ÖNCESİ VE SONRASI İLE 14-28 MAYIS SEÇİMLERİ: “KİM KAZANDI, KİM KAYBETTİ?”

Mahmut Kar

Türkiye kamuoyu aylarca cumhurbaşkanlığı ve meclis genel seçimleri ile meşgul edildi. Ha bugün, ha yarın bir erken seçim kararı alınır mı, beklentisi oluşturularak bu süreç yıllara yayıldı. Pandemi sürecinde yaşanan sıkıntılar, çözülemeyen ekonomik kriz, artan enflasyon ve bu yılın başında yaşadığımız deprem, seçim gündeminin içinde kaybolup gitti. Altılı Masa, ittifaklar, bu ittifaklara yeni katılan küçük partiler, cumhurbaşkanı adayları, kasetler, şantajlar, videolar… Bütün bunlar sebebiyle enkaz altında kalanlar ve acılı aileler, yakınlarını yitiren insanlar unutuldu. Evleri ve işyerleri yıkılan, hayatları tarumar olan depremzedeler konuşulmaz oldu. Siyasiler, STK temsilcileri, cemaat liderleri, kanaat önderleri, gazeteciler, yazarlar hatta ilim ehli hocalar sabah-akşam seçimleri, sonuçlarını ve sonrasını konuştular. Müslümanlar ve tüm Türkiye halkı bu kirli siyasetin bir parçası ve tarafı olmaya zorlandı. “Ya Amerikan tipi Başkanlık sistemini isteyen Cumhur İttifakı’ndan yana ya da İngiliz tipi Parlamenter sistemini isteyen Millet İttifakı’ndan yanasınız!” denildi. Her iki taraf da bu seçimleri ölüm-kalım meselesi olarak gördü.

Seçimler yapıldı, sonuçlar açıklandı… Kimin kazanıp kimin kaybettiğini makalenin ilerleyen bölümlerinde değerlendireceğim. Ancak öncesinde bugünkü partiler üzerinden Türkiye’nin siyasi tarihinde kısa bir gezinti yapmayı faydalı görüyorum.

2023 seçimlerine katılan partilerin ana omurgasına baktığımız zaman bazılarının muhafazakâr çizgide, bazılarının hem muhafazakâr hem milliyetçi çizgide olduğunu görüyoruz. Bazı partiler ise Kemalist, seküler milliyetçi, solcu veya ulusalcı çizgide seyrediyorlar. Bazıları da kendilerini “demokrat” ve “liberal” olarak tanımlıyorlar. Hepsinin ortak paydasının çıkar ve menfaat olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Türkiye’de herkes çok iyi bilir ki, iktidar olmak maddi tüm imkân ve kolaylıklara sahip olmak demektir. Bugüne kadar iktidara gelen hiçbir partinin bu menfaati istemediğine şahit olmadık. Ayrıca Cumhuriyet’in kuruluşundan tek parti dönemine, çok partili hayata geçişten darbeler dönemine ve 21. Yüzyılın ilk çeyreğini yaşadığımız bu son döneme kadar geçen sürede kurulan bütün partilere baktığımızda, hepsinin Türkiye siyasetine ortak katkılarının 100 yıllık laik rejimin varlığını sürdürmek ve sömürgeci Batılı devletlerin Türkiye ve bölgedeki çıkarlarını korumak olduğunu söyleyebiliriz.

Partilerin kimliklerinde bulunan bu ortak özellik, onların program ve tüzüklerinde yazıyor ancak halk bunu görmüyor. Halk, onları, popülist söylemleri ile biliyor ve gerçek yüzleri ile tanıyamıyor. 1950’li yıllarda iktidar olup ezanın Arapçaya dönmesini sağlayan Adnan Menderes’i ve Demokrat Parti’yi halka sorsanız; onu, laik Kemalist zihniyetin karşısında ve milletin yanında konumlandırır. Ezanı Türkçe okutan CHP zihniyetinin olduğu bir zamanda onu Arapça okutan halk nazarında kahraman olur elbet. Ama kimse bilmez ki Adnan Menderes, CHP geleneğinde yetişen seküler laik bir siyasetçidir. Menderes’in siyasi kıvraklığını gören Mustafa Kemal onu ta genç yaşlarda CHP saflarına kattı. Menderes’i CHP’den farkı kılan şey, iktidara gelmek için Amerika ile iş tutmasıdır. Bu sebeple de İngiliz yanlısı darbeci Askerler tarafından idama mahkûm edildi. Gel gör ki Marshall yardımlarını alarak Türkiye’yi ABD’ye bağımlı hale getiren Menderes, bugün olmuş hâlâ daha “siyasi bir kahraman” olarak anılır.

1990’lı yıllarda Millî Görüş “düşüncesi” ile siyaset yapan, İslam Birliği ve D-8 “projelerinin” mucidi olarak bilinen Necmettin Erbakan ve Refah Partisi’nin de laik rejim ve Cumhuriyet ile bir sorunu olmadı. Erbakan’ın sol partiler ile kurduğu ittifaklar ve Saadet Partisi’nin son seçimlerde CHP ile kurduğu ittifak bunu gösteriyor. Hakeza Millî Görüş gömleğini çıkarıp AK Parti’yi kuran Recep Tayyip Erdoğan da öyle... AK Parti’nin ne cumhuriyet, ne laiklik ne de rejim ile hiçbir zaman sorunu olmadı. Ama Müslümanlar onu, Cumhuriyetin kurucu partisi olan CHP karşısında “İslamcı bir parti” olarak görüyorlar. Her 5 yılda bir yapılan demokratik seçimler, Müslümanlara İslam-küfür savaşı/mücadelesinin arenası olarak gösteriliyor. Batı ve sömürgeci devletler bu çekişmeyi çok yakından izliyorlar. Meydandaki liderler de sömürgeciler tarafından izlendiklerinin farkındalar tabii.

Kimin Seçimi, Kimin İradesi?

ABD yahut herhangi bir Avrupa ülkesi parti liderleri ve siyasetçilerin kendi ülkelerinde yapılan seçimler ile ilgili Türkiye medyasına demeç verdiği görülmemiştir ya da çok çok nadiren bu yapılır. Örneğin; Bush’un, Obama’nın, Biden’ın ya da Blair’in Hürriyet, Milliyet, Yeni Şafak ya da herhangi başka bir gazeteye demeç verdiğini gören var mı? Ancak Türkiye’de parti liderleri ve siyasetçiler her seçimden önce ya Washington Post ve Wall Street Journal’a veya The Economist ve The Guardian gibi uluslararası gazetelere röportaj verirler. Amerikalılar ve Avrupalılar Türkiye’deki seçimlerde oy mu kullanıyorlar? Hayır! Peki, o halde bu röportajlar neden yapılır? Kime, neden mesaj verilir? Nasıl ki Türkiye’deki siyasetçi ve liderler seçim öncesinde ABD ve Avrupa basınına demeç veriyorlarsa sömürgeci devletlerin liderleri de seçimlerden hemen sonra Türkiye ile ilgili açıklama yaparlar ve Türk medyası bu açıklamaları özellikle yayınlar.

Biden yönetimi tarafından yapılan 14 Mayıs seçimleri ile ilgili açıklamada, “kazananın kim olduğunun önemli olmadığı, kim olursa olsun ABD’nin onunla çalışabileceği” vurgulandı. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Stratejik İletişim Direktörü John Kirby, “Başkan Biden, kim olursa olsun kazanan ile çalışmayı sabırsızlıkla bekliyor. Taleplerini barışçıl şekilde sandığa yansıtan Türk halkını tebrik ediyoruz.” dedi. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Vedant Patel ise 14 Mayıs sonrası yaptığı açıklamada: “Seçimi izlemeye devam ediyoruz. Genel olarak Türk halkını katılımlarından dolayı tebrik ediyoruz. Ayrıca yeni parlamentoyu da tebrik ediyoruz. Kim kazanırsa onunla çalışacağız." ifadelerini kullandı. Avrupa tarafından ise AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Türkiye’deki seçimleri yakından takip ettiklerini ve katılımın yüksek olmasının büyük kazanım olduğunu belirtti. AB Konseyi Başkanı Charles Michel ise seçime yüksek katılım oranı dolayısıyla Türk vatandaşlarını takdir ettiğini söyledi.

Bu yönde açıklamaları sadece Batılı liderler yapmadı, seçime katılan siyasi partilerin neredeyse tamamı “demokrasi şöleni” olarak tanımladıkları seçimlere yüksek katılım sebebiyle Türk halkına teşekkür etti. Bütün bu açıklamalar, “demokrasinin halkın iradesini yansıttığı” ezberi üzerinden oluşturulan tarihî yalanı gizlemek, asıl irade sahiplerinin Batılı kapitalist devletler olduğu gerçeğinin üstünü örtmek içindi. Şimdi sormak gerekiyor; kim kazandı, kim kaybetti?

Kim Kazandı, Kim Kaybetti?

Seçim sonuçlarına göre önce kaybedenlerden başlayalım. Hilâfet’in kaldırılması karşılığında Lozan’da kendisine verilen cumhuriyet dışında hiçbir “kazanımı” olmayan CHP, bu seçimlerin en büyük kaybedeni oldu. Müslüman Türkiye halkı bu seçimlerde CHP’ye büyük bir ders vermiştir. Güçlü olduğunu zannettiği, seçimleri kazanacağına bu kadar çok inandığı bir dönemde bile sandıktan CHP’ye çıkan oy, %25’i geçmedi. Yani Türkiye’nin dörtte üçü, CHP’yi tercih etmedi. Cumhuriyetin kuruluş ilkelerini parti logosuna “altı ok” ile işleyen CHP’nin siyaseten en güçlü olduğu dönemlerde bile halktan ancak üçte bir oranında oy alabildiğini görüyoruz. 1945’e kadar tek parti olarak iktidarda kalan CHP, baskı ve sindirme ile geçen bu dönem dışında uzun süre iktidarda kalamamış, İslami değerlere yönelik düşmanlığı sebebiyle Müslüman Türkiye halkı ile arasında bir bağ kuramamıştır. En fazla oy aldığı 1946 seçimleri, “açık oy, gizli tasnif” ile tarihe, şaibeli seçimler olarak geçmiştir.

CHP’nin tarihine baktığımız zaman “başarılı” olan iki siyasi figür karşımıza çıkıyor. Birincisi İsmet İnönü, diğeri ise Bülent Ecevit… İslami değerlere ve Müslümanlara düşmanlık CHP’nin kodlarına öylesine işlemiş ki, uzun yıllar partiye genel başkanlık yapmış İnönü, İslami söylem ve kavramları siyasi hayatında hiç kullanmamıştır. Öyle ki CHP’nin ileri gelenleri, Menderes’e karşı zafer kazanması için İnönü’ye toplantılarda, mitinglerde, “bismillah”, “inşallah”, “maşallah” gibi İslami söylemleri kullanmasını salık verdiklerinde bunu reddetmiş, İslam dinini istismar eden Adnan Menderes’e karşı seçimleri ancak bu şekilde kazanabileceğini söylediklerinde tavsiyeleri dinlememiştir.

1985’te DSP’yi kuran Ecevitler de İnönü’den ve CHP zihniyetinden farklı değildir. Her ne kadar halkçı, işçi ve emekçinin dostu gibi görünseler de İslam düşmanlığı vasıflarını onlar da silip atamamışlardır. Bunu, 2 Mayıs 1999 tarihinde TBMM’de yapılan yemin töreninde başörtülü vekil Merve Kavakçı’ya yönelik Bülent Ecevit’in nefret söyleminden ve partililerin tavrından anlayabiliyoruz. Dolayısıyla tek parti dönemi ve 1946 şaibeli seçimleri hariç CHP ve diğer sol partiler (DSP, SHP), Türkiye’deki laik seküler azınlığa hitap eder duruma mahkûm kalmışlardır. Türkiye’nin üçte iki çoğunluğunu oluşturan muhafazakâr dindar kesim hiçbir zaman CHP’nin politikalarını satın almamıştır. 14 Mayıs seçim sonuçları bu sosyolojiyi bize göstermektedir.

Bugüne geldiğimizde, laik zihniyeti karşısına alma pahasına 100 yıllık CHP bagajını da sırtına alan Kemal Kılıçdaroğlu’nun muhafazakâr seçmenin desteğini almak için sağ partilerin kullandığı üsluplara sarıldığını gördük. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti yöneticileri gibi Kılıçdaroğlu da dinî söylemler üzerinden bir seçim propagandası yürüttü. Hatta başörtüsü meselesi gibi konularda “cesur” çıkışlar yaparak 100 yıllık geçmiş sebebiyle “helalleşme” çağrısında bile bulundu. Bu durum, bir taraftan da Müslüman Türkiye halkının laikliği, Kemalizm’i ve demokrasiyi satın almadığını göstermektedir. Ve aynı zamanda 100 yıllık Cumhuriyet rejiminin başarısızlığının da göstergesidir. Bu demek oluyor ki ne laiklik ne ulusalcılık ne de Kemalizm bu halkın inanacağı ve destek vereceği düşünce ve değerler olamaz. Müslümanların desteğini kazanmak ve oylarını almak istiyorsanız, İslami söylemleri kullanmanız, dini istismar etmeniz gerekiyor. Bu yola başvuranların durumunu Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde tarif ediyor:

وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مَسْجِدًا ضِرَارًا وَكُفْرًا وَتَفْر۪يقًا بَيْنَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَاِرْصَادًا لِمَنْ حَارَبَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ مِنْ قَبْلُۜ وَلَيَحْلِفُنَّ اِنْ اَرَدْنَٓا اِلَّا الْحُسْنٰىۜ وَاللّٰهُ يَشْهَدُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ “Bir de zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım etmek, müminler arasına ayrılık sokmak için ve öteden beri Allah ve Rasulü’ne karşı savaşanlara üs olsun diye bir mescit yapanlar vardır. Bunlar, ‘Bizim iyilikten başka hiçbir kastımız yok!’ diye de mutlaka yemin ederler. Ama Allah şâhitlik eder ki bunlar mutlaka yalancıdırlar.”[1]

Kaybedenler:

Dolayısıyla AK Parti iktidarının 20 yıllık enkazına rağmen kendi seçim politikasını Erdoğan karşıtlığına indirgeyen Kılıçdaroğlu, helalleşme adımı ile uzlaşmacı bir dil ve söylem geliştirmeye çalışsa da bu seçimin en büyük kaybedenidir. CHP’nin kaybetmesinin sebeplerinden biri de PKK’yı destekleyen HDP ile perde arkasında ortaklık kurmuş olmasıdır. CHP ve Kılıçdaroğlu 14 Mayıs seçim sonuçlarını aldıktan sonra şunu gördü: Müslüman Türkiye halkı her türlü şart ve ortamda; ekonomik kriz, yolsuzluk, bürokrasideki liyakatsizlik ve sosyal bozulmaya rağmen kimlik siyasetini satın aldı, İslami kimliğine yakın partiyi destekledi. Bu kimlik, kendi içinde muhafazakârlığı barındırdığı gibi milliyetçiliği de barındırmaktadır. Kılıçdaroğlu bu gerçek ile yüzleştikten sonra 28 Mayıs ikinci tur seçim politikasını yeniden Kemalizm, ulusalcılık ve milliyetçilik üzerine kurguladı. Ne var ki fabrika ayarlarına yönelik bu dönüş bile onu kurtarmaya yetmedi.

Seçimin diğer kaybedenleri daha önce AK Parti içinde siyaset yapan Ali Babacan’ın Deva Partisi, Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek Partisi ve Millî Görüş Hareketini temsil eden Temel Karamollaoğlu’nun Saadet Partisi’dir. Bu partiler, AK Parti ve Erdoğan’a yönelttikleri eleştirilere rağmen kazanamadılar. Çünkü siyasi geçmişleri sebebiyle hem CHP tabanı tarafından kabul görmediler hem de AK Parti’ye öfkeli seçmen kitlesini ikna edemediler. Her ne kadar meclise vekil sokmuş olsalar da ilkesizlik, bu üç partiye kaybettirdi.

14-28 Mayıs seçimlerinin diğer kaybedenleri ise seçimlere kısa bir süre kala Cumhur İttifakı içine dahil olan küçük partilerdir. HÜDA Par ve Yeniden Refah Partisi, matematik olarak seçimlerin kazanan hatta en kârlı partileri sayılabilir. Ancak seçmene, tabanlarına verdikleri söz ve parti programlarında ortaya koydukları “ilkelerden” verdikleri taviz, onları “kaybedenler kulübü”ne yazmıştır. Zira HÜDA Par, İstanbul 3. Bölgeden AK Parti listesinden aday gösterdiği Genel Başkan Zekeriya Yapıcıoğlu’nu meclise taşımadan önce İstanbul Sözleşmesi’ni savunan ve bu sözleşmenin uygulanmasından taraf olan Özlem Zengin’i meclise sokmak zorunda kaldı. Seçim boyunca yürüttükleri propaganda sürecinde, 20 yıllık AK Parti iktidarının uyguladığı politikalara tek bir eleştiri getirmedi. AK Parti’nin 20 yılda elde ettiği bürokratik güç ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sahip olduğu kişisel liderlik ile kazanılan 4 sandalyeyi kazanım olarak gördüler. Matematik “kazandı” gibi gösterebilir ama taviz ve ilkelerden ödün vermek, her zaman kaybettirir. HÜDA Par yöneticileri, “Türkiye’yi dar kalıplar arasına sıkıştırılmış ideolojik tartışmalardan kurtarıp yepyeni bir siyaset tarzı geliştireceklerini ve meclise renk katacaklarını” söylediler. Hâlbuki laik esaslar üzerine yasama ve kanun işleminin yapıldığı bu meclis, renk katılacak değil reddedilecek bir meclistir. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

[صِبْغَةَ اللّٰهِۚ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ صِبْغَةًۘ وَنَحْنُ لَهُ عَابِدُونَ] “Allah’ın verdiği renge uyun; rengi Allah’ınkinden daha güzel olan kim vardır? ‘Biz O’na kulluk edenleriz!’ deyin.”[2]

Fatih Erbakan’ın genel başkan olduğu Yeniden Refah Partisi, şekil olarak Milli Nizam, Milli Selamet ve Refah Partisi’nin devamı gibi görünse de bu partinin siyasi ilkelerinin ve oğul Erbakan’ın backgroundunun olmadığını görüyoruz. Zira seçimden önce yapılan ittifak görüşmeleri, listelenen ittifak şartları ve Erbakan’ın adaylıktan çekilmesi pazarlığa açık bir parti görüntüsü sunmuştur. Haddi zatında DSP Genel Başkanı Önder Aksakal da pazarlık masasına oturdu, Fatih Erbakan da oturdu. Birini diğerinden ayıran fark nedir, bunu biz bilmiyoruz, kamuoyu da bilmiyor. Bu seçimin bir diğer kaybedeni de anket firmaları ve analistlerdir. Çünkü bunlar toplumun değişim arzusunu sadece ekonomi ve iktidara yönelik birikmiş dip dalga öfkesi ile değerlendirdiler. Türkiye toplumunun sosyolojisini okuyamadılar, Müslüman Türkiye halkının ekserinin muhafazakâr dindar bir seçmen olduğunu ıskaladılar. Bu seçmenin laik Kemalist bir adayı iktidara taşıyacağını öngördüler ama yanıldılar.

Kazananlar:

Makalenin başından beri kaybedenleri okuyorum, “Bu seçimlerin kazananı yok mu?” diye sorduğunuzun farkındayım. Evet, bu seçimlerin bir kazananı var elbette. Kazanan demokrasi! Farkında mısınız bilmiyorum, hiçbir siyasi parti bu kazanan konusunda YSK’ya bir itiraz yapmadı. Seçimleri “demokrasi şöleni” olarak tarif ettiler ve “kazananın demokrasi olduğunu” özellikle vurguladılar. Elbette seçimin matematik olarak bir kazananı var: AK Parti, %35,63 oranında oy alarak 268 Milletvekili çıkardı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ilk turda %49,52 oy oranı ile birinci oldu. İkinci turda ise aldığı %52,16 oy oranı ile Türkiye’nin “13. Cumhurbaşkanı” oldu. Bu matematik bize, seçimin kazananının AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan olduğunu söylüyor. “Hem parlamento hem de cumhurbaşkanlığı seçimlerinde en yüksek oyu alan parti/lider, nasıl ‘kaybedenler’ sınıfında olabilir?” diye soruyorsunuz. O halde tekrar edelim: matematik, kazandı gibi gösterebilir ama ilkesizlik, her zaman kaybettirir!

Peki, ya Müslümanlar? Müslümanlar bu seçimin neresindeler? İslam düşmanı CHP’ye karşı yani en kötüye karşı bir konumlandırma ve taraf olma zorunluluğu ile demokrasinin devamından yana oy kullananlar… Müslümanları oy kullanmaya teşvik edenler… sandığa gitmeyi, “münkeri el ile düzeltme” olarak görenler… hatta ve hatta bu işi “cihat” olarak gösterenler… böylece laik düzenin bekasına hizmet edenler… “kazananlar” mı yoksa “kaybedenler” mi? Bin bir türlü uydurma gerekçe ile Müslümanları şer&şer ya da batıl&batıl arasında taraf olmaya zorlayanların, şeriata değil akla uygun en makul gerekçeleri maslahat… Peki, kimin maslahatı? Bireyin maslahatı mı, ailenin maslahatı mı, toplumun maslahatı mı yoksa ümmetin maslahatı mı? Hangi maslahat? Allah’ın ve şeriatın maslahatını ıskalayarak kolaya kaçıp beşerî düzenin maslahatını önceleyenler, kazandılar mı yoksa kaybettiler mi?

20 yıllık toplumsal çöküş, bozulma ve çürümenin sebebi ne? Faizi bu ülkede dağ başında oturan köylü Ahmet’in evine sokan kim? TV dizileri ile gençliğin, geleceğin ahlakının bozulmasına teşne olanlar kim? 20 yıllık iktidarı döneminde eğitim sisteminde bürokrasiye adam yetiştirme dışında bir şey kazandıramamış olanlar kim? 20 yılda yaşanan Irak işgali, Afganistan işgali ve Libya işgalinde ABD ve Batı ile müttefik olan; Filistin’de işgalcilerin sayısız bombardıman, katliam ve cinayetlerine; Suriye’de katil rejimin soykırımına rağmen normalleşmeyi maslahat görenler kim?

Şimdi bütün bunlar, cemaatlerin ve kurumların faaliyetlerinin aksamaması, imkân ve olanaklarının daralmaması veya hastanelerin, yolların, köprülerin yapılmasına devam edilmesi için görmezlikten gelinebilir mi? Biz, böyle mi bakmalıyız bu sürece? Yöneticileri, hangi değer ve ilkeler üzerinden övüp muhasebe etmeliyiz? Eskilerin bir sözü var: “İnsanı kendi işlerinin güzelliği methetmedikçe, methedicilerin gürültülü övgüleri iyi bile olsa hezeyandır.” O halde yöneticilerin övgüyü hak eden güzel işlerinin belirleyicisi kim? Hangi işin güzel, hangi işin kötü olduğuna karar verecek ne? İslam mı, şeriat mı yoksa menfaat, maslahat mı? Mesela 28 Mayıs akşamı balkon konuşmasının yapıldığı Beştepe’nin duvarlarına Mustafa Kemal’in resminin yansıtılması güzel bir şey mi kötü bir şey mi? Güzel bir şey ise iktidarı methedenlerin bu güzelliği övmesi gerekir, kötü bir şey ise yermesi ve bunu yapanlardan beri olduklarını en azından bu yapılan kötülükten beri olduklarını söylemeleri gerekir. Demokratik seçimlerde oy kullanmayı “münkeri el ile düzeltme” olarak görenlerin, sandığa gitmeyi cihat yerine koyanların gözü bu şerri/kötülüğü görmüyor mu?

Ayrıca bizim, laik demokratik bu düzen dışında Müslümanlara ve topluma sunacağımız siyasi bir reçete, bir tercih yok mu? Müslümanların bütün irade ve gayretlerini, Kemalist zihniyete prim vermemek gerekçesiyle seküler, milliyetçi ama muhafazakâr zihniyet çizgisinde söndürmek, büyük bir vebal ve sorumluluk değil midir? Asıl kaybedenler, demokratik seçimlerde oy kullanmaya büyük büyük anlamlar yükleyip bu sorumluluğu hafife alanlar değil midir?

Farkında değiller belki ama bugün “maslahat” olarak öne sürülüp oy vermeye gerekçe oluşturulan tüm tezler, yarın çürüyecek. İktidar yine bir 5 yıl daha Filistin meselesinde iki devletli çözümü savunacak ve bunun için “İsrail” ile normalleşmenin zirvesine vuracak. Suriye meselesinde hakeza… Bugün nasıl ki işbirlikçi Suud yönetimi katil Beşar Esad’ı Arap Birliği toplantısında “kahraman” gibi karşıladıysa yarın aynı şeyi Türkiye yöneticileri yapacak. Suriyeli muhacirlerin gönderilmesi bu normalleşmenin siyasi malzemesi yapılacak ve o gün geldiğinde bu durum ülke menfaatleri ile açıklanacak. Aynen Mavi Marmara sürecinde “Bize mi sordunuz da gittiniz!” denildiği zamanki gibi… Nisan ayında Moskova’da yapılan 4’lü toplantı sonrasında Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun yaptığı açıklama, faşist Ümit Özdağ’ın ve Kemalist Kılıçdaroğlu’nun mültecilere karşı nefret söylemi yanında biraz naif gelebilir ancak unutmayın, politikalar, miting meydanlarında, TV ekranlarında sarf edilen sözler üzerine değil uluslararası anlaşmalar, müttefiklikler üzerine kuruluyor. Bakın Çavuşoğlu burada hiç popülizm yapmamış: "Biz Suriyeli göçmenleri göndermek istiyorsak, Esad ile angajmana girmek faydalıdır. Terörle daha etkin mücadeleyi sürdürmek istiyorsak bu angajman önemlidir." 28 Mayıs sonrası iktidarın mülteci politikası Türkiye Devleti’nin maslahatı çerçevesinde uygulamaya konulunca eski söylenenlerin çoktan unutulduğunu göreceğiz.

Siyasi İlkesizlik

1990’lı yıllarda partiler gece yarısı vekil transferleri yaparlardı. Bir aday seçim süreci boyunca partisinin propagandasını yapardı, o partiye oy isterdi. Vekil seçilince gece yarısı operasyon ile diğer partiye transfer olurdu. Bu, o kadar olağan bir hal almıştı ki “ilkesizlik” olarak algılanmamaya bile başlamıştı. Bugün artık adaylar değil partiler arası transferler yaşanıyor. Kurulan ittifaklar o kadar çok farklı bileşenlerden oluşuyor ki solcu ile sağcı, İslamcı ile Kemalist, “şeriatçı” ile faşist milliyetçi, aynı masada bir araya gelebiliyor ve her nasılsa “siyasi maslahat” bu birlikteliği meşru hale getirebiliyor. Örneğin; İstanbul Sözleşmesi’ne imza atanlar ile “bu sözleşmenin aileyi ifsat ettiğini” söyleyenler, aynı masaya oturabiliyor. “6284 sayılı kanunun tek bir harfine bile dokundurmayanlar” ile bu kanunun topyekûn kaldırılmasını savunanlar aynı ittifakta bir araya gelebiliyor. Suriyeli mültecilere karşı azılı düşmanlığı ile bilinen siyasetçiler ile “mülteciler bizim muhacir kardeşimiz, onları gönderemeyiz” diyenler, el sıkışabiliyor. İlkesizlik bir tarafta değil her tarafta var. Nasıl ki Millî Görüş geleneğinin son temsilcisi olan Saadet Partisi’nin CHP ile ittifakı ilkesizlik ise Erdoğan’ın DSP ile ittifakı da ilkesizliktir. “Ümmetçi” olduğunu söyleyen Davutoğlu’nun “ulusalcı” CHP ile ittifakı nasıl ki ilkesizlik ise AK Parti’nin “faşist” Ata İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayı ile anlaşması da ilkesizliktir. CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu’nun 14 Mayıs öncesi seçim propagandası ile ikinci tur seçim propagandası ilkesizliğin en bariz örneğidir. Ümit Özdağ ile anlaşmasına rağmen HDP yani Yeşil Sol Parti’nin Kılıçdaroğlu’nu destekleyeceğini açıklaması da başka bir ilkesizliktir. Özetle ne siyasi partilerde ne de yöneticilerinde siyasi ilke, değer, ahlak, ar ve haya diye bir şey kalmamıştır. Hani derler ya; “Kişinin ahlaklı olup olmadığını sorma yüzüne bak yüzünde onu gösteren haya gibi bir şahit vardır.” Bugün siyasilerin yüzünde ahlakı gösteren ne haya var ne de ar var.

Türkiye’de siyasi partiler ve siyasetçiler, İslami ilke ve prensipleri değil maddi gelişme ve kalkınmayı öne çıkararak halkın karşısına çıkıp destek istiyorlar. Halk siyasileri kendilerine sunulan bu zaviyeden bakarak değerlendiriyor. Siyasi partiler ve yöneticilerin bu zihniyete sahip olmaları onlar açısından açıklanabilir. Çünkü onların derdi İslam değil onların derdi koltuk. Türkiye’de koltuk için her şey mubah hale gelmiş, siyaset ilkesizlik üzerine kurulmuş durumda. Soru şu: İslami kitleler, cemaatler, alimler, mollalar ve kanaat önderlerinin durumunu ne ile açıklayacağız? Onlar da siyasiler gibi maddi kalkınma, İHA, SİHA, yol köprü diyerek mi Müslümanların karşısına çıkmalılar? Alimler ve kanaat önderlerinin bu topluma sunacakları şey bu mu olmalı? Müslümanlara kazandıracakları İslami bir bakış olmalı değil mi? Methettikleri yöneticiler Türkiye’nin “yeni yüzyıl”ını milliyetçi, cumhuriyetçi, laik, demokratik Batılı değerler üzerine inşa ediyor, bunun için çalışıyorlar. Peki ya İslami kitleler, cemaatler, STK’lar alim ve kanaat önderleri gelecek için hangi fikir ve değerleri inşa ediyorlar? Demokratik değerleri mi, yoksa İslami değerleri mi?

 



[1] Tevbe Suresi 107

[2] Bakara Suresi 138


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz