KERAMET VE EVLİYA KONULARINA SOSYO-POLİTİK TENKİT

Bekir Kurtuluş

Gündemin akıntısıyla beraber aktüel kişi ve kurumlar konu edinilip tartışılır. Fakat çok görünürde ve medyatik olmasalar da kılcal damarlarımıza kadar nüfuz etmiş bazı yapı ve anlayışlar nedense ajandamızda fazla yer işgal etmez. Örneğin Fethullah Gülen’in rüyalarından çeşitli anlamlar çıkarılması, gelecekle ilgili kehanetvari öngörülerde bulunulması, STV’nin dizilerinde SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i kamyonete bindirmesi gibi konuların gündem edilmesi daha ziyade Paralel Yapı’nın siyaseti kurcalaması sebebiyledir. Peki siyaseti değil de ümmetin zihnini kurcalayan, tam da sömürgecilerin istediği gibi Müslümanları pasifize eden kerametçilik ve evliyacılık anlayışını neden gündem etmeyiz. Kerametçilik ve evliyacılık bir anlayıştır, arızalı bir anlayıştır. Sahih İslâmî akideye sahip olmayan zayıf kalplere sirayet eden bu anlayış; fıtrattaki tedeyyün içgüdüsünden kaynaklanan takdis meylinin doğru bir şekilde tatmin edilmemesi hâlinde açığa çıkar. Bir de bakmışsın insan kendisine farklı kutsallar edinmiş. Hâlbuki sahih ve sağlıklı iman aklî ve naklî yönden kati naslara dayalı olmak zorundadır. Aksi taktirde fıtrat boşluk kabul etmez, yerini hurafeler doldurur.

Bu bozuk anlayış; uysal ve mutî Müslüman modelleri üreterek mevcut gayri İslâmî sistemin bekasına katkı sağlar. Müslümanı sahih bir İslâmî şahsiyetten, bu şahsiyetin sahip olması gereken hassasiyetlerden uzaklaştırır. Kişinin tüm ilgi ve algı alanını ferdî, ahlaki sahayla sınırlandıran karışık zihniyete sahip şahsiyetler üretir. Bu şahsiyetler şeyhlerini ve evliyalarını öyle çok severler ki onları sevgide Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in üzerine çıkarırlar. Hatta onları Allah Celle Celâlehû’yu sever gibi severler.

“İnsanlardan kimi de Allah’tan başka bir takım şeyleri O’na denk tutarlar da onları, Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise çok daha fazladır” (Bakara 165)

Evliya Denilen Kişilerin Seçkin Şahsiyetleri

Sevgide ifrata kaçanlar böyle bir sevginin, sevdiği kişiye zulmetmek olduğunu bilseler belki vazgeçecekler ama aşırı sevgi insanı kör eder. Zulmün anlamlarından biri de eşyayı olduğundan farklı bir konuma koymaktır. Aşırı yüceltmeye maruz kalan tarihî şahsiyetler, ne onlara bu zulmü reva görenlerin hayallerinde ürettikleri efsanelerde canlandırdıkları gibi yaşayan, ne de herhangi bir beşerin bu derece kutsanmasını tasvip edecek insanlardı. Onların, kendilerini uçuran zamane müritlerin kisveleriyle uzaktan yakından alakaları yoktu. Çağımız evliyacılarının zalim sultana, zulme ve zulüm düzenlerine karşı sessizliğinden ve tepkisizliğinden onlarda eser yoktu. Tam aksine onlar Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisi şeriflerini kendi uzuvları gibi sahiplenmiş ve sindirmiş değerli şahsiyetlerdi. Şöyle ki;

“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.”

“Hayır! Ya iyilikle emreder, kötülükten nehyeder, zalimi zulmünden alıkoyar, onu hakka çevirir ve hak üzerinde sabit kalırsınız yahut da Allahu Teâlâ kalplerinizi birbirine düşürür. Sonra sizi de onları (benî İsrail) lanetlediği gibi lanetler.” (Ebu Davud)

“Kim, Allah’ın ahdini bozan, Rasulullah’ın Sünneti’ne muhalif olan, Allah’ın haram kıldığını helal kılan, Allah’ın kullarına kötülük ve düşmanlıkla davranan zalim imamı/yöneticiyi görür de söz veya fiiliyle onu düzeltmezse, onu sokacağı yere (Cehennem’e) sokması Allah’a bir hak olur.” (Taberi Tarih-İbni Esir Kâmil)

Güvenilir tarih kaynaklarında geçtiğine göre Abdulkadir Geylanî; Dönemin halifesi Muktefi Liemrillah’ı muhasebe etmek ve ibnu Muzahinu’z Zalim diye meşhur Yahya b. Said’i kadılık görevine getirdiğinden ötürü reddetmek için minbere çıktı ve ona şöyle hitap etti: “Zalimlerin en zalimini kadılık makamına getirdin Erhamu’r Rahimîn olan Allahu Teâlâ’nın huzurunda Kıyamet Günü nasıl hesap vereceksin? Halife bu hitap karşısında ürperdi ve o anda adı geçen zalimi görevinden azletti” (Galaidul Cevahir)

Hasan-ı Basri’den, mü’minlerin halifesi Ömer b. Abdulaziz RadiyAllahu Anh adaletli imamın özelliklerini yazmasını istediğinde, ona şu cevabı verdi;

“Şüphesi Allah Teâlâ adil imamı her sapanı doğrultan, her zalimi hizaya getiren, her sapığı düzelten, her zayıfın destekçisi, her zulme uğrayanın yardımcısı, her yardım dileyenin sığınağı kıldı. O Allah ile kulları arasında kaimdir. Allah’ın kelamını dinler ve insanlara duyurur. Allah’a boyun eğer ve halkı da Allah’a boyun eğdirir. O efendisinin kendisine güvendiği mal ve evladu iyalini korumasını istediği köle gibidir. O Allah’ın kullarına cahiliye kanunlarıyla hükmetmez. Onları zalimlerin yollarına sevk etmez. Zayıfları kuvvetlilere ezdirmez. O yetimlerin vasisi, fakirlerin hazinedarı, küçüklerin mürebbisi ve büyüklerin geçimini sağlayandır.” (Nihayetu’l edeb el-Akdu’l Ferid)

Hüccetu’l İslâm İmam-ı Gazalî RadiyAllahu Anh yöneticilerin bozulmasını âlimlerin bozulmasına bağlar. Günümüz tarikat şeyhleri de âlim mesabesindedirler.  Her ne kadar bir iki istisna dışında hiçbirinden ilmî eserler sadır olmadığından ilmî derinlikleri hakkında fikir sahibi olamasak da insanlara vâzü nasihat eden mürşitler olmaları vasfıyla âlimlerin sorumlulukları onlara da şamildir. Şunu da belirtelim ki sadece ahlak ve ibadetler hakkında taklit eserler telif etmek ve sadece bu konularda nasihatlerde bulunmak kişiyi âlim yapmak için yeterli değildir. Gerçek âlim; nasihati tüm unsurları ile ifa edendir. Nedir nasihat? Cevabını Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den dinleyelim;

“Din nasihattir. Biz; kimin için, dedik. Rasulullah; Allah ve O’nun Kitabı, Rasulü, Müsüman yönetici ve bütün halk için, buyurdu” (Müslim)

İmam-ı Gazalî İhya’da âlimlerle ilgili şunları söyler;

“İyilikle emretmek, kötülükten nehyetmek ve yöneticilerin kudretine karşı aldırış etmeme, âlimleri yolu ve âdeti idi. Ancak o âlimler Allah’ın onları korumasından ibaret lütfu ile yetiniyorlar ve Allah’ın onlara şehadeti tattırmasına razı oluyorlardı. Bütün amellerinde niyetlerini Allah’ın rızasına çevirdiklerinde onların sözleri katı kalplere de tesir etti, onları yumuşattı ve sertliğini giderdi. Zamanımızda ise; tamah, âlimlerin dillerini bağladı ve artık hakkı söyleyemez oldular. Sözleri hallerine uymaz olduğundan hakkı söylemiş olsalar bile başarıya ulaşamazlar. Doğru söyleseler ve ilmin hakikatini serdedip yaşasalar şüphesiz felah bulurlar. Gerçek şu ki; halkın bozulması, yöneticilerin bozulmasıyla, yöneticilerin bozulması ise âlimlerin bozulmasıyladır.” (İhya’u Ulumu’d Din)

Günümüz Şeyhlerinin Durumu

Kendisine seyyid diyen, şerif diyen herkesin bir tarikat kurduğu günümüzde şeyhler, o çok yücelttikleri Abdulkadir Geylanî’yi örnek alıp iktidardaki şahısları açıkça ve yüzüne karşı şiddetle muhasebe ediyorlar mı? Lafta yere göğe sığdıramadıkları Hasan Basri gibi, adil imamı tarif ederken “cahiliye kanunlarıyla hükmetmez” diyebiliyorlar mı? Sürekli okudukları İhya’da “gerçek âlim, emretme ve nehyetmede yöneticilerin şehadeti tattırmasından çekinmeyip hakkı gizlemeyendir.” Kısmına gelince hallerine bakıyorlar mı?

Kerametleri kendilerinden menkul günümüz tarikat şeyhleri neden bu kerametlerini müritleri dışında kimseye göstermezler? Neden kapalı devre yayın yaparlar? O kerametleri de ne hikmetse hiçbir mürit kendi görmemiştir, hepsi bir göreni görmüştür. Kerametin amacı inkârcıları inandırmak ve sapanları doğru yola getirmek değil midir? Bu amaca hizmet etmesi için açıktan ve meydan okuyucu tarzda yapmalı değil midir? Mürit zaten yola gelmiş veya en azından yola koyulmuş kişidir, onun keramet görmeye ihtiyacı yoktur. Kerametlerinizi Müslümanım deyip de hurafelere sapmış, kafaları demokrasiyle bulanmış milyonlara gösterseniz de uyansalar daha hayırlı olmaz mı? Günümüzde Müslümanlara musallat olmuş binlerce münker varken âlimlerin ve mürşitlerin inzivada zikir ve duadan başka bir şeyle meşgul olmamaları caiz midir? Hâlbuki sosyal ve siyasal belalar kol gezerken sadece âlim ve mürşitler değil, münkeri gören mü’minlerden her kim olursa olsun o münkeri değiştirmekle mükelleftir.

“Sizden her kim bir münker görürse onu eliyle değiştirsin, gücü yetmez ise diliyle değiştirsin, gücü yetmez ise kalbiyle buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim)

Ey keramet ehli! Keramet elinizle uyuşturucu sorununa el atsanız, zina, içki, kumar, boşanma, intihar ve faiz problemlerine dokunup çözseniz daha doğru olmaz mı? Allah herkese gücü oranında sorumluluk yükler ve sorumluluğu oranında onu hesaba çeker. Olağan güçleri olan insanları kendi kapasitelerinden hesaba çekilecekler. “Olağanüstü” gücü olan insanlara gelince onlar gerçekten bu güçlere sahipseler gereğini yapıp yapmadıklarından, yapabilecek olup da yapmadıkları şeylerden de hesaba çekilecekler.

Diyeceklerdir ki; “Keramet Allah’tandır, dilediği zaman verir.”

Derim ki; Şeyhinizin kerametini anlatırken şunları söylemiyor musunuz; “Benim şeyhim soruyu sormadan cevap verir, kalbi okur, uzaktan tüm müritlerinin ne yaptığını görür, himmet seydam! dersen yetişir, ledün ilmine sahiptir. Sadece zahiri değil bâtını da bilir, tayy-ı mekân eder. Gece Kâbe’de namaz kılar gelir, aynı anda birkaç yerde görülür. Tayy-ı zaman eder, geçmişe ve geleceğe gider-gelir. Ölüler ve hayvanlarla konuşur.”

Sorarım; şeyh kalp okur da neden kâfirlerle, katillerin kalplerini okumaz da tedbir almamıza yardım etmez? Müritlerin her yaptığını gören gözleri neden tuzak kuran işgalcilerin planlarını görüp deşifre etmez? “Himmet” diyeni duyar ve imdadına yetişir de neden Myanmar’dan Suriye’ye, Orta Afrika’dan Orta Asya’ya feryadı figan eden milyonları duyup yetişmez. Onları sevmez mi mübarek? Zahiri de bâtını da bilir de neden zuhur eden sapkınlıkların ayan beyan sebebi olan demokrasi ve laiklik illetlerine karşı sessiz kalır? Tayy-ı mekân eyleyip müritlerini şaşırtacağına neden vahşi Beşşar ve Şebbihası’nın önde gelenlerine aynı anda görünüp bir tekbirle şaşkınlıktan akıllarını almaz?

Sorarım; Tayy-ı zaman ve tayy-ı mekan edeceğinize say-ı dimağî etseniz de ümmet fikrî çalışmanızdan istifade etse… Böylelikle öğrensek say-ı beliğ (emek sarf ederek gereği gibi çalışma) nasıl oluyormuş ve çalışsak biz de takatimiz yettiğince, daha iyi olmaz mı?

Sorsa Şeyh; Sorabiliyorsa Guta’da kimyasalla katledilen çocuğa “Hangi günahtan dolayı öldürüldün?” diye.

Sorsa Şam’da tecrit edilmiş kamplarda açlıktan yenmiş kedilerin kemiklerine “Müslümanlar senden başka yiyecek bir şey bulamadılar mı?” diye. Sonra gücünün yettiği her şeyi yapsa ve yıksa zulüm düzenini daha iyi olmaz mı?

Sorarım; Neden Ümmet-i Muhammed’i fikirlerle uyandırıp gözlerini açmak yerine menkıbelerle gözlerini kapatır, uyutursunuz? Neden ümmete Râşidî Hilâfet’i anlatmazsınız da Hilâfet kavramını siyasi anlamdan soyutlayıp ona mistik bir mana yüklersiniz? Neden biat gibi toplumsal ve siyasal bir vecibeyi kendinize itaate ve el vermeye indirgeyip çapını küçültürsünüz? Bunu yapmakla biate bid’at eklediğinizin farkında değil misiniz?

Sorarım: Neden insanın “kendisi”, yani “içgüdüleri” dışında manası olmayan “nefs” kelimesine emmare, levvame, mutmeinne gibi sıfatlar ekleyip insanın içine öldürülmesi gereken bir “kötü adam” katarsınız? Böyle tanımlayarak insandan ayrılmaz bir parça olan içgüdüleri bastırmaya ve yok etmeye çalışır ama asla başaramazsınız içgüdüleri yok edemeyiz, sadece isteklerini şeriata uygun şekilde tatmin etmek suretiyle hayvandan farkımızı ortaya koyarız. Şeriata uyduğumuz oranda da insan ve seçkin insan seviyelerine yükseliriz.

Günümüzün sahtekâr ve yalancı şeyhlerini, mehdilerini ve medyumlarını mevzu bahis bile etmeye değmez. Onlara kanan zavallıların tez elden kurtulmaları için Allah’tan ancak akıl ve hidayet niyaz edilir.

İncelenmesi gereken; kendi iddialarına göre ehl-i beyt’ten olan yaygın tarikat şeyhleridir. Bu şeyhler bir bakıma mazur, hatta mağdur sayılırlar. Zira çoğu kendi tercihleri ve çabaları neticesi posta oturmazlar. Ya tevarüs yoluyla kendilerini orada bulurlar ya da tayin yoluyla oraya getirilirler. Esas imtihanları da o noktada başlar. O noktaya geldikten sonra ya Ömer b. AbdulAziz gibi devraldıkları yanlış düzeni değiştirmeye çabalarlar ya da düzenin sağladığı nimetlerin rehavetiyle statükoya teslim olurlar. Üçüncü bir ihtimal de işleyen çarkın dişlileri arasında sıkışıp düzeni bozmadan devam ettirirler. Benim şahsî kanaatim çoğunun üçüncü durumda oldukları yönünde. Tabii ki bu onları sorumluluktan ve hesaptan kurtaracak bir özür değildir.

“Elif, Lam, Mim. İnsanlar (yalnız) inandık demeleriyle bırakılı verileceklerini, kendilerinin imtihana çekilmeyeceklerini mi sandı(lar)?” (Ankebut 1-2)

Keramet Felsefesi

Bu tür tarikatların gıdası kerametleridir. Onlarla beslenirler, onlarla gelişirler. Besin kaynaklarını kaybederlerse boşlukta kalırlar, işte o an düşünme fırsatlarının olduğu andır. Keramet gıdasını yedikleri sürece gözleri yarı kapalı kurbanlar olurlar, iradelerini mürşide teslim ederler.

Ey müridan! Allahu Zül Celâl’in şu ayeti sizi ürkütüp gözlerinizi açmaya yetmez mi?

“Gerçekten hiçbir yükümlü başkasının yükünü yüklenmez. Doğrusu insanın çalışmasından başkası kendisinin değildir ve elbette çalışması yarın görülecektir." (Necm 38-40)

Ya şu ayet sizi düşündürmez mi?

“Ey insanlar! Rabbinizden korkun ve öyle bir günden çekinin ki baba evladına hiçbir fayda veremez evlat da babasına hiçbir şeyle fayda sağlayamaz. Muhakkak Allah’ın vaadi gerçektir. O hâlde dünya hayatı sizi aldatmasın. Sakın o çok aldatıcı sizi Allah’ın affıyla aldatmasın.” (Lokman 33)

Kerametin bâtıl olduğunu gösterdiğinizde düz mantık felsefesiyle: “Ne yani! Allah dilerse yapamaz mı?” diye sorarak sizi Allah’ın kudretine inanmamakla karşı karşıya getirirler. Haşa! Sümme haşa! Elbette Allah dilerse yapar, ama “yapmayacak”. Neden yapsın ki? Allah dilese zalimlere de hiç fırsat vermez ve onları anında yerin dibine batırıverir ama yapmayacak. Bu mantığı yürütenler şu ayeti bilmezler mi?

“Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden hemen hesaba çekiverseydi, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdır. Fakat onları, belli bir zamana kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman, onu ne bir saat erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.” (Nahl 61)

Allah dilese fizik kanunlarını tümden kaldırır ama kaldırmayacak, neden kaldırsın ki o kanunları kendi varlığının delili yapmışken?

“Bir de, dağları görürsün de onları yerinde durur sanırsın. Hâlbuki onlar bulutun geçişi gibi geçerler. Bu her şeyi sapasağlam yaratan Allah’ın yaratmasıdır. Şüphesiz ki O, yaptığınız şeylerden haberdardır.” (Neml 88)

Allah’ın kâinatta var ettiği yasalar değişmeyeceği gibi, her şeyin fıtratında var ettiği yasalar anlamına gelen Sünnetullah da değişmez.

“Sen Sünnetullah’ta bir değişiklik bulamazsın! Sen Sünnetullah’ta asla bir sapma da bulamazsın!” (Fatır 43)

Aynı mantığı kullanarak diyebiliriz ki: “Allah dilese güneşi batıdan doğurur, dilerse hiç batırmaz, yüzeni yürütür, yürüyeni kanatsız uçurur, dilese yeri-göğü altüst eder.” Evet, dilese yapar ama yapmayacak Fussilet 53’te geçtiği gibi O Celle Celâlehû nefsimizin en derinlerinde ve en uzak ufuklarda kendi varlığının delili olan Sünnetullah’ı yarattı ki tefekkür eden insan bunlara bakarak acziyetini kavrasın ve yüce kudretin varlığını, birliğini bulabilsin. Bu kanunlar kesinlikle değişime uğramaz ki tefekkür kesintiye uğramasın, düşünen akıl şeksiz şüphesiz tam kanaatle iman etsin ve teslim olsun.

Bu Sünnetullah’ın değişmezliğinin tek bir istisnası vardır ki onu Allah gönderdiği elçilerine ilham ettiği vahyin ispatı için verir. Bu hem Peygamberlere özgüven gelsin diye, hem de vahye muhatap insanlarda hiçbir şüphe kalmasın diyedir. Bu hikmetle Allahu Teâlâ kanunlarını anlık askıya alır ve bu o Peygamberin mucizesi olur. Sünnetullah’ın değişmesinin başka istisnası yoktur.

Sorarım: Evliya kabul edilen insanlara vahiy mi geliyor ki harikulade hâller sergiliyorlar? Üstelik Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’de bile görülmemiş harikuladelikler.

Tevhit Akidemizin ikinci kısmında “Muhammeden Abduhu ve Rasuluhu” demiyor muyuz? Peygamber Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in en temel vasıflarından biri de beşer olması değil miydi?

“De ki: Ben sırf sizin gibi bir beşerim, ancak bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor.” (Kehf 110)

O SallAllahu Aleyhi ve Sellem ne kalp okudu, ne tayy-ı mekân etti, ne de bulutların üstünde yürüdü. Bilakis hicret ederken izini kaybettirmek için mağarada saklandı, Taif’ten kovuldu ve ayakları kanayana dek taşlandı, Uhud’da dişine ok isabet etti, zırhı delindi, Hendek’te açlığını bastırmak için karnına taşlar bağladı… O’nun en büyük mucizesi Kur’an’ı Kerim’dir. Diğer mucizeler mevziidir, lokaldir. Sadece şahit olan birkaç kişiye hitap ederler. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Kıyamet’e dek baki kalacak olan ve tüm insanlığa gösterilmiş olan tek mucizesi el-Mu’cizü’l Beyan olan Kur’an’ı Kerim’dir. İslâm’ın başka mucizeye ihtiyacı yoktur. Mucizevari başka kerametler arayanlar Kur’an’ı Kerim’i gölgeye itmiş olurlar Kur’an’ı Kerim’den ve Sünnet-i Rasulullah’tan gayri mürşit arayanlar gaflete düşerler. Şahısların peşinden körü körüne gidenler kendi yükünü başkasının sırtına yüklemeye çalışan kolaycı kişilerdir. Birisinin eteğine yapış, o seni kurtarsın, oh ne ala!

Altın Silsile’den yani Ehl-i Beyt’ten geldiklerini iddia eden bu kişiler İmam Ali Kerram Allahu Vechehu’dan daha mı üstünler ki, O hicretini çölü tek başına ve yayan gerçekleştirdi, canını almaya gelen ibni Mülcem’in kalbini de okuyamamıştı. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de Hz. Ali Kerram Allahu Vechehu da devlet başkanı oldukları dönemlerde “zahire göre” hüküm verirlerdi; suçu ispat ve şahit dinleme esnasında kimsenin kalbini okuyamazlardı, mahalline ve zamanına tayy ettikleri de duyulmuş iş değildir.

Aşere-i Mübeşşere’den başlayarak diğer faziletli Ensar ve Muhacir ile mukayese örneklerini çoğaltabiliriz.

Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem Ehl-i Beyti’ne ve diğer yakın akrabalarına: “Ben Allah’tan size gelen hiçbir şeyi gidermeye muktedir değilim. Benim amelim bana, sizin ameliniz size.” diyordu. Bizzat kendi kızı hakkında: “Kızım Fatıma olsa, ukubatı uygulamaktan çekinmem” buyurduğu hâlde; kendilerini Hz. Fatıma tarikiyle Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e nispet eden bu şeyhlere nasıl olur da insanlar masumiyet atfederler?

Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in amcası Abbas RadiyAllahu Anh Kur’an’ı, Sünnet’le tefsir ederken bu şeyhler Hz. Abbas RadiyAllahu Anh’ın sahip olmadığı “Bâtınî ilim” dedikleri vehimlerle nasıl tefsir yazmaya cüret ederler?

Zühde ve İstiğraka Ulaşmanın Yolu Şeriata Uymaktır

Zühd ve istiğrak konuları tasavvufun bozduğu temiz kavramlardandır. Tasavvufta zühd; nefsî ve dünyevî arzuları terk etme, dünyadan el etek çekme, olarak tarif edilir. İstiğrak ise; ruhi coşkunlukla dünyadan kopma ve cezbeye tutulma, olarak tarif edilir.

Hz. Ömer RadiyAllahu Anh’ın halifeliği döneminde bir camiye kapanarak kendilerini ibadete adamış ve dünyadan el etek çekmiş bir grup vardı. Kendilerine mütevekkiller diyorlardı. Hz. Ömer RadiyAllahu Anh bunlardan haber aldığında doğruca o camiye gider ve meşhur asasıyla onları evlerine kovalarken şöyle der; “Siz mütevekkiller değil, müteekkillersiniz (hazır yiyicilersiniz).”

İmam Ebu Yusuf RadiyAllahu Anh’a sorarlar; “Neden zühd hakkında kitap yazmıyorsun?” diye. O da cevap verir; “Yazdım, okumadınız mı? Alış-veriş hukuku ile ilgili kitabım bir zühd kitabıdır.”

Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e “ihsan nedir?” diye sorulduğunda “Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmendir.” şeklinde cevaplamıştır. İbadette huşu ve kendinden geçme, ubudiyette gerçek coşkunluğun zirvesidir. Ubudiyet sadece namazla sınırlı değildir, şeriatın her bir emrine uymak da birer ibadettir. Bu anlamı kavradıktan sonra nerede olursa olsun o yer Müslümanın ibadethanesi, ihlas ve ihsan ile yaptığı iş de şeriata uyduğu ölçüde ibadettir.

“Müslümanların dertleriyle dertlenmeyen onlardan değildir.” Hadisinin gözüyle bakıp da haber seyrederken Suriye’deki, Myanmar’daki, Orta Afrika’daki, Gazze’deki Müslümanlar için riyasız gözyaşı döken kul hakiki vecde ulaşmıştır. Savaş meydanında Allah’ın dini yüce olsun diye kılıç sallayan mücahit cezbenin zirvesine ulaşmıştır. Adil hükümdar adaletle ve şeriata uygun emir verdiğinde, kadı Allah’ın indirdiği ile hüküm verdiğinde duyduğu hazdır istiğrak. Zalim sultanın karşısına dikilip, hakkı söyleyen cesur kişi cezbeyi yakalamıştır. Meydanlarda zulüm düzenine karşı tekbir getiren ve hak sözü ihlasla haykıranlar ihsan ile ibadet hâlindedirler. Hatibin hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan İslâm fikriyatıyla hitap ettiği, yazarın hak zahir olsun, bâtıl iptal olsun diye yazdığı, okurun da onu okuduğu andaki huşusudur istiğrak. Elbette bu salih amellere riya ve gizli şirk karışmadığı sürece geçerlidir tüm bunlar.

Zahid dava adamı; hak bildiğini dünyevî kaygılarla saklamadan söyleyebilendir. Davası uğrunda bedel ödemeyi göze alabilendir. Dünyevî çıkarlar için sözü eğip bükmeden dosdoğru söyleyebilendir.

“Dedi ki; Ey Rabbim, zindan bana, bunların beni davet ettikleri şeyden daha sevimlidir.” (Yusuf 33)

İşte örnek âlim İzzu’bnu AbdusSelam’ın Şam Kalesi’ne hapsi kendisine bildirildiğinde sevincini açıkladıktan sonra söylediği sözler: “Ben bunu bekliyordum. Bunda benim için büyük bir hayır var. Ben gül bahçesindeyken düşmanlarım bana ne yapabilir? Benim gül bahçem ise göğsümdedir. Nereye gitsem o benden ayrılmaz. Hapsedilişim Allahu Teâlâ’ya daha çok ibadet etmeme bir fırsattır. Öldürülmem şehitlik, sürülmem ise seyahattir.”

İşte büyük Hanefi fakihlerinden “Şemsu’l Eimme” lakabıyla meşhur İmam Serahsi; Hakan’a yaptığı nasihat yüzünden bir kuyu içinde hapsolundu. Kuyunun dışındaki talebelerine seslenerek telif ettiği otuz ciltlik Mebsud’unu mahpusken yazdı. Kitabın ibadet bölümünü bitirince şöyle yazdırdı: “Bu en veciz söz ve en açık ifade ile izah edilen ibadetlere müteallik meselelerin sonudur. Bunu insanlarla görüşmekten ve kitaplardan yoksun bir mahkûm yazdı.”

İşte büyük İmam Ebu Hanife. O âlim olduğu kadar çok zengin bir tüccardı aynı zamanda. Ebu Cafer’il Mansur ve Hubeyre’nin önünde kamçı ile dövüldükten sonra hapsedildi. Annesi hapisteki İmam-ı Azam’a acıyarak; “Ey Numan! İlmin sana dayak ve hapisten başka bir şey kazandırmadı. Sana gerekli olan ondan uzaklaşmaktır.” dedi.

İmam-ı Azam; “Ey anne! Ben dünyayı isteseydim onu elde ederdim. Fakat ben yararlı ilmi tahsil edip nefsimi tehlikeye atmadığımı Allahu Teâlâ’nın bilmesini istiyorum.” diye cevap verdi. (Ref’ul Unsur)

İşte biz de gayri İslâmî düzene karşı gücümüz elverdiğince hakkı haykırdığımız için sistemin muhafızları tarafından sık sık aynı sonla karşılaşmak zorunda kalıyoruz.

Allah’a hamdolsun ki Rabbimiz bize o kutlu âlimlerle benzer bir akıbet takdir etmiş. Allah’tan niyaz eylerim ki bizi davasına layık birer nefer kılsın.

Taklit aslını yaşatır diyerek yazımı şu söz ile bitiriyorum:

Bunu mahkûm cezaevinde yazdı.

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz