Manda yönetimi; I. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulan “Ulus Devlet
Sistemi” ile uluslararası siyasette ortaya çıkan, savaşın kaybeden tarafı olan
Osmanlı Devleti ve Alman İmparatorluğu toprakları üzerinde -güya bağımsızlık
elde edecek- yeni ulusal yapılar için uygun görülen bir vesayet yönetimidir.
Buna göre bu yönetim sistemi; az gelişmiş ve kendilerini yönetmeye muktedir
olmadığı kabul edilen bazı yeni ulus devletleri, kendi kendilerini yönetecek
bir düzeye eriştirip bağımsızlığa kavuşturuncaya kadar, Milletler Cemiyeti
adına yönetmek için büyük devletlerin yetkili kılınmasıdır.
Fransızca “mandat” (yetki, görev) sözcüğünden gelen “manda” terimi ve onun
ifade ettiği yönetim biçimi, 1919 Paris Barış Konferansı’nın ardından 10 Ocak
1920’de kurulan Milletler Cemiyeti’nin 22. maddesiyle hukuki çerçeveye
oturtulmuştur. Bu hukuki çerçeveye göre manda yönetimi; yönetme yetkilerinin,
savaştan sonra kendini yönetme yeteneğine sahip olmayan halkların refahı ve
gelişimi adına bir “medeniyet görevi(!)” olarak, gelişmiş devletlere yani
dönemin devletlerarası durumunun birinci devleti İngiltere ile onunla bu konuda
mücadele halinde olan Fransa’ya verilmesi anlamına geliyordu.
Bu rejim; teoride, içerisinde insancıl ifadeler barındırıp medeni hedefleri
işaret etse de esasında, klasik sömürgecilik yöntemlerinin isim değiştirmiş
hâlidir. Manda yönetimi hakkındaki tanım, uygulamalar ve bu kategorideki
devletlerin tasnifi, boşlukta kalmış bölgeler üzerinde sömürü nüfuzu kurmanın
yeni bir biçimi olduğunu açıkça göstermektedir. Yönetimden hizmetlere, ekonomik
gelişmelerden alt yapı yatırımlarına kadar manda yönetimlerinin yaptığı bütün
icraatlar, bölgeye kendi nüfuzlarını yerleştirmek ve sömürü zincirlerine yeni
bir halka daha ekleyerek çıkar alanlarını genişletmek içindir. Mesela, İngiltere’nin
Irak Mandası altında yaptığı demiryolları, bölgenin petrolünü en kısa yoldan
Basra Körfezi’ne taşımaya yönelikti.
Manda yönetimi modelinin yürürlüğe girmesinin ardından eski Alman
sömürüleri olan Kamerun, Tanganika ve Ruanda-Urundi, sırasıyla Fransa,
İngiltere ve Belçika’ya; Okyanusya’daki Alman nüfuzunun bulunduğu bazı adalar
da (Mariana, Marshall, Samoa) Japonya’nın manda yönetimine bırakılmıştır. Manda
yönetimleri açısından bizim araştırmamıza konu olan ve asıl üzerine
odaklanacağımız bölgeler ise Osmanlı Hilâfeti’nin ilgasının ardından bu
yönetimlerin tasallutuna maruz kalan -başta Filistin olmak üzere- bizim
topraklarımızdır.
Savaşın galip tarafı olan sömürgeci kâfir devletlerden İngiltere ve Fransa,
Hilâfet topraklarını paylaşmak için 1920 San Remo Konferansı kararlarıyla
topraklarımız üzerinde üç bölgede manda yönetimlerini uygulamaya koydular:
Irak Mandası: Irak topraklarında 1920’den 1932’ye kadar İngiliz
mandası olarak devam etti. Bu dönemde Birleşik Krallık, Irak’ta bir Haşimi
Krallığı kurarak Faysal bin Hüseyin’i kral olarak tahta çıkardı. 1930’da
İngiliz-Irak Antlaşması ile Irak’ın tam bağımsızlığını destekleyen İngiltere,
1932’de Irak’ın Milletler Cemiyeti’ne üye olarak bağımsızlığını kazanmasını
sağladı. Elbette ki bu manda yönetiminde İngiltere’nin amacı Irak petrolleriydi;
bunu elde etmeyi sağlayacak siyasi ve teknik altyapıyı tamamladıktan sonra da
Irak’ın “tam bağımsızlığını(!)” destekleyerek manda yönetimine son verdi.
Suriye ve Lübnan Mandası: Fransa’nın 1920’de işgal
ettiği bölge, 1923-1946 yılları arasında Fransız manda yönetimi altında
kalmıştır. Milletler Cemiyeti tarafından atanan bu manda yönetimi bölgesine,
günümüz Suriye, Lübnan ve Hatay bölgesi dâhildi. Bölge, İskenderun Körfezi gibi
önemli ve stratejik bir limanı ve Suriye petrollerini bünyesinde barındırması
açısından önemliydi. Nitekim manda yönetimi döneminde Fransız şirketlerinin
Suriye’deki petrol sahalarına yatırımları özellikle köklü enerji şirketi
Compagnie Française Des Pétroles (CFP) üzerinden yoğunlaşmıştır. Bugün “Total”
ismiyle tanınan bu şirket, Suriye’de petrol arama ve üretim çalışmalarına 20. yüzyılın
başlarında başlamış ve uzun yıllar önemli petrol sahalarında faaliyet
göstermiştir.
Filistin Mandası: İngiltere yönetiminde kalan ve 1948’de Yahudi varlığının,
dönemin bütün sömürgeci devletlerinin ittifakıyla devlet olarak ilan edilmesine
kadar İngiliz manda yönetiminde kalan Filistin’e gelince;
Filistin üzerine 1920’de egemen olan İngiliz manda yönetiminin görevi ve
amacı, bölgeyi Yahudilere bir yurt haline getirecek işgal planının temellerini
oluşturmaktı. Bu dönem; İngilizlerin sinsi siyasetinin bir sonucu olarak
bölgenin Yahudi işgaline açılmasıyla birlikte, Müslümanların katliam, tecavüz,
yağma ve tehcir gibi her türlü zillete maruz bırakıldıkları bir dönemin
başlatılması açısından, Ortadoğu tarihinin dönüm noktalarından biridir. Bu
gelişme, sadece siyasi bir statü değişikliğinin değil, aynı zamanda 20. yüzyılın
en uzun süreli çatışmasının -Filistinlilerin işgalci Yahudi varlığına yem
edilip topraklarının peşkeş çekilmesinin- temelini atan süreçtir.
İngilizler, Filistin’in işgal planı doğrultusunda harekete geçmeden önce,
işlerini kolaylaştıracak ve zaten sıkıntılı bir dönemde olan Osmanlı Devleti’ni
daha da zora sokacak bazı diplomatik girişimler ve vaatlerle bölgede karmaşa
oluşturmayı başarmıştır:
Bunların ilki; İngiltere’nin Mısır Valisi Henry McMahon ile Hicaz Emiri
Şerif Hüseyin bin Ali arasındaki (1915–1916) yazışmalardır. İngilizlerin
bağımsız bir Arap devleti vaadine karşılık Araplar, Haziran 1916’da Şerif
Hüseyin bin Ali liderliğinde Osmanlı Devleti’ne karşı silahlı bir ayaklanma
başlatmışlardır.
İkincisi; 1916 yılında imzalanan Sykes-Picot Anlaşmasıdır. Bu
anlaşma, Birleşik Krallık ile Fransa arasında Osmanlı Devleti’nin Orta Doğu’daki
topraklarının paylaşılması amacıyla yapılan gizli bir anlaşmadır. Diğer İtilaf
Devletleri olan Rusya ve İtalya’nın da anlaşmayı onaylamasıyla, Osmanlı
toprakları, savaş sonrası İngiliz ve Fransız etki alanları olarak bölünmüştür.
Üçüncüsü; İngilizler Filistin’i işgal etmeden hemen önce, 2 Kasım
1917 tarihinde İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour tarafından Siyonist
liderlerden Lord Rothschild’e gönderilen ve adına “Balfour Deklarasyonu” denilen
mektuptur. Bu deklarasyon vasıtasıyla İngiliz hükümeti, Filistin topraklarında
Yahudiler için bir "ulusal anayurt" kurulmasını destekleyeceğini resmî
olarak ilan etmiştir.
11 Aralık 1917’de General Edmund Allenby komutasındaki İngiliz ordusu Kudüs’ü
işgal ederek Osmanlı yönetimine fiilen son vermiş oldu. Burada dikkat edilmesi
gereken nokta, o sırada Filistin’deki 7. Ordu Komutanı Mustafa Kemal (Atatürk) ve
3. Kolordu Komutanı Albay İsmet Bey’in (İnönü); İngilizlerin güçlü taarruzları,
Osmanlı ordusunun kaynaklarının tükenmesi ve Arap isyanının yayılması
gerekçeleriyle 20-21 Eylül 1918’de Nablus’u tahliye ederek birliklerini Halep
ve Şam bölgelerine çekmeleridir. Üstelik Mustafa Kemal bu kararı, Sina-Filistin
Cephesi’nde Yıldırım Ordular Grubu’nun Başkomutanı ve Başkomutanlık Kurmay
Başkanı olan Liman von Sanders’in savunmaya devam edilmesi emrine karşı çıkarak
vermiştir. Bu ihanet çekilmesinin ardından bölge tamamen savunmasız kalmış,
İngiliz işgali pekişmiş ve Filistin üzerinde uygulanacak işgal planı için uygun
ortam oluşturulmuştur.
I. Dünya Savaşı sona erip Hilâfet Devleti ilga edildikten sonra galip
devletler, İngiltere’nin Yahudilere vaadi olan Balfour Deklarasyonu’nu hayata
geçirmek için Cemiyet-i Akvâm’ı (Milletler Cemiyeti) kurdular. Milletler
Cemiyeti, 24 Temmuz 1922’de Filistin Mandası’nı resmen onayladı ve İngiltere
“mandater güç” sıfatıyla bölgenin yönetimini üstlendi.
İngiliz manda yönetimi, vakit kaybetmeden bölgeye Yahudi göçünü
gerçekleştirmek için harekete geçti. Bunun için Herbert Samuel gibi Yahudi
lobileri üzerinde nüfuz sahibi olan Yahudilere yönetim içinde yetkiler vererek
göç için teşvik projeleri oluşturdu. Daha sonra Filistin’de Yahudi
yerleşimlerini düzenleyen resmî Siyonist organ haline gelen “Yahudi Ajansı”nı
kurdu. Bu yönetim, Filistinli Müslümanlar üzerinde baskı oluşturup yönetimsel
zorbalıklar ve ödenmesi mümkün olmayan vergiler vasıtasıyla onları toprak
satışına zorladı. Bu yöntemle Yahudi fonlarına büyük ölçekli toprak devri
gerçekleşti. Bu stratejiler sonucunda sadece 1920–1925 yılları arasında
Filistin’e 80.000’den fazla Yahudi göç etti ve nüfus oranı hızla değişti.
İngilizler göç eden Yahudilere güvenlik ve barınma gibi imkânları sağlarken,
aynı zamanda onları silahlandırıp eğitti.
Bu süreçte Müslümanlar İngiliz işgaline, İngiliz Mandasının politikalarına
ve Yahudi göçüne karşı direnç göstermeye çalıştılar. 1920 Nablus Ayaklanması,
direniş sürecini başlattı ve 20 Kasım 1935’te direnişin öncülerinden olan
İzzeddin el-Kassam’ın İngilizler tarafından şehit edilmesinin ardından, 1936’da
büyük bir halk kıyamına dönüştü. 1936–1939 yılları arasında en güçlü dönemine
ulaşan direnişi bastırmak için İngiliz mandası, olağanüstü yetkilere sahip
cezai yasalara dayanarak taarruza başladı ve yaklaşık 10.000 Filistinli
Müslümanı katletti. Bu saldırılarda on binlerce Müslüman yaralandı, binlercesi
de tutuklandı veya sürgün edildi. İngilizler bu büyük kıyamı ancak Yahudi
işgalcilerle güvenlik iş birliği yaparak ve onların da desteğini alarak
bastırabildi. Daha sonra bölgede, Siyonist milisler etkili hale getirildi ve
1940’lardan itibaren silahlı güç dengesi Yahudiler lehine değişti.
1947’de İngiltere bölgeyi Birleşmiş Milletler’e havale etti. 29 Kasım 1947’de
BM Genel Kurulu, Filistin’i Yahudi ve Müslüman bölgeleri arasında bölen 181
sayılı Taksim Planı’nı kabul etti. Filistin’in %56’sı Yahudilere, %43’ü Müsülümanlara,
Kudüs ise uluslararası bölgeye ayrıldı. 14 Mayıs 1948’de çatışmaların arttığı
ve manda yönetiminin sürdürülemez hale geldiği gerekçesiyle İngilizler,
Filistin’den çekildi ve aynı gün Yahudiler, “İsrail Devleti”ni ilan ettiler.
Böylelikle İngiliz manda yönetimi, Filistin’de görevini yerine getirmiş, bir
Yahudi devletinin kurulmasını sağlamış ve çekilerek kendi varlığını sonlandırmıştır.
Bundan sonraki süreçte; 1948 Arap-“İsrail” Savaşı ise yalnızca Yahudi
varlığının bölgedeki işgalinin askerî olarak da tescillenmesine yaramış ve
Filistin’in büyük bölümünün işgal edilmesine zemin hazırlamıştır. Yahudilerin
devlet ilan etmesi ve sonrasında, yaklaşık 1.000.000 Müslüman’a uygulanan
zorunlu göç, katliamlar ve toprakların işgali ile ortaya çıkan bu hazin tabloya
Müslümanlar, “Nekbe” (Büyük Felaket) adını vermişlerdir.
ABD, SSCB, İngiltere ve Fransa gibi önde gelen sömürgeci kâfir devletler,
kurdukları ve anında tanıdıkları bu habis varlığın devlet hali üzerinden şu
hususları hedeflediler:
1. Müslümanların birbirlerine kavuşmalarını engelleyecek ve
birlikteliklerinden uzaklaştıracak şekilde bölgedeki Müslümanlar arasına
yabancı bir cisim yerleştirdiler.
2. Bölgeyi, Yahudi karşıtı çatışmalarla meşgul ederek asıl
çatışmalarının Hilâfet’i ortadan kaldıran kâfir Batı ile olması gerektiğini
Müslümanlara unutturmayı amaçladılar. Zira bölgede Yahudiler için bir devlet
oluşturmadan önce çatışma, Müslümanlar ile kâfir Batı arasında idi. Yahudilerin
Filistin’i işgal etmeleriyle bu gasıp varlık ile yapılan mücadele, merkezî bir
konum aldı ve onu kuranlar ile mücadele ikinci plana itildi.
3. Onlar bu hamle ile kendi ülkelerindeki Yahudi
probleminden kurtulmuş oldular. Çünkü Yahudiler, tarih boyunca yaşadıkları
toplumlarda çıkardıkları fitneler, fesatlar ve ifsatlarla meşhurdurlar.
Gazze’ye İçin Yeni Nesil Manda Yönetimi:
Gazze Barış Planı’nın teorik olarak ABD ve garantör ülkeler tarafından
kabul edilmesinin ardından oluşturulacak yönetim modelinin ve güvenlik
sisteminin dinamiklerine baktığımızda, aslında bir asır öncesinin İngiliz manda
yönetimi ile arasında bir fark olmadığını görebiliyoruz. Hem planın taslağında
hem yapılan görüşmelerde ve alınan kararlarda ortaya çıkan sonuç, Gazze’nin
kendi dinamiklerinin bir yönetim oluşturmaya elverişli olmadığı ve bir geçiş
yönetiminin kurulmasına ihtiyaç olduğu yönündedir. Bu konudaki gerekçeler, bir
asır önce işgal edilen Filistin üzerinde İngiliz mandasını oluşturulmasına
sunulan gerekçelerle aynıdır. Aradaki tek fark; o günün Filistin’inin bugün
artık Gazze’ye indirgenmiş olması, Yahudi işgali ve Müslümanların tehciri
sebebiyle neredeyse “Filistin” diye bir bölge kalmamasıdır.
Buna sebep, elbette ki sömürgeci kâfirlerin, kendi bekaları açısından bir
öncü karakol niteliğinde olan Yahudi varlığının Filistin topraklarında güvenlik
içinde varlığını sürdürmesine ilişkin projelerini kararlıkla yürütmeleridir. Bu
perspektiften baktığımızda; iki manda yönetimi arasındaki farklardan birisi de şudur:
Bir asır önceki İngiliz manda yönetimi; bölgeye Yahudileri yerleştirip bir
devlet haline getirme görevini üstlenmişken, bugünkü yeni nesil manda yönetimi
ise artık bölgeyi tamamen Yahudilere teslim etmeye ilişkin süreci yürütecektir.
Trump’ın “Gazze Barış Planı” olarak adlandırılan ve Şarm El-Şeyh’te ABD,
Mısır, Katar ve Türkiye’nin imza koyduğu planın yönetimle ilgili ilk aşamasında
geçen “teknokratik apolitik bir Filistin Komitesi tarafından yönetilecek”
ifadesi incelendiğinde, yönetimin değil esasen işlerin yürütülmesinin yani
hizmetlerin kastedildiği görülecektir. Buna göre komite, kamu hizmetlerinin ve
belediyelerin günlük işlerinin yerine getirilmesinden sorumlu olacaktır. Yönetim
işi ise başkanlığını ABD Başkanı Trump’ın yapacağı, Irak işgalinin ve 1.000.000
Müslümanın katledilmesinin baş sorumluları arasında olan Tony Blair’in de içerisinde
bulunacağı ve bazı devlet başkanlarının dâhil edileceği bir “Barış Kurulu”
tarafından yürütülecektir.
Hizmetlerden sorumlu olan Filistin Komitesi de bu kurulun denetimine tabi
olacaktır. Bu yönetimin ve Gazze halkının güvenliği ise Trump yönetiminin açıklamasına
göre; “uluslararası sivil ve askerî bir görev gücü” tarafından sağlanacaktır.
Bu güç, Uluslararası İstikrar Gücü (ISF) adıyla anılmakta olup ABD
koordinasyonunda Türkiye, Mısır, Ürdün ve gasıp varlık “İsrail”in dâhil olacağı
çok uluslu bir yapı olarak tanımlanmıştır. Yine Trump’ın açıklamasına göre nihai hedef, Gazze’nin “yerel halkın yönetimine devredilmesiyle” sürecin sonlanmasıdır.
Yetki devri konusu da manda sisteminde olduğu gibidir. Manda sisteminde,
Milletler Cemiyeti, zayıf milletleri “bağımsızlığa hazırlamak üzere”
gelişmiş devletlere bırakıyordu. Trump planında da Gazze’nin yönetimi, “demokratikleşmeye
hazırlanacak” söylemiyle uluslararası güçlere devredilmektedir. Her iki sistem de insani ve barışçıl bir gerekçe ile sunulmaktadır. 1920’de “medeniyet görevi” vurgusu yapılırken, 2025’te “insani misyon
ve güvenlik garantisi” söylemi kullanılmaktadır. Manda yönetimleri gibi bu planda da yerel halkın, dayatmaya çalıştıkları demokrasi sürecinde bile doğrudan siyasi katılımına izin verilmemekte; yönetim tamamen dış gücün denetimine bırakılmaktadır.
Sözde barış planı çerçevesinde Gazze için uygun görülen yönetim biçimi
yukarıdaki değerlendirmelerden de anlaşılacağı üzere kesinlikle bir manda
sistemidir. Bu manda sisteminin amacı, Gazze’deki direnişi kırmak ve bölgeyi
Yahudi varlığı yönetimine teslim etmektir. Bu konuda birçok uluslararası hukuk
uzmanı, Trump’ın planını “de facto manda” olarak tanımlamaktadır. Hatta
Washington merkezli Brookings Institution, ISF yapısının BM Vesayet Konseyi’ne
benzer bir model sunduğunu; kullanılan terminolojinin (“rehabilitasyon”,
“uluslararası istikrar”, “geçici gözetim”) manda dilinin modernleştirilmiş
biçimleri olduğunu vurgulamıştır.
Sonuç olarak; barış planı ile öngörülen, geçiş yönetimi ile Gazze’nin “kendini
yönetmeye elverişli hale geldiğinde” yönetimin devredilmesi meselesi, bir asır
önce I. Dünya Savaşı’ndan sonra bu topraklara musallat olan manda
yönetimlerinin tıpatıp aynısıdır. Bir asır önce olduğu gibi bir asır sonra da
manda yönetiminin dünya literatüründe ve bu toprakların hafızasında bir tek
anlamı vardır ki o da; Müslümanlara reva görülen katliam, tecavüz, yağma ve
tehcir üzerine kurulmuş bir sömürü yöntemi olmasıdır.
Ayrıca bu yönetimin görevleri arasında; Gazze’deki direnişi kırıp Hamas ve diğer
grupları tasfiye etmenin yanında, Müslümanların tabi tutulacağı dinler arası
diyalog ve kültürel yozlaşma projeleriyle Yahudi yönetimi altında birlikte
yaşamaya hazırlanması da vardır.
Dünyada çok küçük bir azınlık dışında bütün insanlık, kapitalist sömürü
düzeninin çarkları arasında ezilmeye devam etmektedir. Yeraltı ve yerüstü
zenginlikleri ile stratejik önemi açısından İslâm coğrafyası, dünya üzerinde
kapitalist istilaya en çok maruz kalan bölgedir. Başını ABD’nin çektiği
kapitalist ideolojinin sömürgeci çeteleri ve onların, kendilerine “yönetici”
denilen yerel işbirlikçi ajanları, şu anda bütün Ortadoğu’da olduğu gibi Gazze’de
de nüfuzlarını güçlendirecek ve çıkarlarını arttıracak projeleri hayata
geçirmekle meşguldürler. Onlar; ismi ister barış planı, isterse medeniyet
görevi olsun, hangi isimle Müslümanlar üzerine bir proje üretirlerse üretsinler,
ortaya koydukları her proje kesinlikle Müslümanların aleyhinedir. Çünkü onlar
Müslümanların apaçık düşmanlarıdır ve kendi çıkarlarına uygun düşmediği sürece
Müslümanların lehine hiçbir icraatta bulunmazlar.
[لَتَجِدَنَّ
أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا]
“İman edenlere düşmanlık etmede insanların en şiddetlisinin kesinlikle
Yahudiler ile Allah’a ortak koşanlar olduğunu görürsün.”[1]
Sömürgeci kâfirler, oluşturdukları algılarla; Gazze’yi yerle bir eden, çoğu
kadın ve çocuk yüz binlerce Müslümanı katleden ve açlığı bir silah olarak
kullanan soykırımcı Yahudi varlığını mağdur olarak gösterebilecek kadar
seviyesiz bir kişiliğe sahiptirler. Bugün “Filistin sorunu” diye bahsedilen
meselenin aslı, esasında “işgalci Yahudi varlığı sorunu”dur. Onlar ve
işbirlikçi yöneticiler bu meseleyi bile adlandırırken kelime oyunlarıyla
insanların kafasını karıştırmaya çalışmaktadırlar.
Bir İslâm toprağı olan Filistin bölgesindeki sorun, işgalci gasp Yahudi
varlığının sömürgeci güçlerin desteğiyle bölgeye çöreklenmesi sorunudur.
Dolayısıyla bu meselenin gerçek çözümü, bu habis varlığın işgal ettiği
topraklarımızdan acilen ve şiddetle sökülüp atılmasıdır. Bunu gerçekleştirecek
olan ise Gazze’de yaşanan soykırımla birlikte bütün İslâm ümmetinin artık
üzerinde ittifak ettiği ve acilen kurulması gerektiği hususunda hemfikir olduğu
İslâmi bir otorite, yani ikinci Râşidî Hilâfet Devleti’dir. Bunun dışında bir çözüm
aramak; hele bunu sömürgeci kâfirler ve onların yerli işbirlikçi ajanlarından
beklemek, abesle iştigal etmek ve tüm İslâm coğrafyasında Müslümanların maruz
kaldığı zulümlerin devamını sağlamak demektir.
Çünkü onların hak ettiği muamele, silaha karşı silahtır. Kısacası İslâm
Devleti, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bu azgın Yahudilerin
atalarına Medine’de uyguladığı muamelenin aynısını uygulayacaktır biiznillâh!
Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:
[وَاقْتُلُوهُمْ
حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ وَأَخْرِجُوهُمْ مِنْ حَيْثُ أَخْرَجُوكُمْ]
“Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün. Sizi
çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın.”[2]


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış