İKİNCİ YILINDA AKSA TUFANI VE BÖLGEYE YANSIMALARI

Abdullah İmamoğlu

“Efsane”; anlatılagelen, genellikle olağanüstü olayları ve kahramanları konu alan, bir kişiye, olaya veya yere dayanan, gerçeğe dayanmayıp hayalî kurgulardır. Başka bir ifadeyle; gerçeklikle ilgisi olmayan, asılsız, uydurma hikâyeler için “efsane” kelimesi kullanılır.

Batı’nın medya ve siyasi söylemler aracılığıyla inşa ettiği; gasıp Yahudi varlığının yenilmezlik, askeri ve istihbari üstünlüğe sahip olduğu hikâyeleri de Müslümanların zihinlerine salınan bir efsanedir.

İşgalci varlığın yenilmezlik efsanesi, özellikle 1948 Bağımsızlık(!) Savaşı ve 1967 Altı Gün Savaşı gibi iyi kurgulanmış Arap–İsrail savaşlarındaki hızlı zaferlerin ardından oluşan bir algıdan besleniyordu. Bu algı, söz konusu ordunun bölgedeki Arap rejimlerine, ordularına karşı askeri, istihbarat ve teknolojik üstünlüğünün sarsılmaz olduğu inancına dayanıyordu.

Söz konusu işgalci varlık olunca efsanenin biri bin olur: “Siyonist varlığa karşı asla konulamaz… Demir Kubbe’si asla aşılamaz… İstihbarat ağı her şeyi bilir… Karşınızda karşı konulamaz devasa bir ordu(!).”

7 Ekim 2023’te Kassam Tugayları’nın başlattığı “Aksa Tufanı Operasyonu”, bu efsaneye en büyük darbesini aldıran olaydır. Bu harekât, yıllarca inşa edilen askerî ve istihbari güç algısını sarsan kritik bir dönüm noktasıdır. Saldırının büyüklüğü, eşzamanlılığı ve ayrıntılı planlaması; bölgenin en gelişmiş; “her şeyi gören(!)” ve “her şeyi bilen(!)” istihbarat teşkilatı MOSSAD’ın ileri teknolojisinin ve Demir Kubbe’nin de bir efsane olduğunu açığa çıkardı.

En önemli hususlardan biri şudur: Aksa Tufanı, devlet dışı bir oluşumun/mücahitler topluluğunun büyük fedakârlıklarla gerçekleştirdiği bir mücadele örneğidir; karşısında, en küçük saldırıya bile orantısız ve ağır karşılık vermeye programlı bir varlık bulunuyordu. Bu harekât, yenilmezlik doktrinini yerle bir etmiştir.

Aksa Tufanı, yıllarca allanıp pullanarak anlatılan bir efsanenin iflasıdır. Bu iflas, Orta Doğu’daki siyasi ve askeri dengeler açısından uzun vadeli sonuçlar doğurması muhtemel bir travmadır.

Aksa Tufanı, yıllarca allanıp pullanarak anlatılan bir efsanenin iflasıdır. Bu iflas, Orta Doğu’daki siyasi ve askerî dengeler açısından uzun vadeli sonuçlar doğurması muhtemel bir travmadır.

Öğrenilmiş çaresizlik (learned helplessness) psikolojisi, bireyin veya bir toplumun tekrarlanan olumsuz deneyimler karşısında “bu durumu değiştirmek için hiçbir çabanın sonuç vermeyeceği” inancını geliştirmesidir. Aksa Tufanı ile birlikte bu duruş tersine dönmüştür: işgalci varlığın yenilmezlik efsanesi ve mazlum halklar için empoze edilen “öğrenilmiş çaresizlik” kuramı çökmüştür.

Hatta, işgalci varlık büyük konvansiyonel tehditleri (ör. Arap orduları) yendiğini sanırken; mücahitlerin başlattığı Aksa Tufanı; roket atışları, bilinmez tünel operasyonları ve saha saldırıları ile Siyonist varlığa çaresizlik hissi yaşatmıştır. İki yıllık süreçte ise işgalci varlık Gazze’ye yönelik fütursuz saldırılarla mücahitlerin direncini kırmayı hedeflemiş; fakat mücahitler bir süre sonra toparlanıp saldırı düzenlemeye devam etmişlerdir. Bu döngü, işgalcide “ne kadar acımasızca saldırırsak saldıralım, dirençlerini, mücadele ruhlarını kıramıyoruz” inancını pekiştirmiş ve “güvende değiliz” psikolojisini doğurmuştur.

Kısacası Aksa Tufanı; Müslümanların zihin kodlarında yer eden “öğrenilmiş çaresizlik” kuramının güncellenmesini sağladı; devasa teknolojik ve istihbari güce rağmen güvenlik bariyerlerinin, savunma sistemlerinin kırılabileceğini gösterdi; aynı zamanda düşmanın “mutlak güvenlik” hayaline ağır bir darbe vurdu. Şimdi “öğrenilmiş çaresizlik” ile mücadele etme sırası efsanenin(!) kahramanı gasıp Yahudi varlığındadır. Bu çaresizliğin onlarda -Kur’an’ın tabiriyle- “ru’b”a yani panikatağa dönüşmesi ve böylelikle Müslümanların da elleriyle kendi sonlarını getirmeleri, Rabbimizden niyazımızdır.

Aksa Tufanı’nın sadece bölge halkları değil tüm Müslümanlar açısından oluşturduğu etkiye dair de şunları söylemek mümkün:

7 Ekim Aksa Tufanı harekâtı ile birlikte başlayan ve Hak-batıl arasında cereyan eden büyük bir mücadeleye dönüşen savaş sürecinde doğusundan batısına dünyanın her yerinde Müslümanlar Gazze için meydanlara akın ettiler. Aralarında sömürgeci kâfirlerin masa başında ördüğü Sykes-Picot meşum sınırlar olmasına rağmen, sınırları aşırıp seslerini ve onların dertleriyle dertlenişlerini Gazze’deki kardeşlerine ulaştırdılar. Kardeşlerine bir nefes olabilmek için; vahdetin önünde engel olarak örülmüş sınır duvarlarına gedikler açtılar. Gazze için somut adım atmayan ulusal kafeslerin bekçileri yöneticilere; “Ya Filistin’e yardım edin ya da yol açın!” diyerek Gazze için yola revan olmaya hazır olduklarını, Filistin topraklarını savunmanın ulus anlayışı ile sınırlı tutulmayacak kadar ulvi ve İslâmi bir mesele olduğunu tüm dünyaya gösterdiler.

İslâm ümmeti, Gazze’yi ve oradaki mezalime maruz kalan Müslümanları acılarıyla, dertleriyle baş başa bırakmadı. Gazzeli kardeşlerimizi kendi gözyaşlarında boğulmaya terk etmedi. Bu süreçte yer-gök İslâm ümmetinin kıyamına, Gazze için canlarını feda kılmaya hazır olduklarına şahitlik etti. Hadiste de betimlendiği üzere İslâm ümmeti, tıpkı bir vücut gibi refleks gösterdi. Zira Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuşlardır:

[مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِي تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ ، مَثَلُ الْجَسَدِ إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى] ““Müminler birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve birbirlerine şefkat göstermede bir beden gibidirler. Vücudun bir uzvu rahatsızlandığında, diğer organlar da uykusuzluk ve ateşle ona iştirak eder.”[1]

Aksa Tufanı’nın Müslümanlar üzerindeki zihinsel ve düşünsel etkileri arasında şunlar sayılabilir:

Silah ve imkân bakımından Batı ne kadar güçlü olursa olsun, yardımcısı Allah olanlar mağlup olmazlar: [إِن يَنْصُرْكُمُ اللَّهُ فَلَا غَالِبَ لَكُمْ وَإِنْ يَخْذُلْكُمْ فَمَنْ ذَا الَّذِي يَنْصُرُكُمْ مِنْ بَعْدِهِ ۚ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ] “Allah size yardım ederse artık sizi yenecek kimse yoktur; O sizi yardımsız bırakırsa O’ndan sonra kim yardım eder? Müminler yalnız Allah’a güvenip tevekkül etsinler.”[2]

Tüm dünya bir araya gelse de Allah yardımcı olarak yeter. Allah’a dayanıp güvenenlere ne ABD ne Batı ne de sömürgeci kâfirler; vekil olarak Allah yeter: [اَلَّذٖينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ اٖيمَاناً وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ] “Birtakım insanlar onlara, ‘İnsanlar size karşı asker toplamışlar, onlardan korkun’ dediler de bu, onların imanlarını arttırdı ve ‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!’ diye cevap verdiler.”[3]

Batı sayısal ve teçhizat bakımından üstün gibi görünse de Allah diledikten sonra azlar çoklara galip gelmektedir: [قَالُوا لَا طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِهٖ ۚ قَالَ الَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُمْ مُلَاقُوا اللّٰهِ كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَلِيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثِيرَةً بِإِذْنِ اللّٰهِ ۗ وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِرِينَ] “‘Bugün Câlût’a ve askerlerine karşı bizim gücümüz yok.’ dediler. Allah’a kavuşacaklarını umanlar ise, ‘Nice az bir topluluk vardır ki, Allah’ın izniyle çok topluluğa galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.’ dediler.”[4]

Yukarıda mücahitlerin sınırlı imkânlara rağmen kahramanca savaşıp gasıp Yahudi varlığına ciddi bir bozgun yaşattıklarından ve dolaysıyla taktire şayan bir başarı ve zafer elde ettiklerinden bahsetmiştik. Ancak bunu, halkları Müslüman olan ülkelerin yöneticileri için söylemek mümkün değildir. Yöneticilerin Gazze’yi sahipsiz bırakmış olmaları, bu süreçte somut tek bir adım atmamış olmaları; üstüne üstlük kirli ticaretlerini direkt ya da endirekt şekilde sürdürmeleri, yöneticiler bağlamında halklarda düşünsel değişim meydana getirmiştir. “Kudüs kırmızıçizgimizdir” edebiyatı yapan, Gazze’nin “abisi ve hamisi” olduğunu söyleyen; beylik laflar eden yöneticilerin, maskelerin ardında gizlenen hakiki yüzleri ifşa olmuştur.

Aksa Tufanı ve Gazze’de iki yıldır yaşananlar; ordu sayıları milyonları bulan, ancak Gazze için tek bir somut adım dahi atmayan İslâm ülkeleri liderlerinin yaptıklarının, sadece algıda kahramanlık olduğunu ayan etmiştir.

Kâfirlerin oluşturduğu sözde barış masasına oturan, Şarm el-Şeyh’te meşum barış antlaşması etrafında birleşen ve dahası Filistin’in geleceğini kâfirlere terk eden yöneticilerin durumunun ucuz kahramanlık olduğunu göstermiştir.

Ben bu satırları kaleme alırken işgalci varlık, Şarm el-Şeyh’te yapılan sözde barış antlaşmasını, alışıldığı üzere yine ihlal etti; Gazze sınırında masum insanları hedef alan bombardımanlar gerçekleştirdi ve sözde barışın sözde garantörleri bu ihlale karşı tepki göstermeye dahi aciz kaldılar.

Aksa Tufanı harekâtı özellikle yansımaları itibarıyla yöneticilerin gerçek kimliklerini ve yüzlerini ortaya koydu. Peki ne yaptılar o yöneticiler?

İcraattan ve somut adımdan yoksun hamasetle yetindiler; sözlerle iktifa ettiler. Gazze’ye bir yudum suyu, bir kuru ekmeği ulaştırmaktan aciz kaldılar; BM gibi şer kurumlarından medet umdular. Siyonist varlığın işgalinin onaylanması anlamına gelen iki devletli çözümü canhıraş savundular. Sahip oldukları devasa güce ve ordulara rağmen Gazze’ye yardım etmeyerek mücahitleri silah bırakmaya ve antlaşma yapmaya zorladılar. Filistin’in bağrına saplanmış zehirli hançeri o topraklardan söküp atmak yerine, işgalci varlığın akreditasyonu anlamına gelen Şarm el-Şeyh’teki antlaşmayı zafer addettiler.

Aksa Tufanı’nın öğrettiği en temel gerçeklerden biri de, asıl işgalci varlığı koruyan “demir kubbe”nin çoğu zaman İslâm ülkeleri yöneticileri; özelde ise bölge rejimleri olduğudur.

Yahudi varlığının zayıflığı ve istihbarat zafiyeti ile birlikte, bölgedeki Müslüman halkların Gazze lehine gerçekleştirdiği büyük halk hareketleri, sömürgeci Batı dünyasında ciddi bir endişe yarattı. Bu endişe gecikmeden ABD’yi Doğu Akdeniz’e uçak ve destek gemileri göndermeye sevk etti. O dönemde ABD Başkanı Joe Biden, THAAD bataryalarının gasıp “‘İsrail’i savunmak” için bölgeye konuşlandırılacağını açıklamıştı.

Mühimmat ve maddi desteğin yanı sıra ABD, Fransa ve İngiltere gibi bazı devletlerin liderleri bizzat bölgeye gelerek işgalci varlık lideriyle görüştü ve ona desteklerini ilan ettiler.

Diğer yandan ise Filistin’e destek veren; Yahudi varlığını lanetleyen, Filistin’in kurtarılmasını talep eden ve Müslüman orduların Filistin’e gönderilmesini isteyen büyük halk hareketlerinin yaşandığı bazı Arap rejimleri ve bölgedeki diğer Müslüman ülkelerin yöneticileri somut bir adım atmaktan kaçındılar. Gazze’nin yararına olabilecek tek bir somut girişim dahi sergilemediler.

Bugüne kadar işgalci varlığa katliam yapma cesaretini veren asıl azmettirici güç kuşkusuz Amerika ve Batı’dır; bu melun varlığın ayakta kalması onların önceliklerindendir. Bölge rejimleri ve diğer halkı Müslüman ülke liderlerinin yaptıklarıyla yapmadıkları incelendiğinde, gasıp Yahudi varlığının bekası için hizmet ettikleri söylenebilir. Takiyyuddîn en-Nebhânî’nin, “‘İsrail’ Arap rejimlerinin gölgesidir; o rejimleri kaldırdığın an gölge de gider!” sözü, bu gerçeği ne kadar isabetli tarif ediyor.

Netice itibarıyla, işgalci varlığa yönelik asıl kalkan, Batı’dan çok bölge rejimleri ve işbirlikçi yöneticilerdir.

Aksa Tufanı ile birlikte Yahudi varlığının “Demir Kubbe” efsanesi çöktü; mücahitlerin imanı, direnci, direnişi ve gayretleriyle o algı parçalandı. Şimdi asıl hedefimiz; parçalamamız gereken şey, Müslümanları ulus kafeslerine hapsedip vahdetlerine engel olan bölge rejimleri ve onların demir kubbeleridir.

Ulus sınırları ve bu sınırların teminatı olan demir kubbelerden/yöneticilerden kurtulduğumuz anda, Müslümanların tek devlet, tek ümmet olmasının önünde hiçbir engel kalmayacaktır. İşte o zaman, başta Filistin olmak üzere işgale ve istilaya maruz kalan topraklarımız kurtulacaktır.



[1] Buhari, Edeb 27; Müslim, Birr 66

[2] Âli İmran 160

[3] Âli İmran Suresi 173

[4] Bakara Suresi 249-250


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz