Hilâfet’in ilga edilmesinden sonra acı yıllar
birbirini kovalamış, her gelen gün giden günü aratır olmuştur. Şairin dediğinin
aksine “bize ne olduysa azar azar” değil “birden/hızlı hızlı” olmuştur.
Halifenin bir kalkan olduğunu, yokluğunda her alanda hissettik. Kalkansız,
düşmanlarımızın elinde istedikleri gibi oyun oynadıkları bir oyun hamuru olduk
adeta. O kadar ki dostu-düşmanı bile tanıyamadığımız bir karmaşanın içerisinde
bulduk kendimizi. Kendilerine asla merhamet edilmeyen, her taraftan üzerlerine
saldırılan kimseler haline geldik. Bir zamanlar düşmanlarına bile hayrı götüren
bir ümmet iken, kendisine bile hayrı dokunmayan bir ümmet haline getirildik.
Işık saçıyorduk dünyaya; şimdilerde parmak uçlarımızı göremiyoruz. Hiç şüphesiz
bunda, -İslâm’ı anlamada gösterdiğimiz zafiyet gibi kendi iç sorunlarımız
olduğu kadar- dışarıdan yapılan fikrî, siyasi ve askerî saldırıların da etkisi
büyük olmuştur. Bu makalemizde, -kendi suçumuzu hep göz önünde bulundurmak
suretiyle- düşman saldırılarından tanınmaz hale gelen nesillerimizin hal-i
pürmelalini ele almaya çalışacağız. Durumun vahametini bir makaleyle ortaya
koyamayacağımızın bilincinde olarak, konuya dair bazı alanlara projeksiyon tutmaya
çalışacağımızı ifade etmek isterim.
Hiç şüphesiz, bir ümmeti değiştirip dönüştürmek
çok zor bir iştir. Zira “ümmet” demek “aynı akideyi paylaşan insanlar topluluğu”
demektir. Hele ki bu ümmet, İslâm ümmeti gibi akidesi akıl, kalp ve fıtrat
açısından mükemmel bir ümmet ise onu, üzerinde olduğu halden/İslâm’dan uzaklaştırmak
çok daha zordur. Sömürgeci kafir Batı, bunu bildiğinden, geçmişten farklı
olarak ümmetle giriştiği savaşın cephelerini fikrî, siyasi, kültürel vb. birçok
alana taşıdı. Hilâfet’in ilgasıyla yetinmedi; Müslümanlara, eğitimden
ekonomiye, askeriyeden siyasete birçok programlar dayattı. Ve bu programları,
taviz vermeden acımasız bir şekilde tüm ümmet coğrafyasında uyguladı. İçeriden
satın aldığı işbirlikçiler ve kendisine bilakaydüşart hayran olan “mankurtlar”,
işini epey bir kolayladı. Ümmetin içerisinde hep uyanık bir zümre olmakla
beraber, derken olanlar oldu. Nesiller, düşman ellerinde, istedikleri gibi alıp
attıkları bir paçavraya, istedikleri gibi kesip biçtikleri bir kadavraya
dönüştürüldü.
Şimdi gelin, bu nesillere tüm bunlar nasıl olmuş,
hep beraber bir bakalım.
Eğitim Alanında Düşman Ellerinde Esir Nesiller
Kültür, hiç şüphesiz insan hayatında önemli
mihenk taşlarından biridir. Ve okul, kültürün devralındığı önemli yapılardan
biridir. Okulda verilen eğitimin, yetişen yeni nesiller üzerinde ciddi tesirleri
vardır. İslâm beldelerindeki mahallî örneklemleri bir tarafa bırakacak olursak,
genel olarak okullarda yürürlükte olan müfredatlar, İslâm ümmetinin içinden
değil dışından fışkırmıştır. Yani kendi öz kültürel mirasından değil
düşmanlarının kültüründen ya doğrudan “motamot” ya da dolaylı olarak “koda kod”
alınmıştır. İçinde yaşadığımız ülkenin eğitim müfredatına, milli eğitim temel
kanununa baktığımız zaman gördüğümüz şey, her şeyiyle İslâm ile çelişen bir
yığın içeriktir. Nerede İslâmi şahsiyetler yetiştirme esasına mebni İslâm’ın
öğretim siyaseti, nerede Batılı değerler üzerine mebni mevcut eğitim siyaseti.
Laiklik, vatancılık, milliyetçilik, menfaatçilik, devletçilik gibi İslâm’ın
kaldırmak için geldiği şeyler, körpecik dimağlara “yüce değerler” olarak dikte
ediliyor. “Düşman ellerinde esir nesiller” derken, mecaz yok, kinaye yok,
herhangi bir edebî söz sanatı yok; düpedüz bir gerçekten bahsediyoruz! Düşman
Batı, en ince detaylarını bile ihmal etmeden, seküler bir müfredatı İslâm
beldelerinde yürürlüğe soktu. Bu müfredatla kendilerini, nesillerimizin dönmesi
gereken kıble tayin ettiler. Batılı düşünürleri, “onlar olmadan düşünme
eylemini gerçekleştiremeyeceğimiz, kendilerinden vazgeçilemez büyük kimseler”
olarak önümüze koydular. Böylece ümmetin evlatlarında -akidelerinden
uzaklaşmalarının doğal sonucu olarak-, korkunç bir acziyet meydana geldi. Her
taraftan kendilerine sunulan şey, sadece Batı ve Batı’ya ait şeylerdi. Eh işte,
yer yer müfredata yerli ve milli(!) birtakım unsurlar yerleştirilmiş olsa da bunlar
bile düşmanın işine yarar bir kıvamda aralara sıkıştırılmıştır.
Eğitim, insan hayatındaki en önemli girdilerden
biridir. Bu girdi kötü olduğunda, doğal olarak kötü çıktılar elde edilecektir.
Bugün bu çıktılara baktığımızda gördüğümüz şey, erken yaşta işlenmeye başlanan
suçlardır; alkol, uyuşturucu, zina, cinayet vs. saygısını yitiren, sevgiye
susamış bir nesil…
Mutluluğu âlemlerin Rabbini razı etmede değil de
metada arayan hedonist bir nesil. Düşmanın istediği şekilde oradan oraya
savrulan, ideal yoksunu fikirsiz bir nesil. Anlamın içinden çekilip alındığı
kupkuru bir nesil. Böyle bir nesil, galaksiler arası seyahat etse ne olacak! Dünyanın
kuzey-güney kutuplarının yerlerini değiştirecek bir tekniğe sahip olsa ne
olacak! İnsanın canını, malını, ırzını, neslini ve aklını muhafaza edecek bir
mefkûreden yoksun olduktan sonra tahrip etmekten başka bir semeresi olmayan teknik,
neyi onarabilir ki! Hoş, teknik olarak bakıldığında bile, okuduğunu anlamakta
dahi güçlük çeken bir nesille karşı karşıyayız.
-Düşmanlarımız tarafından inşa edildiğinden-
başına kim gelirse gelsin, sistem değiştirilmediği müddetçe bu acı tablo
değişmeyecektir. O kadar ki “Dindar nesil yetiştireceğiz” diyenler bile
işi daha fazla bozmaktan başka bir şey yapmamışlardır. Laik sistemin savunucularından
Prof. Dr. Sinan Canan’ın dediği gibi; “Türkiye’yi sekülerize etmek isteyen
bir özel parti gelmiş olsaydı bence bu kadar başarılı olamazdı.”
Mevcut eğitim sistemi köleliği
modernleştirmekten, kör taklidi içselleştirmekten, iyiyi kötü-kötüyü iyi kılmaktan
başka bir sonuç vermemiştir. Zira düşmanlarımızın elinde şekillenmiştir.
Medya Alanında Düşman Ellerinde Esir Nesiller
İster klasik medya olsun, isterse de sosyal medya
olsun, üretilen içeriklerle nesiller ifsat ediliyor. Müstehcenliğin normalleştirildiği,
kötü örneklerin rol-model olarak sunulduğu medya ortamı, nesillerimizin
fikrini, zikrini ve davranışlarını bozuyor. Uyuşturucu müptelası, zevk düşkünü -sözde-
sanatçılar, okul ortamlarına davet edilecek kadar popüler hale getiriliyor. “Tik
Tok” ve benzeri sosyal medya uygulamaları ile en adi hareketler, bir akım
halinde hızla yayılıyor, gençlerin zihinleri meflûç hale getiriliyor. Eğitimle,
derin-aydın düşünmekten uzak düşürülen nesiller, içgüdüsel dürtülerinin kurbanı
haline geliyor. Haliyle; tefekkür etmeyen dimağlar, ziyade saçmalar!
Medya, sömürgeci kâfirlerin, ümmetin üzerinde “beşinci
kol faaliyetlerini” gerçekleştirdikleri güçlü bir araç. Medya yoluyla hem
hakikatler ters yüz ediliyor hem de dostlar ile düşmanların yeri
değiştiriliyor. Sömürgecilerin mutfaklarında pişirilen onca habis proje, medya
gücüyle nesilleri helak ediyor. Katilleri maktul, zalimleri mazlum gösteren bir
medya, olsa olsa düşman medyası olabilir. Böyle bir medyanın tesirinde kalan
nesil, suçu da suçluyu da meşru görür; dahası müdafaa eder. Mevcut medya,
ellerinde esir düşen nesilleri, celladına âşık hale getirmiştir. Akidesine
dayanan, akidesiyle her şeye bakan uyanık kimseler olmasaydı, mevcut medya,
haktan yana görünür hiçbir şey bırakmayacaktı. Görece bağımsız olan sosyal
medya ortamlarında uyanık Müslümanların büyük gayretleri olmasa, görüntü çok
daha kötü olacaktı.
Bozuk düzen, sürekli suç ve suçlu ürettiğinden
medyaya dikkate alınacak müspet örnekler koyulamamaktadır. Güne herkes,
medyadan izlediği; cinayet, gasp, hırsızlık ve benzeri kötü haberlerle
uyanmaktadır. İnsan, bir yerde maruz kaldığı şeylere benzemeye başlayan bir
varlıktır. Sürekli olumsuz içeriklere maruz kalan insanlar, bir süre sonra bunu
normal karşılamaya başlar. Acı ve tiksinti verici şeyler, bir süre sonra acı
vermeyen, kanıksanan, normal şeyler haline gelmeye başlar.
Noam Chomsky’in “Medya Gerçeği” kitabının tanıtım
bülteninde ifade edildiği gibi:
“Yıllar önce, zavallı bir kuşun petrole bulanmış,
çaresiz görüntüsü karşısında dehşete kapılıp lanetler yağdıracak kadar hassas
olduğumuz günlerde, çoğu kadın ve çocuk, 100 bine yakın insanın gökyüzünden
yağan bombalar altında ölümünü, sıcak odalarımızda kahvemizi yudumlayıp koltuğa
yayılırken, havai fişek gösterileri gibi izlemiştik. Anlaşılan, kıyamet
habercilerinden Guy Debord’un 1968’lerde öngördüğü ‘Gösteri Toplumu’
gerçekleşmişti.”
Velhasıl maalesef medyada etkin güç,
düşmanlarımızdır ve nesillerimiz, onların ellerinde esirdir; ta ki İslâm
yeniden hayata egemen olasıya kadar…
Siyaset Alanında Düşman Elinde Esir Nesiller
Siyaset alanında da nesillerimizin düşman elinde
esir olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira bugün siyasi olarak yönetimin köşe
başlarını tutan kimseler ya doğrudan düşmanlarımızın atadığı ya da
atanmalarında parmaklarının olduğu kimselerdir. Zira bütün bir ümmet sathında
görülen şey, siyasilerin düşmanlarımızla iş birliği içerisinde olmalarıdır. En
son yaşanan Gazze olayları, bu gerçeği ayın on dördü gibi ortaya çıkardı. Zira
siyasetin en başındaki onlarca lider, düşmanlarımızla dost olduğunu apaçık bir
şekilde gösterdi. Gasıp Yahudiler, kardeşlerimizi, attıkları binlerce ton
bombalarla paramparça ederken onlar/yöneticiler, bunu sadece izlemekle
yetindiler. Keşke sadece izlemekle yetinseler; 7 Ekim Aksa Tufanı Harekâtıyla
psikolojik olarak darmadağın olan işgalci varlığa “hayat suyu” oldular; ne
ilişkilerini kestiler ne ticaretlerini… Ümmetin orta yerinde kardeşlerimizin
katledilişini izliyorsak, bu, siyaset alanında düşman ellerinde esir olmamızdan
mütevellittir.
Siyasetçilerin ellerinde, düşmanlarına peşkeş
çekilen, toprakları düşmanların savaş üsleri haline getirilen bir ümmet, esir
değil de nedir! Bu topraklardan “çekilir gibi” yapanlar, asla bu topraklardan
çekilmediler. Bize düşman bir sistem ve bize düşman siyasetçilerini bıraktılar.
Bıraktıkları bu sistem ve siyasetçiler, nesilleri mahvetti. “Kötünün iyisi”(!)
diye iktidara getirilenler bile, bu ümmetin canını, malını ve ırzını
umursamadı. 57 lider, “esir düşmeden önce var olan tek bir halifemiz
etmedikleri” acı gerçeğini yüzümüze çarptılar!
Öte yandan mevcut siyaset ve siyasetçiler,
nesilleri birbirine düşürdüler. Menfaatlerinin üstünü “vatan-millet-Sakarya”
türküleriyle örttüler. Meriç’in ifadesiyle “düğüne gider gibi gazaya giden”
ümmetin evlatlarını birbirine düşürdüler. Üç kuruşluk menfaatleri için
insanların arasına, kin, nefret, öfke ve bölücülük tohumları ektiler. Kendi
maslahatlarını toplumun maslahatıymış gibi lanse ettiler. Onlar semirdikçe halk
seyirdi. İnsanların işlerini yoluna sokmak için girdikleri siyaseti, işleri
daha bir içinden çıkılmaz hale getirme aracı haline getirdiler. İnsanlara, “biz
sizin için varız” demelerine karşılık, insanların varlığı, kendileri için
hiçbir anlam ifade etmedi. Varsa-yoksa kendileri ve menfaatleri oldu, hep
gündemlerinde. Allah’ın rızası, halklarının maslahatı umurlarında bile değildi.
Öyle olsa idi; koca bir ümmeti düşmanlarının insaflarına terk ederler miydi?
İktidarıyla muhalefetiyle, nesillerimizi tahrif
ve tahrip eden bir siyasi ortamın havasını teneffüs ediyoruz. Halklarına maddi
ve manevi çöküşten başka bir şey veremeyen bu siyasilerden kurtulmak,
nesillerimizin selameti için hayat-memat meselesidir.
İslâm beldelerinde sömürgeci Batı’nın adeta “sömürge
valileri” gibi hareket eden bu siyasilerin tavırları; -son Gazze hadisesinde
görüldüğü gibi- ümmetin coğrafyasında kıyametler kopsa bile işin ucu kendilerine
dokunmadığı müddetçe kıllarını dahi kıpırdatmadıklarını, kıpırdatmayacaklarını
bir kez daha tescil etmiştir.
Hilâfet’i ilga edenler, böylesi hain siyasiler
eliyle bu emellerine ulaşabilmiş, tekrardan Hilâfet’in ikamesi önüne de yine böylesi
siyasileri engel olarak koymuşlardır. Winston Churchill, kendisine atfedilen
bir sözde boşuna şöyle demiyor: “Osmanlı'yı mahalle mahalle işgal etseydik Hilâfeti
kaldıramazdık.”
Askerî Alanda Düşman Ellerinde Esir Nesiller
Bir zamanlar, insanlığın hidayeti için, insanlarla
İslâm arasındaki engelleri ortadan kaldırmak için cepheden cepheye koşan
nesillerden, şimdilerde özbeöz kardeşleri düşmanları tarafından katledilirken
kılını kıpırdat(a)mayan nesillere… Bir zamanlar “mazlumların hamisi” olan
askerden, mazlumlara sırtını dönen, zalimlerin tahtlarını koruyan askerlere…
Hiç şüphesiz her alanda olduğu gibi askerî alanda
da düşmanlarımız bizleri zapturapt altına aldılar. Askerî hedefleri, ulusal
sınırlarla kayıtladılar. Kendileri dünyanın her tarafında -askerî olarak- at koştururken,
İslâm ümmetinin asker evlatlarını, ulus-devlet kafesine hapsettiler. Hemen
sınırın diğer tarafında, 5 metre ötesinde katledilen kardeşlerini izliyor askerlerimiz.
Milyonlarca aktif askerden oluşan İslâm beldelerinin orduları, kışlalarda silahları
pas tutturularak çürütülüyor -tabii arada sahte hedeflerle silahların pası da
alınmıyor(!) değil hani-…
Hain yöneticilerin elinde düşmanlarımıza karşı
uysal, ümmetimize karşı aslan kesilen askerlerimiz, düşmanlarımızın elinde esir
değil de nedir! Söyler misiniz Allah aşkına, İslâm ümmeti tarihin hangi
safhasında elindeki bunca askerî güce rağmen böylesi utanç verici bir duruma
düşmüştür? Coğrafyasının her karışı işgal edilmemiş olsaydı, bugün gasıp
Yahudiler, bu kadar rahat olabilirler miydi? Çok değil, etrafındaki en basit
askerî oluşumdan yani düzenli bir ordudan bile şüphe etseydi, böylesi bir
mezalime kalkışabilir miydi? Onlar ki yeryüzünün en korkak yaratıklarıdır… Varın,
siz düşünün düşman ellerinde nasıl esiriz! Nerede tek bir Müslümanın iffeti,
izzeti için ordular seferber eden halifeler, nerede koca bir halk yok edilirken
bunu izleyen korkak liderler/komutanlar!
Bize korkakların korkağı Yahudiler karşısında bu
zilleti tattıranlar, düşman ellerinde esir değil de nedir! Kadınlarımıza, “alın
bu etekleri giyin silahlarınızı bize verin biz savaşırız” dedirten ordular,
esir değil de nedir! “Madem ölüm tek bir defa gelecek o da neden Allah için
olmasın!” demeyen/diyemeyen bir ordu, nasıl kardeşlerinin imdadına koşacak,
dahası niye koşacak?
Rabbimizden niyazımız, nesillerimizi, bütün
alanlarda düşmanlarımızın elinde esir olmaktan kurtaracak 2. Râşidî Hilâfet
Devletini bizlere bir an önce ikram etmesidir. Bu, uğrunda çalışılacak ölüm-kalım
meselemiz olmalıdır. Zira gerçek anlamda maddi-manevi hürriyetimize ancak
onunla kavuşuruz. Rabbimiz o günleri ümmetimize yakınlaştırsın…
[وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۘ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُقٖيمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَيُطٖيعُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُؕ اُو۬لٰٓئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللّٰهُؕ اِنَّ اللّٰهَ عَزِيزٌ حَكٖيمٌ وَعَدَ اللّٰهُ الْمُؤْمِنٖينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرٖي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدٖينَ فٖيهَا وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فٖي جَنَّاتِ عَدْنٍؕ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِ اَكْبَرُؕ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظٖيمُࣖ] “Müminlerin erkekleri de kadınları da birbirlerinin velîleridir; iyiliği teşvik eder, kötülükten alıkoyarlar, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve resulüne itaat ederler. İşte onları Allah merhametiyle kuşatacaktır. Kuşkusuz Allah mutlak güç ve hikmet sahibidir. Allah mümin erkeklere ve mümin kadınlara içinde ebedî olarak kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve adn cennetlerinde güzel meskenler vaad etmiştir. Allah’ın rızâsı ise hepsinden büyüktür, işte büyük bahtiyarlık da odur.” [Tevbe Suresi 71-72]


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış