş, Irak ve Afganistan savaşlarında başarısız olmuştur. İslâm’a karşı savaş ilan etmiş ama sonunda Afganistan’da yirmi yıl savaştığı Taliban’a, yönetimi bırakmak zorunda kalmıştır. Suriye’de ise kendi nüfuzunu sürdürecek bir aparat bulamayınca bu görevi Türkiye’ye havale etmiştir. Ancak Türkiye’nin de bu görevi, Amerika’nın yıllarca “terörist” olarak nitelendirdiği kişilere yönetimi teslim etmesiyle sonuçlanmıştır. Bu tablo, Amerika’nın bölgedeki derin başarısızlığının açık bir göstergesidir.

İslâm dünyasının kalbini Yahudi varlığının çekiç darbesi altına koymak, Amerika’nın nüfuzunu koruma yolunda en kötü tercihtir. Görünen o ki bu, Amerika’nın son yoludur. Zira bu varlık, bölgede şiddetle nefret edilen ve dışlanan bir unsurdur. Neredeyse yarım asır önce bu varlıkla anlaşma yapan Mısır yönetimi bile bu barışı halk düzeyinde normalleşmeye dönüştürememiştir. Yahudiler, Mısır topraklarına güven içinde girememekte, Mısırlılar da Avrupa ve Amerika’ya olduğu gibi Yahudi varlığına gitmemektedir. Bölgedeki Müslüman halkların kalbi ise bu varlığa karşı cihat ruhuyla dolup taşmaktadır.

Dolayısıyla Amerika, İslâm dünyasında son oyununu oynamaktadır. Her geçen gün daha fazla İslâm’a umut bağlayan bu kadim coğrafya, yöneticilerinden kurtulacağı günü büyük bir sabırla beklemektedir. Ne Amerikan savaş gemileri ne silahları ne de barış yalanları, bu kurtuluşa engel olacaktır; aksine, büyüyen İslâmi mücadelelerin altında hep birlikte çökeceklerdir.

Allah’ın izniyle Gazze’de yaşananların etkileri asla silinmeyecektir. Nice şehitlerin kanıyla karışmış Aksa Tufanı, ümmet tufanına dönüşerek Hilâfetle taçlanacak bir zaferle sonuçlanacaktır. Zorba diktatörlüklerden sonra kurulması müjdelenen peygamberlik metodu üzere Râşidî Hilâfet, ümmeti özgürlüğe kavuşturacak ve yeryüzünü adaletle dolduracaktır.

[إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ لِيَصُدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ ۚ فَسَيُنفِقُونَهَا ثُمَّ تَكُونُ عَلَيْهِمْ حَسْرَةً ثُمَّ يُغْلَبُونَ ۗ وَالَّذِينَ كَفَرُوا إِلَىٰ جَهَنَّمَ يُحْشَرُونَ] “Şüphe yok ki, kafirler mallarını (insanları) Allah yolundan alıkoymak için harcarlar ve harcayacaklardır. Sonra bu mallar onlara için yürek acısı olacak, sonra da yenilgiye uğrayacaklardır. İnkâr edenler toplanıp cehenneme sürüleceklerdir.”[4]

 

 

 

 

 

 



[2] Hizb-ut Tahrir’in Siyasi Mefhumları, Ortadoğu Meselesi, sf.143

[3] El Cezire, 15 Ocak 2025

[4] Enfal Suresi 36


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz