MODERN SÖMÜRGECİLİĞİN KURUMSALLAŞMASI

Remzi Özer

“Klasik” ya da “eski sömürgecilik” kavramı, bir ülkenin yabancı bir güç tarafından işgal edilmesi ile o ülkedeki siyasal egemenliğin işgalci yabancı gücün eline geçmesi, ülkenin ve yerel halkın üzerinde bu yabancı gücün tam denetim sahibi olması anlamında kullanılmaktadır.

Özellikle imparatorluklar dönemi Avrupa’sında kapitalizmin doğuşu ve sanayi devrimiyle birlikte başta İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz, Hollanda gibi devletlerin Afrika, Orta ve Güney Amerika, Orta, Güney ve Doğu Asya’da yapmış oldukları acımasız ve vahşi sömürgecilik faaliyetleri insanlığın kolektif hafızasında hâlâ canlılığını korumaktadır.

Batı’da gerçekleşen düşünce devriminin etkisiyle başlayan uluslaşma süreci, Birinci Dünya Savaşıyla birlikte imparatorlukların parçalanmasıyla hız kazanmış; 1929 yılında başlayan büyük ekonomik buhran ve hemen sonrasında yaşanan İkinci Dünya Savaşıyla birlikte oluşan yıkım ve enkazın üzerinde yeni bir uluslararası sistem inşa edilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı, Amerika’yı büyük bir süper güç olarak ortaya çıkarmış; Amerika’nın önderliğinde kurulan yeni uluslararası sistemin ve “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” yönünde benimsenen ilkelerin de etkisiyle eski sömürge ülkelerinde bağımsızlık hareketleri artmış, sömürgeci ülkeler bu duruma direnemeyerek bu ülkelerin siyasi bağımsızlıklarını resmî olarak tanımak zorunda kalmışlardır.

Ne var ki kendilerine “Üçüncü Dünya Ülkeleri” de denilen, sözde siyasi bağımsızlıklarına yeni kavuşan geri kalmış eski sömürge ülkeleri; siyasi, ekonomik, malî, kültürel ve askerî açıdan, aralarına Amerika’nın da katıldığı sömürgeci güçlerin ve onların kontrolündeki uluslararası sistemi oluşturan uluslararası örgütlerin nüfuz ve egemenliği altında kalmaya devam etmişlerdir.

Klasik/eski sömürgeciliğin “yeni sömürgecilik” (neo-kolonyalizm) denilen biçime evrildiği bu dönemde, sömürgecilik; uluslararası örgütlerin gölgesi altında görünmez mekanizmalar ile uluslararası hukuk, ticaret ve finans kuralları aracılığıyla kurumsallaştırıldı.

Birleşmiş Milletler ve bağlı örgütleri, NATO, Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) gibi kilit öneme sahip uluslararası kurumlar, bu yeni sömürgeci düzenin kurulması ve sürdürülmesinde büyük pay sahibi oldular. Bu kuruluşlar, görünüşte küresel iş birliği, barış ve kalkınma hedeflerine hizmet ediyor gibi görünseler de fiilî uygulamaları ve karar alma mekanizmaları nedeniyle güçlü sömürgeci devletlerin çıkarlarını korumada ve bu devletlerin az gelişmiş ülkelerde nüfuz ve hegemonya kurmalarında birer “küresel yönetim aracı” olarak işlev gördüler; modern sömürgeciliğin kurumsallaşmasına zemin hazırladılar.

Finansal Tahakkümün Kalesi: IMF ve Dünya Bankası

Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan Bretton Woods sistemi çerçevesinde; savaş sonrası yeniden yapılanma, ekonomik istikrar ve kalkınma finansmanı gibi hedeflerle kurulmuş olsalar da uyguladıkları politikalarla yoksul ve az gelişmiş ülkeler üzerinde borç tuzağı ve ekonomik koşulluluk yoluyla bir tahakküm mekanizması oluşturdukları için modern sömürgecilik eleştirilerinin merkezinde yer alırlar. Bu kurumların görevi yalnızca “ekonomik yardım” veya “istikrar” değildir; yeni dünya ekonomi düzenini biçimlendirmek, geri kalmış ülkeleri “kurtarıcı” müdahaleleri aracılığıyla denetlemek ve bu ülkeler üzerinde küresel finansal hegemonya kurmaktır.

IMF ve Dünya Bankası, borç krizi yaşayan ülkelere kredi verirken karşılığında Yapısal Uyum Programları (YUP) adı verilen katı ekonomik reform şartları dayatır:

·           Özelleştirme: Kamu hizmetlerinin (su, elektrik, telekom vb.) yabancı şirketlere veya yerel sermayeye satılması, temel hizmetlere erişimi zorlaştırmış; ülke varlıklarının yabancı sermayenin kontrolüne geçmesine yol açmıştır.

·           Ticaretin serbestleştirilmesi: Tarım sübvansiyonlarının kaldırılması ve gümrük vergilerinin düşürülmesi, özellikle tarımda yerel üreticileri sübvansiyonlu Batı ürünleri karşısında rekabet edemez hâle getirmiş, gıda bağımlılığını artırmıştır. (Örneğin, Afrika ve Latin Amerika'daki tarım sektörleri.)

·           Sosyal harcama kesintileri: Eğitim ve sağlık harcamalarının kısılması, beşerî sermaye gelişimini baltalamış, eşitsizlikleri derinleştirmiş ve kalkınma potansiyelini düşürmüştür.

Bu politikalar, küresel finansal sermayenin ve güçlü Batılı devletlerin çıkarlarına hizmet etmektedir. “Washington Konsensüsü” olarak ABD ve diğer G-8 ülkeleri tarafından kabul edilen; IMF, Dünya Bankası ve DTÖ tarafından dayatılan neo-liberal ekonomi politikaları, borçlu ülkelerin kendi ekonomik kalkınma modellerini bağımsız bir şekilde belirleme yeteneğini ortadan kaldırmaktadır. Bu, modern anlamda bir “malî sömürgecilik” biçimidir.

Washington Konsensüsü’nün temel ilkeleri özetle şunlardır: Büyük bütçe açıklarından kaçınan maliye politikası; vergi tabanını genişleten ve ölçülü marjinal oranlar getiren vergi reformu; piyasada belirlenen ve reel olarak pozitif faiz; rekabetçi döviz kuru; niceliksel ithalat kısıtlarının kaldırılması ve düşük/tekdüze tarifeler; doğrudan yabancı yatırımların serbestleştirilmesi; KİT’lerin özelleştirilmesi; rekabeti engelleyen düzenlemelerin kaldırılması; mülkiyet haklarının yasal güvence altına alınması.

Washington Uzlaşısının bazı temel ilkeleri şunlardır:

•GSYH’ye oranla büyük sayılacak mali açıkları önleyecek bir maliye politikası izlenmeli. •Vergi tabanının yaygınlaştırılmasını ve ılımlı marjinal vergi oranlarını sağlayacak bir vergi reformu yapılmalı. •Faiz oranları piyasada belirlenmeli ve reel faiz çok yüksek olmasa da pozitif bir değer taşımalı. •Döviz kurları rekabetçi olmalı. •Kota gibi niceliksel kısıtlamaların kaldırılmasını öngörecek biçimde ithalat serbestleştirilmeli, ticareti korumaya dönük kararlar düşük ve tekdüze tarifelere dayandırılmalı. •Ülkeye yönelik doğrudan yabancı sermaye yatırımları serbestleştirilmeli. •Kamu iktisadi teşebbüsleri özelleştirilmeli. •Güvenlik, çevre koruma, tüketiciyi koruma ve finansal kuruluşların ihtiyat amacıyla gözetimini hedefleyen kurallar dışında kalan ve piyasaya girişi ve rekabeti engelleyen kurallar kaldırılmalı. •Mülkiyet hakları için yasal güvenlik sağlanmalı…

IMF’nin kendisiyle stand-by anlaşması imzalayan ülkelerde uygulanmasını istediği ekonomi politikaları incelendiğinde aşağıdaki sonuçları ürettiği görülmüştür:

•Parasal sıkılaştırma politikalarıyla piyasada paraya ulaşmanın zorlaşması ve harcamaların azalması, ekonomik durgunluğa ve hareketliliğin zayıflamasına yol açması. •Üretim ve yatırımların azalması, satışların düşmesi, kişi ve firmaların ödeme güçlüğüne düşmesi; buna bağlı olarak iflasların yaşanması, istihdamın azalması ve işsizliğin artması. •Ekonomik büyümenin yavaşlaması, gayrisafi millî hasılanın beklenen düzeyde artmaması ve kişi başına düşen millî gelirin azalması. •Yerel para biriminin yabancı paralar karşısında değer kaybetmesi, ekonomideki istikrarsızlığın derinleşmesi. •Enflasyonun düşürülememesi ve hayat pahalılığının artması nedeniyle fiyat istikrarının sağlanamaması. •Gelir dağılımındaki adaletsizliğin artması, zengin ile fakir arasındaki farkın daha da açılması. •Halkın temel ihtiyaçlara erişimde zorluk yaşaması, yoksulluğun artması. •Malî disiplinin sağlanamaması; bütçe açıklarının ve cari açıkların giderilememesi, ödemeler dengesindeki açıkların kapatılamaması.

Dünya Bankası tarafından az gelişmiş ülkelere verilen kredi projeleri incelendiğinde; bu projelerin, az gelişmiş ülkelerin gelişmiş ülkelerin satmak istediği ileri teknoloji ve endüstriyel ürünler için birer pazar hâline gelmelerini sağlayacak altyapı ve hizmet üretmeye yönelik olduğu görülmektedir. Bu projeler, Amerika’nın liderliğini yaptığı küresel düzenin inşa etmek istediği yeni dünya tasarımına hizmet etmektedir.

Söz konusu projeler ve alınan krediler, bu ülkelerin kalkınmasına herhangi bir şekilde katkı sağlamamış; zaten kredi verilişinin amacı da bu ülkelerin kalkınmasını temin etmek olmamıştır. Aksine, bu politikalar az gelişmiş ülkeleri daha derin bir borç batağına sürüklemiş, yapısal bağımlılıklarını artırmıştır.

Diğer yandan, IMF ve Dünya Bankası’nda oylama gücü, üye ülkelerin sermaye katkı paylarına (kotalarına) göre belirlenmektedir. Bu durum, doğal olarak ABD ve Avrupa ülkeleri gibi sömürgeci devletlere orantısız bir veto veya etki gücü kazandırmaktadır. Böylece kararlar, büyük ölçüde bu güçlü ülkelerin jeopolitik ve ekonomik çıkarları doğrultusunda alınmakta; yoksul ve az gelişmiş ülkelerin sesleri ise sistem içinde kaybolmaktadır.

Küresel Ticaretin Silahı: Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)

Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), küresel ticareti serbestleştirmeyi ve kurallarını belirlemeyi amaçlasa da, fiiliyatta gelişmiş ülkelerin ticari çıkarlarını maksimize etme ve gelişmekte olan ülkelerin sanayileşme süreçlerini engelleme aracı olarak işlev görmektedir. Gerek Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT), gerekse daha sonra onun yerini alan Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), her iki yapının da esas amacı gelişmiş ülkelerin çıkarlarına hizmet etmektir.

Endüstriyel, sanayi ve teknolojide gelişmiş ülkeler; sahip oldukları güçlü altyapılar sayesinde ürettikleri ürünleri dünya pazarlarında satma ihtiyacı duymaktadırlar. Buna karşılık, henüz sanayi ve teknolojik altyapısını oluşturamamış, dolayısıyla ülkesinin ve halkının ihtiyaç duyduğu endüstriyel ürünleri kendi imkânlarıyla üretemeyen az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler ise, gelişmiş ülkelerin satmak istedikleri bu ürünleri satın almak zorunda kalmaktadırlar.

İşte bu arz ve talep dengesi, gelişmiş ülkelerin ürettikleri ürünleri diğer ülkelere satabilmeleri için, aralarındaki gümrük ve ticari engellerin kaldırılmasını zorunlu kılmıştır. Gelişmiş ülkeler, kendilerinden ürün satın almak isteyen az gelişmiş ülkelere; ticaret yapabilmelerinin şartı olarak, gümrük tarifelerinde indirim yapmalarını, serbest ticareti kısıtlayan diğer engelleri ortadan kaldırmalarını ve kendi (gelişmiş ülkeler) lehlerine yeni ticari düzenlemeler yapmalarını dayatmışlardır.

DTÖ bünyesindeki Ticaretle Bağlantılı Fikrî Mülkiyet Hakları (TRIPS) Anlaşması, patent koruma sürelerini uzatarak, gelişmekte olan ülkelerin temel ilaçlar, tohumlar ve teknolojiler üzerindeki erişimini kısıtlamıştır.

Bu durum, gelişmekte olan ülkelerin ucuz ve jenerik ilaç üretimini zorlaştırarak, Batılı ilaç devlerinin (Big Pharma) küresel pazardaki tekelini sürdürmesine olanak tanımıştır. Sağlık alanında kritik öneme sahip bu tablo, “Patent Sömürgeciliği” olarak adlandırılmakta ve yoksul ülkelerin teknolojik ve sağlık alanındaki bağımlılığını daha da pekiştirmektedir.

DTÖ kuralları, gelişmekte olan ülkelerden tarım sübvansiyonlarını kaldırmalarını isterken; ABD ve AB gibi gelişmiş ülkelerin kendi çiftçilerine, pamuk, şeker ve mısır gibi ürünlerde yüksek miktarda sübvansiyon vermelerine göz yummaktadır.

Bu sübvansiyonlar sayesinde Batı’da üretilen ürünler, küresel pazara çok düşük fiyatlarla girmekte; gelişmekte olan ülkelerin sübvansiyonsuz ve rekabet edemeyen yerel üreticilerinin çöküşüne neden olmaktadır. Bu durum, gıda güvenliğini tehlikeye atmakta ve ekonomik bağımlılığı daha da artırmaktadır.

Örneğin, Ekonomik Ortaklık Anlaşmaları (EPA): Avrupa Birliği ile Afrika, Karayip ve Pasifik ülkeleri arasında imzalanan bu anlaşmalar, DTÖ kuralları çerçevesinde bir iş birliği olarak sunulsa da gerçekte, AB’nin pazarlık gücünü kullanarak eski sömürge ülkelerle kendi lehine avantajlı koşullarda anlaşmalar yapması anlamına gelmektedir.

Gelişmiş ülkelerin dayattığı şartları kabul eden ülkeler için bu koşullar tam bir felaket olmuştur. Bu ülkelerdeki yerli üreticiler, gelişmiş ülke ürünleriyle rekabet edemedikleri için sanayileşme ve kalkınma süreçleri büyük bir darbe almış, neticede tamamen gelişmiş ülkelere bağımlı hâle gelmişlerdir.

Gelişmiş ülkeler, geri kalmış ülkelere dayattıkları yeni düzenlemeler; bu ülkelere sattıkları ürün ve hizmetler, bu ürün ve hizmetlerin kullanımına yönelik gönderdikleri uzmanlar ile yürüttükleri eğitim, yardım ve destek faaliyetleri aracılığıyla bu ülkelere sızmış; onların yönetim çevrelerinde ve piyasalarında nüfuz ve kontrol sahibi olmuşlardır.

Sağlık Sömürgeciliği ve Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)

1948’te kurulan DSÖ, küresel sağlık standartlarını belirleme, salgınlarla mücadele etme ve sağlık sistemlerini güçlendirme gibi görevler üstlenmiştir. Ancak karar alma süreçlerinde büyük ölçüde gelişmiş ülkelerin ve devasa ilaç ile sağlık şirketlerinin (Big Pharma) bağışlarına ve etkisine bağımlı hâle gelmiştir.

Küresel sağlık alanında, özellikle geri kalmış ülkelerde kurulan “yardım-bağış” ilişkileri, kurumsal bir bağımlılık oluşturmuş ve yerel sağlık sistemlerini dış finansmana bağımlı hâle getirmiştir. Bu durum, sağlık alanındaki yerel önceliklerin dış finansörlerin çıkarlarına göre şekillenmesi riskini de beraberinde getirmiştir.

Patent rejimleri, ilaç fiyatları ve küresel sağlık standartlarının belirlenmesinde gelişmiş ülkelerin ve büyük ilaç şirketlerinin etkisi; uluslararası sağlık yardımları ve iş birlikleri aracılığıyla, azgelişmiş ülkelerin sağlık sektöründe gelişmiş ülkelere olan bağımlılığını artırmıştır.

Gelişmekte olan ülkelerde salgınlarla mücadele eden sistemlerin dış yardım kuruluşlarına bağımlı hâle gelmesi durumunda; kriz anlarında yerel kapasitenin yetersizliği, dış finansmanın belirleyici koşulları ve yabancı uzmanların etkisi gibi sorunlar ortaya çıkmaktadır. Bu durum da sağlık alanında yeni bir sömürü ve bağımlılık ilişkisi üretmektedir.

COVID-19 döneminde görüldüğü üzere, pandemi sürecinde gelişmiş ülkelerin aşı stoklaması ve TRIPS (Fikrî Mülkiyet Antlaşması) muafiyeti önerilerine karşı çıkmaları; DSÖ’nün küresel sağlık adaletinden ziyade, gelişmiş ülkelerin ve patent sahibi şirketlerin çıkarlarını koruduğunu göstermiştir. Bu durum, küresel sağlık krizlerinde dahi yoksul ülkelerin dışlanmasına ve “Aşı Apartheidi” olarak adlandırılan yeni bir sömürü biçiminin kurumsallaşmasına yol açmıştır.

DSÖ, küresel finans, yardımlaşma ve yardım-koşul ilişkilerinin bir parçası olarak sağlık alanında neo-sömürgeci bir yaklaşımı sürdürmektedir. Özellikle sağlık sistemlerinin dış dinamiklere bağımlı hâle gelmesi ve “yerel kapasite inşası” yerine “yardım bağımlılığı”nın oluşturulması eleştirisi, dikkat çekici bir noktadır.

Güvenlik ve Askerî Hâkimiyet: NATO

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), başlangıçta Sovyetler Birliği’ne karşı kolektif savunma amacıyla kurulmuş olsa da, Soğuk Savaş sonrası dönemde de varlığını sürdürmesi, genişlemesi ve operasyonları; Batı’nın jeopolitik ve askerî hegemonyası açısından vazgeçemediği büyük bir güç olarak değerlendirilmelidir.

NATO’nun küresel askerî müdahaleleri ve genişleme politikaları, bazı ülkelerde egemenliği ve bağımsız politika üretme imkânını sınırlandırmaktadır. Örneğin, Rusya Dışişleri Bakanlığı açıklamasında “NATO’ya katılmanın neo-sömürgeci bir bağımlılık yaratacağı” öne sürülmüştür.

NATO’nun gerçekleştirdiği askerî müdahaleler (örneğin, 1999 Kosova ve 2011 Libya operasyonları), güçlü üyelerin —özellikle ABD’nin— kendi çıkarlarına uygun rejim değişikliklerini sağlama ve stratejik bölgelerde nüfuz alanlarını genişletme aracı olarak NATO gücünden yararlandığını göstermektedir. Bu müdahaleler, “demokrasiyi yayma” veya “insan haklarını koruma” gibi söylemlerle meşrulaştırılsa da, sonuçları genellikle bölgesel istikrarsızlık, iç savaş ve siyasî kaos olmuştur. Bu durum, eski sömürgelerin ekonomik ve siyasî olarak güçlenmelerini engellemekte, bölgeyi güçlü devletlerin askerî müdahalelerine açık hâle getirmektedir.

NATO, üye ülkelerin askerî harcamalarını belirli bir seviyede tutmalarını teşvik ederek, büyük Batılı silah üreticilerinin (askerî-endüstriyel kompleks) kârlılığını garanti altına alan bir pazar oluşturmaktadır. Bu durum, özellikle eski Doğu Bloku ülkeleri gibi yeni üyelerin ekonomik kalkınma yerine askerî harcamalara öncelik vermesine yol açarak, kaynaklarını Batı teknolojisine bağımlı kılan bir sömürü döngüsünü pekiştirmektedir.

Bu çerçevede, 24-25 Haziran 2025 tarihlerinde Hollanda’nın Lahey kentinde yapılan NATO Zirvesi'nde, NATO üyesi ülkeler Amerika’nın baskısıyla güvenlik ve savunma harcamalarını GSYH’nin %5’ine yükseltmeyi taahhüt etmişlerdir. 32 NATO üyesi ülkenin toplam GSYH’si yaklaşık 50 trilyon dolar civarındadır. Üye ülkeler, yıllık olarak güvenlik ve savunma harcamalarına yaklaşık 1 trilyon 250 milyar dolar ayırmaktadır. Amerika, Lahey Zirvesi’nde bu oranın üye ülkelerin taahhüdüyle 2,5 trilyon dolara çıkarılmasını hedeflemiştir.

Böylece NATO üyesi ülkeler bir silahlanma yarışına girecek; başta Amerika olmak üzere, savunma ve silah sanayisi gelişmiş ülkeler bu durumdan kazançlı çıkacaklardır. Ayrıca NATO, savunma ve güvenlik bakımından daha da güçlenecektir.

Hakikat şudur: Dünyanın en gelişmiş silahlarına ve en güçlü ordularına sahip 32 üyeden oluşan devletlerarası bir askerî örgüte kim, nasıl karşı çıkabilir? NATO gibi devasa bir güçle kim mücadele edebilir?

28-30 Haziran 2022 tarihlerinde İspanya’nın başkenti Madrid’de yapılan “Madrid Zirvesi” sonuç bildirgesinde, Çin; müttefiklerin “çıkarlarına, güvenliğine ve değerlerine” yönelik “sistematik bir rakip” olarak tanımlanmıştır. Zirveye dışarıdan katılımcı olarak davet edilen Avustralya, Japonya, Yeni Zelanda ve Güney Kore; Amerika’nın Çin’e karşı bir araya getirmeye çalıştığı, NATO’nun Pasifik müttefikleri olarak bilinen ülkelerdir. Amerika, Çin’i Asya-Pasifik bölgesinde sınırlandırmaya ve kuşatmaya çalışmaktadır. Amerika’nın orta ve uzun vadede Çin’e karşı yürüttüğü mücadelede ve dünya genelinde hegemonyasını pekiştirme siyasetinde NATO’yu bir araç olarak kullanmak istemesi, neo-sömürgeci bir anlayışın açık bir yansımasıdır.

Küresel Yönetişimin Paradoksu: Birleşmiş Milletler (BM) ve Bağlı Örgütler

İmparatorluklar döneminin sona erdiği, dünyanın ulus-devletler olarak bölünerek yeniden yapılandığı İkinci Dünya Savaşı’nın enkazı üzerinde, ulus-devletleri kontrol altında tutmak amacıyla Amerika’nın önderliğinde küresel kapitalist-sömürgeci düzenin kurumsal temel altyapısını oluşturmak üzere Birleşmiş Milletler Teşkilatı kuruldu.

Yeni bir uluslararası düzenin başlangıcını ifade eden Birleşmiş Milletler’in kuruluşu ile ilgili olarak dönemin ABD Başkanı Harry Truman, bu örgütün “bombalar ve silahlar olmadan çatışmaları çözmek ve insanlığı cennete götürmek değil, cehennemden kurtarmak için makul bir mekanizma” olarak kurulduğunu söylemişti.

Ancak, insanlığı cehennemden kurtarmak amacıyla kurulan bu mekanizmanın bizzat cehennemin kendisine dönüştüğü, çok geçmeden aldığı kararlar ve uygulamalarıyla ortaya çıkacaktı.

Birleşmiş Milletler, tüm ulusların eşit biçimde temsil edildiği bir platform olma iddiasıyla kurulmuş olsa da, yapısı ve işleyişi itibarıyla güçlü devletlerin hâkimiyetine yol açan bir işleve sahiptir.

BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) daimî üyeleri (P5: ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere) sahip oldukları veto hakkı sayesinde uluslararası hukuk ve barışı, kendi jeopolitik çıkarlarına göre şekillendirebilmektedir.

Örneğin, “İsrail-Filistin” meselesinde ABD’nin; Afrika’daki bazı krizlerde Fransa’nın; Suriye konusunda ise Rusya ve Çin’in kullandıkları vetolar, dünya çoğunluğunun iradesini ve uluslararası hukuku hiçe sayma pahasına güçlü devletlerin eski sömürge bölgelerindeki çıkarlarını korumalarını sağlamaktadır.

Bu durum, Birleşmiş Milletler’i küresel adaletsizliğin ve sömürünün kurumsal bir bekçisi hâline getirmiştir.

BM’nin organ ve alt kuruluşlarının çoğunda karar alma gücünün küresel kuzeyde yoğunlaşmış olması, küresel güneydeki devletlerin etkisini önemli ölçüde sınırlamaktadır.

Örneğin, BM Genel Kurulu’nun oy verme hakkı evrensel görünse de, gerçek karar alma ve yaptırım yetkisinin Güvenlik Konseyi’nin daimî üyelerinin elinde bulunması, Birleşmiş Milletler’in neo-sömürgeciliğe hizmet eden bir mekanizma hâline geldiğini açıkça göstermektedir.

BM aracılığıyla yürütülen kalkınma programları ve yardım faaliyetleri, az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde kalkınma ve ekonomik büyüme için birincil veya önemli bir finansman kaynağı olarak dış yardıma bağımlılık oluşturmak üzere tasarlanmıştır. Bu nedenle, söz konusu girişimler neo-sömürgecilik bağlamında, dış yardım ve kalkınma programlarına olan bağımlılığı sürdürme aracı olarak belirginlik kazanmıştır.

BM ve ilgili organlarının, sömürgecilik sonrası dönemde biçimsel (formel) bir anti-sömürgeci işlev üstlendikleri söylense de, bu kurumların küresel kapitalizmin ve küresel kuzey-güney hiyerarşilerinin yeniden üretilmesine hizmet ettikleri görülmektedir. Yani Birleşmiş Milletler ve bağlı kuruluşları, sömürgeciliğin yeni bir biçimi olan kurumsallaşmış modern sömürgeciliğin araçlarından biri hâline gelmiştir.

Birleşmiş Milletler, NATO, IMF, Dünya Bankası, DTÖ ve DSÖ gibi uluslararası örgütler, resmî misyonlarının ötesine geçerek modern sömürgeciliğin kurumsallaşmasında kilit roller üstlenmişlerdir.

Bu örgütler, güçlü Batılı devletlerin çıkarlarını; uluslararası hukuk, finansal koşulluluk ve askerî-jeopolitik zorlama mekanizmaları aracılığıyla küresel bir düzene dönüştürmüşlerdir. IMF ve Dünya Bankası ekonomik bağımlılığı, DTÖ ticari ve teknolojik tahakkümü, NATO askerî ve jeopolitik hegemonyayı, BM ve bağlı kuruluşları ise tüm bu tahakküm, bağımlılık ve hegemonyaya uluslararası meşruiyet kazandırmayı sağlamaktadır. Bu kurumlar, küresel yönetişimin araçları olmaktan çok, eşitsizliği ve bağımlılığı kalıcılaştıran yapısal sömürgeciliğin kurumsal direkleri olarak işlev görmektedir. Ayrıca bu örgütler birbirinden bağımsız değil; aksine, birbirine eklemlenmiş tek bir küresel düzenin parçaları olarak hareket etmektedir.

Neo-sömürgecilik bağlamında en önemli mekanizmalardan biri “bağımlılık”tır: Ekonomi, finans, teknoloji, sağlık ve savunma alanlarında az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin dışa bağımlılığı, bu örgütler aracılığıyla sürekli hâle getirilmektedir. IMF ve Dünya Bankası’ndan kredi veya yardım alan ülkeler, bu yardımların koşullarına bağlı olarak ekonomik politika belirleme yetkilerini büyük ölçüde kaybederler. DTÖ vasıtasıyla ticaret kuralları dışarıdan belirlenir, NATO aracılığıyla güvenlik ve savunma politikaları dışa bağımlı hâle gelir. BM bağlamında ise devletlerarası çatışmalar, kriz yönetimi, yardım ve kalkınma programları küresel sömürgeci aktörlerin çıkarlarına göre şekillendirilmektedir.

Bu kurumlar aynı zamanda sömürgeci güçlerin ideolojilerinin de taşıyıcılarıdır. Neoliberal ekonomi, serbest ticaret, dışa açılma, özelleştirme ve piyasa odaklı kalkınma modelleriyle birlikte, sömürgecilere ait düşünce ve yaşam tarzları da küresel düzeyde yayılmaktadır.

Klasik sömürgecilik döneminden sonra biçimsel bağımsızlık elde eden ülkelerde gelir adaletsizliği, sermaye akışı dengesizliği, doğal kaynakların dışa akışı ve borçların yeniden üretimi gibi sorunların varlığı, “bağımlılık kuşağı”nın devam ettiğini göstermektedir. Dolayısıyla bu kurumlar, devletlerarası ve halklar arası eşitsizliklerin yeniden üretiminde rol oynayan mekanizmalar olarak görülmelidir.

Sonuç olarak, BM ve bağlı kuruluşları, IMF, Dünya Bankası, DTÖ, NATO ve DSÖ gibi uluslararası örgütler, modern çağda sömürgeciliği kurumsallaştıran yapılardır. Sömürgeciliğin sonlandırılması için bu örgütlerde reform yapılması yönünde bazı çağrılar bulunsa da, gerçek, doğru ve kalıcı çözüm; bu örgütler aracılığıyla oluşturulan küresel kapitalist sömürgeci dünya düzeninin kökten yıkılması ve bu çürümüş düzenin enkazı üzerinde adil bir dünya düzeninin kurulmasıdır.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz