Kapitalizm yalnızca bir ekonomik sistem değildir; insanın dünyayı, hayatı
ve kendisini algılama biçimini dönüştüren bir yaşam tarzıdır. Bu sistem zamanla
üretim ilişkilerinden çıkıp bir kültür haline gelmiş; düşünceyi, ahlakı, değer
yargılarını ve toplumsal ilişkileri derinden sarsmıştır. Kapitalizme göre bugün
insanın değerini ne imanı ne ahlâkı belirliyor; cebindeki para, üretkenliği
veya tüketme gücü belirliyor. Bu sistem, insanı bir “üretim aracı”na; toplumu
ise birbirine rakip bireylerin savaş alanına dönüştürmüştür.
Kapitalist sistemde insan, insan olarak değil, ekonomik bir unsur olarak
anlam bulur. Onun kıymeti, üretim verimliliği ve tüketim kapasitesiyle ölçülür.
Kapitalist kültür, “ne kadar harcıyorsan o kadar varsın” anlayışını zihinlere
kazımıştır. Böylece insanın iç dünyası boşaltılmış, ruhî ihtiyaçları yok
sayılmış, kalbin huzuru yerine banka hesabındaki rakamlar mutluluğun göstergesi
yapılmıştır.
Bu kültürde birey, sürekli daha fazla kazanmak ve daha çok tüketmek zorunda
hisseder. Artık insanın hedefi “yaşamak” değil “yarışmak” olmuştur. Bu yarışta
kazanan yoktur; çünkü sistem insanın arzusunu hiç doymayacak bir açlığa
dönüştürmüştür. Allah Teâlâ’nın [الْمَالُ وَالْبَنُونَ زِينَةُ
الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ۖ وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِندَ رَبِّكَ
ثَوَابًا وَخَيْرٌ أَمَلًا] “Mallar ve oğullar dünya
hayatının süsüdür. Baki kalacak olan salih ameller ise Rabbinin katında sevapça
da ümit bakımından da daha hayırlıdır.”[1]
buyruğu, aslında kapitalizmin inşa ettiği bu geçici ve sahte mutluluğu reddeder.
Kapitalist anlayışta mutluluk, “sahip olmak”la eşdeğerdir. İnsan ne kadar
mala, markaya, tüketime erişirse o kadar mutlu olacağına inanır. Ancak bu, içi
boş bir mutluluktur. Çünkü sahip olunan her şey, kısa sürede değerini yitirir;
insan bir üst seviyeyi arzulamaya başlar. Bu kısır döngü, ruhu yoran, kalbi
karartan bir arayışa dönüşür.
İslâm ise mutluluğu “Allah’ın rızası” ve “kalbin tatmini” ile tanımlar.
Kur’an-ı Kerim’de [أَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ] “Dikkat
edin! Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.”[2]
buyurularak, hakiki mutluluğun dünyevi değil, manevi olduğu vurgulanır. Rasulullah
SallAllahu
Aleyhi ve Sellem ise bu hakikati, şöyle ifade etmiştir:
[لَيْسَ
الْغِنَى عَنْ كَثْرَةِ الْعَرَضِ، وَلَكِنَّ الْغِنَى غِنَى النَّفْسِ]
“Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil; nefis tokluğudur.”[3]
Bu bakış açısında insanın değeri sahip olduklarında değil, Allah’a
karşı duyduğu teslimiyet ve kulluğundadır.
Kapitalizmin en güçlü silahı, hazcılıktır. Modern insanın “iyi” ve “kötü”
anlayışı, “zevk veren” ve “acı veren” kavramlarına indirgenmiştir. Bu anlayış,
insanı anlık tatminlerin kölesi haline getirir. Reklamlar, filmler, sosyal
medya içerikleri sürekli aynı mesajı verir: “Daha çok tüket, daha çok
hisset, daha çok eğlen.” Ancak bu sonsuz haz arayışı, ruhî boşluğu
büyütmekten başka bir işe yaramaz.
Hazcılık, insanı maneviyattan koparır, toplumları ahlaki temellerinden
uzaklaştırır. Bugün ailelerin dağılması, dostlukların menfaatle ölçülmesi,
toplumsal güvenin yok olması hep bu kültürün ürünüdür. Nitekim Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve
Sellem şöyle buyurmuştur:
[هَلَكَ
الْمُتَنَطِّعُونَ] “Nefsinin arzusuna uyan,
Allah’ın emrine muhalefet eden helâk olur.”[4]
Kapitalist kültür, tam da bu helâki sistemleştirmiştir.
Kapitalizmin vaadi “özgürlük”tü, fakat gerçekte insanı kendi nefsinin esiri
haline getirdi. Herkesin herkesle rekabet ettiği bir düzen kurdu. Bu düzenin
insana öğrettiği tek şey, “kazanmak için ezmek”tir. Patron işçisini, tüccar
rakibini, insan komşusunu bir tehdit olarak görür. Kapitalizmin “bireycilik”
dediği şey, aslında “bencilliğin” meşrulaştırılmış halidir.
Oysa İslâm, insanı insan yapanın “yardımlaşma” ve “merhamet” olduğunu
öğretir. Kur’an’da [اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ] “Müminler ancak
kardeştirler.”[5] buyrularak
rekabetin değil dayanışmanın, kinin değil sevginin esas olduğu vurgulanır. Rasulullah
SallAllahu
Aleyhi ve Sellem de [لَا تَحَاسَدُوا، وَلَا تَنَاجَشُوا، وَلَا
تَبَاغَضُوا، وَلَا تَدَابَرُوا، وَكُونُوا عِبَادَ اللّٰهِ إِخْوَانًا]
“Birbirinizi kıskanmayın, alışverişte birbirinizin önüne geçmeyin,
birbirinize buğz etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları!
Kardeş olun.”[6]
buyurarak kapitalist ahlakın tam karşısında bir toplumsal bilinç inşa etmiştir.
Kapitalist kültür insanı rızkın kaynağını unutmaya zorlar. İnsan,
kazandığını kendi yeteneği ve emeğiyle elde ettiğine inanır. Bu inanç, onu hem
kibirli hem de cimri yapar. Oysa Kur’an’da Allah Teâlâ, [وَمَا مِن
دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ إِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا] “Yeryüzünde
rızkını sağlayan Allah’tır.”[7]
buyurur. Mümin bilir ki rızık, Allah’tandır; bu bilinç, insanın elindekini
paylaşmasını kolaylaştırır.
İslâm, zengin ile fakir arasında bir sınıf savaşı değil, bir yardımlaşma
köprüsü kurar. “Zekât”, “infak”, “sadaka” gibi kavramlar, toplumsal adaleti
tesis eden ilahî mekanizmalardır. Kapitalizmin “biriktir” dediği yerde İslâm
“ver” der; kapitalizmin “benim” dediği yerde İslâm “bizim”
der. İşte bu fark, iki sistemin insan anlayışını kökten ayırır.
Bugün Batı toplumları, ekonomik refahın zirvesindeyken manevî çöküşün dibindedir.
Yalnızlık, depresyon, intihar, aile dağınıklığı, kimlik bunalımları ve ruhî
tatminsizlik her geçen gün artmaktadır. Çünkü kapitalizm insanın ruhunu
doyuramaz; sadece bedenini oyalayabilir. Bu sistemin “mutlu” bireyleri aslında
tüketim zincirinin köleleridir.
İslâm ise insanı özgürleştirir. Çünkü insanı Allah’a kul yapar; eşyaya,
paraya, makama değil. Kul, Rabbine teslim olduğunda ne yoksulluk onu zillete
düşürür ne zenginlik onu azdırır. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
[كُنْ فِي
الدُّنْيَا كَأَنَّكَ غَرِيبٌ أَوْ عَابِرُ سَبِيلٍ] “Dünyada
garip bir yolcu gibi ol.” Bu hadis, insanın dünyaya ait değil, ahirete
hazırlanan bir misafir olduğunu hatırlatır. Kapitalizm bu hakikati
unutturmuştur; İslâm ise yeniden hatırlatır.
Bu hakikati bugün en derinden yaşayanlar, kuşkusuz Gazze’deki müminlerdir.
Kapitalizmin hüküm sürdüğü ülkelerde insanlar, konforlarını kaybetme korkusuyla
yaşarken; Gazzeli Müslümanlar, ölümün bile bir kurtuluş olduğunu bilerek
Rablerine teslim oldular. Dünya, onların özgür olduğunu, geriye kalanların ise
aslında kendi nefislerinin, çıkarlarının ve korkularının esiri olduğunu gördü.
Üzerlerine yağdırılan bombalar, evlerini, çocuklarını, sevdiklerini alıp
götürdü; fakat imanlarını söküp atamadı. Çünkü onlar biliyorlardı ki Allah’a kavuşmak,
bir son değil, ebedî saadetin başlangıcıdır. Bu yüzden sabrettiler, şehadeti
bir lütuf, musibeti bir imtihan bildiler. Dilleri [حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ]
“Hasbunallahu ve ni’mel vekîl (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir).”[8]
ve “Elhamdulillah” sözleriyle ıslandı. Dünyanın dört bir yanındaki insanlar, bu
teslimiyeti, bu vakarı, bu özgürlüğü hayretle izledi. Çünkü kapitalist dünyanın
“özgür” insanı, aslında kendi nefsine köleydi; ama Gazzeli Müslüman, Allah’a
kul olarak gerçek özgürlüğe ermişti. Onların direnişi, yalnızca işgale değil,
insanın ruhunu esir alan kapitalist zihniyete karşı da bir direnişti. Nice
gayrimüslim bu manzaradan etkilenerek Kur’an’a yöneldi, İslâm’ı araştırdı ve
kalplerinde hakikatin nurunu buldu. Böylece Gazze, yeryüzünün en dar köşesinde
bile imanın insanı nasıl özgürleştirdiğinin canlı şahidi oldu.
Kapitalizm, insana sahip olmayı öğretti ama paylaşmayı unutturdu. Rekabeti
öğretti ama merhameti sildi. Bencilliği öğretti ama kardeşliği yok etti.
Sonuçta ortaya çıkan toplumlar, ekonomik olarak güçlü; fakat ruhen yoksul,
ahlaken çökmüş, manen boş insan yığınları oldu.
İslâm, bu yıkımı onaracak tek nizamdır. Çünkü İslâm’da insan, yaratılış
gayesini bilen, Allah’a kulluk bilinciyle yaşayan, kardeşine karşı merhametli,
topluma karşı sorumluluk sahibi bir varlıktır. Kapitalizmin kararttığı kalpleri,
ancak Kur’an’ın nuru aydınlatabilir.
Gerçek kurtuluş, insanı insanlıktan çıkaran bu sistemin reddinde ve
Allah’ın indirdiği nizamın yeniden hâkim kılınmasındadır. Zira Rabbimiz
buyurur:
[وَمَنْ
أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا] “Kim Benim
zikrimden yüz çevirirse, ona sıkıntılı bir hayat vardır.”[9]
İşte kapitalizmin kültürel bedeli budur: Allah’tan uzak, huzursuz, yalnız
ve değersiz bir insan.
Ve İslâm’ın vaadi şudur: Allah’a yakın, huzurlu, kardeşçe ve erdemli bir
toplum.
[1]
Kehf Suresi 46
[2]
Ra’d Suresi 28
[3]
Buhârî, Rikāk, 15; Müslim, Zühd,
9
[4]
İbn Mâce, Zühd 29
[5]
Hucurât Suresi 10
[6]
Müslim, Birr 32
[7]
Hûd Suresi 6
[8]
Âli İmrân Suresi 173
[9]
Tâhâ Suresi 124


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış