Gazze'de iki yıldır devam eden savaş; işgal, ölüm, yıkım, açlık ve soykırım
ötesinde başka bir şeyi daha gösterdi bize… Batı ile dinî ya da tarihî hiçbir
ortak bağı olmayan Yahudiler, ABD ve Batılı devletler tarafından Gazze’de desteklendiler.
Ancak Filistin halkı ve mübarek topraklar ile hem dinî, hem tarihî, hem akidevi
hem de manevi ortak birçok bağı olan Arap rejimler ve diğer Müslüman beldeler,
Gazze’yi desteksiz ve sahipsiz bıraktılar. Gazze, iki yıldır dünyanın gözü
önünde bombalandı. Yıkılan binalar, paramparça olmuş bedenler, aç ve susuz
kalmış çocuklar, biçare yaşlılar, annelerin çığlıkları, babaların gözyaşları
iki yıl boyunca sadece ekranları doyurdu. Buna karşın Gazze halkı aç ve susuz
kaldı, Mısır sınırları kapalı tuttu, Ürdün sessiz kaldı ve işgalci varlığın
sınırını korudu, Suriye’nin gerekçesi varmış çünkü yeni kuruldu, Suudi
Arabistan’ın hiç umurunda bile olmadı, Türkiye ise sadece ama sadece konuştu ve
kınadı. Her biri çizilmiş sınırlarına çekildi; “burası benim sınırım, burası
benim toprağım” diyerek kendi tahtını ve çıkarını korudu.
İşte bu sessizlik ve körlük, sadece korkunun, köleliğin ve bağımlılığın değil;
ulus devletin inşa ettiği zihinsel duvarların bir neticesidir. Bir zamanlar
Halep’te yaşanan felaket, Kahire’nin yüreğini sızlatırdı; Kudüs’te akan kan
için, Bağdat’ın ve İstanbul’un sarayları hesap sorardı; Mazlumların çağrıları
şehirlerin minarelerinden yankılanan dualarla karşılık bulurdu. Çünkü
Müslümanların ortak bir bağı vardı. O bağ bugün artık kopmuş.
Bu kopuş, sadece coğrafi değil, ideolojik bir kopuştur. Bu kopuşun adı; ulus
devlet düzenidir. Gazze’de aynı gökyüzünün altında çocuklar iki yıldır ölüyor
ama Kahire sessiz, Amman sessiz, Riyad sessiz, Şam sessiz, Bağdat sessiz,
İstanbul sessiz… Sanki Gazze başka bir gezegende, sanki Kudüs bir başka halka
miras kalmış. İki yıl boyunca meydanlardan “Ordular Aksa’ya!” diye çağrı
yapıldı “Savaş sadece Gazze’nin hakkı, bu ordular mı Gazze’ye yardıma
gidecek?” denildi. Trump’ın planı gereği “ateşkes” ve “barış” için masa
kurulduğunda, “bu çok tehlikeli bir tuzak” diye uyarı yapıldığında bu sefer “Onlar
savaştı kendileri karar versin bizim konuşmaya hakkımız yok.” denildi. Ulus
devlet ile sadece topraklara değil zihinlere de sınırlar çizildi maalesef. Bu dil,
İslâm’ın ve ümmetin değil, ulus devletin
dilidir. Bu yaklaşım, ulus devletin zihinleri işgal girişiminin bir
tezahürüdür.
Ulus Devletin Doğuşu
Ulus-devlet; “modern çağ” denilen dönemde, kapitalist Batı’nın ortaya
çıkarıp tutunduğu en güçlü ve aynı zamanda en bölücü siyasi icadıdır. Avrupa’da
17. yüzyıldaki Westphalia Barışı
ile şekillenen bu sistem, egemenliği dinden (kiliseden) değil, “millet” denilen
soyut bir kavramdan almıştır. Fransız Devrimi ile halkın egemenliği kutsanmış, laiklik
benimsenmiş, böylece dinî kimlikler kamusal alanın dışına itilmiş, halkları
birbirine bağlayan bağ “ulus” olarak tanımlanmıştır. Avrupa için bu model,
mezhep savaşlarının enkazı üzerine kurulan bir düzen, kilisenin yerine konulan
bir sistem anlamına geliyordu. Ancak İslâm coğrafyasında “ulus devlet” modeli, birliğin dağılması, toprakların
bölünmesi, ümmetin parçalanması
anlamına geldi.
İslâm coğrafyası ve özellikle de Ortadoğu
bölgesi, Hilâfet’in yıkılmasının ardından Batılı güçler tarafından işte
bu ulus devlet düşüncesi ile şekillendirildi. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın
başlarında yaşanan bu sistemsel değişim, Batı’da ulusal kimlik ve dil birliği
ile İslâm coğrafyasında ise yapay sınırlar ve milliyetçilik ile dizayn edildi. Bu
modelin temel işlevi, büyük bir coğrafyada tek bir siyasi otorite altında toplanmış
olan Müslümanların birliğini dağıtmak ve o toprakların yeniden birleşmesine
engel olmaktı. “Hilâfet” çatısı altında birleşmiş bir ümmet; Arap, Türk, Kürt,
Arnavut, Çerkez ve daha nice etnik kimlikler üzerinden bölünmeye başladı. Sykes-Picot Anlaşması ile haritalar
çizildi; her yeni sınır, bir kardeşliği böldü.
Batı, ulus devlet modelini İslâm beldelerinde uygulamaya koyarken başlangıçta
bu toprakların bütünlüğünü veya ulusal çıkarlarını koruma vaadiyle ortaya çıktı
ama zamanla bu model, coğrafyanın, halkların,
zenginliklerin ve kaynakların kontrolünü kolaylaştıran bir araca dönüştü.
Ulus devletlerin kurulmasıyla İslâmi kimlik arka plana itildi; İslâm akidesinin
birleştirici özelliği yok edildi; etnik, mezhepsel ve coğrafi farklılıklar kalıcı
hale getirildi. Neticede, bu sistemin kurulması ile Müslümanlar, topraklarının
tek bir siyasi otorite altında birleşmesini “imkânsız” görmeye başladılar. Her
bir ulus devlet, kendi dar coğrafyasına hapsoldu; kendi ulusal kimliği ve
sınırlı çıkarları dışındaki meselelere kayıtsız kalacak şekilde kodlandı. Bugün
Gazze ve Filistin topraklarında yaşayan Müslümanların bile yürüttükleri direniş
mücadelesinin kodlarında -esasi olmasa da- öyle ya da böyle “Filistin ulusu”
düşüncesi bulunmaktadır, maalesef. İşte bu sebeple, direnişin durdurulmasına
karşılık; Batı’nın tanıyacağı bir Filistin Devleti’ne, diğer ulus devletlerinki
gibi renkli bir Filistin bayrağına razı olunuyor. Oysa bu devletler ve sınırlar
yapay, bu bayraklar ve semboller bize ait değil! Çünkü İslâm, ulusları değil
ümmeti inşa eder.
Ulus Devletlerin Zihinlere Çizdiği
Sınırlar
Ulus-devletlerin toplumsal ve siyasi hayattaki etkisi, yalnızca haritalara
çizilen sınırlardan ibaret kalmadı; aynı zamanda halkların ve toplumların
zihninde de derin izler bıraktı. Modern ulus devlet, kendi varlık ve
meşruiyetini korumak adına, “vatandaşlarının” önceliklerini yeniden tanımladı. Her
bir ulus devlet, kendisine çizilen coğrafi sınırlara bağlılığı, temel bir
vatandaşlık görevi haline getirdi. Haklar, bu dar bakış açısı ile zamanla ulus
devlet düşüncesine alıştırıldılar. Ortak İslâmi kimlik veya Müslüman kardeşlikten
ziyade, bireyin "ulus devletine" olan aidiyeti vurgulandı. Böylece
coğrafi sınır, ahlaki ve siyasi sorumlulukların da sınırı kabul edildi. Bugün
Mısır’daki bir genç, Gazze’deki çocukların açlıktan ölmesini “kendi sorunu”
olarak görmeyebiliyor. Lübnanlı bir vatandaş, Suriye’deki iç savaşın acısını
hissedemeyebiliyor. Türk medyasında “Filistin’de yine olaylar çıktı” cümlesi, sanki
uzak bir diyarda yaşanan bir haber gibi geçip gidiyor.
Ulus devlet mantığı içerisinde yetiştirilen bir birey veya yönetici, komşu
beldede yaşanan felaketi, onların kendi iç işleri olarak görebiliyor. Bu
zihinsel sınırların bir sonucu olarak, "Suriye bizi ilgilendirmez" ya
da "Filistin meselesi,
Filistinlilerin sorunudur" gibi ifadelerle, Müslüman halkların
ortak değeri ve sorumluluğu reddediliyor. Oysa Müslüman için Filistin, kutsal bir emanettir; Kudüs sadece
Filistinlilerin değil, ümmetin tamamınındır. Gazze'de yaşananlar karşısındaki
yaygın sessizlik ve duyarsızlık, bu zihinsel sınırların ne kadar derinlere
işlediğinin ve ulus devlet ideolojisinin Müslümanlar arasındaki birliği nasıl
yok ettiğinin açık göstergesidir. Ulus devletin çizdiği zihinsel sınırlar, bir
zamanlar tek bir ümmetin parçası olan halkları, birbirlerinin dertlerine
yabancılaştırmıştır. Bu psikolojik ve zihinsel bölünme, küresel güçlerin "böl-parçala-yönet"
stratejisinin başarısının temelini oluşturmaktadır.
ABD ve Batı'nın Stratejisi: Böl-Parçala-Yönet
Ulus devlet sisteminin İslâm coğrafyasına dayatılması, küresel güçler,
özellikle ABD ve Batılı devletler tarafından kendi çıkarları için ustaca
kullanılan bir stratejidir. Bu stratejinin özü, "Böl Parçala ve
Yönet" prensibine dayanmaktadır. Batı, parçalanmış ve sürekli birbirleriyle
meşgul olan küçük ulus devletlerin varlığından memnundur. Bu şekilde tek bir İslâmi
otoriteden kaynaklanacak tehditten de emin olmaktadır.
Bu stratejinin etkileri, son yıllarda İslâm beldelerinde yaşanan pek çok
olayla izah edilebilir. Irak’ta yaşananlar ve üçe bölünme bunun göstergesidir.
Daha önce Irak’ın İran ile yaptığı savaş, Yemen ile Suud arasındaki çatışmalar,
Suriye'de yaşananlar, İran’ın Suriye’de
Baas rejimi ve Batı bloğu yanında yer alması, yine bunun göstergesidir. İdeolojik
düşünce ve fikrî kalkınmadan yoksun farklı grupların yürüttüğü devrim
sonrasında Baas iktidarının yıkılması ile kurulan yeni Suriye’nin yine bir ulus
devlet (Arap Cumhuriyeti) olması da buna örnek gösterilebilir. Benzer şekilde, Afganistan
ile Pakistan arasındaki sürekli çatışma ve sınır anlaşmazlıkları… ABD bu
iki önemli Müslüman beldeyi birbirine karşı kullanarak kendi stratejik
amaçlarına hizmet etmektedir. Bu tür sınır anlaşmazlıkları ve iç
istikrarsızlıklar, bu ülkelerin Filistin gibi daha büyük küresel İslâmi
meselelere odaklanmalarına da engel olmaktadır. Batı, İslâm dünyasında güçlü
bir birlik istemiyor. Çünkü birleşmiş bir İslâm coğrafyası, enerji
kaynaklarını, ticaret yollarını ve jeopolitik dengeyi kendi eline alabilir. Bu
yüzden Batı, her ülkeyi kendi ulusal kimliğine hapsederek onları kendisine bağımlı
ve zayıf hale getiriyor.
Böl-parçala-yönet stratejisinin Gazze savaşındaki tezahürü belki de
en çarpıcı olanıdır. Bölgesel ulus devletler, Gazze'deki işgal ve savaş
sürecinde, kendi "ulusal çıkarlarını" bahane ederek, Filistin
meselesine karşı yalnız bırakma
politikası uygulamışlardır. Her devlet, kendi sınırlarını ve rejiminin bekasını
öncelediği için, Filistin halkının yanında fiilen durmaktan çekinmiştir. Bu durum,
ABD ve Batı'nın stratejisinin başarısını kanıtlamaktadır: parçalanmış bir
coğrafyada, hiçbir ulus devletin tek başına veya kolektif olarak güçlü bir
duruş sergileyecek gücü kalmamıştır.
Bu durumu daha net görebilmek için Batı'nın kendi içindeki yaklaşımına
bakmak gerekir. ABD ve Batılı devletler, ekonomik ve siyasi bloklar
kurarak, ittifaklar geliştirerek ve uluslararası kuruluşlar aracılığıyla birleşerek güçlenmişlerdir. Onlar, birleşmenin
ve entegrasyonun küresel siyasi arenadaki hayati önemini kavramışlardır. Buna
karşılık, İslâm beldeleri ise suni ulus devlet sınırlarıyla parçalanarak zayıflatılmıştır. Bu
zayıflık, Müslümanların, kendi kaderlerini tayin etme yeteneklerini kaybetmelerine
ve dış müdahalelere açık hale gelmelerine neden olmuştur.
İki Devletli Çözüm, “İşgali Meşru
Gören Filistin Ulus Devleti”
Gazze'deki savaş sonrası dönemde sıklıkla gündeme gelen ve ABD tarafından,
özellikle de Başkan Trump'ın barış planı çerçevesinde vaadedilen çözüm yolu, “iki
devletli çözüm” planıdır. Bu plan, görünüşte Filistin halkına bir devlet
vaat etse de daha derin ve sinsi bir amaca hizmet etmektedir.
İki devletli çözüm planının temel tehlikesi, kurulacak olan “Filistin Ulus
Devleti” fikrinin, mevcut Yahudi varlığını ve işgalciliğini meşru olarak
kabul etmesi şartına dayanmasıdır. Bu planın asıl hedefi, Müslümanlara, Yahudi
varlığının işgalciliğini kabul etmiş ve uluslararası sistemin parçası haline
gelmiş bir Filistin Ulus Devleti fikrini kabul ettirmektir. Ancak bu
kabul, İslâmi inanç ve tarihsel gerçekler açısından kabul edilemez bir
hakikattir. Bu hakikat, Filistin topraklarının yalnızca
Filistinlilere değil, Müslümanların tamamına, dolayısıyla sadece İslâm’a ait
olduğudur. Kudüs'ün ve çevresindeki toprakların kutsiyeti ve stratejik
önemi, bu topraklara sahip çıkma sorumluluğunu tüm ümmetin omuzlarına
yüklemektedir. Dolayısıyla, herhangi bir devletin, Müslümanların tamamının
mülkiyeti ve hakkı olan topraklardan feragat etmesini gerektiren bir çözümü
kabul etmesi, Müslümanlar için temelden yanlıştır, bu sebeple de iki devletli
çözüm planı reddedilmelidir. İki devletli çözüm, Müslümanları “ulus-devlet
mantığına” razı etmeye dönük en tehlikeli adımdır. Çünkü ümmet bilinciyle
birleşen bir halkın karşısında Yahudi varlığı duramaz ama her biri kendi
“ulusal çıkarını” düşünen bölünmüş halklar onun elini güçlendirir.
Filistin meselesinin kalıcı ve İslâmi bir çözüme kavuşması, ulus
devletlerin çizdiği zihinsel ve coğrafi sınırları aşmayı gerektirmektedir. Eğer
Müslümanlar, Filistin'i yalnızca Filistinlilerin sorunu olarak görmeye devam
ederlerse, Batı'nın parçalama stratejisi başarılı olmaya devam edecektir.
Filistin topraklarının gerçek anlamda kurtarılması ve Müslümanların yeniden
küresel bir güç olarak varlık göstermesi için, Müslümanların birliğinin
sağlanması elzemdir.
Bu birliğin sağlanmasının tek yolu, ulus devlet sınırlarını ve ulusalcı
ideolojileri bir kenara bırakarak, tarihsel ve İslâmi bağlamda birleştirici bir
siyasi yapıya dönülmesidir. İşte tam bu noktada, Hilâfet’in yeniden tesisi
kaçınılmaz bir zarurettir. Hilâfet; ulusların değil, ümmetin birliğini
sağlayan, Müslümanların topraklarını tek bir siyasi otorite altında toplamayı
mümkün kılan ve böylece küresel güçlere karşı koyabilecek bir kudret ve direniş
mekanizması sunan tek sistemdir. Gazze’deki acı tecrübe, ulus devletlerin
pasifliğini ve zayıflığını ispatlamıştır. Dolayısıyla Müslümanların birliğini
yeniden inşa etmek ve küresel stratejilere karşı koymak için Hilâfet’in yeniden
kurulması zaruridir.
Hilâfet döneminde Kudüs, ümmetin himayesindeydi. Selahaddin Eyyubi’nin
ordusunda Kürtler, Türkler, Araplar, Berberiler omuz omuza savaşıyordu. Hiçbiri
“benim sınırım” demedi. Çünkü o zaman ümmet, tek beden gibiydi. Bugün
aynı topraklar, onlarca sınırın, bayrağın, ordunun, vizenin arasında
paramparça. Batı, bu parçalanmışlık üzerinden “barış planları” üretirken;
aslında birliğin yeniden doğuşunu engellemeye çalışmaktadır.
Müslümanların yeniden güç bulması, Batı’nın “böl-parçala-yönet”
stratejisini boşa çıkarması, ancak ümmet bilincinin yeniden inşasıyla
mümkündür. Bu bilincin kurumsal ifadesi, tarihte olduğu gibi bugün de Hilâfettir.
Hilâfet, bir ırkın, bir milletin üstünlüğü değil; Allah’ın hükmünün
yeryüzünde adaletle tatbik edilmesi anlamına gelir. Hilâfet, ümmetin siyasi
birliğini, ekonomik ve askerî gücünü, yani izzetini yeniden tesis eder. Gazze’nin
feryadı, sadece bir toprak parçasının kurtuluş çağrısı değil, bir ümmetin yeniden
birleşme çağrısıdır. Ulus-devletlerin çizdiği sınırları aşacak bir bilinç,
yeniden dirilişin ilk adımı olacaktır. O gün geldiğinde ne Mısır sessiz kalacak,
ne Türkiye bekleyecek ne de Filistin yalnız olacaktır.
Hilâfet yeniden kurulduğunda, ümmet yeniden dirilecektir. Çünkü o zaman
ümmet, yeniden tek beden, yeniden tek bayrak, yeniden tek toprak
olacaktır.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış