Ortadoğu, bir asırdan fazla bir süredir, özellikle de İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya siyasetinde her zaman sıcak bir mesele olarak yer tutmuş olup bugün de aynı
özelliğini korumaktadır. Aslında “Ortadoğu” denildiğinde, onun hakikatini anlayabilmek için çok daha geriye giderek Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in öncülüğünde
gerçekleşen, yeryüzünün en büyük devrimi olan İslâm’ın indiği topraklardan düşünmeye
başlamak gerekir. Zira insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkaran nur burada doğmuş,
hak batıla burada galip gelmiş ve asırlar boyu dünyaya güzide bir örneklik sunan
dört başı mamur yönetim nizamı bu topraklarda hüküm sürerek yeryüzüne yayılmıştır.
Kur’an-ı Kerim’in Mekke hakkında “Ummu’l-Kurâ” yani “şehirlerin anası” betimlemesini de dikkate alarak Ortadoğu için “dünyanın kalbi” ifadesini kullanmak abartılı olmayacaktır.
Ortadoğu, yalnızca coğrafi bir bölge değil; aynı zamanda din, tarih, strateji ve çıkar mücadelelerinin
kesişim noktasını temsil eder. İslâm ve İslâm’ın Batı için tehlikesi, stratejik
konumu, Avrupa, Afrika ve Asya bağlantı noktalarını kontrol etmesi, Yahudi varlığı
ve Batılı çıkarların ön savunma hattı olması, sömürgecilik, maddi menfaatler özellikle
de petrol ile alakalı bir meseledir. Dolayısıyla İslâm’la, stratejik konumuyla,
Yahudi devletiyle, sömürgecilikle ve enerjiyle ilgili bir meselenin sadece bölge
halkı ve Müslümanlar açısından değil, tüm dünya açısından önemli bir mesele olduğunda
şüphe yoktur.
Nitekim İslâm ile küfür arasında, Haçlı seferlerinden günümüze dek devam
eden fikrî ve siyasî mücadele, Ortadoğu’nun bu tarihî hakikatini
doğrulamaktadır. Diyebiliriz ki, Ortadoğu meselesi, kendi tabiatına uygun, esaslı ve kalıcı bir çözüme kavuşturulmadığı sürece çatışma ve kriz bölgesi olarak kalmaya devam edecektir.
Ortadoğu’nun Sömürgeleştirilmesi
Ortadoğu, 18. yüzyılın ortalarına kadar İslâmi Devlet’in hükmü ve nüfuzu altındaydı. Ancak Berlin Konferansı’ndan, yani 18. yüzyılın sonlarından itibaren Avrupalı büyük devletler bölgeye yönelik saldırı girişimlerine başladı. Bu süreçte Fransa, İngiltere ve İtalya gibi güçler, farklı yollarla Ortadoğu’ya müdahale etti.
Yazımızın da başlığında yer alan, ABD’nin Ortadoğu’da uygulamaya çalıştığı “silahsızlanma ve normalleşme
projesi”, söz konusu saldırı ve çözüm arayışının en güncel halini teşkil etmektedir.
ABD’nin bu projesinin uzun yıllara dayanan tarihî bir geçmişi bulunmaktadır ki temel
motivasyonu, ABD politikalarını İngiliz politikasından ayırma anlayışına dayanmaktadır.
İngiltere, sömürgeci planlarının önündeki en büyük engel olan Halife Abdulhamid’in
tahttan indirilmesini sağlayıp Filistin-Suriye cephesini Mustafa Kemal’in geri çekilerek
hediye etmesiyle teslim aldıktan sonra 1917’de Balfour Deklarasyonu’nu yayınlayarak
bölgenin kalbine bir hançer gibi saplanacak olan “Yahudi devleti”nin kuruluşunun
zeminini hazırladı. Aynı aktörlerin yardımıyla Osmanlı Hilâfeti’ni yıktıktan sonra
Ortadoğu’yu tamamen kontrol altına aldı.
Onlar nezdinde Ortadoğu’yu kontrol etmek, Batı sömürgeciliğinin korunması için hayat-memat meselesi olmuştur. 1905-1907 yılları arasında Londra’da yapılan ve adını İngiliz başbakanı Campbell-Bannerman’dan alan “Ortadoğu” konulu gizli “Campell Konferansı”nın raporlarında kayıtlara şu şekilde geçmiştir:
“Batı sömürgeciliği için en tehlikeli bölge, Atlas Okyanusu ile Arap Körfezi
arasındaki bölgedir. Çünkü bu bölgede, aynı dili konuşan, aynı unsurlara mensup
ve büyük çoğunluğu aynı dine mensup tek bir halk yaşamaktadır. Bu bölgenin insanları
tek bir milletin özelliklerine sahiptir. En büyük tehlike, bu bölge halkının bu
gerçeği fark edip dünyanın bu hayati bölgesinde yaşayan birleşik bir devlet kurmaya
çalışmasıdır.”[1]
ABD ile İngiliz Politikalarının Ayrışması
İngiltere, hedeflerini gerçekleştirdikten sonra işgalci Yahudi varlığı ile işbirlikçi
ulus devletler üzerinden bölgede çatışmaya dayalı bir denge kurarak İkinci Dünya
Savaşı sonuna kadar Ortadoğu’da nüfuzunu devam ettirmiştir. Ancak 1950 yılından sonra durum farklılaşmış ve köklü bir şekilde değişmiştir. İngiltere ile yüz küsur yıldır izlediği uzlet politikasından çıkmayı kararlaştıran Amerika arasında, savaşlara, darbelere, manevralara ve komplolara sahne olan sömürgecilik çatışması
ortaya çıkmıştır.
O zamana kadar Ortadoğu meselesi hakkındaki Amerikan ve İngiliz politikaları, ortak bir zeminde yürütülüyor; iki devlet, politikaları hakkında görüşüyor, aralarında planlar ve üsluplar hazırlıyorlardı. İngiltere, özellikle
Arap Yarımadası petrolü olmak üzere Amerika’nın bazı menfaatlerde aslan payını almasına
izin vermesine ve bazen onunla hareket etmesine rağmen çıkarlarına zarar verici
olarak gördüğü hususlarda onun karşısında duruyordu.
İki devlet arasındaki mevcut gizli çatışmanın yarı açık çatışmaya dönüşmesinden
sonra Amerika’nın Ortadoğu’daki diplomatik temsilcileri, Amerika’nın bölgedeki askerî ve ekonomik çıkarlarının tehdit edildiğini gördüler. Böylece Amerikan
politikasının İngiliz politikası ile yan yana durmasının, Amerika’nın İkinci
Dünya Savaşı öncesinde olduğu gibi bölgeyi savunması için küçük bir yem
vermekle yetindiği; bölgenin tüm servetlerinin ise İngiltere’ye bırakılması
anlamına geldiğini fark ettiler. Bu durum, hem ABD–İngiltere ilişkilerinde hem
de Ortadoğu siyasetinde bir kırılma noktası teşkil etmiştir.
Bu minvalde, Arap toplumu nezdinde güvenilir kabul edilen Amerikalı diplomatlar,
Washington yönetiminin Ortadoğu politikasında bazı temel değişikliklerin yapılmasının artık kaçınılmaz olduğu kanaatine vardılar. Özellikle de gasıp varlık “İsrail”in kurulması ve Müslümanların bu devlete karşı besledikleri derin kin ve
nefret duygularının, bölge siyasetinde ciddi bir sorun oluşturduğunu tespit ettiler. Bu nedenle, bölgeyi bir İngiliz üssünden
Amerikan üssüne dönüştürmeden önce, bölge halkıyla iş birliğini esas alan bir politika
benimsemenin zorunlu olduğu sonucuna ulaştılar.
Bu doğrultuda, Kasım 1950’de İstanbul’da, ABD Dışişleri Bakanlığı Orta Doğu
ve Kuzey Afrika İşlerinden Sorumlu Bakan Yardımcısı George Maggi’nin başkanlık ettiği
beş gün süren gizli bir konferans düzenlendi. Derin ve kapsamlı müzakerelerin ardından
konferans, tüm katılımcıların ortak mutabakatıyla hazırlanan dört temel öneri ile
sona erdi:
- Birincisi: İngiltere ile Arap dünyası arasında ele alınan ilgili
meselelerin tamamında İngiliz politikasından ayrılmak.
- İkincisi: Arap milliyetçiliği taleplerinin desteğini Ortadoğu’daki Amerikan politikasına temel yapmak.
- Üçüncüsü: Mısır’ı, İngiltere’den talepleri noktasında desteklemek
ve Irak’ta da bu tür bir hareketin gelişmesine teşvik etmek.
- Dördüncüsü: “İsrail”i diplomatik ve ekonomik olarak
desteklemekten vazgeçmek; Birleşmiş Milletler’i ise Filistin’in Araplar ve
Yahudiler arasında iki ayrı devlete bölünmesi projesini hayata geçirmeye teşvik
etmek. Ayrıca Güvenlik Konseyi’nin, Arap mülteciler meselesinin çözümüne ilişkin
aldığı —mültecilerin yurtlarına geri dönmeleri ve geri dönmek istemeyenlere
tazminat ödenmesi— esasına dayalı kararların uygulanmasını desteklemek.
ABD’nin söz konusu politik değişikliği uygulamaya çalışmasıyla birlikte bazen
şiddetlenen bazen dinen çatışmalar, Amerika’nın Ortadoğu’da dizginleri ele geçirmesine
kadar devam etmiştir.[2]
ABD, her ne kadar askerî güç ve uluslararası sistem üzerinden bölgenin genel
anlamda kontrolünü sağlasa da, halklarla işbirliğini, iki devletli çözümü ve normalleşmeyi
amaçlayan planını uzun süre gerçekleştirememiştir. Bunun sebebi, bölgedeki birçok
Arap devletinin hatta Türkiye’nin İngiltere yörüngesinde hareket ederek ABD’nin
politikalarını akamete uğratmış olmalarıdır. Bu durum İngilizlerin bölgeye ilişkin
koyduğu çatışmaya dayalı dengenin yer yer devam etmesine neden olmuştur. Ayrıca
ABD’nin İslâm’la mücadelesi ve bölgenin kaynaklarına yönelik tamahkarlığı, çatışma
politikasına besleyici bir unsur olmuştur. Bu da ABD’yi, Ortadoğu’ya yönelik politikasında çeşitli çıkarları cem eden yeni bir revizyona
götürmüştür.
Böylece ABD, Fas’tan Pakistan’a kadar 24 ülkeyi kapsadığı kabul edilen “Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi”ni hazırlayarak 2004 yılında İzlanda’da yapılan G8 zirvesinde dünyaya sunmuştur.
Bugün, ikinci Trump döneminde “koşulsuz itaat” ve “güç yoluyla barış” sloganı
altında ABD’nin bölge halklarıyla iş birliğini önceleyen mezkur politikası, bölgeye
dayatılmaya çalışılmaktadır. Şüphe yok ki ABD’yi “Ortadoğu Barışı” adını
verdiği bu projeyi uygulamaya sevk eden etkenler, 1950’li yıllarda belirlenen
temel motivasyonunun yanı sıra, son dönemde ortaya çıkan küresel ve bölgesel
gelişmelerdir.
Özellikle Irak ve Afganistan işgallerinde yaşanan askerî fiyasko ve büyük ekonomik
maliyet sonrasında 2010 yılında yorgun ve hazırlıksız şekilde yakalanılan Arap Baharı devrimleri ve en son 7 Ekim
2023’teki Aksa Tufanı harekatının sarsıcı etkileri, ABD için normalleşmenin aciliyetini ortaya çıkarmıştır. Diğer taraftan aynı derecede önemli sayılan, Çin’in engellenemeyen ekonomik yükselişi ve Putin liderliğinde yeniden canlanan Rusya’nın yayılmacı emelleri, ABD’nin elini çabuk tutmaya
iten diğer faktörler olmuştur. Nitekim 2021 yılında Brüksel’de yapılan NATO zirvesinde
Rusya ve Çin açık bir şekilde düşman devletler olarak NATO’nun 2030 vizyon belgesine
girmiştir. Trump Amerikası’nı teşvik eden üçüncü unsur ise bölgedeki rejimlerin
ekonomik, siyasi ve askerî anlamda kul köle olacak kadar Trump’ın emrine amade olmaları
ve ne isterse yerine getirmeye hazır bulunmalarıdır.
Şimdi konuyu biraz daha detaylandırarak Ortadoğu’yu nasıl bir geleceğin beklediğini
yorumlamaya çalışalım.
Amerika’nın İslâm Dünyasındaki Stratejisi ve Etkileri
Tıpkı İngiltere gibi Amerika’nın İslâm dünyasındaki stratejisi de uzantıları
olmakla birlikte üç temel üzerine kuruludur. İlki; sömürgecilik ve zenginliklerin
yağmalanması, ikincisi; Yahudi varlığının korunması, üçüncüsü ise; İslâm’a karşı
savaş. Aralarındaki fark, bunların ne tür plan ve üsluplar ile hayata geçirileceğidir.
Trump yönetiminde, Amerika’nın bu üç temel yaklaşıma bakışında köklü değişiklik
olacağına dair herhangi bir işaret yoktur.
Amerika, özel olarak küstah Trump ve ekibi, İslâm beldelerindeki ekonomik faydaların
esas mücevheri olarak petrolü ve enerji kaynaklarını görmektedir. Ancak Trump yönetimi,
halihazırda bu kaynaklar üzerindeki Amerika hakimiyetinin, Suudi Arabistan’ın fiilî
yöneticisi aracılığıyla kolayca sağlandığını düşünmektedir. Prens Selman yönetimi,
ülkesinin petrol gelirlerinin çoğunu Amerika’ya yönlendirmektedir. Körfez’deki İngiliz
yanlısı küçük ajan yönetimler de petrol ve gaz gelirlerini, Amerika’ya Trump’ın
kabul edilebilir gördüğü oranlarda aktarmaktadır. Dolayısıyla bu mesele üzerinde
kayda değer anlamda bir sömürgecilik çatışması yaşanmamaktadır.
İkinci olarak, Yahudi varlığının korunması meselesi, projenin en önemli ve en
kritik yönünü oluşturmaktadır. Zira Aksa Tufanı Harekâtı ile “yenilmezlik” algısı sarsılan Yahudi varlığı “İsrail”, Gazze’de yürüttüğü soykırım nedeniyle tüm dünyada nefretin odağı hâline gelmiş ve giderek “yok edilmesi gereken bir
hedef” olarak görülmeye başlanmıştır.
Dolayısıyla, normalleşme anlaşmaları üzerinden işgalci “İsrail’in” korunması; ABD, Batı ve onların bölgedeki uydu devletleri açısından artık bir zorunluluk hâline gelmiştir. Çünkü işgalci varlığın yıkılması demek, onu koruyan ihanet
rejimlerinin de yıkılması ve akabinde sömürgeci kâfir Batı ile doğrudan bir hesaplaşma
sürecinin başlaması anlamına gelecektir.
Bu nedenle Trump yönetimi, “Abraham Anlaşmaları” adı verilen planla bu yıkım
sürecinin önüne geçmeye çalışmaktadır. Bu kapsamda, öncelikle İran devre dışı bırakılarak
etkisizleştirilmiştir. İran önce Suriye’den çıkarılmış, ardından onun Lübnan’daki
uzantısı olan Hizbullah, Yahudi varlığının yıkıcı saldırıları sonucunda lider kadrosuyla
birlikte büyük ölçüde tasfiye edilmiştir. Aynı şekilde Irak’ta da İran yanlısı milis
gruplar birer birer devre dışı bırakılmaktadır.
İran için en sarsıcı darbe ise, ABD’nin himayesinde Yahudi varlığı tarafından
kendi topraklarında gerçekleştirilen saldırılar sonucu üst düzey askerî kurmaylarını
kaybetmesi olmuştur. Tüm bu gelişmeler, büyük olasılıkla İran’ın “direniş ekseni”nden
“normalleşme ekseni”ne sürüklenmesini kaçınılmaz kılacaktır. Zira İran’ı, bölgede
bir mezhep savaşı oyuncusu olarak bu denli etkin hâle getiren ABD için, onun gücünü
sınırlamak zor bir mesele değildir. Nihayetinde İran, ABD ile yaptığı bu dolaylı
iş birliğinin aşağılayıcı faturasıyla yüzleşmek durumunda kalmıştır.
Yahudi varlığının korunması konusunda diğer önemli bir cephe olan Suriye ise
Ahmet Şara yönetiminin teslimiyetiyle tehdit olmaktan çıkarılma yolundadır. Suriye’nin
sözde istikrarı ve kalkınması adına ülkenin güneybatısı adeta Yahudi varlığının
kontrolüne bırakılmıştır. Şam yönetimi ile işgalci varlık arasında sınırda üç tampon
bölge var olacak şekilde tamamen Siyonist şebeke lehine bir güvenlik anlaşması imzalanmıştır
ve bunu normalleşme anlaşmasının takip etmesi beklenmektedir. Suriye’de Müslümanlardan
oluşan ordu Yahudi varlığı lehine silahsızlandırılırken, ABD destekli PYD ise 100
binden fazla milis ve 30 bin tır silahlık donanımıyla Suriye ordusuna entegre edilerek
ordunun belkemiği olmaya hazırlanmaktadır.
Yahudi varlığının diğer sınırları olan Mısır, Ürdün ve Lübnan, zaten işgalci
varlığı korumak üzere başa getirilen rejimler tarafından yönetilmektedir ki Mısır
1978’de Camp David Anlaşması, Ürdün ise 1994’te Vadi Araba Anlaşması ile normalleşmeyi yıllar önce tamamlamışlardır. Lübnan’da ise ülkedeki Filistinli gruplar dahil tüm milislerin silahsızlandırılması çalışmaları halihazırda devam etmekte olup süreç, ete kemiğe büründüğünde normalleşmeye dahil edilecektir. Daha sonra 2020 yılında
Trump’ın ilk döneminde “Yüzyılın Anlaşması” kapsamında BAE ve Bahreyn, ardından Fas ve Sudan bu ihanet kervanına katılmıştır.
Geriye, bölgenin büyük ekonomik devleti Suudi Arabistan kalıyor. Trump’ın hatta
öncesinde Biden’ın yaklaşımı, onun işgalci “İsrail”le normalleşmesi üzerine kurgulanmıştır.
Eğer Aksa Tufanı yaşanmamış olsaydı, Suudi Arabistan Yahudi varlığı ile normalleşmeye başlamış olacaktı. Ancak Aksa intifadası, tüm sarsıcı etkisine rağmen süreci sadece askıya alabildi. Zira hem Biden yönetimi,
hem Trump yönetimi hem de Selman yönetimi olumlu açıklamalarına her zaman devam
ettiler. Sadece Selman yönetimi, normalleşmeyi sözde Filistin devletinin kuruluşuna
bağladı ki böylece Müslüman halkların, Gazze ve Filistin direnişinin gözlerini boyayabilsin.
Görünüşe göre Trump Amerikası, Gazze’deki ateşkes sürecinin Hamas’ın silahsızlanması
suretiyle Yahudi varlığının zaferi ve hedeflerine ulaşmasıyla sona ereceğini, bunun
da Trump’ın dediği gibi zorla barış dayatılmasıyla gerçekleşeceğini düşünmektedir.
ABD Başkanı Trump konuya ilişkin şunları söylemiştir:
“Orta Doğu Özel Elçisi Steve Witkoff’un çabalarıyla Ulusal Güvenlik ekibim,
Gazze’nin bir daha asla teröristlerin güvenli sığınağı olmaması için ‘İsrail’ ve
müttefiklerimizle yakın çalışmaya devam edecek. Ayrıca Gazze’de sağlanan ateşkes
yeni İbrahim Anlaşmalarında değerlendirilecektir.”[3]
Bölge Ülkelerinin Rolü ve Ortadoğu’nun Geleceği
Elbette ki bu durum, başta Suudi Arabistan, Katar, BAE, Ürdün ve Türkiye gibi
ülkeler olmak üzere bölge devletlerinin harekete geçmesini gerektirmektedir. Bu
da söz konusu devletlerin liderlerinin önce New York’ta Trump’ın masasında boy göstermeleri,
daha sonra Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentindeki zirvede Trump arkasında ve önünde hizalanarak
Gazze ihanet planını imzalamaları ile gerçekleşmiştir.
Bu noktada kukla lidere biçilen rol, insani yardım ve yeniden inşa yoluyla Yahudi
hedeflerini gerçekleştirmek, Amerikan efendisinin istediği gibi “gönüllü” tehcire
yardımcı olmak ve çatışmayı sona erdirmeye çabalamaktır. ABD’den beklenen eylem
ise; yerleşimlerin ilhakını tanımak, Filistinlilerin yaşamını sözde
iyileştirmek ve Gazze’yi yeniden inşa etmek, ardından da cihadı ve Yahudilerin
“aşırılık” ile “terörizm” diye etiketlediği ideolojiyi ortadan kaldırarak,
barış ve “İbrahim dini” adı altında bir teslimiyet kültürü yerleştirmek
suretiyle Filistin meselesini tamamen tasfiye edecek siyasi süreci başlatmaktır.
Diğer taraftan Türkiye’de “Terörsüz Türkiye” adı altında yürütülen ve Irak ile
Suriye’yi de kapsayan PKK’nın silahsızlandırılması ve tasfiye süreci, yine ABD’nin
Ortadoğu planlarıyla ilgilidir. ABD, Çin’e rahatça odaklanabilmek için bölgede kontrolün tamamen kendi kuklası olan rejimlere ait olduğu bir istikrar ve sükûnet ortamı yaratmak istemektedir. Türkiye ve diğer İslâm beldesi yöneticilerinin ABD’yle
iş birliğinden elde edecekleri tek kazanç, kullanılıp atılıncaya kadar bir süre
daha koltuklarında kalmaktır; tabi buna kazanç denilirse…
Özetleyecek olursak; Trump’ın yeni Ortadoğu projesinde Yahudi varlığı ile normalleşme, Suud üzerinden başlatılacak; sonra diğerleri ona eşlik edecek ve bu furya, Kuzey Afrika’dan Pakistan’a uzanan bir stratejik ittifaka dönüşecektir. Yahudi varlığı
da bu ittifakın önemli bir parçası olarak güvenlik garantisine sahip olacak;
ardından ABD, bu ittifakı; Çin ve Rusya ile mücadelesinde, Avrupa’yı tamamen
kanatları altına alma girişimlerinde ve elbette müstakbel Hilâfet Devleti’nin
kurulmasına karşı yürüttüğü tutumda bir yakıt olarak kullanacaktır.
Gerçeklikler ve Kaçınılmaz Başarısızlık
Trump yönetimi, İslâm coğrafyasında bu şekilde bir düzenin tesisini istemektedir.
Diğer adıyla “koşulsuz itaat” ve “güç yoluyla barış”. Bu yaklaşım, kibirli bir bakış
ve Müslümanlara yönelik büyük bir küçümsemedir. Amerika bu bölgede kendisine herhangi
bir rakip görmemekte, kendi ajanları ve Avrupalıların ajanlarının tamamının kendisine
itaat etmesini beklemektedir.
Ancak dikkat çekilmelidir ki, bu Amerikan zorbalığı, bölge üzerindeki nüfuzu
koruma değil; aksine bu nüfuz üzerindeki umutsuzluk duygusunun bir yansımasıdır.
Kesinlikle güvenin veya başarının göstergesi değildir. Amerika, İslâm dünyasını
işgal için ordusuyla gelmiş, Irak ve Afganistan savaşlarında başarısız olmuştur.
İslâm’a karşı savaş ilan etmiş ama sonunda Afganistan’da yirmi yıl savaştığı Taliban’a,
yönetimi bırakmak zorunda kalmıştır. Suriye’de ise kendi nüfuzunu sürdürecek bir
aparat bulamayınca bu görevi Türkiye’ye havale etmiştir. Ancak Türkiye’nin de bu
görevi, Amerika’nın yıllarca “terörist” olarak nitelendirdiği kişilere yönetimi
teslim etmesiyle sonuçlanmıştır. Bu tablo, Amerika’nın bölgedeki derin başarısızlığının
açık bir göstergesidir.
İslâm dünyasının kalbini Yahudi varlığının çekiç darbesi altına koymak, Amerika’nın
nüfuzunu koruma yolunda en kötü tercihtir. Görünen o ki bu, Amerika’nın son yoludur.
Zira bu varlık, bölgede şiddetle nefret edilen ve dışlanan bir unsurdur. Neredeyse
yarım asır önce bu varlıkla anlaşma yapan Mısır yönetimi bile bu barışı halk düzeyinde
normalleşmeye dönüştürememiştir. Yahudiler, Mısır topraklarına güven içinde girememekte,
Mısırlılar da Avrupa ve Amerika’ya olduğu gibi Yahudi varlığına gitmemektedir. Bölgedeki
Müslüman halkların kalbi ise bu varlığa karşı cihat ruhuyla dolup taşmaktadır.
Dolayısıyla Amerika, İslâm dünyasında son oyununu oynamaktadır. Her geçen gün
daha fazla İslâm’a umut bağlayan bu kadim coğrafya, yöneticilerinden kurtulacağı
günü büyük bir sabırla beklemektedir. Ne Amerikan savaş gemileri ne silahları ne
de barış yalanları, bu kurtuluşa engel olacaktır; aksine, büyüyen İslâmi mücadelelerin
altında hep birlikte çökeceklerdir.
Allah’ın izniyle Gazze’de yaşananların etkileri asla silinmeyecektir. Nice şehitlerin
kanıyla karışmış Aksa Tufanı, ümmet tufanına dönüşerek Hilâfetle taçlanacak bir zaferle sonuçlanacaktır. Zorba diktatörlüklerden sonra kurulması
müjdelenen peygamberlik metodu üzere Râşidî Hilâfet, ümmeti özgürlüğe kavuşturacak ve yeryüzünü adaletle dolduracaktır.
[إِنَّ
الَّذِينَ كَفَرُوا يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ لِيَصُدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ ۚ
فَسَيُنفِقُونَهَا ثُمَّ تَكُونُ عَلَيْهِمْ حَسْرَةً ثُمَّ يُغْلَبُونَ ۗ
وَالَّذِينَ كَفَرُوا إِلَىٰ جَهَنَّمَ يُحْشَرُونَ] “Şüphe yok ki, kafirler mallarını
(insanları) Allah yolundan alıkoymak için harcarlar ve harcayacaklardır. Sonra bu
mallar onlara için yürek acısı olacak, sonra da yenilgiye uğrayacaklardır. İnkâr
edenler toplanıp cehenneme sürüleceklerdir.”[4]
[2]
Hizb-ut Tahrir’in Siyasi Mefhumları, Ortadoğu Meselesi, sf.143
[3]
El Cezire, 15 Ocak 2025
[4]
Enfal Suresi 36


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış