Son asırda İslâmî yönetim, İslâm Devleti ve şer'î hükümlerin
uygulanması tartışmaları ne zaman başlasa, hemen akabinde bir tedricilik tartışması da baş gösterir. Yıllardır, ne zaman
Müslümanlar bir yerde iktidara ulaşsalar ve “Ne ile hükmedilecek?” konusu gündeme gelse, bu tartışmalar yeniden
alevlenir. Gerek Türkiye’de gerekse diğer İslâm beldelerinde aslında bir
asırdır süregelen bir meseledir bu. Hatta Müslümanların demokratik
sistemlere katılması, mevcut laik yönetimlerde yer alması gibi hususların
kaynağında da hep bu tedricilik düşüncesi bulunmaktadır.
Öyle ki, İslâm’ın kâmilen uygulanması talebi ve
şer'î hükümlerin tatbik edilmesi fikri, kerih görülen, yanlış bulunan, hatta “fitne”
olarak değerlendirilen bir anlayış hâline geldi. Hem tedricilik hem de “Tamamını uygulayamadığın şeyin tamamı terk edilmez.” gibi modern kaideler, İslâmî sosyolojinin
temeli kabul edilir hâle geldi ve şöyle denilmeye başlandı:
“Modern toplumları ve Batılı devletleri tahrik etmeyen, demokratik ve
Batılı hayata alışmış Müslüman halkları rahatsız etmeyen birtakım Batılı
hükümleri uygulayalım. Yanlış anlaşılan, Batılıların ve modern halkların kabul
etmediği İslâmî hükümleri ise hemen uygulamayalım.”
Böylece İslâm’ı kâmilen uygulamak ya da uygulama
talebinde bulunmak, maalesef “sosyolojiye ve hayatın gidişatına aykırı kabul
edilen bir anlayış” haline geldi.
Bu durumun en büyük sebebi, Müslümanların
genelinin ruhî, maddî, fikrî ve siyasî alanlarda en düşük ve en geri seviyeye
düşmeleridir. Bu sebeple içinde bulundukları kötü ortama ayak uydurmaya
çalıştılar ve artık fikirlerini bu bozulmuş vakıa ve ortamdan almaya
başladılar. İslâm’a bağlı olanlar bile, İslâm’ın hakikatine ve onun hayata
bakışına aykırı fikirler edindiler. Daha doğrusu, benimsedikleri bu fikirler,
onların İslâm’ı yanlış anladıklarını ve İslâm’ın hayat hakkındaki mefhumlarını
kavrayamadıklarını göstermektedir.
Müslümanların işlerini elinde tutan sömürgeci
kâfirler, bu işleri istedikleri şekilde yönlendirdiler ve kendi ölçüleri ile
mefhumlarını Müslümanlara rahatça kabul ettirdiler. Öyle ki, bu fikirleri
Müslümanların dillerinde pelesenk hâline getirecek kadar başarılı oldular.
Böylece, sömürgeci kâfirler Müslümanlara karşı ilk raundu kazanmış oldular.
Tabii ki, bu durumun sebebi İslâm değil;
Müslümanların net ve doğru anlayıştan yoksun olmaları ve İslâm’a bağlılıkta
netliği ve doğruluğu kaybetmeleridir. Müslümanlar, kâfirlere karşı direnmeye
çalıştılar; ancak bu direniş, vakıadan etkilendi ve maslahatçılığa boyun eğdi.
Bunun sonucunda bozuk yollara girildi ve yanlış adımlar atıldı.
Bu sebeple büyük bir başarısızlığa uğradılar ve
teslimiyet gösterdiler. Neticede, kâfirler İslâm beldelerinde rahatça oturup
kalkar hâle geldiler. Artık hiç kimse onlara karşı çıkamaz, onları engelleyemez
hâle geldi.
Peki, bu sömürgeci kâfirler İslâm’a nasıl saldırdılar ve Müslümanlar onlara
nasıl cevap verdiler?
Kâfirler, “İslâm’ın çağa ayak uyduramadığı,
ortaya çıkan yeni sorunlara çözüm getiremediği” iddialarıyla saldırdılar.
Bu saldırılar karşısında, Müslümanlar kapitalist sisteme göre İslâmî çözümler
üretmeye çalışarak kâfirlerin ithamlarına cevap vermeye kalkıştılar. Oysa
kapitalist sistemin esası, İslâm’ın esasıyla taban tabana çeliştiği hâlde,
Müslümanlar bu iki zıt sistemi birbiriyle uyumlu hâle getirmeye uğraştılar.
Bunun sonucunda yanlış ve çarpık tevillere yöneldiler; şer'î hükümlere zıt,
bozuk mefhumlar ve ölçüler benimsediler.
Bununla birlikte, İslâm’ın modern hayata ayak
uydurabildiğini göstermek gayesiyle, İslâm ile diğer sapkın ideolojiler
arasında uyum sağlamaya çalıştılar. Neticede, bu yanlış mefhumlar ve ölçüler
zamanla İslâmî mefhum ve ölçü olarak görülmeye ve anlaşılmaya başlandı.
Hâlbuki bunları kabul etmek, İslâm’ı terk etmek
ve kapitalist sisteme uymak anlamına gelmektedir. Zira İslâm’ı kapitalist
sistemle bağdaştırmaya yönelik her davet ve bu davetten etkilenen her çağrı,
küfür fikirlerini almak ve İslâm’ı terk etmek demektir. Diğer bir ifadeyle,
Müslümanlara küfür fikirlerini taşımak, küfür fikirlerini almaya davet etmek ve
İslâm’ı terk etmeye çağırmak anlamına gelmektedir.
Ayrıca, maksatlı veya maksatsız olarak İslâm
şeriatına dil uzatıldığını da gördük. Hatta “Rasulullah
SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in gönderilişinden 14 asır geçtikten sonra hâlen
daha aynı fikir yapısını sürdürmemiz akıl dışıdır.” iddiaları öne sürüldü. Bu bakış açısına göre,
İslâm yeni şartlara uyumlu hâle getirilmeli, kalpler yeniden İslâm’a
ısındırılmalı, İslâm’ın kapalılıktan ve İslâm dışındaki ithamlardan
kurtarılması sağlanmalıydı. Bunun için de çağdaş fikirlerle donatılarak çağdaşlık
elbisesine büründürülmesi gerektiği savunuldu. Çünkü bu bozuk düşünceye
göre, “eski elbisesi”yle İslâm artık kabul görmemekteydi.
Bu çarpık düşünce yapısından hareketle, bazı
Müslümanlar kendileri için yeni fikrî kaideler ve ilkeler benimsediler. Yeni
çizgiler ve hatta yeni yönelişler belirlediler. İşte bunlardan en bariz olanı
ve en çok kullanılanı “yönetimde tedricilik metodu” düşüncesidir.
Peki, nedir bu tedricilik?
“Tedricilik”; “istenen şer'î hükme bir defada
değil, aşama aşama varmak” demektir.
Bunu savunanlar ona “merhalecilik” adını verirler.
Onlara göre merhalecilik şöyle uygulanır: Müslüman
önce şer’i olmayan bir hükmü uygular veya öyle bir hükme davet eder. Fakat daha
önce uyguladığı veya davet ettiği hükümden şeriata daha yakındır. Böylece
derece derece şeriata ve hükümlere yaklaşır. Yani her sefer öncekinden daha
fazla şer'î hükme yaklaşır. Böylelikle kendi görüşlerine göre şer’i hükme
ulaşıncaya kadar bu durum devam eder.
Tedriciliğin diğer bir manası ise zamanla
şer’î hükümlerin tamamen uygulanacağı fikri ile şeriatın bazı hükümlerini
uygulamak, diğer hususlarda ise şer’i hükümlerin dışındaki hükümlerin
uygulanmasına karşı susmaktır.
İşte tedricilik budur:
Birinci olarak; “İslâm
hükümlerinin tatbik edilmesinde tedriciliğin olduğunu” söylemek, çok tehlikeli
bir söylemdir. Zira tedriciliği savunanların yaydıkları fikrin anlamı, İslâm
hükümlerinin tek bir defada tatbik edilmesinin gerekmediğidir. Onlara göre
hükümler, yavaş yavaş (tedricen) uygulanmalıdır. Diğer bir ifadeyle, bazı
meselelerde küfür hükümleri tatbik edilmeli, bazı meselelerde ise İslâm’ın
hükümleri uygulanmalıdır! Bu söylemde büyük bir tehlikenin, fesadın ve günahın
olduğu barizdir.
İkincisi; tedriciliği savunanların
getirmiş oldukları delillerde, genel olarak tedricilik konusu üzerinde hiç
düşünmedikleri açıkça görülmektedir. Zira onlar, tedriciliğin caiz olduğuna,
şer’i delilleri inceledikten sonra ulaşmamışlardır. Bilakis mevcut şartlardan
tedriciliğin gerekli olduğuna karar vermişler, sonra bunun caiz olduğuna dair
delil aramaya başlamışlar ve kendisine dair çıkarımda bulunulan meselenin
vakıasına mutabık olup olmadığını gözden geçirmeksizin onları bir araya
toplamışlardır.
Tedriciliği savunanlar bu görüşlerini
delillendirmek için bazı deliller zikrederler.
Örneğin, Mekke
döneminde sadece akideye, ibadetlere ve ahlaka ilişkin ayetlerin inmesi; hüküm
ayetlerinin Medine döneminde inmesini delil getirirler. Faiz, içki gibi bazı
haramların tedricen yasaklandığını iddia ederler; yani “birden değil, insanlara
alıştıra alıştıra haram kılındığını” söylerler. Aîşe RadiyAllahu Anha’nın şu
rivayetini de delil getirirler:
"İlk önce inen sureler, cennet ve cehennem
hakkında tafsilatı içeriyordu. İnsanlar İslâm’a yönelince helal ve haram
ayetleri indi. Eğer önce ‘içki içmeyin’ ayeti inseydi, ‘biz ebediyen içkiyi
bırakmayız’ derlerdi. ‘Zina etmeyin’ ayeti inmiş olsaydı, ‘biz ebediyen zinadan
vazgeçmeyiz’ derlerdi."
Ortaya koydukları bu delillerin
hiçbirisi, İslâm’ın hükümlerinin uygulanmaması, terk edilmesi ve tehir edilmesi
hakkında en küçük bir delalete sahip değildir. Aslında bunu kendileri de çok
iyi bilmektedir. Zira tedricilik davetçilerine şu soruları sormak gerekir:
Hükümler tedricilikle
alınıyorsa içki, faiz ve diğer haramlarla ilgili İslâm’dan önceki eski
hükümleri alabilir miyiz?
Bu soruya cevapları kesinlikle “Hayır!” olacaktır.
İslâmî fıkıh kitapları veya ilk
güvenilir müçtehit ve fakihler, tek bir noktada bile tedriciliğe değindiler mi?
Bir kısım hükümleri uygulayıp diğer bir kısmını uygulamamanın meşru bir yöntem
olduğunu söylediler mi?
Bu soruya da cevapları “Hayır!” olacaktır.
Tedricilik konusunu ilk dönem alimlerimiz
incelemediler. Çünkü bu konu, yaşanan zor şartların zorlaması nedeniyle gündeme
gelmiş, yepyeni bir konudur. Yani aslında modern bir konudur, modern bir
metottur.
Ve tedricilik fikri şeriatın bir parçası
değildir. Aksine, yalan ve iftira yoluyla “ilim” adı altında Batı’dan bize
yerleştirilen yabancı fikirlerden bir tanesidir.
Keza, Müslümanların İslâm'ı eksiksiz olarak
uygulamaları zorunlu ve farzdır:
[الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمْ الإسْلامَ دِينًا] “Bugün dininizi kemale erdirdim
ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’dan razı
oldum..."[1]
Müslümanlar akaid, ibadet, ahlak, muamelat,
iktisat ya da sosyal ilişkiler, dış siyaset, barış veya harple ilgili İslâm
hükümlerinin tümünün uygulanmasından mesuldürler.
[وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ] "Rasul size neyi getirmişse onu alın, neyi nehyetmişse onu bırakın ve
Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah, şiddetli azap sahibidir."[2]
[وَأَنْ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ إِلَيْكَ] "Allah’ın indirdikleriyle hükmet. Onların heva ve heveslerine
(arzularına) uyma. Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni
saptırmalarından sakın."[3]
Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın bu sözü,
Rasulü’nün ve Müslümanların, Allah’ın indirdiği hükümlerin tümüyle
hükmetmelerini ve amel etmelerini gerektirir. Allah Subhanehu ve Teâlâ,
Rasulü’nü ve Müslümanları insanların arzularına ve isteklerine uymaktan
sakındırmakta, indirdiği hükümlerin bir kısmını bile uygulamamaktan dolayı
fitneye düşürülmemeleri konusunda uyarmaktadır.
Yine Allah Subhanehu ve Teâlâ, kâfirlerin,
Müslümanlardan yumuşaklık göstermelerini, kendilerine taviz vermelerini, yarım
ve eksik çözümleri kabul etmelerini istediklerini haber vermekte ve onların
asıl niyetlerinin, Müslümanları dinlerinden döndürmek olduğunu bildirmektedir:
[وَدَّ كَثِيرٌ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُمْ مِنْ بَعْدِ إِيمَانِكُمْ كُفَّارًا حَسَدًا مِنْ عِنْدِ أَنفُسِهِم] "Ehl-i Kitap’tan birçoğu, iman ettikten sonra sizi küfre döndürmek
isterler; bu, kendi nefislerindeki hasetten dolayıdır."[4]
Yine kâfirlerin, Müslümanları hükümlerin
tatbikinden vazgeçirmek istediklerini de bildirmektedir:
[فَلا تُطِعِ الْمُكَذِّبِينَ وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ] "Yalanlayanlara (İslâm’ı reddedenlere) uyma! Onlar, senin kendilerine
yumuşak davranmanı isterler ki, onlar da sana yumuşak davransınlar."[5]
Rabbimiz, zalimlere meyletmememiz gerektiğini de
bildirmekte ve bunun sonucunun felaket olacağını haber vermektedir:
[وَلَا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ] "Zalimlere meyletmeyin; yoksa ateş size dokunur. Sizin Allah’tan başka
yardımcılarınız yoktur. Sonra (Allah’tan yardım da) göremezsiniz."[6]
Tedricilik fikri, şer’i naslardan ve Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve
Sellem’in siretinden açıkça anlaşılacağı üzere, İslâm’a aykırıdır. Onu
şeriata nispet etmek de caiz değildir.
Asıl mesele, tedriciliğin şer’i bir hüküm olup olmadığı meselesi değildir. Mesele,
şeriatın hiçbir surette kabul etmediği bir düşünce metodunun kullanılması ve
bunun yayılmasıdır.
Şer’i açıdan bu metodun ve fikrin hiçbir kıymeti
olmadığı gibi, vakıa açısından da bir kıymeti yoktur. Aksine, Müslümanlar üzerinde büyük bir zararı söz konusudur.
Türkiye’de yıllardır belirli çevrelerce bu fikir
dillendirilmiştir. “Şeriat isteyenler acele ediyor, bu iktidar tedricen
getirecek.” denildi. Hatta
buna “ilm-i siyaset”, “şer’i siyaset” adı verildi.
Peki, sonuç ne oldu?
- İnsanlar, 20 yıl öncesine göre şeriata daha
mı yakın?
- İslâmî hükümlere bakış, dünden daha mı
kuvvetlendi?
- Yoksa artık neredeyse kimsenin şeriatı ümit
edemediği, hatta “İslâmcı” iktidarı destekleyen kesimlerin bile şeriatı
istemediği bir duruma mı geldik?
İnkâr edilemez bir gerçektir ki, tedricilik fikri, İslâm’ın değil; Batılı
seküler hayatın yayılmasını ve yerleşmesini sağlamıştır. Müslüman halkların
tedricen İslâm’dan uzaklaşmalarına sebep olmuştur.
Tüm bunlar göstermektedir ki ister birey ister toplum
ister devlet olsun; İslâm’ın tüm hükümlerini geciktirmeden, bekletmeden ve
tedriciliğe başvurmadan eksiksiz olarak uygulamaları gerekmektedir. Bu hususta ne bireyin ne toplumun ne
de devletin hiçbir şekilde mazereti yoktur. Zira farz olan şey farz kalır ve
kesinlikle onunla amel etmek gerekir. Haram olan şey de haram olarak kalır ve
ondan kesinlikle uzaklaşmak gerekir.
Buna binaen, İslâm’ın hükümlerini uygulamada herhangi bir gevşeklik veya
tedricilik yapmak kesinlikle caiz değildir.
Farzlar arasında fark bulunmadığı gibi, haramlar
arasında da fark yoktur. Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın bütün hükümleri
birdir. Onları geciktirmeden ve zamana bırakmadan uygulamak farzdır.
Aksi hâlde, şu ayetin muhatabı oluruz:
[أَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍ فَمَا جَزَاءُ مَنْ يَفْعَلُ ذَٰلِكَ مِنْكُمْ إِلَّا خِزْيٌ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يُرَدُّونَ إِلَىٰ أَشَدِّ الْعَذَابِ] "Kitabın bir kısmına inanıyor, bir kısmına inanmıyor musunuz? Kim bunu
yaparsa, dünyada rezil rüsva edilir ve kıyamet günü en şiddetli azaba
uğratılır."[7]
Sonuç olarak; tedriciliğe davet edenlerin, şartların ve vakıanın
baskısı altında kaldıklarını, bu baskıdan kurtulmak için bu yönteme
başvurduklarını görmekteyiz.
Bu sapmadan kurtulmak için, Müslümanların öncelikle üzerlerindeki zafiyet ve güvensizlik elbisesini
yırtıp atmaları gerekmektedir. Bütün
işleri yürüten, durumları değiştiren ve hak edene zafer veren Allah Subhanehu
ve Teâlâ’ya sarsılmaz bir iman, bunu gerektirir.
İslâm’ın bir defada kâmilen tatbik edilmesinin
Müslümanları güçlü kılmayacağı, sorunları çözmeyeceği, aksine sorun çıkaracağı
anlayışı, şeytanın vesvesesinden ve kâfirlerin fitnesinden başka
bir şey değildir.
Bu vesveseden Allah’a sığınmak,
fitnelere karşı uyanık olmak ve tüm sorunları çözecek olan yegâne hükmün,
Allah’ın indirdiği hükümler olduğunu en yüksek sesle haykırmak gerekmektedir.
[اَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللَّهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ] "Yoksa cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesinlikle bilen bir toplum
için, Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?"[8]
[1]
Maide Suresi 3
[2]
Haşr Suresi 7
[3]
Maide Suresi 49
[4]
Bakara Suresi 109
[5]
Kalem Suresi 8-9
[6]
Hûd Suresi 113
[7]
Bakara Suresi 85
[8]
Mâide Suresi 50


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış