Gündemin akıntısıyla
beraber aktüel kişi ve kurumlar konu edinilip tartışılır. Fakat çok görünürde
ve medyatik olmasalar da kılcal damarlarımıza kadar nüfuz etmiş bazı yapı ve
anlayışlar nedense ajandamızda fazla yer işgal etmez. Örneğin Fethullah Gülen’in
rüyalarından çeşitli anlamlar çıkarılması, gelecekle ilgili kehanetvari
öngörülerde bulunulması, STV’nin dizilerinde SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i
kamyonete bindirmesi gibi konuların gündem edilmesi daha ziyade Paralel
Yapı’nın siyaseti kurcalaması sebebiyledir. Peki siyaseti değil de ümmetin
zihnini kurcalayan, tam da sömürgecilerin istediği gibi Müslümanları pasifize
eden kerametçilik ve evliyacılık anlayışını neden gündem etmeyiz. Kerametçilik
ve evliyacılık bir anlayıştır, arızalı bir anlayıştır. Sahih İslâmî akideye
sahip olmayan zayıf kalplere sirayet eden bu anlayış; fıtrattaki tedeyyün
içgüdüsünden kaynaklanan takdis meylinin doğru bir şekilde tatmin edilmemesi
hâlinde açığa çıkar. Bir de bakmışsın insan kendisine farklı kutsallar edinmiş.
Hâlbuki sahih ve sağlıklı iman aklî ve naklî yönden kati naslara dayalı olmak
zorundadır. Aksi taktirde fıtrat boşluk kabul etmez, yerini hurafeler doldurur.
Bu bozuk anlayış; uysal ve mutî Müslüman modelleri üreterek mevcut gayri İslâmî sistemin bekasına katkı sağlar. Müslümanı sahih bir İslâmî şahsiyetten, bu şahsiyetin sahip olması gereken hassasiyetlerden uzaklaştırır. Kişinin tüm ilgi ve algı alanını ferdî, ahlaki sahayla sınırlandıran karışık zihniyete sahip şahsiyetler üretir. Bu şahsiyetler şeyhlerini ve evliyalarını öyle çok severler ki onları sevgide Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in üzerine çıkarırlar. Hatta onları Allah Celle Celâlehû’yu sever gibi severler.
“İnsanlardan kimi de
Allah’tan başka bir takım şeyleri O’na denk tutarlar da onları, Allah’ı sever
gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise çok daha fazladır” (Bakara 165)
Evliya Denilen Kişilerin
Seçkin Şahsiyetleri
Sevgide
ifrata kaçanlar böyle bir sevginin, sevdiği kişiye zulmetmek olduğunu bilseler
belki vazgeçecekler ama aşırı sevgi insanı kör eder. Zulmün anlamlarından biri
de eşyayı olduğundan farklı bir konuma koymaktır. Aşırı yüceltmeye maruz kalan
tarihî şahsiyetler, ne onlara bu zulmü reva görenlerin hayallerinde ürettikleri
efsanelerde canlandırdıkları gibi yaşayan, ne de herhangi bir beşerin bu derece
kutsanmasını tasvip edecek insanlardı. Onların, kendilerini uçuran zamane
müritlerin kisveleriyle uzaktan yakından alakaları yoktu. Çağımız
evliyacılarının zalim sultana, zulme ve zulüm düzenlerine karşı sessizliğinden
ve tepkisizliğinden onlarda eser yoktu. Tam aksine onlar Rasul SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in şu hadisi şeriflerini kendi uzuvları gibi sahiplenmiş
ve sindirmiş değerli şahsiyetlerdi. Şöyle ki;
“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.”
“Hayır! Ya iyilikle emreder, kötülükten nehyeder, zalimi
zulmünden alıkoyar, onu hakka çevirir ve hak üzerinde sabit kalırsınız yahut da
Allahu Teâlâ kalplerinizi birbirine düşürür. Sonra sizi de onları (benî İsrail)
lanetlediği gibi lanetler.” (Ebu Davud)
“Kim, Allah’ın ahdini bozan, Rasulullah’ın Sünneti’ne
muhalif olan, Allah’ın haram kıldığını helal kılan, Allah’ın kullarına kötülük
ve düşmanlıkla davranan zalim imamı/yöneticiyi görür de söz veya fiiliyle onu
düzeltmezse, onu sokacağı yere (Cehennem’e) sokması Allah’a bir hak olur.”
(Taberi Tarih-İbni Esir Kâmil)
Güvenilir
tarih kaynaklarında geçtiğine göre Abdulkadir Geylanî; Dönemin halifesi Muktefi
Liemrillah’ı muhasebe etmek ve ibnu Muzahinu’z Zalim diye meşhur Yahya b.
Said’i kadılık görevine getirdiğinden ötürü reddetmek için minbere çıktı ve ona
şöyle hitap etti: “Zalimlerin en zalimini
kadılık makamına getirdin Erhamu’r Rahimîn olan Allahu Teâlâ’nın huzurunda
Kıyamet Günü nasıl hesap vereceksin? Halife bu hitap karşısında ürperdi ve o
anda adı geçen zalimi görevinden azletti” (Galaidul
Cevahir)
Hasan-ı
Basri’den, mü’minlerin halifesi Ömer b. Abdulaziz RadiyAllahu Anh adaletli imamın özelliklerini
yazmasını istediğinde, ona şu cevabı verdi;
“Şüphesi Allah Teâlâ
adil imamı her sapanı doğrultan, her zalimi hizaya getiren, her sapığı
düzelten, her zayıfın destekçisi, her zulme uğrayanın yardımcısı, her yardım
dileyenin sığınağı kıldı. O Allah ile kulları arasında kaimdir. Allah’ın
kelamını dinler ve insanlara duyurur. Allah’a boyun eğer ve halkı da Allah’a
boyun eğdirir. O efendisinin kendisine güvendiği mal ve evladu iyalini
korumasını istediği köle gibidir. O Allah’ın kullarına cahiliye kanunlarıyla
hükmetmez. Onları zalimlerin yollarına sevk etmez. Zayıfları kuvvetlilere
ezdirmez. O yetimlerin vasisi, fakirlerin hazinedarı, küçüklerin mürebbisi ve büyüklerin
geçimini sağlayandır.” (Nihayetu’l edeb el-Akdu’l Ferid)
Hüccetu’l İslâm İmam-ı Gazalî
RadiyAllahu Anh yöneticilerin bozulmasını âlimlerin
bozulmasına bağlar. Günümüz tarikat şeyhleri de âlim mesabesindedirler. Her ne kadar bir iki istisna dışında hiçbirinden
ilmî eserler sadır olmadığından ilmî derinlikleri hakkında fikir sahibi olamasak
da insanlara vâzü nasihat eden mürşitler olmaları vasfıyla âlimlerin
sorumlulukları onlara da şamildir. Şunu da belirtelim ki sadece ahlak ve
ibadetler hakkında taklit eserler telif etmek ve sadece bu konularda
nasihatlerde bulunmak kişiyi âlim yapmak için yeterli değildir. Gerçek âlim;
nasihati tüm unsurları ile ifa edendir. Nedir nasihat? Cevabını Rasul SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’den dinleyelim;
“Din nasihattir. Biz; kimin için, dedik. Rasulullah; Allah
ve O’nun Kitabı, Rasulü, Müsüman yönetici ve bütün halk için, buyurdu”
(Müslim)
İmam-ı
Gazalî İhya’da âlimlerle ilgili şunları söyler;
“İyilikle emretmek, kötülükten nehyetmek ve yöneticilerin
kudretine karşı aldırış etmeme, âlimleri yolu ve âdeti idi. Ancak o âlimler
Allah’ın onları korumasından ibaret lütfu ile yetiniyorlar ve Allah’ın onlara
şehadeti tattırmasına razı oluyorlardı. Bütün amellerinde niyetlerini Allah’ın
rızasına çevirdiklerinde onların sözleri katı kalplere de tesir etti, onları
yumuşattı ve sertliğini giderdi. Zamanımızda ise; tamah, âlimlerin dillerini
bağladı ve artık hakkı söyleyemez oldular. Sözleri hallerine uymaz olduğundan
hakkı söylemiş olsalar bile başarıya ulaşamazlar. Doğru söyleseler ve ilmin
hakikatini serdedip yaşasalar şüphesiz felah bulurlar. Gerçek şu ki; halkın
bozulması, yöneticilerin bozulmasıyla, yöneticilerin bozulması ise âlimlerin
bozulmasıyladır.” (İhya’u Ulumu’d Din)
Günümüz
Şeyhlerinin Durumu
Kendisine
seyyid diyen, şerif diyen herkesin bir tarikat kurduğu günümüzde şeyhler, o çok
yücelttikleri Abdulkadir Geylanî’yi örnek alıp iktidardaki şahısları açıkça ve
yüzüne karşı şiddetle muhasebe ediyorlar mı? Lafta yere göğe sığdıramadıkları
Hasan Basri gibi, adil imamı tarif ederken “cahiliye
kanunlarıyla hükmetmez” diyebiliyorlar mı? Sürekli
okudukları İhya’da “gerçek âlim, emretme ve
nehyetmede yöneticilerin şehadeti tattırmasından çekinmeyip hakkı
gizlemeyendir.” Kısmına gelince hallerine bakıyorlar mı?
Kerametleri
kendilerinden menkul günümüz tarikat şeyhleri neden bu kerametlerini müritleri
dışında kimseye göstermezler? Neden kapalı devre yayın yaparlar? O kerametleri
de ne hikmetse hiçbir mürit kendi görmemiştir, hepsi bir göreni görmüştür.
Kerametin amacı inkârcıları inandırmak ve sapanları doğru yola getirmek değil
midir? Bu amaca hizmet etmesi için açıktan ve meydan okuyucu tarzda yapmalı
değil midir? Mürit zaten yola gelmiş veya en azından yola koyulmuş kişidir,
onun keramet görmeye ihtiyacı yoktur. Kerametlerinizi Müslümanım deyip de
hurafelere sapmış, kafaları demokrasiyle bulanmış milyonlara gösterseniz de uyansalar
daha hayırlı olmaz mı? Günümüzde Müslümanlara musallat olmuş binlerce münker
varken âlimlerin ve mürşitlerin inzivada zikir ve duadan başka bir şeyle meşgul
olmamaları caiz midir? Hâlbuki sosyal ve siyasal belalar kol gezerken sadece âlim
ve mürşitler değil, münkeri gören mü’minlerden her kim olursa olsun o münkeri
değiştirmekle mükelleftir.
“Sizden her kim bir münker görürse onu eliyle değiştirsin,
gücü yetmez ise diliyle değiştirsin, gücü yetmez ise kalbiyle buğz etsin. Bu
ise imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim)
Ey
keramet ehli! Keramet elinizle uyuşturucu sorununa el atsanız, zina, içki,
kumar, boşanma, intihar ve faiz problemlerine dokunup çözseniz daha doğru olmaz
mı? Allah herkese gücü oranında sorumluluk yükler ve sorumluluğu oranında onu
hesaba çeker. Olağan güçleri olan insanları kendi kapasitelerinden hesaba
çekilecekler. “Olağanüstü” gücü olan insanlara gelince onlar gerçekten bu
güçlere sahipseler gereğini yapıp yapmadıklarından, yapabilecek olup da
yapmadıkları şeylerden de hesaba çekilecekler.
Diyeceklerdir
ki; “Keramet Allah’tandır, dilediği zaman verir.”
Derim
ki; Şeyhinizin kerametini anlatırken şunları söylemiyor musunuz; “Benim şeyhim soruyu sormadan cevap verir, kalbi okur,
uzaktan tüm müritlerinin ne yaptığını görür, himmet seydam! dersen yetişir, ledün
ilmine sahiptir. Sadece zahiri değil bâtını da bilir, tayy-ı mekân eder. Gece Kâbe’de
namaz kılar gelir, aynı anda birkaç yerde görülür. Tayy-ı zaman eder, geçmişe
ve geleceğe gider-gelir. Ölüler ve hayvanlarla konuşur.”
Sorarım;
şeyh kalp okur da neden kâfirlerle, katillerin kalplerini okumaz da tedbir
almamıza yardım etmez? Müritlerin her yaptığını gören gözleri neden tuzak kuran
işgalcilerin planlarını görüp deşifre etmez? “Himmet” diyeni duyar ve imdadına
yetişir de neden Myanmar’dan Suriye’ye, Orta Afrika’dan Orta Asya’ya feryadı
figan eden milyonları duyup yetişmez. Onları sevmez mi mübarek? Zahiri de bâtını
da bilir de neden zuhur eden sapkınlıkların ayan beyan sebebi olan demokrasi ve
laiklik illetlerine karşı sessiz kalır? Tayy-ı mekân eyleyip müritlerini
şaşırtacağına neden vahşi Beşşar ve Şebbihası’nın önde gelenlerine aynı anda
görünüp bir tekbirle şaşkınlıktan akıllarını almaz?
Sorarım;
Tayy-ı zaman ve tayy-ı mekan edeceğinize say-ı dimağî etseniz de ümmet fikrî çalışmanızdan
istifade etse… Böylelikle öğrensek say-ı beliğ (emek sarf ederek gereği gibi
çalışma) nasıl oluyormuş ve çalışsak biz de takatimiz yettiğince, daha iyi
olmaz mı?
Sorsa
Şeyh; Sorabiliyorsa Guta’da kimyasalla katledilen çocuğa “Hangi günahtan dolayı öldürüldün?”
diye.
Sorsa
Şam’da tecrit edilmiş kamplarda açlıktan yenmiş kedilerin kemiklerine “Müslümanlar senden başka yiyecek bir şey bulamadılar mı?” diye.
Sonra gücünün yettiği her şeyi yapsa ve yıksa zulüm düzenini daha iyi olmaz mı?
Sorarım;
Neden Ümmet-i Muhammed’i fikirlerle uyandırıp gözlerini açmak yerine
menkıbelerle gözlerini kapatır, uyutursunuz? Neden ümmete Râşidî Hilâfet’i
anlatmazsınız da Hilâfet kavramını siyasi anlamdan soyutlayıp ona mistik bir
mana yüklersiniz? Neden biat gibi toplumsal ve siyasal bir vecibeyi kendinize
itaate ve el vermeye indirgeyip çapını küçültürsünüz? Bunu yapmakla biate
bid’at eklediğinizin farkında değil misiniz?
Sorarım: Neden insanın
“kendisi”, yani “içgüdüleri” dışında manası olmayan “nefs” kelimesine emmare,
levvame, mutmeinne gibi sıfatlar ekleyip insanın içine öldürülmesi gereken bir
“kötü adam” katarsınız? Böyle tanımlayarak insandan ayrılmaz bir parça olan
içgüdüleri bastırmaya ve yok etmeye çalışır ama asla başaramazsınız içgüdüleri
yok edemeyiz, sadece isteklerini şeriata uygun şekilde tatmin etmek suretiyle
hayvandan farkımızı ortaya koyarız. Şeriata uyduğumuz oranda da insan ve seçkin
insan seviyelerine yükseliriz.
Günümüzün sahtekâr ve
yalancı şeyhlerini, mehdilerini ve medyumlarını mevzu bahis bile etmeye değmez.
Onlara kanan zavallıların tez elden kurtulmaları için Allah’tan ancak akıl ve
hidayet niyaz edilir.
İncelenmesi gereken; kendi iddialarına göre ehl-i beyt’ten olan yaygın tarikat şeyhleridir. Bu şeyhler bir bakıma mazur, hatta mağdur sayılırlar. Zira çoğu kendi tercihleri ve çabaları neticesi posta oturmazlar. Ya tevarüs yoluyla kendilerini orada bulurlar ya da tayin yoluyla oraya getirilirler. Esas imtihanları da o noktada başlar. O noktaya geldikten sonra ya Ömer b. AbdulAziz gibi devraldıkları yanlış düzeni değiştirmeye çabalarlar ya da düzenin sağladığı nimetlerin rehavetiyle statükoya teslim olurlar. Üçüncü bir ihtimal de işleyen çarkın dişlileri arasında sıkışıp düzeni bozmadan devam ettirirler. Benim şahsî kanaatim çoğunun üçüncü durumda oldukları yönünde. Tabii ki bu onları sorumluluktan ve hesaptan kurtaracak bir özür değildir.
“Elif, Lam, Mim.
İnsanlar (yalnız) inandık demeleriyle bırakılı verileceklerini, kendilerinin
imtihana çekilmeyeceklerini mi sandı(lar)?” (Ankebut 1-2)
Keramet Felsefesi
Bu tür tarikatların
gıdası kerametleridir. Onlarla beslenirler, onlarla gelişirler. Besin
kaynaklarını kaybederlerse boşlukta kalırlar, işte o an düşünme fırsatlarının
olduğu andır. Keramet gıdasını yedikleri sürece gözleri yarı kapalı kurbanlar
olurlar, iradelerini mürşide teslim ederler.
Ey müridan! Allahu Zül Celâl’in şu ayeti sizi ürkütüp gözlerinizi açmaya yetmez mi?
“Gerçekten hiçbir
yükümlü başkasının yükünü yüklenmez. Doğrusu insanın çalışmasından başkası
kendisinin değildir ve elbette çalışması yarın görülecektir." (Necm 38-40)
Ya şu ayet sizi düşündürmez mi?
“Ey insanlar!
Rabbinizden korkun ve öyle bir günden çekinin ki baba evladına hiçbir fayda
veremez evlat da babasına hiçbir şeyle fayda sağlayamaz. Muhakkak Allah’ın
vaadi gerçektir. O hâlde dünya hayatı sizi aldatmasın. Sakın o çok aldatıcı
sizi Allah’ın affıyla aldatmasın.” (Lokman 33)
Kerametin bâtıl olduğunu gösterdiğinizde düz mantık felsefesiyle: “Ne yani! Allah dilerse yapamaz mı?” diye sorarak sizi Allah’ın kudretine inanmamakla karşı karşıya getirirler. Haşa! Sümme haşa! Elbette Allah dilerse yapar, ama “yapmayacak”. Neden yapsın ki? Allah dilese zalimlere de hiç fırsat vermez ve onları anında yerin dibine batırıverir ama yapmayacak. Bu mantığı yürütenler şu ayeti bilmezler mi?
“Eğer Allah insanları
zulümleri yüzünden hemen hesaba çekiverseydi, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdır.
Fakat onları, belli bir zamana kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman, onu ne
bir saat erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.” (Nahl 61)
Allah dilese fizik kanunlarını tümden kaldırır ama kaldırmayacak, neden kaldırsın ki o kanunları kendi varlığının delili yapmışken?
“Bir de, dağları
görürsün de onları yerinde durur sanırsın. Hâlbuki onlar bulutun geçişi gibi
geçerler. Bu her şeyi sapasağlam yaratan Allah’ın yaratmasıdır. Şüphesiz ki O,
yaptığınız şeylerden haberdardır.” (Neml 88)
Allah’ın kâinatta var ettiği yasalar değişmeyeceği gibi, her şeyin fıtratında var ettiği yasalar anlamına gelen Sünnetullah da değişmez.
“Sen Sünnetullah’ta bir
değişiklik bulamazsın! Sen Sünnetullah’ta asla bir sapma da bulamazsın!” (Fatır 43)
Aynı mantığı kullanarak
diyebiliriz ki: “Allah dilese güneşi batıdan doğurur, dilerse hiç batırmaz,
yüzeni yürütür, yürüyeni kanatsız uçurur, dilese yeri-göğü altüst eder.”
Evet, dilese yapar ama yapmayacak Fussilet 53’te geçtiği gibi O Celle Celâlehû nefsimizin en
derinlerinde ve en uzak ufuklarda kendi varlığının delili olan Sünnetullah’ı
yarattı ki tefekkür eden insan bunlara bakarak acziyetini kavrasın ve yüce
kudretin varlığını, birliğini bulabilsin. Bu kanunlar kesinlikle değişime
uğramaz ki tefekkür kesintiye uğramasın, düşünen akıl şeksiz şüphesiz tam
kanaatle iman etsin ve teslim olsun.
Bu Sünnetullah’ın
değişmezliğinin tek bir istisnası vardır ki onu Allah gönderdiği elçilerine
ilham ettiği vahyin ispatı için verir. Bu hem Peygamberlere özgüven gelsin
diye, hem de vahye muhatap insanlarda hiçbir şüphe kalmasın diyedir. Bu
hikmetle Allahu Teâlâ kanunlarını anlık askıya alır ve bu o Peygamberin
mucizesi olur. Sünnetullah’ın değişmesinin başka istisnası yoktur.
Sorarım: Evliya kabul
edilen insanlara vahiy mi geliyor ki harikulade hâller sergiliyorlar? Üstelik
Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’de
bile görülmemiş harikuladelikler.
Tevhit Akidemizin ikinci kısmında “Muhammeden Abduhu ve Rasuluhu” demiyor muyuz? Peygamber Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in en temel vasıflarından biri de beşer olması değil miydi?
“De ki: Ben sırf sizin
gibi bir beşerim, ancak bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor.” (Kehf 110)
O SallAllahu Aleyhi ve Sellem ne kalp okudu, ne tayy-ı mekân etti, ne
de bulutların üstünde yürüdü. Bilakis hicret ederken izini kaybettirmek için
mağarada saklandı, Taif’ten kovuldu ve ayakları kanayana dek taşlandı, Uhud’da
dişine ok isabet etti, zırhı delindi, Hendek’te açlığını bastırmak için karnına
taşlar bağladı… O’nun en büyük mucizesi Kur’an’ı Kerim’dir. Diğer mucizeler
mevziidir, lokaldir. Sadece şahit olan birkaç kişiye hitap ederler. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Kıyamet’e
dek baki kalacak olan ve tüm insanlığa gösterilmiş olan tek mucizesi
el-Mu’cizü’l Beyan olan Kur’an’ı Kerim’dir. İslâm’ın başka mucizeye ihtiyacı
yoktur. Mucizevari başka kerametler arayanlar Kur’an’ı Kerim’i gölgeye itmiş
olurlar Kur’an’ı Kerim’den ve Sünnet-i Rasulullah’tan gayri mürşit arayanlar
gaflete düşerler. Şahısların peşinden körü körüne gidenler kendi yükünü
başkasının sırtına yüklemeye çalışan kolaycı kişilerdir. Birisinin eteğine
yapış, o seni kurtarsın, oh ne ala!
Altın Silsile’den yani
Ehl-i Beyt’ten geldiklerini iddia eden bu kişiler İmam Ali Kerram Allahu Vechehu’dan daha mı
üstünler ki, O hicretini çölü tek başına ve yayan gerçekleştirdi, canını almaya
gelen ibni Mülcem’in kalbini de okuyamamıştı. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de Hz. Ali Kerram Allahu Vechehu da devlet başkanı oldukları dönemlerde “zahire
göre” hüküm verirlerdi; suçu ispat ve şahit dinleme esnasında kimsenin kalbini
okuyamazlardı, mahalline ve zamanına tayy ettikleri de duyulmuş iş değildir.
Aşere-i Mübeşşere’den
başlayarak diğer faziletli Ensar ve Muhacir ile mukayese örneklerini çoğaltabiliriz.
Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem Ehl-i Beyti’ne
ve diğer yakın akrabalarına: “Ben Allah’tan size gelen hiçbir şeyi
gidermeye muktedir değilim. Benim amelim bana, sizin ameliniz size.” diyordu.
Bizzat kendi kızı hakkında: “Kızım Fatıma olsa, ukubatı uygulamaktan
çekinmem” buyurduğu hâlde; kendilerini Hz. Fatıma tarikiyle Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e nispet
eden bu şeyhlere nasıl olur da insanlar masumiyet atfederler?
Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in amcası
Abbas RadiyAllahu Anh Kur’an’ı, Sünnet’le
tefsir ederken bu şeyhler Hz. Abbas RadiyAllahu
Anh’ın sahip olmadığı “Bâtınî ilim” dedikleri vehimlerle nasıl tefsir
yazmaya cüret ederler?
Zühde ve İstiğraka Ulaşmanın
Yolu Şeriata Uymaktır
Zühd ve istiğrak
konuları tasavvufun bozduğu temiz kavramlardandır. Tasavvufta zühd; nefsî ve
dünyevî arzuları terk etme, dünyadan el etek çekme, olarak tarif edilir.
İstiğrak ise; ruhi coşkunlukla dünyadan kopma ve cezbeye tutulma, olarak tarif
edilir.
Hz. Ömer RadiyAllahu Anh’ın halifeliği döneminde
bir camiye kapanarak kendilerini ibadete adamış ve dünyadan el etek çekmiş bir
grup vardı. Kendilerine mütevekkiller diyorlardı. Hz. Ömer
RadiyAllahu Anh bunlardan haber
aldığında doğruca o camiye gider ve meşhur asasıyla onları evlerine kovalarken
şöyle der; “Siz mütevekkiller değil, müteekkillersiniz (hazır
yiyicilersiniz).”
İmam Ebu Yusuf RadiyAllahu Anh’a sorarlar; “Neden
zühd hakkında kitap yazmıyorsun?” diye. O da cevap verir; “Yazdım,
okumadınız mı? Alış-veriş hukuku ile ilgili kitabım bir zühd kitabıdır.”
Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e “ihsan
nedir?” diye sorulduğunda “Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmendir.”
şeklinde cevaplamıştır. İbadette huşu ve kendinden geçme, ubudiyette gerçek
coşkunluğun zirvesidir. Ubudiyet sadece namazla sınırlı değildir, şeriatın her
bir emrine uymak da birer ibadettir. Bu anlamı kavradıktan sonra nerede olursa
olsun o yer Müslümanın ibadethanesi, ihlas ve ihsan ile yaptığı iş de şeriata
uyduğu ölçüde ibadettir.
“Müslümanların
dertleriyle dertlenmeyen onlardan değildir.” Hadisinin gözüyle bakıp
da haber seyrederken Suriye’deki, Myanmar’daki, Orta Afrika’daki, Gazze’deki
Müslümanlar için riyasız gözyaşı döken kul hakiki vecde ulaşmıştır. Savaş
meydanında Allah’ın dini yüce olsun diye kılıç sallayan mücahit cezbenin
zirvesine ulaşmıştır. Adil hükümdar adaletle ve şeriata uygun emir verdiğinde,
kadı Allah’ın indirdiği ile hüküm verdiğinde duyduğu hazdır istiğrak. Zalim
sultanın karşısına dikilip, hakkı söyleyen cesur kişi cezbeyi yakalamıştır.
Meydanlarda zulüm düzenine karşı tekbir getiren ve hak sözü ihlasla haykıranlar
ihsan ile ibadet hâlindedirler. Hatibin hiçbir kınayıcının kınamasından
korkmadan İslâm fikriyatıyla hitap ettiği, yazarın hak zahir olsun, bâtıl iptal
olsun diye yazdığı, okurun da onu okuduğu andaki huşusudur istiğrak. Elbette bu
salih amellere riya ve gizli şirk karışmadığı sürece geçerlidir tüm bunlar.
Zahid dava adamı; hak bildiğini dünyevî kaygılarla saklamadan söyleyebilendir. Davası uğrunda bedel ödemeyi göze alabilendir. Dünyevî çıkarlar için sözü eğip bükmeden dosdoğru söyleyebilendir.
“Dedi ki; Ey Rabbim,
zindan bana, bunların beni davet ettikleri şeyden daha sevimlidir.” (Yusuf 33)
İşte örnek âlim İzzu’bnu
AbdusSelam’ın Şam Kalesi’ne hapsi kendisine bildirildiğinde sevincini
açıkladıktan sonra söylediği sözler: “Ben bunu bekliyordum. Bunda benim için
büyük bir hayır var. Ben gül bahçesindeyken düşmanlarım bana ne yapabilir?
Benim gül bahçem ise göğsümdedir. Nereye gitsem o benden ayrılmaz. Hapsedilişim
Allahu Teâlâ’ya daha çok ibadet etmeme bir fırsattır. Öldürülmem şehitlik,
sürülmem ise seyahattir.”
İşte büyük Hanefi
fakihlerinden “Şemsu’l Eimme” lakabıyla meşhur İmam Serahsi; Hakan’a yaptığı
nasihat yüzünden bir kuyu içinde hapsolundu. Kuyunun dışındaki talebelerine
seslenerek telif ettiği otuz ciltlik Mebsud’unu mahpusken yazdı. Kitabın ibadet
bölümünü bitirince şöyle yazdırdı: “Bu en veciz söz ve en açık ifade ile
izah edilen ibadetlere müteallik meselelerin sonudur. Bunu insanlarla görüşmekten
ve kitaplardan yoksun bir mahkûm yazdı.”
İşte büyük İmam Ebu
Hanife. O âlim olduğu kadar çok zengin bir tüccardı aynı zamanda. Ebu Cafer’il Mansur
ve Hubeyre’nin önünde kamçı ile dövüldükten sonra hapsedildi. Annesi hapisteki İmam-ı
Azam’a acıyarak; “Ey Numan! İlmin sana dayak ve hapisten başka bir şey
kazandırmadı. Sana gerekli olan ondan uzaklaşmaktır.” dedi.
İmam-ı Azam; “Ey
anne! Ben dünyayı isteseydim onu elde ederdim. Fakat ben yararlı ilmi tahsil
edip nefsimi tehlikeye atmadığımı Allahu Teâlâ’nın bilmesini istiyorum.” diye
cevap verdi. (Ref’ul Unsur)
İşte biz de gayri İslâmî
düzene karşı gücümüz elverdiğince hakkı haykırdığımız için sistemin muhafızları
tarafından sık sık aynı sonla karşılaşmak zorunda kalıyoruz.
Allah’a hamdolsun ki
Rabbimiz bize o kutlu âlimlerle benzer bir akıbet takdir etmiş. Allah’tan niyaz
eylerim ki bizi davasına layık birer nefer kılsın.
Taklit aslını yaşatır diyerek yazımı şu söz ile bitiriyorum:
Bunu mahkûm cezaevinde
yazdı.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış