KÜRESEL STRATEJİ: BÖL-PARÇALA-YÖNET/ULUS DEVLET

Mahmut Kar

Gazze'de iki yıldır devam eden savaş; işgal, ölüm, yıkım, açlık ve soykırım ötesinde başka bir şeyi daha gösterdi bize… Batı ile dinî ya da tarihî hiçbir ortak bağı olmayan Yahudiler, ABD ve Batılı devletler tarafından Gazze’de desteklendiler. Ancak Filistin halkı ve mübarek topraklar ile hem dinî, hem tarihî, hem akidevi hem de manevi ortak birçok bağı olan Arap rejimler ve diğer Müslüman beldeler, Gazze’yi desteksiz ve sahipsiz bıraktılar. Gazze, iki yıldır dünyanın gözü önünde bombalandı. Yıkılan binalar, paramparça olmuş bedenler, aç ve susuz kalmış çocuklar, biçare yaşlılar, annelerin çığlıkları, babaların gözyaşları iki yıl boyunca sadece ekranları doyurdu. Buna karşın Gazze halkı aç ve susuz kaldı, Mısır sınırları kapalı tuttu, Ürdün sessiz kaldı ve işgalci varlığın sınırını korudu, Suriye’nin gerekçesi varmış çünkü yeni kuruldu, Suudi Arabistan’ın hiç umurunda bile olmadı, Türkiye ise sadece ama sadece konuştu ve kınadı. Her biri çizilmiş sınırlarına çekildi; “burası benim sınırım, burası benim toprağım” diyerek kendi tahtını ve çıkarını korudu.

İşte bu sessizlik ve körlük, sadece korkunun, köleliğin ve bağımlılığın değil; ulus devletin inşa ettiği zihinsel duvarların bir neticesidir. Bir zamanlar Halep’te yaşanan felaket, Kahire’nin yüreğini sızlatırdı; Kudüs’te akan kan için, Bağdat’ın ve İstanbul’un sarayları hesap sorardı; Mazlumların çağrıları şehirlerin minarelerinden yankılanan dualarla karşılık bulurdu. Çünkü Müslümanların ortak bir bağı vardı. O bağ bugün artık kopmuş.

Bu kopuş, sadece coğrafi değil, ideolojik bir kopuştur. Bu kopuşun adı; ulus devlet düzenidir. Gazze’de aynı gökyüzünün altında çocuklar iki yıldır ölüyor ama Kahire sessiz, Amman sessiz, Riyad sessiz, Şam sessiz, Bağdat sessiz, İstanbul sessiz… Sanki Gazze başka bir gezegende, sanki Kudüs bir başka halka miras kalmış. İki yıl boyunca meydanlardan “Ordular Aksa’ya!” diye çağrı yapıldı “Savaş sadece Gazze’nin hakkı, bu ordular mı Gazze’ye yardıma gidecek?” denildi. Trump’ın planı gereği “ateşkes” ve “barış” için masa kurulduğunda, “bu çok tehlikeli bir tuzak” diye uyarı yapıldığında bu sefer “Onlar savaştı kendileri karar versin bizim konuşmaya hakkımız yok.” denildi. Ulus devlet ile sadece topraklara değil zihinlere de sınırlar çizildi maalesef. Bu dil, İslâm’ın ve ümmetin değil, ulus devletin dilidir. Bu yaklaşım, ulus devletin zihinleri işgal girişiminin bir tezahürüdür.

Ulus Devletin Doğuşu

Ulus-devlet; “modern çağ” denilen dönemde, kapitalist Batı’nın ortaya çıkarıp tutunduğu en güçlü ve aynı zamanda en bölücü siyasi icadıdır. Avrupa’da 17. yüzyıldaki Westphalia Barışı ile şekillenen bu sistem, egemenliği dinden (kiliseden) değil, “millet” denilen soyut bir kavramdan almıştır. Fransız Devrimi ile halkın egemenliği kutsanmış, laiklik benimsenmiş, böylece dinî kimlikler kamusal alanın dışına itilmiş, halkları birbirine bağlayan bağ “ulus” olarak tanımlanmıştır. Avrupa için bu model, mezhep savaşlarının enkazı üzerine kurulan bir düzen, kilisenin yerine konulan bir sistem anlamına geliyordu. Ancak İslâm coğrafyasında “ulus devlet” modeli, birliğin dağılması, toprakların bölünmesi, ümmetin parçalanması anlamına geldi.

İslâm coğrafyası ve özellikle de Ortadoğu bölgesi, Hilâfet’in yıkılmasının ardından Batılı güçler tarafından işte bu ulus devlet düşüncesi ile şekillendirildi. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında yaşanan bu sistemsel değişim, Batı’da ulusal kimlik ve dil birliği ile İslâm coğrafyasında ise yapay sınırlar ve milliyetçilik ile dizayn edildi. Bu modelin temel işlevi, büyük bir coğrafyada tek bir siyasi otorite altında toplanmış olan Müslümanların birliğini dağıtmak ve o toprakların yeniden birleşmesine engel olmaktı. “Hilâfet” çatısı altında birleşmiş bir ümmet; Arap, Türk, Kürt, Arnavut, Çerkez ve daha nice etnik kimlikler üzerinden bölünmeye başladı. Sykes-Picot Anlaşması ile haritalar çizildi; her yeni sınır, bir kardeşliği böldü.

Batı, ulus devlet modelini İslâm beldelerinde uygulamaya koyarken başlangıçta bu toprakların bütünlüğünü veya ulusal çıkarlarını koruma vaadiyle ortaya çıktı ama zamanla bu model, coğrafyanın, halkların, zenginliklerin ve kaynakların kontrolünü kolaylaştıran bir araca dönüştü. Ulus devletlerin kurulmasıyla İslâmi kimlik arka plana itildi; İslâm akidesinin birleştirici özelliği yok edildi; etnik, mezhepsel ve coğrafi farklılıklar kalıcı hale getirildi. Neticede, bu sistemin kurulması ile Müslümanlar, topraklarının tek bir siyasi otorite altında birleşmesini “imkânsız” görmeye başladılar. Her bir ulus devlet, kendi dar coğrafyasına hapsoldu; kendi ulusal kimliği ve sınırlı çıkarları dışındaki meselelere kayıtsız kalacak şekilde kodlandı. Bugün Gazze ve Filistin topraklarında yaşayan Müslümanların bile yürüttükleri direniş mücadelesinin kodlarında -esasi olmasa da- öyle ya da böyle “Filistin ulusu” düşüncesi bulunmaktadır, maalesef. İşte bu sebeple, direnişin durdurulmasına karşılık; Batı’nın tanıyacağı bir Filistin Devleti’ne, diğer ulus devletlerinki gibi renkli bir Filistin bayrağına razı olunuyor. Oysa bu devletler ve sınırlar yapay, bu bayraklar ve semboller bize ait değil! Çünkü İslâm, ulusları değil ümmeti inşa eder.

Ulus Devletlerin Zihinlere Çizdiği Sınırlar

Ulus-devletlerin toplumsal ve siyasi hayattaki etkisi, yalnızca haritalara çizilen sınırlardan ibaret kalmadı; aynı zamanda halkların ve toplumların zihninde de derin izler bıraktı. Modern ulus devlet, kendi varlık ve meşruiyetini korumak adına, “vatandaşlarının” önceliklerini yeniden tanımladı. Her bir ulus devlet, kendisine çizilen coğrafi sınırlara bağlılığı, temel bir vatandaşlık görevi haline getirdi. Haklar, bu dar bakış açısı ile zamanla ulus devlet düşüncesine alıştırıldılar. Ortak İslâmi kimlik veya Müslüman kardeşlikten ziyade, bireyin "ulus devletine" olan aidiyeti vurgulandı. Böylece coğrafi sınır, ahlaki ve siyasi sorumlulukların da sınırı kabul edildi. Bugün Mısır’daki bir genç, Gazze’deki çocukların açlıktan ölmesini “kendi sorunu” olarak görmeyebiliyor. Lübnanlı bir vatandaş, Suriye’deki iç savaşın acısını hissedemeyebiliyor. Türk medyasında “Filistin’de yine olaylar çıktı” cümlesi, sanki uzak bir diyarda yaşanan bir haber gibi geçip gidiyor.

Ulus devlet mantığı içerisinde yetiştirilen bir birey veya yönetici, komşu beldede yaşanan felaketi, onların kendi iç işleri olarak görebiliyor. Bu zihinsel sınırların bir sonucu olarak, "Suriye bizi ilgilendirmez" ya da "Filistin meselesi, Filistinlilerin sorunudur" gibi ifadelerle, Müslüman halkların ortak değeri ve sorumluluğu reddediliyor. Oysa Müslüman için Filistin, kutsal bir emanettir; Kudüs sadece Filistinlilerin değil, ümmetin tamamınındır. Gazze'de yaşananlar karşısındaki yaygın sessizlik ve duyarsızlık, bu zihinsel sınırların ne kadar derinlere işlediğinin ve ulus devlet ideolojisinin Müslümanlar arasındaki birliği nasıl yok ettiğinin açık göstergesidir. Ulus devletin çizdiği zihinsel sınırlar, bir zamanlar tek bir ümmetin parçası olan halkları, birbirlerinin dertlerine yabancılaştırmıştır. Bu psikolojik ve zihinsel bölünme, küresel güçlerin "böl-parçala-yönet" stratejisinin başarısının temelini oluşturmaktadır.

ABD ve Batı'nın Stratejisi: Böl-Parçala-Yönet

Ulus devlet sisteminin İslâm coğrafyasına dayatılması, küresel güçler, özellikle ABD ve Batılı devletler tarafından kendi çıkarları için ustaca kullanılan bir stratejidir. Bu stratejinin özü, "Böl Parçala ve Yönet" prensibine dayanmaktadır. Batı, parçalanmış ve sürekli birbirleriyle meşgul olan küçük ulus devletlerin varlığından memnundur. Bu şekilde tek bir İslâmi otoriteden kaynaklanacak tehditten de emin olmaktadır.

Bu stratejinin etkileri, son yıllarda İslâm beldelerinde yaşanan pek çok olayla izah edilebilir. Irak’ta yaşananlar ve üçe bölünme bunun göstergesidir. Daha önce Irak’ın İran ile yaptığı savaş, Yemen ile Suud arasındaki çatışmalar, Suriye'de yaşananlar, İran’ın Suriye’de Baas rejimi ve Batı bloğu yanında yer alması, yine bunun göstergesidir. İdeolojik düşünce ve fikrî kalkınmadan yoksun farklı grupların yürüttüğü devrim sonrasında Baas iktidarının yıkılması ile kurulan yeni Suriye’nin yine bir ulus devlet (Arap Cumhuriyeti) olması da buna örnek gösterilebilir. Benzer şekilde, Afganistan ile Pakistan arasındaki sürekli çatışma ve sınır anlaşmazlıkları… ABD bu iki önemli Müslüman beldeyi birbirine karşı kullanarak kendi stratejik amaçlarına hizmet etmektedir. Bu tür sınır anlaşmazlıkları ve iç istikrarsızlıklar, bu ülkelerin Filistin gibi daha büyük küresel İslâmi meselelere odaklanmalarına da engel olmaktadır. Batı, İslâm dünyasında güçlü bir birlik istemiyor. Çünkü birleşmiş bir İslâm coğrafyası, enerji kaynaklarını, ticaret yollarını ve jeopolitik dengeyi kendi eline alabilir. Bu yüzden Batı, her ülkeyi kendi ulusal kimliğine hapsederek onları kendisine bağımlı ve zayıf hale getiriyor.

Böl-parçala-yönet stratejisinin Gazze savaşındaki tezahürü belki de en çarpıcı olanıdır. Bölgesel ulus devletler, Gazze'deki işgal ve savaş sürecinde, kendi "ulusal çıkarlarını" bahane ederek, Filistin meselesine karşı yalnız bırakma politikası uygulamışlardır. Her devlet, kendi sınırlarını ve rejiminin bekasını öncelediği için, Filistin halkının yanında fiilen durmaktan çekinmiştir. Bu durum, ABD ve Batı'nın stratejisinin başarısını kanıtlamaktadır: parçalanmış bir coğrafyada, hiçbir ulus devletin tek başına veya kolektif olarak güçlü bir duruş sergileyecek gücü kalmamıştır.

Bu durumu daha net görebilmek için Batı'nın kendi içindeki yaklaşımına bakmak gerekir. ABD ve Batılı devletler, ekonomik ve siyasi bloklar kurarak, ittifaklar geliştirerek ve uluslararası kuruluşlar aracılığıyla birleşerek güçlenmişlerdir. Onlar, birleşmenin ve entegrasyonun küresel siyasi arenadaki hayati önemini kavramışlardır. Buna karşılık, İslâm beldeleri ise suni ulus devlet sınırlarıyla parçalanarak zayıflatılmıştır. Bu zayıflık, Müslümanların, kendi kaderlerini tayin etme yeteneklerini kaybetmelerine ve dış müdahalelere açık hale gelmelerine neden olmuştur.

İki Devletli Çözüm, “İşgali Meşru Gören Filistin Ulus Devleti”

Gazze'deki savaş sonrası dönemde sıklıkla gündeme gelen ve ABD tarafından, özellikle de Başkan Trump'ın barış planı çerçevesinde vaadedilen çözüm yolu, “iki devletli çözüm” planıdır. Bu plan, görünüşte Filistin halkına bir devlet vaat etse de daha derin ve sinsi bir amaca hizmet etmektedir.

İki devletli çözüm planının temel tehlikesi, kurulacak olan “Filistin Ulus Devleti” fikrinin, mevcut Yahudi varlığını ve işgalciliğini meşru olarak kabul etmesi şartına dayanmasıdır. Bu planın asıl hedefi, Müslümanlara, Yahudi varlığının işgalciliğini kabul etmiş ve uluslararası sistemin parçası haline gelmiş bir Filistin Ulus Devleti fikrini kabul ettirmektir. Ancak bu kabul, İslâmi inanç ve tarihsel gerçekler açısından kabul edilemez bir hakikattir. Bu hakikat, Filistin topraklarının yalnızca Filistinlilere değil, Müslümanların tamamına, dolayısıyla sadece İslâm’a ait olduğudur. Kudüs'ün ve çevresindeki toprakların kutsiyeti ve stratejik önemi, bu topraklara sahip çıkma sorumluluğunu tüm ümmetin omuzlarına yüklemektedir. Dolayısıyla, herhangi bir devletin, Müslümanların tamamının mülkiyeti ve hakkı olan topraklardan feragat etmesini gerektiren bir çözümü kabul etmesi, Müslümanlar için temelden yanlıştır, bu sebeple de iki devletli çözüm planı reddedilmelidir. İki devletli çözüm, Müslümanları “ulus-devlet mantığına” razı etmeye dönük en tehlikeli adımdır. Çünkü ümmet bilinciyle birleşen bir halkın karşısında Yahudi varlığı duramaz ama her biri kendi “ulusal çıkarını” düşünen bölünmüş halklar onun elini güçlendirir.

Filistin meselesinin kalıcı ve İslâmi bir çözüme kavuşması, ulus devletlerin çizdiği zihinsel ve coğrafi sınırları aşmayı gerektirmektedir. Eğer Müslümanlar, Filistin'i yalnızca Filistinlilerin sorunu olarak görmeye devam ederlerse, Batı'nın parçalama stratejisi başarılı olmaya devam edecektir. Filistin topraklarının gerçek anlamda kurtarılması ve Müslümanların yeniden küresel bir güç olarak varlık göstermesi için, Müslümanların birliğinin sağlanması elzemdir.

Bu birliğin sağlanmasının tek yolu, ulus devlet sınırlarını ve ulusalcı ideolojileri bir kenara bırakarak, tarihsel ve İslâmi bağlamda birleştirici bir siyasi yapıya dönülmesidir. İşte tam bu noktada, Hilâfet’in yeniden tesisi kaçınılmaz bir zarurettir. Hilâfet; ulusların değil, ümmetin birliğini sağlayan, Müslümanların topraklarını tek bir siyasi otorite altında toplamayı mümkün kılan ve böylece küresel güçlere karşı koyabilecek bir kudret ve direniş mekanizması sunan tek sistemdir. Gazze’deki acı tecrübe, ulus devletlerin pasifliğini ve zayıflığını ispatlamıştır. Dolayısıyla Müslümanların birliğini yeniden inşa etmek ve küresel stratejilere karşı koymak için Hilâfet’in yeniden kurulması zaruridir.

Hilâfet döneminde Kudüs, ümmetin himayesindeydi. Selahaddin Eyyubi’nin ordusunda Kürtler, Türkler, Araplar, Berberiler omuz omuza savaşıyordu. Hiçbiri “benim sınırım” demedi. Çünkü o zaman ümmet, tek beden gibiydi. Bugün aynı topraklar, onlarca sınırın, bayrağın, ordunun, vizenin arasında paramparça. Batı, bu parçalanmışlık üzerinden “barış planları” üretirken; aslında birliğin yeniden doğuşunu engellemeye çalışmaktadır.

Müslümanların yeniden güç bulması, Batı’nın “böl-parçala-yönet” stratejisini boşa çıkarması, ancak ümmet bilincinin yeniden inşasıyla mümkündür. Bu bilincin kurumsal ifadesi, tarihte olduğu gibi bugün de Hilâfettir. Hilâfet, bir ırkın, bir milletin üstünlüğü değil; Allah’ın hükmünün yeryüzünde adaletle tatbik edilmesi anlamına gelir. Hilâfet, ümmetin siyasi birliğini, ekonomik ve askerî gücünü, yani izzetini yeniden tesis eder. Gazze’nin feryadı, sadece bir toprak parçasının kurtuluş çağrısı değil, bir ümmetin yeniden birleşme çağrısıdır. Ulus-devletlerin çizdiği sınırları aşacak bir bilinç, yeniden dirilişin ilk adımı olacaktır. O gün geldiğinde ne Mısır sessiz kalacak, ne Türkiye bekleyecek ne de Filistin yalnız olacaktır.

Hilâfet yeniden kurulduğunda, ümmet yeniden dirilecektir. Çünkü o zaman ümmet, yeniden tek beden, yeniden tek bayrak, yeniden tek toprak olacaktır.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz