ASIRLIK DİRENİŞİ KIRMA HAMLESİ: İKİNCİ MANDA YÖNETİMİ

İbrahim Er

Manda yönetimi; I. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulan “Ulus Devlet Sistemi” ile uluslararası siyasette ortaya çıkan, savaşın kaybeden tarafı olan Osmanlı Devleti ve Alman İmparatorluğu toprakları üzerinde -güya bağımsızlık elde edecek- yeni ulusal yapılar için uygun görülen bir vesayet yönetimidir. Buna göre bu yönetim sistemi; az gelişmiş ve kendilerini yönetmeye muktedir olmadığı kabul edilen bazı yeni ulus devletleri, kendi kendilerini yönetecek bir düzeye eriştirip bağımsızlığa kavuşturuncaya kadar, Milletler Cemiyeti adına yönetmek için büyük devletlerin yetkili kılınmasıdır.

Fransızca “mandat” (yetki, görev) sözcüğünden gelen “manda” terimi ve onun ifade ettiği yönetim biçimi, 1919 Paris Barış Konferansı’nın ardından 10 Ocak 1920’de kurulan Milletler Cemiyeti’nin 22. maddesiyle hukuki çerçeveye oturtulmuştur. Bu hukuki çerçeveye göre manda yönetimi; yönetme yetkilerinin, savaştan sonra kendini yönetme yeteneğine sahip olmayan halkların refahı ve gelişimi adına bir “medeniyet görevi(!)” olarak, gelişmiş devletlere yani dönemin devletlerarası durumunun birinci devleti İngiltere ile onunla bu konuda mücadele halinde olan Fransa’ya verilmesi anlamına geliyordu.

Bu rejim; teoride, içerisinde insancıl ifadeler barındırıp medeni hedefleri işaret etse de esasında, klasik sömürgecilik yöntemlerinin isim değiştirmiş hâlidir. Manda yönetimi hakkındaki tanım, uygulamalar ve bu kategorideki devletlerin tasnifi, boşlukta kalmış bölgeler üzerinde sömürü nüfuzu kurmanın yeni bir biçimi olduğunu açıkça göstermektedir. Yönetimden hizmetlere, ekonomik gelişmelerden alt yapı yatırımlarına kadar manda yönetimlerinin yaptığı bütün icraatlar, bölgeye kendi nüfuzlarını yerleştirmek ve sömürü zincirlerine yeni bir halka daha ekleyerek çıkar alanlarını genişletmek içindir. Mesela, İngiltere’nin Irak Mandası altında yaptığı demiryolları, bölgenin petrolünü en kısa yoldan Basra Körfezi’ne taşımaya yönelikti.

Manda yönetimi modelinin yürürlüğe girmesinin ardından eski Alman sömürüleri olan Kamerun, Tanganika ve Ruanda-Urundi, sırasıyla Fransa, İngiltere ve Belçika’ya; Okyanusya’daki Alman nüfuzunun bulunduğu bazı adalar da (Mariana, Marshall, Samoa) Japonya’nın manda yönetimine bırakılmıştır. Manda yönetimleri açısından bizim araştırmamıza konu olan ve asıl üzerine odaklanacağımız bölgeler ise Osmanlı Hilâfeti’nin ilgasının ardından bu yönetimlerin tasallutuna maruz kalan -başta Filistin olmak üzere- bizim topraklarımızdır.

Savaşın galip tarafı olan sömürgeci kâfir devletlerden İngiltere ve Fransa, Hilâfet topraklarını paylaşmak için 1920 San Remo Konferansı kararlarıyla topraklarımız üzerinde üç bölgede manda yönetimlerini uygulamaya koydular:

Irak Mandası: Irak topraklarında 1920’den 1932’ye kadar İngiliz mandası olarak devam etti. Bu dönemde Birleşik Krallık, Irak’ta bir Haşimi Krallığı kurarak Faysal bin Hüseyin’i kral olarak tahta çıkardı. 1930’da İngiliz-Irak Antlaşması ile Irak’ın tam bağımsızlığını destekleyen İngiltere, 1932’de Irak’ın Milletler Cemiyeti’ne üye olarak bağımsızlığını kazanmasını sağladı. Elbette ki bu manda yönetiminde İngiltere’nin amacı Irak petrolleriydi; bunu elde etmeyi sağlayacak siyasi ve teknik altyapıyı tamamladıktan sonra da Irak’ın “tam bağımsızlığını(!)” destekleyerek manda yönetimine son verdi.

Suriye ve Lübnan Mandası: Fransa’nın 1920’de işgal ettiği bölge, 1923-1946 yılları arasında Fransız manda yönetimi altında kalmıştır. Milletler Cemiyeti tarafından atanan bu manda yönetimi bölgesine, günümüz Suriye, Lübnan ve Hatay bölgesi dâhildi. Bölge, İskenderun Körfezi gibi önemli ve stratejik bir limanı ve Suriye petrollerini bünyesinde barındırması açısından önemliydi. Nitekim manda yönetimi döneminde Fransız şirketlerinin Suriye’deki petrol sahalarına yatırımları özellikle köklü enerji şirketi Compagnie Française Des Pétroles (CFP) üzerinden yoğunlaşmıştır. Bugün “Total” ismiyle tanınan bu şirket, Suriye’de petrol arama ve üretim çalışmalarına 20. yüzyılın başlarında başlamış ve uzun yıllar önemli petrol sahalarında faaliyet göstermiştir.

Filistin Mandası: İngiltere yönetiminde kalan ve 1948’de Yahudi varlığının, dönemin bütün sömürgeci devletlerinin ittifakıyla devlet olarak ilan edilmesine kadar İngiliz manda yönetiminde kalan Filistin’e gelince;

Filistin üzerine 1920’de egemen olan İngiliz manda yönetiminin görevi ve amacı, bölgeyi Yahudilere bir yurt haline getirecek işgal planının temellerini oluşturmaktı. Bu dönem; İngilizlerin sinsi siyasetinin bir sonucu olarak bölgenin Yahudi işgaline açılmasıyla birlikte, Müslümanların katliam, tecavüz, yağma ve tehcir gibi her türlü zillete maruz bırakıldıkları bir dönemin başlatılması açısından, Ortadoğu tarihinin dönüm noktalarından biridir. Bu gelişme, sadece siyasi bir statü değişikliğinin değil, aynı zamanda 20. yüzyılın en uzun süreli çatışmasının -Filistinlilerin işgalci Yahudi varlığına yem edilip topraklarının peşkeş çekilmesinin- temelini atan süreçtir.

İngilizler, Filistin’in işgal planı doğrultusunda harekete geçmeden önce, işlerini kolaylaştıracak ve zaten sıkıntılı bir dönemde olan Osmanlı Devleti’ni daha da zora sokacak bazı diplomatik girişimler ve vaatlerle bölgede karmaşa oluşturmayı başarmıştır:

Bunların ilki; İngiltere’nin Mısır Valisi Henry McMahon ile Hicaz Emiri Şerif Hüseyin bin Ali arasındaki (1915–1916) yazışmalardır. İngilizlerin bağımsız bir Arap devleti vaadine karşılık Araplar, Haziran 1916’da Şerif Hüseyin bin Ali liderliğinde Osmanlı Devleti’ne karşı silahlı bir ayaklanma başlatmışlardır.

İkincisi; 1916 yılında imzalanan Sykes-Picot Anlaşmasıdır. Bu anlaşma, Birleşik Krallık ile Fransa arasında Osmanlı Devleti’nin Orta Doğu’daki topraklarının paylaşılması amacıyla yapılan gizli bir anlaşmadır. Diğer İtilaf Devletleri olan Rusya ve İtalya’nın da anlaşmayı onaylamasıyla, Osmanlı toprakları, savaş sonrası İngiliz ve Fransız etki alanları olarak bölünmüştür.

Üçüncüsü; İngilizler Filistin’i işgal etmeden hemen önce, 2 Kasım 1917 tarihinde İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour tarafından Siyonist liderlerden Lord Rothschild’e gönderilen ve adına “Balfour Deklarasyonu” denilen mektuptur. Bu deklarasyon vasıtasıyla İngiliz hükümeti, Filistin topraklarında Yahudiler için bir "ulusal anayurt" kurulmasını destekleyeceğini resmî olarak ilan etmiştir.

11 Aralık 1917’de General Edmund Allenby komutasındaki İngiliz ordusu Kudüs’ü işgal ederek Osmanlı yönetimine fiilen son vermiş oldu. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, o sırada Filistin’deki 7. Ordu Komutanı Mustafa Kemal (Atatürk) ve 3. Kolordu Komutanı Albay İsmet Bey’in (İnönü); İngilizlerin güçlü taarruzları, Osmanlı ordusunun kaynaklarının tükenmesi ve Arap isyanının yayılması gerekçeleriyle 20-21 Eylül 1918’de Nablus’u tahliye ederek birliklerini Halep ve Şam bölgelerine çekmeleridir. Üstelik Mustafa Kemal bu kararı, Sina-Filistin Cephesi’nde Yıldırım Ordular Grubu’nun Başkomutanı ve Başkomutanlık Kurmay Başkanı olan Liman von Sanders’in savunmaya devam edilmesi emrine karşı çıkarak vermiştir. Bu ihanet çekilmesinin ardından bölge tamamen savunmasız kalmış, İngiliz işgali pekişmiş ve Filistin üzerinde uygulanacak işgal planı için uygun ortam oluşturulmuştur.

I. Dünya Savaşı sona erip Hilâfet Devleti ilga edildikten sonra galip devletler, İngiltere’nin Yahudilere vaadi olan Balfour Deklarasyonu’nu hayata geçirmek için Cemiyet-i Akvâm’ı (Milletler Cemiyeti) kurdular. Milletler Cemiyeti, 24 Temmuz 1922’de Filistin Mandası’nı resmen onayladı ve İngiltere “mandater güç” sıfatıyla bölgenin yönetimini üstlendi.

İngiliz manda yönetimi, vakit kaybetmeden bölgeye Yahudi göçünü gerçekleştirmek için harekete geçti. Bunun için Herbert Samuel gibi Yahudi lobileri üzerinde nüfuz sahibi olan Yahudilere yönetim içinde yetkiler vererek göç için teşvik projeleri oluşturdu. Daha sonra Filistin’de Yahudi yerleşimlerini düzenleyen resmî Siyonist organ haline gelen “Yahudi Ajansı”nı kurdu. Bu yönetim, Filistinli Müslümanlar üzerinde baskı oluşturup yönetimsel zorbalıklar ve ödenmesi mümkün olmayan vergiler vasıtasıyla onları toprak satışına zorladı. Bu yöntemle Yahudi fonlarına büyük ölçekli toprak devri gerçekleşti. Bu stratejiler sonucunda sadece 1920–1925 yılları arasında Filistin’e 80.000’den fazla Yahudi göç etti ve nüfus oranı hızla değişti. İngilizler göç eden Yahudilere güvenlik ve barınma gibi imkânları sağlarken, aynı zamanda onları silahlandırıp eğitti.

Bu süreçte Müslümanlar İngiliz işgaline, İngiliz Mandasının politikalarına ve Yahudi göçüne karşı direnç göstermeye çalıştılar. 1920 Nablus Ayaklanması, direniş sürecini başlattı ve 20 Kasım 1935’te direnişin öncülerinden olan İzzeddin el-Kassam’ın İngilizler tarafından şehit edilmesinin ardından, 1936’da büyük bir halk kıyamına dönüştü. 1936–1939 yılları arasında en güçlü dönemine ulaşan direnişi bastırmak için İngiliz mandası, olağanüstü yetkilere sahip cezai yasalara dayanarak taarruza başladı ve yaklaşık 10.000 Filistinli Müslümanı katletti. Bu saldırılarda on binlerce Müslüman yaralandı, binlercesi de tutuklandı veya sürgün edildi. İngilizler bu büyük kıyamı ancak Yahudi işgalcilerle güvenlik iş birliği yaparak ve onların da desteğini alarak bastırabildi. Daha sonra bölgede, Siyonist milisler etkili hale getirildi ve 1940’lardan itibaren silahlı güç dengesi Yahudiler lehine değişti.

1947’de İngiltere bölgeyi Birleşmiş Milletler’e havale etti. 29 Kasım 1947’de BM Genel Kurulu, Filistin’i Yahudi ve Müslüman bölgeleri arasında bölen 181 sayılı Taksim Planı’nı kabul etti. Filistin’in %56’sı Yahudilere, %43’ü Müsülümanlara, Kudüs ise uluslararası bölgeye ayrıldı. 14 Mayıs 1948’de çatışmaların arttığı ve manda yönetiminin sürdürülemez hale geldiği gerekçesiyle İngilizler, Filistin’den çekildi ve aynı gün Yahudiler, “İsrail Devleti”ni ilan ettiler. Böylelikle İngiliz manda yönetimi, Filistin’de görevini yerine getirmiş, bir Yahudi devletinin kurulmasını sağlamış ve çekilerek kendi varlığını sonlandırmıştır.

Bundan sonraki süreçte; 1948 Arap-“İsrail” Savaşı ise yalnızca Yahudi varlığının bölgedeki işgalinin askerî olarak da tescillenmesine yaramış ve Filistin’in büyük bölümünün işgal edilmesine zemin hazırlamıştır. Yahudilerin devlet ilan etmesi ve sonrasında, yaklaşık 1.000.000 Müslüman’a uygulanan zorunlu göç, katliamlar ve toprakların işgali ile ortaya çıkan bu hazin tabloya Müslümanlar, “Nekbe” (Büyük Felaket) adını vermişlerdir.

ABD, SSCB, İngiltere ve Fransa gibi önde gelen sömürgeci kâfir devletler, kurdukları ve anında tanıdıkları bu habis varlığın devlet hali üzerinden şu hususları hedeflediler:

1. Müslümanların birbirlerine kavuşmalarını engelleyecek ve birlikteliklerinden uzaklaştıracak şekilde bölgedeki Müslümanlar arasına yabancı bir cisim yerleştirdiler.

2. Bölgeyi, Yahudi karşıtı çatışmalarla meşgul ederek asıl çatışmalarının Hilâfet’i ortadan kaldıran kâfir Batı ile olması gerektiğini Müslümanlara unutturmayı amaçladılar. Zira bölgede Yahudiler için bir devlet oluşturmadan önce çatışma, Müslümanlar ile kâfir Batı arasında idi. Yahudilerin Filistin’i işgal etmeleriyle bu gasıp varlık ile yapılan mücadele, merkezî bir konum aldı ve onu kuranlar ile mücadele ikinci plana itildi.

3. Onlar bu hamle ile kendi ülkelerindeki Yahudi probleminden kurtulmuş oldular. Çünkü Yahudiler, tarih boyunca yaşadıkları toplumlarda çıkardıkları fitneler, fesatlar ve ifsatlarla meşhurdurlar.

Gazze’ye İçin Yeni Nesil Manda Yönetimi:

Gazze Barış Planı’nın teorik olarak ABD ve garantör ülkeler tarafından kabul edilmesinin ardından oluşturulacak yönetim modelinin ve güvenlik sisteminin dinamiklerine baktığımızda, aslında bir asır öncesinin İngiliz manda yönetimi ile arasında bir fark olmadığını görebiliyoruz. Hem planın taslağında hem yapılan görüşmelerde ve alınan kararlarda ortaya çıkan sonuç, Gazze’nin kendi dinamiklerinin bir yönetim oluşturmaya elverişli olmadığı ve bir geçiş yönetiminin kurulmasına ihtiyaç olduğu yönündedir. Bu konudaki gerekçeler, bir asır önce işgal edilen Filistin üzerinde İngiliz mandasını oluşturulmasına sunulan gerekçelerle aynıdır. Aradaki tek fark; o günün Filistin’inin bugün artık Gazze’ye indirgenmiş olması, Yahudi işgali ve Müslümanların tehciri sebebiyle neredeyse “Filistin” diye bir bölge kalmamasıdır.

Buna sebep, elbette ki sömürgeci kâfirlerin, kendi bekaları açısından bir öncü karakol niteliğinde olan Yahudi varlığının Filistin topraklarında güvenlik içinde varlığını sürdürmesine ilişkin projelerini kararlıkla yürütmeleridir. Bu perspektiften baktığımızda; iki manda yönetimi arasındaki farklardan birisi de şudur: Bir asır önceki İngiliz manda yönetimi; bölgeye Yahudileri yerleştirip bir devlet haline getirme görevini üstlenmişken, bugünkü yeni nesil manda yönetimi ise artık bölgeyi tamamen Yahudilere teslim etmeye ilişkin süreci yürütecektir.

Trump’ın “Gazze Barış Planı” olarak adlandırılan ve Şarm El-Şeyh’te ABD, Mısır, Katar ve Türkiye’nin imza koyduğu planın yönetimle ilgili ilk aşamasında geçen “teknokratik apolitik bir Filistin Komitesi tarafından yönetilecek” ifadesi incelendiğinde, yönetimin değil esasen işlerin yürütülmesinin yani hizmetlerin kastedildiği görülecektir. Buna göre komite, kamu hizmetlerinin ve belediyelerin günlük işlerinin yerine getirilmesinden sorumlu olacaktır. Yönetim işi ise başkanlığını ABD Başkanı Trump’ın yapacağı, Irak işgalinin ve 1.000.000 Müslümanın katledilmesinin baş sorumluları arasında olan Tony Blair’in de içerisinde bulunacağı ve bazı devlet başkanlarının dâhil edileceği bir “Barış Kurulu” tarafından yürütülecektir.

Hizmetlerden sorumlu olan Filistin Komitesi de bu kurulun denetimine tabi olacaktır. Bu yönetimin ve Gazze halkının güvenliği ise Trump yönetiminin açıklamasına göre; “uluslararası sivil ve askerî bir görev gücü” tarafından sağlanacaktır. Bu güç, Uluslararası İstikrar Gücü (ISF) adıyla anılmakta olup ABD koordinasyonunda Türkiye, Mısır, Ürdün ve gasıp varlık “İsrail”in dâhil olacağı çok uluslu bir yapı olarak tanımlanmıştır. Yine Trump’ın açıklamasına göre nihai hedef, Gazzenin yerel halkın yönetimine devredilmesiyle sürecin sonlanmasıdır.

Yetki devri konusu da manda sisteminde olduğu gibidir. Manda sisteminde, Milletler Cemiyeti, zayıf milletleri “bağımsızlığa hazırlamak üzere” gelişmiş devletlere bırakıyordu. Trump planında da Gazze’nin yönetimi, “demokratikleşmeye hazırlanacak” söylemiyle uluslararası güçlere devredilmektedir. Her iki sistem de insani ve barışçıl bir gerekçe ile sunulmaktadır. 1920de “medeniyet görevi” vurgusu yapılırken, 2025’te “insani misyon ve güvenlik garantisi” söylemi kullanılmaktadır. Manda yönetimleri gibi bu planda da yerel halkın, dayatmaya çalıştıkları demokrasi sürecinde bile doğrudan siyasi katılımına izin verilmemekte; yönetim tamamen dış gücün denetimine bırakılmaktadır.

Sözde barış planı çerçevesinde Gazze için uygun görülen yönetim biçimi yukarıdaki değerlendirmelerden de anlaşılacağı üzere kesinlikle bir manda sistemidir. Bu manda sisteminin amacı, Gazze’deki direnişi kırmak ve bölgeyi Yahudi varlığı yönetimine teslim etmektir. Bu konuda birçok uluslararası hukuk uzmanı, Trump’ın planını “de facto manda” olarak tanımlamaktadır. Hatta Washington merkezli Brookings Institution, ISF yapısının BM Vesayet Konseyi’ne benzer bir model sunduğunu; kullanılan terminolojinin (“rehabilitasyon”, “uluslararası istikrar”, “geçici gözetim”) manda dilinin modernleştirilmiş biçimleri olduğunu vurgulamıştır.

Sonuç olarak; barış planı ile öngörülen, geçiş yönetimi ile Gazze’nin “kendini yönetmeye elverişli hale geldiğinde” yönetimin devredilmesi meselesi, bir asır önce I. Dünya Savaşı’ndan sonra bu topraklara musallat olan manda yönetimlerinin tıpatıp aynısıdır. Bir asır önce olduğu gibi bir asır sonra da manda yönetiminin dünya literatüründe ve bu toprakların hafızasında bir tek anlamı vardır ki o da; Müslümanlara reva görülen katliam, tecavüz, yağma ve tehcir üzerine kurulmuş bir sömürü yöntemi olmasıdır.

Ayrıca bu yönetimin görevleri arasında; Gazze’deki direnişi kırıp Hamas ve diğer grupları tasfiye etmenin yanında, Müslümanların tabi tutulacağı dinler arası diyalog ve kültürel yozlaşma projeleriyle Yahudi yönetimi altında birlikte yaşamaya hazırlanması da vardır.

Dünyada çok küçük bir azınlık dışında bütün insanlık, kapitalist sömürü düzeninin çarkları arasında ezilmeye devam etmektedir. Yeraltı ve yerüstü zenginlikleri ile stratejik önemi açısından İslâm coğrafyası, dünya üzerinde kapitalist istilaya en çok maruz kalan bölgedir. Başını ABD’nin çektiği kapitalist ideolojinin sömürgeci çeteleri ve onların, kendilerine “yönetici” denilen yerel işbirlikçi ajanları, şu anda bütün Ortadoğu’da olduğu gibi Gazze’de de nüfuzlarını güçlendirecek ve çıkarlarını arttıracak projeleri hayata geçirmekle meşguldürler. Onlar; ismi ister barış planı, isterse medeniyet görevi olsun, hangi isimle Müslümanlar üzerine bir proje üretirlerse üretsinler, ortaya koydukları her proje kesinlikle Müslümanların aleyhinedir. Çünkü onlar Müslümanların apaçık düşmanlarıdır ve kendi çıkarlarına uygun düşmediği sürece Müslümanların lehine hiçbir icraatta bulunmazlar.

[لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا] “İman edenlere düşmanlık etmede insanların en şiddetlisinin kesinlikle Yahudiler ile Allah’a ortak koşanlar olduğunu görürsün.”[1]

Sömürgeci kâfirler, oluşturdukları algılarla; Gazze’yi yerle bir eden, çoğu kadın ve çocuk yüz binlerce Müslümanı katleden ve açlığı bir silah olarak kullanan soykırımcı Yahudi varlığını mağdur olarak gösterebilecek kadar seviyesiz bir kişiliğe sahiptirler. Bugün “Filistin sorunu” diye bahsedilen meselenin aslı, esasında “işgalci Yahudi varlığı sorunu”dur. Onlar ve işbirlikçi yöneticiler bu meseleyi bile adlandırırken kelime oyunlarıyla insanların kafasını karıştırmaya çalışmaktadırlar.

Bir İslâm toprağı olan Filistin bölgesindeki sorun, işgalci gasp Yahudi varlığının sömürgeci güçlerin desteğiyle bölgeye çöreklenmesi sorunudur. Dolayısıyla bu meselenin gerçek çözümü, bu habis varlığın işgal ettiği topraklarımızdan acilen ve şiddetle sökülüp atılmasıdır. Bunu gerçekleştirecek olan ise Gazze’de yaşanan soykırımla birlikte bütün İslâm ümmetinin artık üzerinde ittifak ettiği ve acilen kurulması gerektiği hususunda hemfikir olduğu İslâmi bir otorite, yani ikinci Râşidî Hilâfet Devleti’dir. Bunun dışında bir çözüm aramak; hele bunu sömürgeci kâfirler ve onların yerli işbirlikçi ajanlarından beklemek, abesle iştigal etmek ve tüm İslâm coğrafyasında Müslümanların maruz kaldığı zulümlerin devamını sağlamak demektir.

Çünkü onların hak ettiği muamele, silaha karşı silahtır. Kısacası İslâm Devleti, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bu azgın Yahudilerin atalarına Medine’de uyguladığı muamelenin aynısını uygulayacaktır biiznillâh!

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

[وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ وَأَخْرِجُوهُمْ مِنْ حَيْثُ أَخْرَجُوكُمْ] “Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın.”[2]

 



[1] Mâide Suresi 82

[2] Bakara Suresi 191


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz