Türkiye kamuoyu aylarca cumhurbaşkanlığı ve
meclis genel seçimleri ile meşgul edildi. Ha bugün, ha yarın bir erken seçim
kararı alınır mı, beklentisi oluşturularak bu süreç yıllara yayıldı. Pandemi
sürecinde yaşanan sıkıntılar, çözülemeyen ekonomik kriz, artan enflasyon ve bu
yılın başında yaşadığımız deprem, seçim gündeminin içinde kaybolup gitti.
Altılı Masa, ittifaklar, bu ittifaklara yeni katılan küçük partiler,
cumhurbaşkanı adayları, kasetler, şantajlar, videolar… Bütün bunlar sebebiyle
enkaz altında kalanlar ve acılı aileler, yakınlarını yitiren insanlar unutuldu.
Evleri ve işyerleri yıkılan, hayatları tarumar olan depremzedeler konuşulmaz
oldu. Siyasiler, STK temsilcileri, cemaat liderleri, kanaat önderleri,
gazeteciler, yazarlar hatta ilim ehli hocalar sabah-akşam seçimleri,
sonuçlarını ve sonrasını konuştular. Müslümanlar ve tüm Türkiye halkı bu kirli
siyasetin bir parçası ve tarafı olmaya zorlandı. “Ya Amerikan tipi Başkanlık
sistemini isteyen Cumhur İttifakı’ndan yana ya da İngiliz tipi Parlamenter
sistemini isteyen Millet İttifakı’ndan yanasınız!” denildi. Her iki taraf
da bu seçimleri ölüm-kalım meselesi olarak gördü.
Seçimler yapıldı, sonuçlar açıklandı… Kimin
kazanıp kimin kaybettiğini makalenin ilerleyen bölümlerinde değerlendireceğim.
Ancak öncesinde bugünkü partiler üzerinden Türkiye’nin siyasi tarihinde kısa
bir gezinti yapmayı faydalı görüyorum.
2023 seçimlerine katılan partilerin ana omurgasına baktığımız zaman
bazılarının muhafazakâr çizgide, bazılarının hem muhafazakâr hem milliyetçi çizgide
olduğunu görüyoruz. Bazı partiler ise Kemalist, seküler milliyetçi, solcu veya
ulusalcı çizgide seyrediyorlar. Bazıları da kendilerini “demokrat” ve “liberal”
olarak tanımlıyorlar. Hepsinin ortak paydasının çıkar ve menfaat olduğunu
söylemeye gerek yok sanırım. Türkiye’de herkes çok iyi bilir ki, iktidar olmak
maddi tüm imkân ve kolaylıklara sahip olmak demektir. Bugüne kadar iktidara
gelen hiçbir partinin bu menfaati istemediğine şahit olmadık. Ayrıca Cumhuriyet’in
kuruluşundan tek parti dönemine, çok partili hayata geçişten darbeler dönemine
ve 21. Yüzyılın ilk çeyreğini yaşadığımız bu son döneme kadar geçen sürede
kurulan bütün partilere baktığımızda, hepsinin Türkiye siyasetine ortak
katkılarının 100 yıllık laik rejimin varlığını sürdürmek ve sömürgeci Batılı
devletlerin Türkiye ve bölgedeki çıkarlarını korumak olduğunu söyleyebiliriz.
Partilerin kimliklerinde bulunan bu ortak özellik, onların program ve
tüzüklerinde yazıyor ancak halk bunu görmüyor. Halk, onları, popülist
söylemleri ile biliyor ve gerçek yüzleri ile tanıyamıyor. 1950’li yıllarda
iktidar olup ezanın Arapçaya dönmesini sağlayan Adnan Menderes’i ve
Demokrat Parti’yi halka sorsanız; onu, laik Kemalist zihniyetin karşısında ve
milletin yanında konumlandırır. Ezanı Türkçe okutan CHP zihniyetinin olduğu bir
zamanda onu Arapça okutan halk nazarında kahraman olur elbet. Ama kimse bilmez
ki Adnan Menderes, CHP geleneğinde yetişen seküler laik bir siyasetçidir.
Menderes’in siyasi kıvraklığını gören Mustafa Kemal onu ta genç yaşlarda CHP
saflarına kattı. Menderes’i CHP’den farkı kılan şey, iktidara gelmek için
Amerika ile iş tutmasıdır. Bu sebeple de İngiliz yanlısı darbeci Askerler
tarafından idama mahkûm edildi. Gel gör ki Marshall yardımlarını alarak Türkiye’yi
ABD’ye bağımlı hale getiren Menderes, bugün olmuş hâlâ daha “siyasi bir
kahraman” olarak anılır.
1990’lı yıllarda Millî Görüş “düşüncesi” ile siyaset yapan, İslam Birliği
ve D-8 “projelerinin” mucidi olarak bilinen Necmettin Erbakan ve Refah
Partisi’nin de laik rejim ve Cumhuriyet ile bir sorunu olmadı. Erbakan’ın sol
partiler ile kurduğu ittifaklar ve Saadet Partisi’nin son seçimlerde CHP ile
kurduğu ittifak bunu gösteriyor. Hakeza Millî Görüş gömleğini çıkarıp AK Parti’yi
kuran Recep Tayyip Erdoğan da öyle... AK Parti’nin ne cumhuriyet, ne laiklik ne
de rejim ile hiçbir zaman sorunu olmadı. Ama Müslümanlar onu, Cumhuriyetin
kurucu partisi olan CHP karşısında “İslamcı bir parti” olarak görüyorlar. Her 5
yılda bir yapılan demokratik seçimler, Müslümanlara İslam-küfür
savaşı/mücadelesinin arenası olarak gösteriliyor. Batı ve sömürgeci devletler
bu çekişmeyi çok yakından izliyorlar. Meydandaki liderler de sömürgeciler
tarafından izlendiklerinin farkındalar tabii.
Kimin Seçimi, Kimin İradesi?
ABD yahut herhangi bir Avrupa ülkesi parti liderleri ve siyasetçilerin
kendi ülkelerinde yapılan seçimler ile ilgili Türkiye medyasına demeç verdiği
görülmemiştir ya da çok çok nadiren bu yapılır. Örneğin; Bush’un, Obama’nın,
Biden’ın ya da Blair’in Hürriyet, Milliyet, Yeni Şafak ya da
herhangi başka bir gazeteye demeç verdiğini gören var mı? Ancak Türkiye’de
parti liderleri ve siyasetçiler her seçimden önce ya Washington Post ve Wall
Street Journal’a veya The Economist ve The Guardian gibi
uluslararası gazetelere röportaj verirler. Amerikalılar ve Avrupalılar Türkiye’deki
seçimlerde oy mu kullanıyorlar? Hayır! Peki, o halde bu röportajlar neden
yapılır? Kime, neden mesaj verilir? Nasıl ki Türkiye’deki siyasetçi ve liderler
seçim öncesinde ABD ve Avrupa basınına demeç veriyorlarsa sömürgeci devletlerin
liderleri de seçimlerden hemen sonra Türkiye ile ilgili açıklama yaparlar ve
Türk medyası bu açıklamaları özellikle yayınlar.
Biden yönetimi tarafından yapılan 14 Mayıs seçimleri ile ilgili açıklamada,
“kazananın kim olduğunun önemli olmadığı, kim olursa olsun ABD’nin onunla
çalışabileceği” vurgulandı. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Stratejik
İletişim Direktörü John Kirby, “Başkan Biden, kim olursa olsun
kazanan ile çalışmayı sabırsızlıkla bekliyor. Taleplerini barışçıl şekilde
sandığa yansıtan Türk halkını tebrik ediyoruz.” dedi. ABD Dışişleri
Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Vedant Patel ise 14 Mayıs sonrası yaptığı
açıklamada: “Seçimi izlemeye devam ediyoruz. Genel olarak Türk halkını
katılımlarından dolayı tebrik ediyoruz. Ayrıca yeni parlamentoyu da tebrik
ediyoruz. Kim kazanırsa onunla çalışacağız." ifadelerini kullandı.
Avrupa tarafından ise AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Türkiye’deki
seçimleri yakından takip ettiklerini ve katılımın yüksek olmasının büyük
kazanım olduğunu belirtti. AB Konseyi Başkanı Charles Michel ise seçime
yüksek katılım oranı dolayısıyla Türk vatandaşlarını takdir ettiğini söyledi.
Bu yönde açıklamaları sadece Batılı liderler yapmadı, seçime katılan siyasi
partilerin neredeyse tamamı “demokrasi şöleni” olarak tanımladıkları
seçimlere yüksek katılım sebebiyle Türk halkına teşekkür etti. Bütün bu
açıklamalar, “demokrasinin halkın iradesini yansıttığı” ezberi üzerinden
oluşturulan tarihî yalanı gizlemek, asıl irade sahiplerinin Batılı kapitalist
devletler olduğu gerçeğinin üstünü örtmek içindi. Şimdi sormak gerekiyor; kim
kazandı, kim kaybetti?
Kim Kazandı, Kim Kaybetti?
Seçim sonuçlarına göre önce kaybedenlerden başlayalım. Hilâfet’in
kaldırılması karşılığında Lozan’da kendisine verilen cumhuriyet dışında hiçbir
“kazanımı” olmayan CHP, bu seçimlerin en büyük kaybedeni oldu. Müslüman Türkiye
halkı bu seçimlerde CHP’ye büyük bir ders vermiştir. Güçlü olduğunu zannettiği,
seçimleri kazanacağına bu kadar çok inandığı bir dönemde bile sandıktan CHP’ye
çıkan oy, %25’i geçmedi. Yani Türkiye’nin dörtte üçü, CHP’yi tercih etmedi.
Cumhuriyetin kuruluş ilkelerini parti logosuna “altı ok” ile işleyen CHP’nin
siyaseten en güçlü olduğu dönemlerde bile halktan ancak üçte bir oranında oy
alabildiğini görüyoruz. 1945’e kadar tek parti olarak iktidarda kalan CHP,
baskı ve sindirme ile geçen bu dönem dışında uzun süre iktidarda kalamamış,
İslami değerlere yönelik düşmanlığı sebebiyle Müslüman Türkiye halkı ile
arasında bir bağ kuramamıştır. En fazla oy aldığı 1946 seçimleri, “açık oy,
gizli tasnif” ile tarihe, şaibeli seçimler olarak geçmiştir.
CHP’nin tarihine baktığımız zaman “başarılı” olan iki siyasi figür
karşımıza çıkıyor. Birincisi İsmet İnönü, diğeri ise Bülent Ecevit…
İslami değerlere ve Müslümanlara düşmanlık CHP’nin kodlarına öylesine işlemiş
ki, uzun yıllar partiye genel başkanlık yapmış İnönü, İslami söylem ve
kavramları siyasi hayatında hiç kullanmamıştır. Öyle ki CHP’nin ileri
gelenleri, Menderes’e karşı zafer kazanması için İnönü’ye toplantılarda, mitinglerde, “bismillah”,
“inşallah”, “maşallah” gibi İslami
söylemleri kullanmasını salık verdiklerinde bunu reddetmiş, İslam dinini
istismar eden Adnan Menderes’e karşı seçimleri ancak bu şekilde
kazanabileceğini söylediklerinde tavsiyeleri dinlememiştir.
1985’te DSP’yi kuran Ecevitler de İnönü’den ve
CHP zihniyetinden farklı değildir. Her ne kadar halkçı, işçi ve emekçinin dostu
gibi görünseler de İslam düşmanlığı vasıflarını onlar da silip atamamışlardır.
Bunu, 2 Mayıs 1999 tarihinde TBMM’de yapılan yemin töreninde başörtülü vekil
Merve Kavakçı’ya yönelik Bülent Ecevit’in nefret söyleminden ve partililerin
tavrından anlayabiliyoruz. Dolayısıyla tek parti dönemi ve 1946 şaibeli
seçimleri hariç CHP ve diğer sol partiler (DSP, SHP), Türkiye’deki laik seküler
azınlığa hitap eder duruma mahkûm kalmışlardır. Türkiye’nin üçte iki
çoğunluğunu oluşturan muhafazakâr dindar kesim hiçbir zaman CHP’nin
politikalarını satın almamıştır. 14 Mayıs seçim sonuçları bu sosyolojiyi bize
göstermektedir.
Bugüne geldiğimizde, laik zihniyeti karşısına
alma pahasına 100 yıllık CHP bagajını da sırtına alan Kemal Kılıçdaroğlu’nun muhafazakâr seçmenin desteğini almak için
sağ partilerin kullandığı üsluplara sarıldığını gördük. Cumhurbaşkanı Erdoğan
ve AK Parti yöneticileri gibi Kılıçdaroğlu da dinî söylemler üzerinden bir
seçim propagandası yürüttü. Hatta başörtüsü meselesi gibi konularda “cesur”
çıkışlar yaparak 100 yıllık geçmiş sebebiyle “helalleşme” çağrısında bile
bulundu. Bu durum, bir taraftan da Müslüman Türkiye halkının laikliği, Kemalizm’i
ve demokrasiyi satın almadığını göstermektedir. Ve aynı zamanda 100 yıllık
Cumhuriyet rejiminin başarısızlığının da göstergesidir. Bu demek oluyor ki ne
laiklik ne ulusalcılık ne de Kemalizm bu halkın inanacağı ve destek vereceği
düşünce ve değerler olamaz. Müslümanların desteğini kazanmak ve
oylarını almak istiyorsanız, İslami söylemleri kullanmanız, dini istismar
etmeniz gerekiyor. Bu yola başvuranların durumunu Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şu
şekilde tarif ediyor:
وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مَسْجِدًا ضِرَارًا وَكُفْرًا وَتَفْر۪يقًا بَيْنَ
الْمُؤْمِن۪ينَ وَاِرْصَادًا لِمَنْ حَارَبَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ مِنْ قَبْلُۜ
وَلَيَحْلِفُنَّ اِنْ اَرَدْنَٓا اِلَّا الْحُسْنٰىۜ وَاللّٰهُ يَشْهَدُ اِنَّهُمْ
لَكَاذِبُونَ “Bir de zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım etmek, müminler arasına
ayrılık sokmak için ve öteden beri Allah ve Rasulü’ne karşı savaşanlara üs
olsun diye bir mescit yapanlar vardır. Bunlar, ‘Bizim iyilikten başka hiçbir
kastımız yok!’ diye de mutlaka yemin ederler. Ama Allah şâhitlik eder ki bunlar
mutlaka yalancıdırlar.”[1]
Kaybedenler:
Dolayısıyla AK Parti iktidarının 20 yıllık enkazına rağmen kendi seçim
politikasını Erdoğan karşıtlığına indirgeyen Kılıçdaroğlu, helalleşme adımı ile
uzlaşmacı bir dil ve söylem geliştirmeye çalışsa da bu seçimin en büyük
kaybedenidir. CHP’nin kaybetmesinin sebeplerinden biri de PKK’yı destekleyen
HDP ile perde arkasında ortaklık kurmuş olmasıdır. CHP ve Kılıçdaroğlu 14 Mayıs
seçim sonuçlarını aldıktan sonra şunu gördü: Müslüman Türkiye halkı her türlü
şart ve ortamda; ekonomik kriz, yolsuzluk, bürokrasideki liyakatsizlik ve
sosyal bozulmaya rağmen kimlik siyasetini satın aldı, İslami kimliğine yakın
partiyi destekledi. Bu kimlik, kendi içinde muhafazakârlığı barındırdığı gibi
milliyetçiliği de barındırmaktadır. Kılıçdaroğlu bu gerçek ile yüzleştikten
sonra 28 Mayıs ikinci tur seçim politikasını yeniden Kemalizm, ulusalcılık ve
milliyetçilik üzerine kurguladı. Ne var ki fabrika ayarlarına yönelik bu dönüş
bile onu kurtarmaya yetmedi.
Seçimin diğer kaybedenleri daha önce AK Parti içinde siyaset yapan Ali
Babacan’ın Deva Partisi, Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek Partisi ve
Millî Görüş Hareketini temsil eden Temel Karamollaoğlu’nun Saadet
Partisi’dir. Bu partiler, AK Parti ve Erdoğan’a yönelttikleri eleştirilere
rağmen kazanamadılar. Çünkü siyasi geçmişleri sebebiyle hem CHP tabanı
tarafından kabul görmediler hem de AK Parti’ye öfkeli seçmen kitlesini ikna
edemediler. Her ne kadar meclise vekil sokmuş olsalar da ilkesizlik, bu üç
partiye kaybettirdi.
14-28 Mayıs seçimlerinin diğer kaybedenleri ise seçimlere kısa bir süre
kala Cumhur İttifakı içine dahil olan küçük partilerdir. HÜDA Par ve Yeniden
Refah Partisi, matematik olarak seçimlerin kazanan hatta en kârlı partileri
sayılabilir. Ancak seçmene, tabanlarına verdikleri söz ve parti programlarında
ortaya koydukları “ilkelerden” verdikleri taviz, onları “kaybedenler kulübü”ne
yazmıştır. Zira HÜDA Par, İstanbul 3. Bölgeden AK Parti listesinden aday
gösterdiği Genel Başkan Zekeriya Yapıcıoğlu’nu meclise taşımadan önce
İstanbul Sözleşmesi’ni savunan ve bu sözleşmenin uygulanmasından taraf olan Özlem
Zengin’i meclise sokmak zorunda kaldı. Seçim boyunca yürüttükleri
propaganda sürecinde, 20 yıllık AK Parti iktidarının uyguladığı politikalara tek
bir eleştiri getirmedi. AK Parti’nin 20 yılda elde ettiği bürokratik güç ve
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sahip olduğu kişisel liderlik ile kazanılan 4
sandalyeyi kazanım olarak gördüler. Matematik “kazandı” gibi gösterebilir ama
taviz ve ilkelerden ödün vermek, her zaman kaybettirir. HÜDA Par yöneticileri, “Türkiye’yi
dar kalıplar arasına sıkıştırılmış ideolojik tartışmalardan kurtarıp yepyeni
bir siyaset tarzı geliştireceklerini ve meclise renk katacaklarını” söylediler.
Hâlbuki laik esaslar üzerine yasama ve kanun işleminin yapıldığı bu meclis,
renk katılacak değil reddedilecek bir meclistir. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
[صِبْغَةَ
اللّٰهِۚ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ صِبْغَةًۘ وَنَحْنُ لَهُ عَابِدُونَ] “Allah’ın verdiği renge uyun; rengi Allah’ınkinden daha güzel olan kim
vardır? ‘Biz O’na kulluk edenleriz!’ deyin.”[2]
Fatih Erbakan’ın genel başkan olduğu Yeniden Refah Partisi, şekil
olarak Milli Nizam, Milli Selamet ve Refah Partisi’nin devamı gibi görünse de
bu partinin siyasi ilkelerinin ve oğul Erbakan’ın backgroundunun olmadığını
görüyoruz. Zira seçimden önce yapılan ittifak görüşmeleri, listelenen ittifak
şartları ve Erbakan’ın adaylıktan çekilmesi pazarlığa açık bir parti görüntüsü
sunmuştur. Haddi zatında DSP Genel Başkanı Önder Aksakal da pazarlık
masasına oturdu, Fatih Erbakan da oturdu. Birini diğerinden ayıran fark nedir,
bunu biz bilmiyoruz, kamuoyu da bilmiyor. Bu seçimin bir diğer kaybedeni de anket
firmaları ve analistlerdir. Çünkü bunlar toplumun değişim arzusunu
sadece ekonomi ve iktidara yönelik birikmiş dip dalga öfkesi ile
değerlendirdiler. Türkiye toplumunun sosyolojisini okuyamadılar, Müslüman
Türkiye halkının ekserinin muhafazakâr dindar bir seçmen olduğunu ıskaladılar. Bu
seçmenin laik Kemalist bir adayı iktidara taşıyacağını öngördüler ama
yanıldılar.
Kazananlar:
Makalenin başından beri kaybedenleri okuyorum, “Bu seçimlerin kazananı
yok mu?” diye sorduğunuzun farkındayım. Evet, bu seçimlerin bir kazananı
var elbette. Kazanan demokrasi! Farkında mısınız bilmiyorum, hiçbir
siyasi parti bu kazanan konusunda YSK’ya bir itiraz yapmadı. Seçimleri “demokrasi
şöleni” olarak tarif ettiler ve “kazananın demokrasi olduğunu” özellikle
vurguladılar. Elbette seçimin matematik olarak bir kazananı var: AK Parti,
%35,63 oranında oy alarak 268 Milletvekili çıkardı. Cumhurbaşkanı Erdoğan
ilk turda %49,52 oy oranı ile birinci oldu. İkinci turda ise aldığı %52,16 oy
oranı ile Türkiye’nin “13. Cumhurbaşkanı” oldu. Bu matematik bize, seçimin
kazananının AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan olduğunu söylüyor. “Hem
parlamento hem de cumhurbaşkanlığı seçimlerinde en yüksek oyu alan parti/lider,
nasıl ‘kaybedenler’ sınıfında olabilir?” diye soruyorsunuz. O halde tekrar
edelim: matematik, kazandı gibi gösterebilir ama ilkesizlik, her zaman
kaybettirir!
Peki, ya Müslümanlar? Müslümanlar bu seçimin neresindeler? İslam düşmanı
CHP’ye karşı yani en kötüye karşı bir konumlandırma ve taraf olma zorunluluğu
ile demokrasinin devamından yana oy kullananlar… Müslümanları oy kullanmaya
teşvik edenler… sandığa gitmeyi, “münkeri el ile düzeltme” olarak görenler…
hatta ve hatta bu işi “cihat” olarak gösterenler… böylece laik düzenin bekasına
hizmet edenler… “kazananlar” mı yoksa “kaybedenler” mi? Bin bir türlü uydurma
gerekçe ile Müslümanları şer&şer ya da batıl&batıl arasında taraf
olmaya zorlayanların, şeriata değil akla uygun en makul gerekçeleri maslahat… Peki,
kimin maslahatı? Bireyin maslahatı mı, ailenin maslahatı mı, toplumun maslahatı
mı yoksa ümmetin maslahatı mı? Hangi maslahat? Allah’ın ve şeriatın maslahatını
ıskalayarak kolaya kaçıp beşerî düzenin maslahatını önceleyenler, kazandılar mı
yoksa kaybettiler mi?
20 yıllık toplumsal çöküş, bozulma ve çürümenin sebebi ne? Faizi bu ülkede
dağ başında oturan köylü Ahmet’in evine sokan kim? TV dizileri ile gençliğin,
geleceğin ahlakının bozulmasına teşne olanlar kim? 20 yıllık iktidarı döneminde
eğitim sisteminde bürokrasiye adam yetiştirme dışında bir şey kazandıramamış
olanlar kim? 20 yılda yaşanan Irak işgali, Afganistan işgali ve Libya işgalinde
ABD ve Batı ile müttefik olan; Filistin’de işgalcilerin sayısız bombardıman,
katliam ve cinayetlerine; Suriye’de katil rejimin soykırımına rağmen
normalleşmeyi maslahat görenler kim?
Şimdi bütün bunlar, cemaatlerin ve kurumların faaliyetlerinin aksamaması,
imkân ve olanaklarının daralmaması veya hastanelerin, yolların, köprülerin
yapılmasına devam edilmesi için görmezlikten gelinebilir mi? Biz, böyle mi
bakmalıyız bu sürece? Yöneticileri, hangi değer ve ilkeler üzerinden övüp muhasebe
etmeliyiz? Eskilerin bir sözü var: “İnsanı kendi işlerinin güzelliği
methetmedikçe, methedicilerin gürültülü övgüleri iyi bile olsa hezeyandır.” O
halde yöneticilerin övgüyü hak eden güzel işlerinin belirleyicisi kim? Hangi
işin güzel, hangi işin kötü olduğuna karar verecek ne? İslam mı, şeriat mı
yoksa menfaat, maslahat mı? Mesela 28 Mayıs akşamı balkon konuşmasının yapıldığı
Beştepe’nin duvarlarına Mustafa Kemal’in resminin yansıtılması güzel bir şey mi
kötü bir şey mi? Güzel bir şey ise iktidarı methedenlerin bu güzelliği övmesi gerekir,
kötü bir şey ise yermesi ve bunu yapanlardan beri olduklarını en azından bu
yapılan kötülükten beri olduklarını söylemeleri gerekir. Demokratik seçimlerde
oy kullanmayı “münkeri el ile düzeltme” olarak görenlerin, sandığa gitmeyi
cihat yerine koyanların gözü bu şerri/kötülüğü görmüyor mu?
Ayrıca bizim, laik demokratik bu düzen dışında Müslümanlara ve topluma
sunacağımız siyasi bir reçete, bir tercih yok mu? Müslümanların bütün irade ve
gayretlerini, Kemalist zihniyete prim vermemek gerekçesiyle seküler, milliyetçi
ama muhafazakâr zihniyet çizgisinde söndürmek, büyük bir vebal ve sorumluluk
değil midir? Asıl kaybedenler, demokratik seçimlerde oy kullanmaya büyük büyük
anlamlar yükleyip bu sorumluluğu hafife alanlar değil midir?
Farkında değiller belki ama bugün “maslahat” olarak öne sürülüp oy vermeye
gerekçe oluşturulan tüm tezler, yarın çürüyecek. İktidar yine bir 5 yıl daha
Filistin meselesinde iki devletli çözümü savunacak ve bunun için “İsrail” ile
normalleşmenin zirvesine vuracak. Suriye meselesinde hakeza… Bugün nasıl ki
işbirlikçi Suud yönetimi katil Beşar Esad’ı Arap Birliği toplantısında “kahraman”
gibi karşıladıysa yarın aynı şeyi Türkiye yöneticileri yapacak. Suriyeli
muhacirlerin gönderilmesi bu normalleşmenin siyasi malzemesi yapılacak ve o gün
geldiğinde bu durum ülke menfaatleri ile açıklanacak. Aynen Mavi Marmara
sürecinde “Bize mi sordunuz da gittiniz!” denildiği zamanki gibi… Nisan
ayında Moskova’da yapılan 4’lü toplantı sonrasında Dışişleri Bakanı Mevlüt
Çavuşoğlu’nun yaptığı açıklama, faşist Ümit Özdağ’ın ve Kemalist Kılıçdaroğlu’nun
mültecilere karşı nefret söylemi yanında biraz naif gelebilir ancak unutmayın,
politikalar, miting meydanlarında, TV ekranlarında sarf edilen sözler üzerine
değil uluslararası anlaşmalar, müttefiklikler üzerine kuruluyor. Bakın
Çavuşoğlu burada hiç popülizm yapmamış: "Biz Suriyeli göçmenleri göndermek
istiyorsak, Esad ile angajmana girmek faydalıdır. Terörle daha etkin mücadeleyi
sürdürmek istiyorsak bu angajman önemlidir." 28 Mayıs sonrası
iktidarın mülteci politikası Türkiye Devleti’nin maslahatı çerçevesinde
uygulamaya konulunca eski söylenenlerin çoktan unutulduğunu göreceğiz.
Siyasi İlkesizlik
1990’lı yıllarda partiler gece yarısı vekil transferleri yaparlardı. Bir
aday seçim süreci boyunca partisinin propagandasını yapardı, o partiye oy
isterdi. Vekil seçilince gece yarısı operasyon ile diğer partiye transfer
olurdu. Bu, o kadar olağan bir hal almıştı ki “ilkesizlik” olarak algılanmamaya
bile başlamıştı. Bugün artık adaylar değil partiler arası transferler
yaşanıyor. Kurulan ittifaklar o kadar çok farklı bileşenlerden oluşuyor ki
solcu ile sağcı, İslamcı ile Kemalist, “şeriatçı” ile faşist milliyetçi, aynı
masada bir araya gelebiliyor ve her nasılsa “siyasi maslahat” bu birlikteliği
meşru hale getirebiliyor. Örneğin; İstanbul Sözleşmesi’ne imza atanlar ile “bu
sözleşmenin aileyi ifsat ettiğini” söyleyenler, aynı masaya oturabiliyor. “6284
sayılı kanunun tek bir harfine bile dokundurmayanlar” ile bu kanunun topyekûn
kaldırılmasını savunanlar aynı ittifakta bir araya gelebiliyor. Suriyeli
mültecilere karşı azılı düşmanlığı ile bilinen siyasetçiler ile “mülteciler
bizim muhacir kardeşimiz, onları gönderemeyiz” diyenler, el sıkışabiliyor.
İlkesizlik bir tarafta değil her tarafta var. Nasıl ki Millî Görüş geleneğinin
son temsilcisi olan Saadet Partisi’nin CHP ile ittifakı ilkesizlik ise Erdoğan’ın
DSP ile ittifakı da ilkesizliktir. “Ümmetçi” olduğunu söyleyen Davutoğlu’nun “ulusalcı”
CHP ile ittifakı nasıl ki ilkesizlik ise AK Parti’nin “faşist” Ata İttifakı’nın
cumhurbaşkanı adayı ile anlaşması da ilkesizliktir. CHP genel başkanı
Kılıçdaroğlu’nun 14 Mayıs öncesi seçim propagandası ile ikinci tur seçim
propagandası ilkesizliğin en bariz örneğidir. Ümit Özdağ ile anlaşmasına rağmen
HDP yani Yeşil Sol Parti’nin Kılıçdaroğlu’nu destekleyeceğini açıklaması da
başka bir ilkesizliktir. Özetle ne siyasi partilerde ne de yöneticilerinde
siyasi ilke, değer, ahlak, ar ve haya diye bir şey kalmamıştır. Hani derler ya;
“Kişinin ahlaklı olup olmadığını sorma yüzüne bak yüzünde onu gösteren haya
gibi bir şahit vardır.” Bugün siyasilerin yüzünde ahlakı gösteren ne haya
var ne de ar var.
Türkiye’de siyasi partiler ve siyasetçiler, İslami ilke ve prensipleri değil
maddi gelişme ve kalkınmayı öne çıkararak halkın karşısına çıkıp destek
istiyorlar. Halk siyasileri kendilerine sunulan bu zaviyeden bakarak değerlendiriyor.
Siyasi partiler ve yöneticilerin bu zihniyete sahip olmaları onlar açısından açıklanabilir.
Çünkü onların derdi İslam değil onların derdi koltuk. Türkiye’de koltuk için
her şey mubah hale gelmiş, siyaset ilkesizlik üzerine kurulmuş durumda. Soru şu:
İslami kitleler, cemaatler, alimler, mollalar ve kanaat önderlerinin durumunu ne
ile açıklayacağız? Onlar da siyasiler gibi maddi kalkınma, İHA, SİHA, yol köprü
diyerek mi Müslümanların karşısına çıkmalılar? Alimler ve kanaat önderlerinin bu
topluma sunacakları şey bu mu olmalı? Müslümanlara kazandıracakları İslami bir
bakış olmalı değil mi? Methettikleri yöneticiler Türkiye’nin “yeni yüzyıl”ını
milliyetçi, cumhuriyetçi, laik, demokratik Batılı değerler üzerine inşa ediyor,
bunun için çalışıyorlar. Peki ya İslami kitleler, cemaatler, STK’lar alim ve
kanaat önderleri gelecek için hangi fikir ve değerleri inşa ediyorlar? Demokratik
değerleri mi, yoksa İslami değerleri mi?


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış