“Efsane”; anlatılagelen, genellikle olağanüstü olayları ve kahramanları
konu alan, bir kişiye, olaya veya yere dayanan, gerçeğe dayanmayıp hayalî
kurgulardır. Başka bir ifadeyle; gerçeklikle ilgisi olmayan, asılsız, uydurma
hikâyeler için “efsane” kelimesi kullanılır.
Batı’nın medya ve siyasi söylemler aracılığıyla inşa ettiği; gasıp Yahudi
varlığının yenilmezlik, askeri ve istihbari üstünlüğe sahip olduğu hikâyeleri
de Müslümanların zihinlerine salınan bir efsanedir.
İşgalci varlığın yenilmezlik efsanesi, özellikle 1948 Bağımsızlık(!) Savaşı
ve 1967 Altı Gün Savaşı gibi iyi kurgulanmış Arap–İsrail savaşlarındaki hızlı
zaferlerin ardından oluşan bir algıdan besleniyordu. Bu algı, söz konusu
ordunun bölgedeki Arap rejimlerine, ordularına karşı askeri, istihbarat ve
teknolojik üstünlüğünün sarsılmaz olduğu inancına dayanıyordu.
Söz konusu işgalci varlık olunca efsanenin biri bin olur: “Siyonist varlığa
karşı asla konulamaz… Demir Kubbe’si asla aşılamaz… İstihbarat ağı her şeyi
bilir… Karşınızda karşı konulamaz devasa bir ordu(!).”
7 Ekim 2023’te Kassam Tugayları’nın başlattığı “Aksa Tufanı Operasyonu”,
bu efsaneye en büyük darbesini aldıran olaydır. Bu harekât, yıllarca inşa
edilen askerî ve istihbari güç algısını sarsan kritik bir dönüm noktasıdır.
Saldırının büyüklüğü, eşzamanlılığı ve ayrıntılı planlaması; bölgenin en
gelişmiş; “her şeyi gören(!)” ve “her şeyi bilen(!)” istihbarat teşkilatı
MOSSAD’ın ileri teknolojisinin ve Demir Kubbe’nin de bir efsane olduğunu açığa
çıkardı.
En önemli hususlardan biri şudur: Aksa Tufanı, devlet dışı bir oluşumun/mücahitler
topluluğunun büyük fedakârlıklarla gerçekleştirdiği bir mücadele örneğidir;
karşısında, en küçük saldırıya bile orantısız ve ağır karşılık vermeye
programlı bir varlık bulunuyordu. Bu harekât, yenilmezlik doktrinini yerle bir
etmiştir.
Aksa Tufanı, yıllarca allanıp pullanarak anlatılan bir efsanenin iflasıdır.
Bu iflas, Orta Doğu’daki siyasi ve askeri dengeler açısından uzun vadeli
sonuçlar doğurması muhtemel bir travmadır.
Aksa Tufanı, yıllarca allanıp pullanarak anlatılan bir efsanenin iflasıdır.
Bu iflas, Orta Doğu’daki siyasi ve askerî dengeler açısından uzun vadeli
sonuçlar doğurması muhtemel bir travmadır.
Öğrenilmiş çaresizlik (learned helplessness) psikolojisi, bireyin veya bir
toplumun tekrarlanan olumsuz deneyimler karşısında “bu durumu değiştirmek için
hiçbir çabanın sonuç vermeyeceği” inancını geliştirmesidir. Aksa Tufanı ile
birlikte bu duruş tersine dönmüştür: işgalci varlığın yenilmezlik efsanesi ve
mazlum halklar için empoze edilen “öğrenilmiş çaresizlik” kuramı çökmüştür.
Hatta, işgalci varlık büyük konvansiyonel tehditleri (ör. Arap orduları)
yendiğini sanırken; mücahitlerin başlattığı Aksa Tufanı; roket atışları, bilinmez
tünel operasyonları ve saha saldırıları ile Siyonist varlığa çaresizlik hissi
yaşatmıştır. İki yıllık süreçte ise işgalci varlık Gazze’ye yönelik fütursuz
saldırılarla mücahitlerin direncini kırmayı hedeflemiş; fakat mücahitler bir
süre sonra toparlanıp saldırı düzenlemeye devam etmişlerdir. Bu döngü,
işgalcide “ne kadar acımasızca saldırırsak saldıralım, dirençlerini, mücadele
ruhlarını kıramıyoruz” inancını pekiştirmiş ve “güvende değiliz” psikolojisini
doğurmuştur.
Kısacası Aksa Tufanı; Müslümanların zihin kodlarında yer eden “öğrenilmiş
çaresizlik” kuramının güncellenmesini sağladı; devasa teknolojik ve istihbari
güce rağmen güvenlik bariyerlerinin, savunma sistemlerinin kırılabileceğini
gösterdi; aynı zamanda düşmanın “mutlak güvenlik” hayaline ağır bir darbe
vurdu. Şimdi “öğrenilmiş çaresizlik” ile mücadele etme sırası efsanenin(!)
kahramanı gasıp Yahudi varlığındadır. Bu çaresizliğin onlarda -Kur’an’ın tabiriyle-
“ru’b”a yani panikatağa dönüşmesi ve böylelikle Müslümanların da elleriyle
kendi sonlarını getirmeleri, Rabbimizden niyazımızdır.
Aksa Tufanı’nın sadece bölge halkları değil tüm Müslümanlar açısından
oluşturduğu etkiye dair de şunları söylemek mümkün:
7 Ekim Aksa Tufanı harekâtı ile birlikte başlayan ve Hak-batıl arasında
cereyan eden büyük bir mücadeleye dönüşen savaş sürecinde doğusundan batısına
dünyanın her yerinde Müslümanlar Gazze için meydanlara akın ettiler. Aralarında
sömürgeci kâfirlerin masa başında ördüğü Sykes-Picot meşum sınırlar olmasına
rağmen, sınırları aşırıp seslerini ve onların dertleriyle dertlenişlerini Gazze’deki
kardeşlerine ulaştırdılar. Kardeşlerine bir nefes olabilmek için; vahdetin
önünde engel olarak örülmüş sınır duvarlarına gedikler açtılar. Gazze için
somut adım atmayan ulusal kafeslerin bekçileri yöneticilere; “Ya Filistin’e
yardım edin ya da yol açın!” diyerek Gazze için yola revan olmaya hazır
olduklarını, Filistin topraklarını savunmanın ulus anlayışı ile sınırlı
tutulmayacak kadar ulvi ve İslâmi bir mesele olduğunu tüm dünyaya gösterdiler.
İslâm ümmeti, Gazze’yi ve oradaki mezalime maruz kalan Müslümanları
acılarıyla, dertleriyle baş başa bırakmadı. Gazzeli kardeşlerimizi kendi
gözyaşlarında boğulmaya terk etmedi. Bu süreçte yer-gök İslâm ümmetinin
kıyamına, Gazze için canlarını feda kılmaya hazır olduklarına şahitlik etti.
Hadiste de betimlendiği üzere İslâm ümmeti, tıpkı bir vücut gibi refleks
gösterdi. Zira Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuşlardır:
[مَثَلُ
الْمُؤْمِنِينَ فِي تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ ، مَثَلُ
الْجَسَدِ إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ
بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى] ““Müminler birbirlerini
sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve birbirlerine şefkat göstermede bir
beden gibidirler. Vücudun bir uzvu rahatsızlandığında, diğer organlar da
uykusuzluk ve ateşle ona iştirak eder.”[1]
Aksa Tufanı’nın Müslümanlar üzerindeki zihinsel ve
düşünsel etkileri arasında şunlar sayılabilir:
Silah ve imkân bakımından Batı ne kadar güçlü olursa
olsun, yardımcısı Allah olanlar mağlup olmazlar: [إِن يَنْصُرْكُمُ اللَّهُ فَلَا
غَالِبَ لَكُمْ وَإِنْ يَخْذُلْكُمْ فَمَنْ ذَا الَّذِي يَنْصُرُكُمْ مِنْ
بَعْدِهِ ۚ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ] “Allah
size yardım ederse artık sizi yenecek kimse yoktur; O sizi yardımsız bırakırsa
O’ndan sonra kim yardım eder? Müminler yalnız Allah’a güvenip tevekkül
etsinler.”[2]
Tüm dünya bir araya gelse de Allah yardımcı olarak yeter. Allah’a dayanıp
güvenenlere ne ABD ne Batı ne de sömürgeci kâfirler; vekil olarak Allah yeter: [اَلَّذٖينَ
قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ
فَزَادَهُمْ اٖيمَاناً وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكٖيلُ]
“Birtakım insanlar onlara, ‘İnsanlar size karşı asker toplamışlar, onlardan
korkun’ dediler de bu, onların imanlarını arttırdı ve ‘Allah bize yeter, O ne
güzel vekildir!’ diye cevap verdiler.”[3]
Batı sayısal ve teçhizat bakımından üstün gibi görünse de Allah diledikten
sonra azlar çoklara galip gelmektedir: [قَالُوا لَا طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ
بِجَالُوتَ وَجُنُودِهٖ ۚ قَالَ الَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُمْ مُلَاقُوا اللّٰهِ
كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَلِيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثِيرَةً بِإِذْنِ اللّٰهِ ۗ
وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِرِينَ] “‘Bugün Câlût’a ve
askerlerine karşı bizim gücümüz yok.’ dediler. Allah’a kavuşacaklarını umanlar
ise, ‘Nice az bir topluluk vardır ki, Allah’ın izniyle çok topluluğa galip
gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.’ dediler.”[4]
Yukarıda mücahitlerin sınırlı imkânlara rağmen kahramanca savaşıp gasıp
Yahudi varlığına ciddi bir bozgun yaşattıklarından ve dolaysıyla taktire şayan
bir başarı ve zafer elde ettiklerinden bahsetmiştik. Ancak bunu, halkları
Müslüman olan ülkelerin yöneticileri için söylemek mümkün değildir. Yöneticilerin
Gazze’yi sahipsiz bırakmış olmaları, bu süreçte somut tek bir adım atmamış
olmaları; üstüne üstlük kirli ticaretlerini direkt ya da endirekt şekilde
sürdürmeleri, yöneticiler bağlamında halklarda düşünsel değişim meydana
getirmiştir. “Kudüs kırmızıçizgimizdir” edebiyatı yapan, Gazze’nin “abisi
ve hamisi” olduğunu söyleyen; beylik laflar eden yöneticilerin, maskelerin ardında
gizlenen hakiki yüzleri ifşa olmuştur.
Aksa Tufanı ve Gazze’de iki yıldır yaşananlar; ordu sayıları milyonları
bulan, ancak Gazze için tek bir somut adım dahi atmayan İslâm ülkeleri
liderlerinin yaptıklarının, sadece algıda kahramanlık olduğunu ayan etmiştir.
Kâfirlerin oluşturduğu sözde barış masasına oturan, Şarm el-Şeyh’te meşum
barış antlaşması etrafında birleşen ve dahası Filistin’in geleceğini kâfirlere
terk eden yöneticilerin durumunun ucuz kahramanlık olduğunu göstermiştir.
Ben bu satırları kaleme alırken işgalci varlık, Şarm el-Şeyh’te yapılan
sözde barış antlaşmasını, alışıldığı üzere yine ihlal etti; Gazze sınırında
masum insanları hedef alan bombardımanlar gerçekleştirdi ve sözde barışın sözde
garantörleri bu ihlale karşı tepki göstermeye dahi aciz kaldılar.
Aksa Tufanı harekâtı özellikle yansımaları itibarıyla yöneticilerin gerçek
kimliklerini ve yüzlerini ortaya koydu. Peki ne yaptılar o yöneticiler?
İcraattan ve somut adımdan yoksun hamasetle yetindiler; sözlerle iktifa
ettiler. Gazze’ye bir yudum suyu, bir kuru ekmeği ulaştırmaktan aciz kaldılar;
BM gibi şer kurumlarından medet umdular. Siyonist varlığın işgalinin
onaylanması anlamına gelen iki devletli çözümü canhıraş savundular. Sahip
oldukları devasa güce ve ordulara rağmen Gazze’ye yardım etmeyerek mücahitleri
silah bırakmaya ve antlaşma yapmaya zorladılar. Filistin’in bağrına saplanmış
zehirli hançeri o topraklardan söküp atmak yerine, işgalci varlığın
akreditasyonu anlamına gelen Şarm el-Şeyh’teki antlaşmayı zafer addettiler.
Aksa Tufanı’nın öğrettiği en temel gerçeklerden biri de, asıl işgalci
varlığı koruyan “demir kubbe”nin çoğu zaman İslâm ülkeleri yöneticileri; özelde
ise bölge rejimleri olduğudur.
Yahudi varlığının zayıflığı ve istihbarat zafiyeti ile birlikte, bölgedeki
Müslüman halkların Gazze lehine gerçekleştirdiği büyük halk hareketleri,
sömürgeci Batı dünyasında ciddi bir endişe yarattı. Bu endişe gecikmeden ABD’yi
Doğu Akdeniz’e uçak ve destek gemileri göndermeye sevk etti. O dönemde ABD
Başkanı Joe Biden, THAAD bataryalarının gasıp “‘İsrail’i savunmak” için bölgeye
konuşlandırılacağını açıklamıştı.
Mühimmat ve maddi desteğin yanı sıra ABD, Fransa ve İngiltere gibi bazı devletlerin
liderleri bizzat bölgeye gelerek işgalci varlık lideriyle görüştü ve ona desteklerini
ilan ettiler.
Diğer yandan ise Filistin’e destek veren; Yahudi varlığını lanetleyen,
Filistin’in kurtarılmasını talep eden ve Müslüman orduların Filistin’e
gönderilmesini isteyen büyük halk hareketlerinin yaşandığı bazı Arap rejimleri
ve bölgedeki diğer Müslüman ülkelerin yöneticileri somut bir adım atmaktan kaçındılar.
Gazze’nin yararına olabilecek tek bir somut girişim dahi sergilemediler.
Bugüne kadar işgalci varlığa katliam yapma cesaretini veren asıl
azmettirici güç kuşkusuz Amerika ve Batı’dır; bu melun varlığın ayakta kalması onların
önceliklerindendir. Bölge rejimleri ve diğer halkı Müslüman ülke liderlerinin
yaptıklarıyla yapmadıkları incelendiğinde, gasıp Yahudi varlığının bekası için hizmet
ettikleri söylenebilir. Takiyyuddîn en-Nebhânî’nin, “‘İsrail’ Arap
rejimlerinin gölgesidir; o rejimleri kaldırdığın an gölge de gider!” sözü,
bu gerçeği ne kadar isabetli tarif ediyor.
Netice itibarıyla, işgalci varlığa yönelik asıl kalkan, Batı’dan çok bölge
rejimleri ve işbirlikçi yöneticilerdir.
Aksa Tufanı ile birlikte Yahudi varlığının “Demir Kubbe” efsanesi çöktü;
mücahitlerin imanı, direnci, direnişi ve gayretleriyle o algı parçalandı. Şimdi
asıl hedefimiz; parçalamamız gereken şey, Müslümanları ulus kafeslerine
hapsedip vahdetlerine engel olan bölge rejimleri ve onların demir kubbeleridir.
Ulus sınırları ve bu sınırların teminatı olan demir kubbelerden/yöneticilerden
kurtulduğumuz anda, Müslümanların tek devlet, tek ümmet olmasının önünde hiçbir
engel kalmayacaktır. İşte o zaman, başta Filistin olmak üzere işgale ve
istilaya maruz kalan topraklarımız kurtulacaktır.
[1]
Buhari, Edeb 27; Müslim, Birr 66
[2]
Âli İmran 160
[3]
Âli İmran Suresi 173
[4]
Bakara Suresi 249-250


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış