İbnu Haldun, devletleri insana benzetir. Onlar da insan gibi doğar gelişir
yaşlanır ve en nihayetinde ölür. Nitekim tarih, İbni Haldun’u hep
doğrulamıştır. “Yenilmez, yıkılmaz!” denilen devletler süreç içinde
yıkılıp gitmiş, tarih olmuşlardır.
Roma İmparatorluğu; doğuşu, ulaştığı sınırlar ve kendine has devlet kültürü
ile tarih olmuş devletler içinde en öne çıkanlardan biridir. Elbette Roma
tarihini makale konusu edinmeyeceğiz. Daha güncel bir konuya odaklanarak Roma
ile ABD siyasetini kıyaslayacak ve akıbetlerinin benzer olup olmayacağı üzerine
fikir yürüteceğiz. Kısacası, geçmişten günümüze köprü kurarak gelecekte
insanları neyin beklediğini irdeleyeceğiz.
Zamanında Romalı olmak büyük bir ayrıcalıktı. “Ben bir Roma
vatandaşıyım.” anlamına gelen Civis Romanus sum ifadesi, yalnızca derin
bir ulusal gururun ifadesi değil; aynı zamanda bir bireyin dünyada özel bir
konuma sahip olduğunun ve ağır yükümlülükler karşılığında verilen hak ve
ayrıcalıkların sahibi olduğunun bir beyanıydı.
Şu hikâyeyi okuyun:
Pazarda büyük bir suç işleyen bir adamı ahali linç etmeye çalışıyordu. “Böyle
bir adamı dünyadan uzaklaştırın, çünkü yaşamaya layık değil!” diye
bağrışmalar yükseliyordu. Asayişi sağlamakla görevli askerler adamı alıp kışlaya
götürdüler. Komutan, adamın kırbaçlanıp sorguya çekilmesini emretti. Adamı
bağladılar, işkenceye başlanacağı sırada oradan biri, “Bir Romalı ve mahkûm
edilmemiş bir adamı kırbaçlamanız yasal mıdır?” diye sordu. Yüzbaşı bunu
duyunca komutana, “Ne yaptığına dikkat et, çünkü bu adam bir Romalı.”
dedi. Bunun üzerine komutan geldi ve “Söyle bana, sen bir Romalı mısın?”
diye sordu. Adam, “Evet.” dedi. Komutan, “Ben bu vatandaşlığı yüklü
bir parayla elde ettim.” dediğinde, adam şu cevabı verdi: “Ama ben doğuştan
vatandaşım.” Bunun üzerine adamı sorgulamaya hazırlananlar hemen geri
çekildiler; komutan ise onun gerçekten bir Romalı olduğunu öğrenince korktu ve
derhal serbest bıraktı.
Bu olayı zihninizde canlandırdığınızda muhtemelen aklınıza Rahip Brunson
olayı gelmiştir. Evet, Rahip Brunson 35 yıl hapis cezası istemiyle
yargılanırken Donald Trump, “ABD vatandaşlarını öyle istedikleri gibi
alamazlar.” demiş ve birtakım yaptırımlar uygulamış, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı
arayarak tehdit etmiş ve sonuçta Brunson’un serbest kalmasını sağlamıştı.
Nitekim ABD yapımı filmlerde yurt dışında bir şekilde tutuklanan kişinin
ilk olarak kullandığı replik “Ben Amerikan vatandaşıyım!” şeklindedir.
“Roma vatandaşı” olmanın ayrıcalığı, Roma İmparatorluğunun kendisini
konumlandırdığı yerden kaynaklanmaktadır. Roma, yabancıları küçümserken
kendisini “sınırsız bir güç” sahibi olarak görürdü. Buna göre; Romalıların
en temel görevi, başka toplumları yönetmek ve onların düzenini sağlamak, Roma’nın
yönetme talebini tanıyanları koruyup buna karşı çıkanlar ile savaşmaktır.
Yunan tarihçi Polybius, Romalıların yöntemleri hakkında şunları söyler:
“Romalılar bütün girişimlerinde güce güvenirler ve yerine getirmek zorunda
oldukları bir göreve sahip olduklarını addederler.”
Roma’nın diğer devletler ile ilişkileri güç temellidir. Güçlü bir orduya ve
güçlü bir ekonomiye sahip olduğu için saldırgan bir diplomasi izlemekten
çekinmezdi. Bir bölgenin hâkimiyetini ele geçirmek ya da imparatorluk çıkarına
olan bir meseleyi çözmek için önce saldırgan diplomasiyi kullanır, en son
seçenek olarak askerî gücü devreye sokardı.
“Romalıların diplomaside kullandıkları en büyük tehdit, güçlü bir orduya
sahip olmaları ve savaştaki üstünlükleriydi. M.S. II. yüzyılda, Rhine ve Tuna
nehirleri boyunda kalıcı olarak yerleştirilmiş 16 lejyon vardı. Doğu eyaletlerindeki
lejyonların sayısı ondu. Lejyonlar, büyük kuvvetlerle çarpışmaya hazır yüksek
profilli kuvvetlerdi, ayrıca muhalifleri sindirme ve imparatorluğun dışında
olup Roma’nın dostu olan topluluklara baskı uygulama amacıyla da hizmet
ediyorlardı.”[1]
Roma İmparatorluğunda yabancı devlet ve unsurlar “barbar” olarak
görülmekteydi. Hatta bugünkü anlamda dışişleri bakanlığı şeklinde çalışan “Barbar
İşleri Bürosu” dahi kurulmuştu. Yabancıları, “farklı kültürden insanlar” olarak
değil de barbar görmeleri, kibirden başka bir şey değildi. Kibrin, büyük
devletlerin ortak yönü olduğu açıktır. Kibirden doğan tek şey ise küstahlıktır.
Yine Polybius’un aktardığı şu olay Roma küstahlığını göstermesi açısından
dikkat çekicidir:
“Kral Antiochus, Ptolemaios Krallığı’nın elindeki Mısır üzerine yürüyüp İskenderiye’yi
kuşatma altına aldığında, Roma, Konsül Caius Popilius Laenas’ı arabulucu elçi
olarak gönderdi. Antiochus, onu sıcak bir şekilde karşıladı ve selamlaşmak için
elini uzattı. Popilius, elini sıkmak yerine elinde tuttuğu Mısır ve Kıbrıs’ı
derhal terk etmesi yönündeki senato kararını Kralın eline tutuşturdu ve sert
bir şekilde okumasını istedi. Kral, mektubu okuduktan sonra, bu konuyu
danışmanlarıyla istişare etmek istediğini söyledi. Popilius saldırgan ve son
derece kibirli bir tavır sergiledi. Elinde bir asma dalı vardı, bununla
Antiochus’un etrafına bir daire çizdi ve mektubun içeriği hakkında kararını
verene kadar bu dairenin içinde kalması gerektiğini söyledi. Kral bu otoriter
tavır karşısında şaşkına dönmüştü, birkaç dakikalık tereddütten sonra
Romalıların talep ettiği her şeyi yapacağını söyledi. Bunun üzerine Popilius,
kralın elini sıktı ve onu sıcak bir şekilde selamladı.”
Roma’nın saldırgan diplomasisi elbette herkes için geçerli değildi.
Nitekim, “Roma’nın Dostları” olarak isimlendirilen yabancı krallara, Roma’nın
desteğini özendirecek diplomatik bir statü ve türlü hediyeler verilirdi.
Güç, doğru amaçlar ve insanlık adına kullanılmadığında sinsice vücudu yok eden
bir zehirdir. Gücün zirvesindeyken her şey kolay ve küçük görünür. Nitekim Tarihçi
Strabon’un, Roma’nın gücünü simgeleyen Roma İmparatoru Agustus’u “savaş ve
barışının efendisi” olarak adlandırması, zehrin vücuda nüfuz ettiğinin göstergesiydi.
Nihayetinde önce parçalandı sonra da yıkıldı.
Şimdi, bu tarihî yolculuğu burada sonlandıralım ve tarihin tekerrürden
ibaret olduğunu hatırlatarak günümüze gelelim…
Ülkelerin işgal edilip imparatorluklara dâhil edilmesi artık geçmişte kalsa
da büyük devletlerin hegemonya kurma çalışmaları varlığını devam ettirmektedir.
II. Dünya Savaşından sonra ABD’nin dünya siyasetine dâhil olmasının amacı, Roma’nın
amacından farklı değildir. Sömürmek ve dünyaya hükmetmek, güç sahibi olan
herkesin ve her devletin gizli ya da aşikâr amacıdır. Özellikle Batı’nın tarihi,
bu hakikatin yazılı hale getirilmesinden ibarettir.
Dünyada “birinci devlet” olmak, sağlam bir diplomasiyi ve diplomatik dilin
iyi kullanılmasını gerektirir. İngilizler bu konu hakkında oldukça mahirdir.
Küçük bir ada devletinin, “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” haline gelmesinde
en önemli unsur, siyasi deha ve diplomasidir.
ABD’ye gelince;
ABD; 1895 yılında İspanya sömürgesi konumundaki Küba, Guam ve Porto Riko’yu
İspanya ile yaşadığı küçük ölçekli bir savaş neticesinde ele geçirdiğinde, ana
kara dışında bir toprak parçasının da sahibi olmuştu. Başkan Roosevelt, ABD’yi “küresel
güce dönüştürme” yolundaki ilk adımları atmaya başladı.
Amerikan değerlerini üstün gören ve dünyada yaygınlaşmasının faydalı
olacağını savunan Roosevelt, ABD’yi “Batı yarı kürenin koruyucusu” ilan ederek
Avrupa’dan Latin Amerika’ya yapılacak herhangi bir müdahalenin kabul
edilemeyeceğini ilan etti.
1904’te ABD Kongresinde yaptığı konuşmada ABD’yi “dünya polisi” addeden
Roosevelt, başkanlık dönemi boyunca; diplomaside yumuşak dil kullanılması, askerî
gücün her daim hazır tutulması ve caydırıcılığın ön plana çıkarılmasını temel
alan dış politika yaklaşımını “Yumuşak konuş ama büyük bir sopa taşı; uzun
yol alırsın.” cümlesiyle dile getirdi. Roosevelt’in uyguladığı bu
politikaya, “büyük sopa diplomasisi” denildi.
ABD’nin “Batı yarı küreden” tüm dünyanın jandarması olma serüveni için
biraz daha beklemesi gerekiyordu. Nihayet II. Dünya Savaşı ile birlikte bu
fırsatı yakalamış “dışa açılma politikasına” geçiş yapmıştır. Ancak hiçbir şey kâğıt
üzerindeki gibi değildir. Teorik ile pratik her zaman farklıdır. Nitekim “dışa
açılma politikası” adının verildiği küresel güç olma yolunda ilk karşılaştığı
şey, İngilizlerin siyasi deha ve diplomasi ile inşa ettiği dünya düzeniydi. Elini
nereye atsa İngiliz nüfuzu ile karşılaştı. O da bu nüfuzu kırmak için bazı
ülkelerde askerî güç, bazı ülkelerde para, bazı ülkelerde ise diplomasiyi
kullandı. Muhalifleri, siyasi ve ekonomik açıdan destekledi ve kendi adamlarını
iktidara taşımaya çalıştı.
Uzun uğraşlar, planlar, komplolar, savaşlar neticesinde, dünya üzerinde
geniş bir alanı kapsayan hegemonya imparatorluğunu kurmayı başardı. Özellikle
11 Eylül olaylarından sonra ABD Başkanı George Bush’un “Ya bizimlesiniz ya
bize karşı!” açıklaması, esasında yeni bir küresel sistemin de habercisiydi.
ABD siyasetinin temelini, işte bu söz oluşturmaktadır.
Geldiğimiz noktada ABD, Afrika’daki Fransız etki ve nüfuzunu, Orta ve Uzak
Doğu’daki İngiliz etki ve nüfuzunu ya tamamen yok ederek ya da boyun büktürerek
tek söz sahibi konumunu elde etti. ABD, gücün zirvesindeyken dünya II. Trump
dönemi ile yani diplomasinin, diplomatik nezaketin rafa kalktığı, adeta efendi-köle
sisteminin hüküm sürdüğü “maskesiz emperyalizm” ile tanıştı. “Ya
bizimlesiniz ya bizim düşmanımız!” sloganına, “Önce Amerika!”
sloganı eklendi.
Trump’ın yeni döneminde en dikkat
çeken şey ise yabancı ülke liderlerine yönelik diplomatik teamüllere uymayan, aşağılayıcı,
küstah tavırlarıydı. Birkaç örnek vermek gerekirse;
Zelenski, Ukrayna ile ABD arasında “nadir elementler anlaşması” için Oval
Ofis’teydi. Trump’a, savaş vahşetinin fotoğraflarını gösteren ve Putin’e atıfta
bulunan Zelenski, “Topraklarımızda bir katille uzlaşma olmamalı.” dedi.
Bunun üzerine Trump, kameralar karşısında Zelenski’ye “Ya bu anlaşmayı
imzalarsınız ya da biz yokuz. 3. Dünya Savaşı ile kumar oynuyorsun. Bize ne
hissedeceğimizi söyleme. Bir sorunu çözmeye çalışıyoruz. Bunu tam olarak dikte
edecek konumda değilsin. Ülkemize saygısızlık ediyorsun, biz olmadan
kazanamayacağınızı biliyorum.” ifadelerini kullandı.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Fox
News’e verdiği röportajdaki, “Hatırlarsanız, Sayın Trump bir ifade kullandı.
‘Rusya-Ukrayna savaşını ben bitiririm’ dedi. Bitti mi? Hâlâ devam ediyor. Aynı
şekilde ‘Gazze savaşını ben bitiririm’ dedi. Bitti mi? Hayır!” ifadelerine şöyle
yanıt verdi: “Türkiye’nin de aralarında bulunduğu diğer bütün ülkeler,
bizden bu işlere dâhil olmamızı adeta yalvararak istiyor. Bu insanlar
istediklerini söyleyebilir ancak günün sonunda bir şeyin halledilmesini
istediklerinde, Beyaz Saray’a geliyorlar.”
Özellikle iki yıldır Gazze sürecinde yaşananlar, Rubio’nun bu sözlerini
teyit etmektedir. Müslümanların başında bulunan yöneticiler, Yahudi varlığının
katliamlarına karşı somut bir adım atamamış ABD’nin devreye girmesi için adeta
yalvarmışlardır.
Wall Street Journal gazetesinin ABD’li ve Mısırlı yetkililere dayandırdığı
haberine göre, Trump, Sisi’yi beklerken herkesin duyacağı şekilde “Benim en
favori diktatörüm nerede?” diye bağırdı. Trump’ın Sisi’yi kasteden bu
ifadeleri şaka amaçlı kullandığını düşünen yetkililer, yine de bu sözlerin
ardından odada bir sessizlik olduğunu kaydetti.
ABD Başkanı Trump, Beyaz Saray’da ağırladığı Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara
ile görüşmesinde şişesinin üzerinde kendisini temsil eden altın renkli bir
heykel ve küçük kaidesinde de “Donald Trump” imzası bulunan 249 dolarlık “Victory
45-47” marka parfümü “En güzel koku” olarak Suriye Devlet Başkanı Şara ve
Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani’ye sıktı. Kameralar önünde yaşanan bu
diplomatik küstahlığa Şara, gülerek karşılık verdi.
ABD Başkanı Donald Trump, Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy ile
Avrupalı liderleri Beyaz Saray’da ağırladı. İngiltere Başbakanı Keir Starmer,
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Almanya
Başbakanı Friedrich Merz, Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, NATO Genel
Sekreteri Mark Rutte ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile
toplantı gerçekleştirdi. Oval Ofis’te tüm liderlerle bir arada yapılan
görüşmede Avrupalı liderlerin Donald Trump’ın karşısında sıraya dizilmiş olarak
sandalyelerde oturtulması dikkat çekti. Trump’ın adeta “patron benim” mesajı
verdiği pozlar, sosyal medyada binlerce yorum aldı.
Mısır’daki Gazze Barış Zirvesi öncesi Trump ve Macron’un kameralara
yansıyan el sıkışması çok konuşuldu. İki liderin tokalaşması neredeyse bir
bilek güreşine dönüştü. Yaklaşık 30 saniye boyunca süren el sıkışmada Trump ve
Macron’un birbirlerini çekiştirdikleri görüldü. İngiliz Daily Mail gazetesi, bu
anları dudak okuma uzmanlarına inceletti. Gazetenin haberine göre Trump, Macron’a
“Seni görmek güzel, sen de aynı fikirde misin?” dedi. Macron’un
yanıtının ardından Trump bu kez, “Samimi misin?” diye sordu. Macron ise “Tabii
ki.” yanıtını verdi. Ancak tansiyon burada bitmedi. İki lider ellerini daha
sıkı kavrayarak tokalaşmayı sürdürdü. Dudak okuma uzmanına göre Trump, Macron’u
kendisine çekerken “Beni incittin.” dedi. Macron ise “Biliyorum.”
diye karşılık verdi. Bu sırada Macron başını eğip uzaklara bakarken Trump
tokalaşmayı sürdürdü ve kameraları işaret ederek, “Ben barış yapıyorum.”
dedi. Macron ise “Ah, hadi ama...” diyerek karşılık verdi. Trump, “Ben
sadece beni incitenleri incitirim.” diyerek Macron’u üstü kapalı biçimde
tehdit etti. Macron ise “Bunu göreceğiz.” derken, Trump’ın cevabı netti:
“Göreceksin!”
Trump, elbette herkese Roma Konsülü Popilius’un Kral Antiochus’a davrandığı
gibi sert ve kaba bir şekilde davranmıyor. Mesela Cumhurbaşkanı Erdoğan için
devamlı “Büyük lider”, “Sert adam”, “Güçlü bir lider”, “Onu seviyorum”
gibi övücü ifadeler kullanıyor.
Trump’ın bu alışılmadık tavrı bize “Roma’nın Dostlarını” hatırlatıyor.
Nitekim ABD’nin Ankara büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack,
Erdoğan için “meşruiyet veriyoruz” dememiş miydi?
Trump meşruiyet dağıtırken elbette sıraya giren çok oldu. Vasal kral
pozisyonundaki, Pakistan Cumhurbaşkanı Şahbaz Şerif, Gazze Barış Görüşmelerinde
söz aldı. Trump’a övgüler yağdırdı, onu Nobel Barış Ödülüne aday gösterdi ve efendisini
kutsayan köle gibi yaptığı konuşmayı şu sözlerle bitirdi: “Allah sizi
korusun. Allah size, daima bu şekilde hizmet edebilmeniz için uzun bir ömür
versin.”
“Favori diktatör” Sisi de elbette bu kervana katıldı ve Gazze’de sağlanan
ateşkes anlaşması dolayısıyla ABD Başkanı Donald Trump’ın “Nobel Barış Ödülü’nü
almayı hak ettiğini” belirtti. Endonezya ve daha birçok devletin lideri benzer
açıklamalarda bulundu.
İşin trajikomik tarafı, Müslümanların başındaki bu kuklalar Trump’ı Nobel
Barış Ödülü’ne aday gösterme yarışına girerken Trump birkaç saat öncesinde
“İsrail Meclisinde”, Netanyahu’nun istediği, kendisinin adını dahi duymadığı
silahları ona verdiğini ve Netanyahu’nun da bu silahları çok iyi bir şekilde
(Gazzelileri öldürerek) kullandığını anlatıyordu.
Roma olsun, ABD olsun, meselenin dönüp dolaşıp odaklandığı nokta
menfaattir. Tüm savaşlar, diplomasi ve hatta diplomatik krizlerin temelinde
menfaat yatmaktadır. Roma diplomasisini özetleyen yabancı bir akademisyen,
Kartaca’ya atıfta bulunarak şöyle demişti: “Bununla birlikte, ölüler vergi
ödemezler.” Nitekim Trump da ilk yurt dışı gezisini Suudi Arabistan,
Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne gerçekleştirmiş ve 3 günlük ziyarette
toplam 3,2 trilyon dolar yatırım sözü almıştı.
Görünenin ya da gösterilmek istenin aksine, Gazze’de çocukların açlıktan
ölmesi, ABD ve müttefiklerinin umurunda değildir. Gazze’nin harabeye dönmesi
onlar için üzücü bir olay değil aksine fırsattır. ABD Güney Komutanı General
Laura Richardson, çok açık bir şekilde devletler arası ilişki hakikatini şu
sözleriyle ortaya koydu: “Washington’un Latin Amerika ve Venezuela’daki asıl
endişesi demokrasi ya da insan hakları değil, kontrol. Petrol, lityum, altın,
nadir toprak elementleri ve ham maddeler üzerindeki kontrol.”
Ne demişti Trump: “Tanrı beni Amerika’yı yeniden büyük yapmam için görevlendirdi.”
Gelelim hikâyenin sonuna…
ABD de tıpkı Roma İmparatorluğu gibi bir gün yok olacaktır. Bu, devletlerin
doğasıdır. Yani Allah’ın hayat hakkındaki değiştirilemez, engellenemez
kaidesidir. Öyleyse asıl sorulması gereken soru, “ABD’nin bu hegemonyasına
kim son verecek?” sorusudur. Bu sorunun da aslında tek bir cevabı vardır:
Roma’yı hangi güç yıktıysa ABD’yi de o güç yok edecektir.
Roma, önce “Batı” ve “Doğu” olmak üzere ikiye bölündü. Batı Roma İmparatorluğu;
iç siyaset, iç karışıklıklar, isyanlar ve yağmalamalar neticesinde yıkıldı.
Zaten asıl güç, Doğu Roma’daydı. Doğu Roma’yı ise [لَتُفْتَحَنَّ
الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَلَنِعْمَ الْأَمِيرُ أَمِيرُهَا وَلَنِعْمَ الْجَيْشُ
ذَلِكَ الْجَيْشُ] “İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan
ne güzel komutan, o ordu ne güzel ordudur.”[2]
hadisi şerifindeki övgüye mazhar olabilme sevdasıyla
geceleri uyuyamayan, büyük bir heyecan ve arzuyla o günün gelmesini bekleyen
komutan ve ordu yıkmıştır.
İstanbul’un fethi, sadece bir hadis-i şerifin gerçekleştiğine şahit olmak
demek değildir. Bilakis sömürgeci zihniyetin yere serildiği, batılın yok
olduğu, hakkın galip geldiği bir fetihtir, o.
İstanbul’u fetheden fikir, elbette Roma’yı da fethedecektir:
Abdullah b. Amr b. As RadiyAllahu Anhuma şöyle anlatmaktadır:
[بَيْنَمَا نَحْنُ
نَكْتُبُ عِنْدَ رَسُولِ اللهِ ﷺ إِذْ سُئِلَ: أَيُّ الْمَدِينَتَيْنِ
تُفْتَحُ أَوَّلًا، قُسْطَنْطِينِيَّةُ أَمْ رُومِيَّةُ؟ فَقَالَ رَسُولُ اللهِ ﷺ: مَدِينَةُ هِرَقْلَ
تُفْتَحُ أَوَّلًا، يَعْنِي قُسْطَنْطِينِيَّةَ] “Biz Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in yanında hadisler yazarken bir kişi, ‘Önce hangi şehir
fethedilecektir; Kostantiniyye mi, yoksa Roma mı?’ diye sordu. Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem, ‘Önce Heraklios’un şehri fethedilecektir; yani Kostantiniyye.’
buyurdu.”[3]
Bu açık müjdenin yanında bir de gizli bir müjde var. O da günümüz Roma
İmparatorluğu olan ABD’nin de İslâm Devleti’ne boyun bükeceğidir.
Kuşkusuz, Roma’yı fetheden fikir ve irade, ABD hegemonyasını yok etmeye
muktedirdir! Rabbim o günleri görmeyi nasip etsin. (Allahumme âmin!)
[1]
Brian Campbell, Roma Dünyasında Diplomasi,
Çeviren: Recep Özman
[2]
Ahmed b.
Hanbel, Müsned, IV, 335; Buharî, et-Tarihu’l-Kebir, I, 81
[3]
el-Hâkim, el-Müstedrek, 4/508; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, 6/515


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış