Hizb-ut Tahrir
yargılanmalarına az çok vakıf olan herkes ortada korkunç bir hukuk faciası
olduğunu görecektir. Üstelik bu faciayı görmek için hukukçu olmaya da gerek
yoktur. Bilakis akıl ve vicdan sahibi olmak Hizb-ut Tahrir üyelerine uygulanan
çifte standardı ve hukuksal katliamı görmek için yeterlidir.
1968 yılında başlayan Hizb-ut
Tahrir yargılamalarında kırılma noktası 2003 yılındaki AB Uyum Yasaları
kapsamında “terör” tanımının değişmesidir. 6. AB Uyum Paketi kapmasında yapılan
değişiklik şu şekildedir:
“MADDE 20. - 12.4.1991 tarihli ve
3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 1 inci
maddesinin kenar başlığı "Terör ve örgüt tanımı" şeklinde, birinci ve
ikinci fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma,
yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen
Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni
değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk
Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini
zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok
etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak
amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü
suç teşkil eden eylemlerdir.
İki veya daha fazla kimsenin birinci fıkrada yazılı terör
suçunu işlemek amacıyla birleşmesi halinde bu Kanunda yazılı olan örgüt meydana
gelmiş sayılır.”
Bu maddeyi neresinden
okursanız okuyun, hangi gözle bakarsanız bakın şu neticeye ulaşacaksınız: Bir
eylemi “terör eylemi” olarak nitelendirebilmek için cebir ve şiddet kullanmak
ön şarttır. Yani cebir ve şiddet kullanmaksınız ikna ve telkin yöntemiyle
insanlara fikir beyan etmek fikrin cinsi her ne olursa olsun suç kapsamında
değerlendirilemez. Bununla birlikte cebir ve şiddete başvurmaksızın bir fikir
etrafında bir araya gelmek ve örgütlü bir yapı oluşturmak da kanunen suç
değildir.
Hizb-ut Tahrir,
kurulduğu günden bugüne kadar ve hatta varlığını devam ettirdiği sürece cebir
ve şiddet yöntemini kullanmamıştır, kullanmayacaktır. Bu hakikate rağmen
üyeleri sanki şiddet kullanmış gibi Terörle Mücadele Kanunu kapsamında
yargılanmakta ve 500’den fazla Müslüman 7 yıl 6 ay ile 15 yıl arasında değişen
cezalara çarptırılmaktadır. Molotof atan, bir yere bomba koyan, örgütün hedefi
doğrultusunda adam öldürenler ile Hizb-ut Tahrir üyeleri aynı ceza maddesinden
yargılanmaktadır. Bu haliyle insanlık
suçu arayanların AK Parti iktidarına bakması yeterlidir.
İnsanlık suçu illaki
toplu infazlar için geçerli değildir. İnsani olmayan uygulamaların insanlara
gayri meşru bir şekilde tatbik edilmesi de bir insanlık suçudur. Konunun daha
da netlik kazanması için bir örnek vermek istiyorum. Çiğdem Albasan, Köklü
Değişim Dergisi’nin yazarlarındandı. Herhangi bir müstear isim kullanmaksızın
kendi açık ismiyle kadın ve gençlik konularında dergimize yazılar yazmakta ve
kapitalist sistemin erozyona uğrattığı değerlerimizi hatırlatmaktaydı. Bir
sabah vakti daha gün ağarmadan evinin kapısı çalındı. Hakkında gözaltı kararı
alınmış ve ev aramasına gelinmişti. Üç yaşındaki oğlunun yanında evini didik
didik ettiler. Kocasının itirazları sonucu (Murat Albasan hakkında herhangi bir
gözaltı kararı olmamasına rağmen) ikisini birden gözaltına aldılar ve üç
yaşındaki Muaz’ın gözleri önünde alıp götürdüler. Köklü Değişim’e yazı yazmak Hizb-ut
Tahrir üyeliğine delil teşkil etmesi için yeterliydi onlar nezdinde. 4 günlük
gözaltı süresi sonunda önce savcılığa çıkartıldılar. Savcı tutuklanmalarını istedi,
3 aylık hamile olan Çiğdem Albasan ve eşi nöbetçi mahkemece tutuklandı.
Çocukları Muaz, annesiz ve babası bırakılmıştı. Çiğdem Albasan yoğun gayretler
ve itirazlar sonucunda tam 4 ay tutuklu olarak kaldıktan sonra tahliye edildi.
Mahkemesi devam etti ve neticede hakkında beraat kararı verildi. Çiğdem
Albasan’ın tutuklu kaldığı sürede Muaz’a yaşlı dedesi baktı.
Şimdi size sorarım!
İçeriğinde hiçbir şekilde cebir ve şiddete teşvik olmayan, herhangi bir örgütü
övme ve propagandasını yapma olmayan bir yazı yazdı diye üç yaşında bir çocuk
annesi, üstelik hamile olduğu halde evinden, yavrusundan kopartıp katillerin,
azgınların, annesini lime lime doğrayacak kadar insanlıktan çıkmış mahkûmların arasına
atanlar insanlık suçu işlemiş olmaz mı? Elbette ki olur! Dolayısıyla AK Parti
iktidarı ve onun geçmişteki müttefiki “Paralel Yapı” insanlık suçu
işlemektedir. Her kim bu suça hangi gerekçeyle olursa olsun seyirci kalırsa
suça ortak olmuş olur.
Bahsettiğimiz manada
insanlık suçu o kadar yaygınlaşmış vaziyettedir ki son üç haftada biri 11
yaşında olmak üzere 18 Hizb-ut Tahrir üyesi-destekçisi gözaltına alınmıştır.
Yaşadıkları yargı zulmünü kamuoyuna duyurabilmek için yaptıkları bu girişim
yine zulümle engellenmeye çalışılmıştır.
Devletin güvenlik
birimlerinin giriştiği yeni zulüm dalgasına karşı tepkiler geçmiş yıllara
nazaran artış göstermiş olsa da yeterli seviyede değildir. Böylesine korkunç
haksızlıklar yaşanırken çok az sayıda tepkinin gelmesi kabul edilecek bir durum
değildir. Yaşanan zulümlere yazılarıyla ve ziyaretleriyle tepki göstererek
erdemli bir duruş sergileyen kardeşlerimize buradan bir kez daha
teşekkürlerimizi sunuyoruz. Umarım onların gösterdiği bu tavır sessiz yığınlara
emsal teşkil eder.
Yeri gelmişken Hizb-ut
Tahrir ve hedefleri hakkında birkaç kelam etmek faydalı olacaktır.
Hizb-ut Tahrir’li
gençlerin yaşadığı zulümlere öncülük edenler ve seyirci kalanlar azıcık da olsa
nefsani isteklerden uzaklaşıp aklıselim bir şekilde düşünmeye başlasalar Hizb-ut
Tahrir’in son yüzyılın kaçırılmaması gereken en önemli fırsatı olduğunu
göreceklerdir. Zira o, hurafelerle doldurulmuş, tahrif edilmiş, zalime boyun
bükmeyi, kâfirlerle dost edinmeyi telkin eden İslâm anlayışının karşısında
duran bir kitledir. Beşeri ilah seviyesine yükselten ve hatta beşere secde
eden, Müslümanların aklını ve kalbini uyuşturan tarikat anlayışından
Müslümanları korumaktadır. Yine o, İslâm adına masum insanların kafasını
kopartan, ganimet adıyla insanların malını gasp eden, ortalığı yakıp yıkan,
kendisinden başkasını Müslüman olarak kabul etmeyen, anne babayı bir takım
eksikliklerinde ötürü müşrik olarak gören zihniyetten de korumaktadır. Belki de
en önemlisi Hizb-ut Tahrir Müslümanların bugün bulundukları kötü durumun
başlıca müsebbibi konumundaki batı kültürünün bozukluklarını ifşa ederek şer’î
delillere dayalı bir anti tez üreterek ümmetin içinde bulunduğu kötü hâlden
çıkış yoluna ışık tutan yegâne kitledir. Hizb-ut Tahrir, çağımızın yegâne İslâmî
muhalefetidir. Allah’ın razı olmadığından razı olmayarak Müslümanları içinde
bulundukları durumdan kurtarmak için çalışmaktadır. Siyasi bir partidir. Zira İslâm
ideolojisini esas alarak yönetim işine talip olmak siyasi bir çalışmayı
gerektirir. İslâmî yönetimin ne demek olduğunu ve nasıl tatbik edileceğini
neşriyatlarında delilleriyle ortaya koymuştur. 61 yıllık tecrübeye ve kültür
hazinesine sahiptir. İfrat ve tefritten uzak, katışıksız, Asr’ı Saadet
dönemindeki İslâm anlayışıyla Müslümanları bilinçlendiren ve harekete geçiren Hizb-ut
Tahrir, kaçınılması gereken değil; kaçırılmaması
gereken bir kitledir.
Bu söylediklerimize
karşı şöyle denilebilir: “Madem Hizb-ut Tahrir dediğiniz gibi peki o zaman
neden bunca kanaat önderi ve âlim Hizb-ut Tahrir’den uzak duruyor hatta ondan sakındırıyor.”
Belki söylediklerimiz
acı ve belki de yanlış anlaşılacak ama hakikat odur ki, Türkiye’deki İslâmî
camialar küçük şeyler kazanmayı ve bu küçük şeylerle mutlu olmayı alışkanlık
haline getirmiştir. Ufukları gölgelerinden bir adım ileri gitmez. Olması
gereken şeyi zamanın akışına bırakmakla büyük bir hataya düşmüşler ve bu hata
zamanla onlarda tedrîci hareket metodu hâlini almıştır. Demokratik
standartların esiri olmuşlar ve zamanla demokrasiyi içselleştirmişlerdir. Kendisine
her türlü zulmü reva görene sevgi beslenmesi ve bağlılık olarak özetlenebilecek
psikolojik bir tabir olan Stockholm Sendromuna tutulmuş vaziyetedirler. Eleştiri
kültürü yanına doğru çizgi çizmekten yoksundurlar. Yani “kötü, yaramaz,
doğru değil” gibi olumsuzluk bildiren kelimelerin ardına doğruyu ve olması
gerekeni koymaktan acizdirler. Bu İslâmî camialar eliyle çağı okuma ve çağın
gerçeklerine adaptasyon adına şer’î hükümlere bağlılık yok edilmiştir. En önemlisi de İslâmî düşünce yapısından
yoksun bir şekilde vakıayı analiz etmeye çalışmışlar ve yanılgıya düşmüşlerdir.
Hâl böyle olunca Hizb-ut Tahrir onların hayal dünyalarının karşısına kabus gibi
çıkmakta ve hayalleri hakikat ile değiştirmek için onlara davette
bulunmaktadır. Küçük hayal dünyalarında rahatsız edilmek istemeyenler Hizb-ut
Tahrir’i kötülemekte ve ona asılsız ve hatta yalandan ibaret kulplar takmayı
kendilerine vazife olarak görmektedirler.
İslâm ümmeti tarihinin
en zor günlerini yaşamaktadır. Askerî işgallerin yanına fikrî ve kültürel
işgaller de eklenmiştir. Fitne, Müslümanların arasında ortalığı kasıp kavuran
bir yangın gibi her köşe başını tutmuş vaziyettedir. İslâm Devleti/Hilâfet
adına Müslümanlar birbirlerinin canına ve malına el uzatırken sömürgeci kâfirlerin
planlarından gafil bir şekilde onların piyonu olmuşlardır. Unutmayalım ki
piyonlar en kolay vazgeçilen taşlardır.
Böylesine vahim bir
zaman diliminde Müslümanların taklitlerinden sakınıp gerçek bir Hilâfet’in
peşine düşmeleri gerekir. Zira bu vahim tablo ancak Asr’ı Saadet dönemindeki
İslâm anlayışıyla yönetilen Hilâfet ile ortadan kalkacaktır.
Herkesçe bilinmelidir ki; bizim sahibimiz de yardımcımız da Allah’tır! Ne sömürgeci güçlerin ve bilhassa İngiltere ve ABD’nin yoğun gayretleri ne Türkiye Cumhuriyeti’nin emniyet güçlerinin bizleri tutuklayıp hapse atması ne de IŞİD denilen Bağdadi Örgütü’nün kardeşlerimizi hunharca şehit etmesi Râşidî Hilâfet’in gelişini engelleyemeyecektir.
“Birkaç yıl içinde... Önünde ve sonunda hüküm Allah’ındır.
İşte o gün müminler ferahlanacaklardır.” (Rûm 4)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış