HİLÂFET HAKKINDA AYKIRI TEZLERE CEVAPLAR VE HİLÂFET GERÇEĞİ

Süleyman Uğurlu

Hilâfet, kaldırıldığı günden bugüne kadar bir asır geçmiş olmasına rağmen tartışılmaya, konuşulmaya devam ediyor. Kimileri için ümmetin içinde bulunduğu acı tablodan kurtuluş için yegâne umut, kimileri için gericiliğin, yobazlığın simgesi. Kimileri onu yeniden kurmak için mallardan ve canlardan vazgeçerken kimileri bu fedakâr insanları durdurmak için onları hapse atıyor, işkence ediyor ve hatta öldürüyor. İşte böyle zaman ve coğrafya fark etmeksizin son yüzyılda adı konulmamış gizli bir savaş varlığını devam ettiriyor. Bu savaş, bilindik, askerler arasında yapılan fiilî bir savaş değildir elbette. Bu savaş, hak edenin mutlak galip geleceği fikirler, kültürler, hadaratlar savaşıdır!

Aslında bu manzarayla sık sık karşılaştığınızı düşünüyorum. “Hilâfet istediler!” diyerek başlayan haber cümleleri, kin ve nefret kusarak son bulur. Bu nefret dili hayatın her alanında yaygındır. Enkazdan canlı çıkarttıkları için Allah’a şükretmenin bir ifadesi olarak tekbir getirenlere karşı gösterilen nefret ile Hilâfet’i isteyenlere karşı gösterilen nefretin kaynağı arasında bir fark yoktur. Hepsi, bu fikir savaşının görüntüleridir.

Meselenin daha da netleşmesi için biraz geriye gidecek olursak; 2022’nin son günlerinde Ankara Kocatepe Kültür Merkezi’nde, “Toplumsal Çöküş - Sorunlar ve Çözüm” başlıklı bir konferans düzenlemiştik. Halkımızın yoğun katılım gösterdiği bu konferansta toplumsal çöküşün sebepleri ortaya konulduktan sonra çözümün, “İslâmi Hilâfet’in yeniden ikame edilmesinde yattığı” söylendi. Ardından kızılca kıyamet koptu. “Meclise şu kadar mesafede Hilâfet istediler.”, “Gericiler, yobazlar!”, “Buna kim izin verdi?” şeklinde alışık olduğumuz saldırılar oldu. Sonra da günlerce, Hilâfet ve Hizb-ut Tahrir üzerine konuştular, durdular.

Bu makale, hem konuşulanlara cevap olması hem de bazı Müslümanların kafasındaki birtakım bulanıklıkların giderilmesi için kaleme alındı. Madem bir cevap veriyoruz, konunun netleşmesi açısından temelden başlamak gerekir.

Orta yaştakiler bilir; sokakta oynanan çok eğlenceli bir oyun vardı. Dokuz yassı taş üst üste dizilir, bu üst üste dizilen taşlar topla vurulmaya çalışılır; taşlar yıkılınca yıkan taraf onları tekrar dizmeye çalışır -ki böylece oyunu kazanabilsinler- ve diğer taraf da bu taşları dizenleri topla vurmak suretiyle oyundan elenmeye dolayısıyla taşların dizilmesini engellemeye çalışılırdı. Yolda yürürken işte bu oyun için dizilmiş 9 taşı gördüğünüzde -etrafta hiç kimse olmamasına rağmen- aklınıza ilk gelen; bu 9 taşın birileri tarafından üst üste dizildiğidir. 9 taş üst üste dizilmiş ise mutlak surette bunu dizen birinin olması kaçınılmazdır. İşte buna; “sebep-sonuç” ya da “illiyet-malul ilişkisi” denir.

Duyu organlarıyla hissedilen tüm maddelerin bir etkiden kaynaklandığı kesindir. Öyleyse madde bir tepkidir. Maddeye etki eden şey de aynı zamanda tepki konumundadır. Zira o da başka bir etkiden meydana gelmiştir. Bu etki-tepki zincirleme olarak devam etmektedir. Bu yüzden maddenin var oluşuna sebep olan ilk etkinin (ilk sebep) araştırılıp bulunması gerekir. Zira varlığı başkasına muhtaç olan bir şey ezeli ve ebedi olamaz. Ezeli ve ebedi olmayan ise yaratıcı olamaz. Maddeyi yoktan var edecek ezeli ve ebedi bir gücün var olması gerektiği kaçınılmaz bir zorunluluktur -ki o; Allah’tır-.

Allah, maddeyi yaratan ve tezahürleri için bir “oran” koyandır. İnsan da en nihayetinde bir madde olduğuna göre insanı da yaratan ve onun varoluş faktörlerini belirleyen Allah’tır.

“Allah, insanı ve kâinatı yarattı, sonra da bir kenara çekildi” diyebilirsiniz. Böyle bir fikir ortaya koyma hakkınız elbette var. Ancak fikrinizin doğruluğunu teyit etmek için Allah’ın elçisi olduğunu söyleyenleri de dikkate almanız bu söylemin gerçek olup olmadığını araştırmanız ve yanlış olduğunu ispatlamanız gerekir.

Bir kişi kendisinin Allah’ın elçisi olduğunu iddia ediyorsa bu iddiayı doğrulayacak mucizelerin de yanında olması kaçınılmazdır. Tüm insanlığı acze düşürecek derecede bir mucize var ise peygamberlik tasdik edilir; yoksa “yalancı” olduğuna hükmedilir. Musa Aleyhi’s Selam’ın mucizeleri o dönemde yaşayanlar için geçerlidir. Nitekim sihirbazların oyunlarını asasının gerçek bir yılana dönüşmesiyle yok etmesi, sihirbazlar nezdinde mucizedir. Kızıldeniz’in ikiye yarılması, o olaya şahit olanlar için mucizedir. Ve bu mucizelere şahit olanlar, Musa Aleyhi’s Selam’ın Allah’ın elçisi olduğuna iman etmişlerdir. Hakeza İsa Aleyhi’s Selam’ın ölüleri diriltmesi, şahitlik edenler için mucizedir ve onlar da İsa Aleyhi’s Selam’ın Allah’ın elçisi olduğuna iman etmiştir. Sadece bu iki olayda ortaya çıkan hakikat; Allah’ın insanlara elçiler gönderdiğidir.

Bir elçi var ise doğal olarak mesaj da olması gerekir. Musa ve İsa Aleyhimu’s Selam’ın ilettiği mesajlar zaman içinde değiştirilmiş ve aslından uzaklaştırılmıştır. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem ise yeni bir mucize ve yeni bir mesaj ile gelmiştir. Yeni mucize Kur’an-ı Kerim’dir. Aradan geçen binlerce yıla rağmen Kur’an’ın bir benzerinin getirilememesi mucizenin ta kendisidir. Mesaj ise Kur’an’ın içerisindeki her bir kelimedir.

Bu akli deliller neticesinde; “Bir yaratıcı yoktur. Her şey maddenin tekâmülünden ibarettir” ile “Allah sadece yaratmıştır, her hangi bir talebi ve mesajı yoktur” diyenlerin görüşleri çürütülmüştür. Öyleyse mesaja odaklanmak ve Allah’ın insanoğlundan ne talep ettiğini öğrenmek gerekmektedir.

Kur’an-ı Kerim’in mucize, dolayısıyla Allah’ın kelamı olduğu kesindir. Kur’an-ı Kerim’i Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in getirdiği de kesindir. Mucizeyi getiren peygamber olduğuna göre Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Allah’ın elçisi olduğu da kesindir.

Allah Subhanehu ve Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de Kendisine ve Rasulü’ne itaat edilmesi gerektiğini birçok ayette zikretmiştir. Enfal Suresi’nde şöyle buyurmaktadır:

[يَٓااَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَا تَوَلَّوْا عَنْهُ وَاَنْتُمْ تَسْمَعُونَۚ] “Ey iman edenler! Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin. Söylediklerini işitip durduğunuz halde ondan yüz çevirmeyin!”[1] Yine şöyle buyurmaktadır:

[وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدٰى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَب۪يلِ الْمُؤْمِن۪ينَ نُوَلِّه۪ مَا تَوَلّٰى وَنُصْلِه۪ جَهَنَّمَۜ وَسَٓاءَتْ مَص۪يرًا۟] “Kim kendisine 'dosdoğru yol' apaçık belli olduktan sonra, elçiye muhalefet ederse ve müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü şeyde bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir yataktır o!..”[2]

Aynı şekilde iman edenlerden Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i örnek edinmelerini de emretmiştir:

[لَقَدْ كَانَ لَكُمْ ف۪ي رَسُولِ اللّٰهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّٰهَ وَالْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَث۪يرًاۜ] “Andolsun, sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.”[3]

Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın ayetlerinden de anlaşılacağı üzere Allah’ın mesajı, Kur’an ve Sünnet ile iletilmiştir. Allah’ın Rasulü, Allah’ın mesajının açıklayıcısıdır:

[بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِۜ وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ اِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ] “(Onları) apaçık deliller ve kitaplarla (gönderdik). Sana da zikri (Kur'an'ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye.”[4]

Öyleyse İslâm’ın anlaşılması için iki temel kaynak vardır: Kur’an ve Sünnet. Bu ikisi birbirinden ayrılamaz. Biri alınıp diğeri ihmal edilemez. İslâm’dan bir hüküm çıkartılırken bu ikisine başvurulur. Sünneti kenara iterek Allah’ın mesajına ulaşmak imkânsızdır.

Sünnet, Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sözleri, fiilleri ve sükutudur.

Şimdi, bu esaslar üzerine Hilâfet hakkında söylenenlere bakabiliriz:

•“Kur’an’da ne Hilâfet ne de her hangi bir devlet talebi vardır. Ahlaki ilkeler vaaz edilmiştir. Bu ilkelere uyan herhangi bir otorite, İslâm’a uygun hareket etmiş olur.”:

 İslâm, kişinin kendisiyle, Rabbiyle ve diğer insanlarla alakasını düzenleyen bir dindir. İnsanlar arasındaki ilişki belirli kurallar ve düzenlemelerle sağlanır. Bu kuralları ve düzenlemeleri sağlayacak olan otoritenin varlığı akli bir zorunluluktur. Bir talebi yerine getirebilmek için yapılması gerekenler de o talepten bir parça sayılır. Allah Subhanehu ve Teâlâ “hırsızın elinin kesilmesini”, “zina edenin recmedilmesini”, “kasıtlı bir şekilde birini öldürenin öldürülmesini” emrettiğinde, bu hükümleri icra edecek otoritenin varlığını da emretmiş demektir. Yani otorite/devlet için ek bir açıklamaya, ek bir talebe gerek yoktur.

Allah Subhanehu ve Teâlâ; [وَاَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ اَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ اِلَيْكَۜ] “Aralarında Allah’ın indirdikleriyle hükmet onların arzularına uyma, Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamaları için onlardan sakın!”[5] ayeti indiğinde Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem “Aralarında Allah’ın indirdikleriyle hükmedecek bir devletin olsun” şeklinde bir ayetin inmesini beklemedi. Zira akıl, hükmetmek için bir devletin olması gerektiğini söyler. Burada ziyade-i kelama hacet yoktur. Bu, tıpkı şunun gibidir: Bir amir, görevli memurdan çay getirmesini ister. Memur, amiri zikretmemiş olsa da istediği çayı kendisine götürebilmesi için bardak ya da fincan gibi bir kaba ihtiyaç olduğunu bilir. Çayı bardağa koyarak amirine götürür. İslâm fıkhındaki “Bir vacibi yerine getirmek için gerekli olan şey de vaciptir” kaidesi tam da budur.

Kur’an ayetleri bütünsel olarak Rasulullah’ın hayatıyla birlikte değerlendirildiğinde İslâm’ın tatbik edilmesi için bir otoritenin varlığının kaçınılmaz olduğu görülecektir.

Dolayısıyla “Kur’an’da bir devlet talebi yer almamaktadır, Hilâfet şer’î değil tarihsel bir kurumdur” gibi söylenceler tarihten, şeriattan, hakikatten uzak söylencelerdir.

•“Kur’an-ı Kerim’de hüküm ayetleri oldukça az sayıdadır. Bu az sayıdaki hükümle bugün nasıl bir otorite tesis edilebilir? Tesis edilen otorite çağın sorunlarına nasıl çözüm üretebilir?”:

İslâm ümmeti 14 asır boyunca İslâmi kaynaklardan çıkartılmış hükümlerle hayatını devam ettirmiştir. Son yüzyılda değişen nedir ki, “İslâm çağın sorunlarına çözüm üretemez” deniliyor! Bin yıl öncesiyle hatta iki bin yıl öncesiyle bugün arasında hiçbir fark yoktur. İnsan aynı insandır; içgüdüleri ve uzvi ihtiyaçları olan bir varlıktır. Eşya ne kadar çok çeşitlenirse çeşitlensin yine eşyadır. İlişkiler ne kadar gelişirse gelişsin en nihayetinde muamelat sınırlarındadır. Geçmişte insanlar deve alıp satıyorlardı, şimdi araba alıp satıyorlar. Geçmişte altın ve gümüşle alışveriş yapılıyordu şimdi kâğıt parayla.

Fıkıh kitaplarımız, Kur’an ve Sünnet’ten çıkartılmış, hayatın her alanını kuşatan hükümlerle doludur. Fıkıh usulünün önemli bir parçasını teşkil eden “şer’î kıyas” yöntemiyle bugüne uyarlanarak tüm güncel sorunlara çözümler üretilebilir. Yeni gelişmeler hakkında içtihat edilerek İslâm’ın hükmüne rahatlıkla ulaşılabilir. “İslâm’ın günümüz sorunlarına çözüm üretemeyeceği” söylemi, boş bir iddiadan öte kasıtlı bir söylentidir. Onlar kapitalist hayata entegre edilmiş, Batı kaynaklı laiklik, demokrasi, çoğulculuk, özgürlük, akılcılık gibi fikirlere âşık olmuş, bunun yanında ibadetlerini de kusursuz yerine getiren Müslüman profili çizilmesini arzu etmektedirler.

İşin ilginç yanı da şudur: bu iddia sahiplerine “Peki İslâm, günümüz dünyasında hangi konulara, sorunlara çözüm üretememiştir?” diye sorsanız, tek bir örnek gösterememeleridir. Borsa mı? Kripto para mı? Tüp bebek mi? Klonlama mı? Organ nakli mi? Telif hakkı mı? Tüm bunlar hakkında içtihat edilmiş ve hükümler ortaya konulmuştur. Bu nedenle İslâm’ın çözümsüz bıraktığı tek bir örnek bile getiremezler. Sadece İslâm’a olan güveni sarsmak için yalanlar uydurup dururlar.

Tekrar etmek gerekirse; İslâm, şer’î kıyas, içtihat vb. ile insanların karşılaştığı/karşılaşacağı tüm yeni gelişmelere dair hüküm ortaya koymaktadır. İslâm’ın hayata dair hükümlerinin sayısı önemli değildir. Önemli olan, hayatı kapsayıcı bir yapısının olmasıdır.

“Hilâfet, uygulandığı dönemlerde iç karışıklıklara, ölümlere ve savaşlara sebebiyet vermiştir. Hilâfet’in kanlı bir tarihi vardır. Bugün tatbik edilse aynı şekilde dünyayı kan gölüne çevirecektir.”:

Son iki yüzyılda Batı dünyası “doğrunun merkezi” olarak kabul görmüştür. Özellikle bilimsel ve teknolojik gelişmelerin ardından bu kabul görüş alanı genişletilmiş ve her şeye şamil hale getirilmiştir. Geldiğimiz noktada Batı’nın bilgi birikimi ve kültürü haricinde söylenen sözlere pek de itibar edilmemektedir. Tarih de bu “doğruluk merkezi” kapsamında yer almaktadır. Müslümanların tarihi, Batılı oryantalistlerin yazdığı metinlerden, doğruluğu araştırılmaksızın tam bir teslimiyetle olduğu gibi alınmaktadır.

Bu oryantalistlerin asıl amaçları İslâm’ı, Müslümanların tarihini araştırmak ve objektif bir şekilde insanlığa arz etmek hiç olmamıştır. Bilakis oryantalistlerin tamamı, yaşadıkları ülkenin dış politikasına uyumlu bir şekilde hareket etmişlerdir. Sömürgeci Batı dünyası Hilâfet Devleti’ni yıkmayı hedeflediğinde bu oryantalistler, bir nevi araştırma görevlisi rolünü üstlenmişler ve istihbarat elemanı olarak çalışmışlardır. En nihayetinde Müslümanlar arasına fitne sokmuşlar, Müslümanların dinlerinden ve tarihlerinden utanmalarını sağlayacak şekilde yazılar, makaleler, kitaplar neşretmişlerdir.

Nitekim Bernard Lewis bu hakikati şu şekilde dile getirmektedir: “Batı’nın İslâm’a karşı en büyük başarısı, Müslümanların İslâm’a ve tarihine güvenlerini sarstırmaktır. Mayın döşenip Müslümanların zihninde patlattılar. (Onlar) Artık dinlerine ve tarihlerine güvenmez oldular. Yine milliyetçiliği ve vatancılığı yaydılar, bu da onları paramparça hale getirdi.”

Velhasıl tarihe, özellikle de Müslümanların tarihine bu sömürgeci oryantalistlerin gözüyle bakmak, onların dediklerini koşulsuz “doğru” olarak kabul etmek büyük bir hatadır.

Müslümanların tarihinde en çok eleştiri alan dönem, Emeviler dönemidir. Emeviler döneminde yaşananlar, Emeviler dönemi bittikten yüz yıl sonra yazılmaya başlandı. Bu dönemin en ünlü tarihçisi kuşkusuz Taberi’dir. Ona göre; tarih bilgisi, insanın aklî delillerine veya düşünüp bulduğu sebeplere dayanmaz; senetleriyle râvileri gösterilen haber ve rivayetlere dayanır. Çünkü geçip gidenlere ve sonradan gelenlere dair haberler, bunları görmeyen ve o zamanları idrak etmeyenlere ancak onları gören ve işitenlerin haber vermesiyle ulaşır. Rivayetlerin doğruluğu teyit edildiğinde bu tarih yazımı için en doğru yoldur. Fakat Taberi, rivayetlerin sahih olup olmadığını araştırmadı, kendisinden sonra gelenlere bırakarak şöyle dedi: “Benim kitabımı araştıran karanlık içinde değneği arayan gibidir; ya eli değneğe dokunur, doğruyu bulur ya da yılana dokunur, ısırılır, yalanı bulur.”

Dolayısıyla bir sistemi eleştirmek için tarihten örnekler vermek doğru bir yaklaşım değildir. Zira tarih, Taberi’nin de belirttiği gibi doğruluğu kanıtlanmamış rivayetler yığınıdır. Bununla birlikte şahısların bir takım yanlış uygulamaları da bir nizam için “iyi” ya da “kötü” ölçüsü olamaz. Dolayısıyla bir nizamın iyi ya da kötü olduğu, şahısların uygulamalarına bakılarak değil üzerine bina edildiği fikirlere göre belirlenir.

Bazı halifelerin uygulamalarını öne çıkartarak Hilâfet’i kötülemek isteyenlerin samimiyet yoksunu olduğu açıktır. Zira aynı kesimler, Stalin döneminde; resmî rakamlara göre 3 milyon, gayri resmi rakamlara göre 20 milyon insanın; çalışma kampları, zorunlu göç, kıtlık ve yargısız infazlardan dolayı öldüğünü biliyor olmalarına rağmen “Sosyalizm zorbalıktır, insanları sürgün eden, acımasızca katleden bir nizamdır” demezler. Hakeza İngilizlerin, Fransızların, İspanyolların, Afrika kıtasının neredeyse yarısını köleleştirdiğini bildikleri halde, milyonlarca insanın ölümüne sebep olan ABD’yi çok iyi tanıdıkları halde bu ülkelerin yönetim tarzı olan kapitalizmi hedef tahtasına alarak “Kapitalizm, kan ve gözyaşının, sömürünün kaynağıdır” demezler. Bu tür olayları kişilere ya da devletlere havale ederek nizamları temize çıkarma gayretine girerler. Onlar sadece İslâm’a, Müslümanlara ve Hilâfet’e dil uzatmayı bilirler. Zira onlar, Batı hayranıdır ve ikiyüzlüdürler.

“Hilâfet geri geldiğinde kölelik de geri gelecektir. Tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi köle pazarları kurulacak ve insanlar buralarda bir mal gibi alınıp satılacaktır.”:

İslâm geldiğinde, istisnasız olarak tüm dünyada kölelik hâkimdi. İnsanlar borcunu ödemediği için, hırsızlık yaptığı için köle edinildiği gibi savaşlarda kaybedenler de köle ediniliyordu.

İslâm, hem köleleştirme hem de mevcut kölelerle alakalı düzenlemeler getirerek köleliğin zaman içerisinde kaldırılmasını hedeflemiştir.

Öncelikle İslâm kölelere insanca muamele edilmesini sağlamıştır. Onun, alınıp satılan ve sonrasında atılan bir mal gibi kullanılmasını yasaklamıştır. Nitekim Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: “Kim kölesini öldürürse siz de onu öldürün!”

İslâm köle azat etmeyi teşvik etmiştir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem; “Ne zaman bir adam, Müslüman bir köleyi kölelikten kurtarırsa Allahu Teâlâ’da onun tüm organlarını cehennemin parçalamasından kurtarır.” buyurarak köle azat etmenin büyük sevap ve cehennemden kurtuluşun anahtarı olduğunu açıklamıştır.

Aynı zamanda İslâm, Müslümanların işledikleri bir takım suçların karşılığı olarak köle azat edilmesini emretmiştir. Bir hadis-i şerifte geçtiği üzere; “Kim sahibi olduğu köleyi döverse ya da ona vurursa bunun kefareti, o köleyi azat etmektir.”[6]

Kendisine zekât verilebilecek sekiz sınıftan birinin de köleler olması, İslâm’ın köleliğe bakışını açık bir şekilde göstermektedir. Devletin topladığı zekâtların -başka yerlere harcama önceliği yoksa- kölelerin azat edilmesinde kullanılması gerektirmektedir.

Kölelerin azat edilmesini teşvik eden, bazı zamanlarda zorunlu kılan İslâm, köleleştirmenin de sınırlarını çizerek dar bir alana hapsetmiştir. İslâm’a göre; “bir kişi borcunu ödeyemedi” diye ya da “hırsızlık yaptı” diye köleleştirilemez. Savaşlarda esir alınanlar köleleştirilemez. Ancak askerleri coşturmak savaşa teşvik etmek için savaş meydanlarına getirilen çocuk ve kadınlar köleleştirilebilir. Günümüzde böyle bir uygulama da kalmadığına göre İslâm toplumsal hayatı bozmayacak bir düzenlemeyle köleliği tamamen ortadan kaldırmıştır.

Ancak Batı’da durum hiç de öyle değildir. Batı’da, köleleştirmenin altında ırkçılık yatmaktadır. “Beyaz ırkın üstünlüğü” temelinde Afrika yağmalanmış ve halkı köleleştirilmiştir. 1960’lı yıllara kadar ABD’de köleliğin devam ettiğini, siyah ve beyazların tuvaletlerinin bile ayrı olduğunu düşünürsek kimin köle pazarları kurduğunu da açık bir şekilde görebiliriz.

•“Dinin farklı yorumları var. Bu yorum farklılıkları derin ayrılıklar oluşturmakta. Hal böyle iken ‘Hilâfet’in birleştirici olacağını’ söylemek hayalciliktir. Aksine Halife, kendi dinî yorumuna uymayanları baskı ve cebirle susturarak, diktatörlük uygulayacaktır.”:

Durum hiç de böyle değildir. İslâm’ın esaslarında hiçbir ayrılık yoktur. Mesela; Hilâfet’in farziyeti noktasında tüm mezhep imamları, âlimlerin neredeyse tamamı hemfikirdir. İçtihadi konularda görüş farklılıklarının olması asla derin ayrılıklar oluşturmaz. Zira İslâm’ı bilen her kişi, içtihatların -farklı olsa da- kabul edileceğini de bilir. Esasında derin ayrılıkların sebebi, halifenin olmamasıdır. Zira imam yani halife, ihtilafları ortadan kaldıran yegâne mercidir.

Bahsedilen derin ayrılıkların kaynağı, Müslümanları parçalamak için her yolu mubah gören sömürgeci devletlerden başkası değildir. Zira onlar, en büyük parçalanmayı ortaya çıkartan kavmiyetçilik fikrini İslâm ümmetine taşıyanların ta kendileridir. Yine onlar, sahih İslâm anlayışına darbe vurmak için oryantalist fikirleri İslâm’dan bir parça gibi göstermeye çalışmış, bu fasit fikirleri ümmet arasında yaymak için sözde âlimleri devşirmişlerdir. İşte bu sözde âlimler kendilerine verilen büyük imkânlarla Müslümanlar arasında tartışmalar meydana getirmiştir. Sahipsiz ümmet bu tartışmalarla sahih İslâm anlayışından uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. Yani ortada derin bir ayrılık varsa o ayrılığın sebebi ne İslâm’dır, ne Hilâfet’tir ne de İslâm ümmetidir. Tek suçlu, sömürgeci devletler ve onlara uşaklık yapan saray âlimleridir. Dolayısıyla Hilâfet, sömürgeci devletlerin İslâm ümmeti üzerindeki ellerini söküp attığında ortada ayrılık diye bir şey kalmayacaktır.

Müslümanlar, benimsedikleri şer’î hükümlerle hayatlarını devam ettireceklerdir. Genel hayatta ise halifenin benimsediği hükümler geçerli olacaktır. Halife’ye itaat farzdır. Dolayısıyla bütün Müslümanlar -açık küfür görmediği müddetçe- halifeye gönül rızasıyla itaat edecektir.

Yeri gelmişken; Hilâfet Devleti ilahi değil beşerî bir devlettir. Halife, Allah’ın özel görevlendirdiği bir kişi değildir. Bilakis o, halktan biridir. Hilâfet Devleti’nde beşerî olmayan, kanunlar ve nizamlardır. Onlar şer’î ahkâmdan alınır. Uygulama ise beşer eliyle gerçekleşecektir. Halife hata ettiğinde onu uyaracak ve hatasından döndürecek mekanizmalar vardır. “Hilâfet Devleti’nin Yönetim ve İdari Organları”[7] adlı kitabımızda bu konular detaylı ve delilli bir şekilde anlatılmıştır.

___

Bu makalede “Hilâfet” ile alakalı bazı iddia ve eleştiriler çerçevesine “Hilâfet’in ne olmadığını” anlatmaya çalıştık.

•Peki, Hilâfet nedir?

Biz, “Hilâfet” dediğimizde, öncelikle ulusal, kavmî bir devletten bahsetmiyoruz. Evet, bu devlet bir kavme ait olmayacak; bilakis siyahıyla beyazıyla İslâm ümmetine ait olacak bir devlettir, Hilâfet Devleti.

Bu devletin anayasa ve kanunları, acizliği bariz olan insan kaynaklı olmayacak. Bilakis anayasa ve kanunlar, İslâm’ın iki kaynağından yani Kur’an ve Sünnet’ten çıkartılacaktır.

Hilâfet’in öncelikli amacı; halkı Müslüman olan ülkeleri tek bir devlet çatısında toplamaktır. Böylece yeraltı ve yerüstü zenginlikler, tarımsal ürünler, insan kaynakları, teknoloji, askerî yapılar birleşecek ve muazzam bir güç elde edilecektir. Elde edilen bu güç, halkın refahını yükseltmek için kullanılacaktır. Zira İslâm iktisat nizamı, servetin adaletli dağıtımını esas alan bir nizamdır. Devlet, halkın barınma, yiyecek, içecek, sağlık, eğitim gibi temel ihtiyaçlarını herhangi bir ücret almadan yerine getirecektir.

Hilâfet’in kaldırılışından yani asrın en büyük felaketinden bugüne miladi 99 yıl geçti. Neredeyse bir asırdır Müslümanlar sahipsiz. Servetleri sömürülüyor, kutsallarına hakaret ediliyor, erkekleri aşağılanıyor, kadınlarına el uzatılıyor. Sömürgeci güçler, ümmetimiz üzerinde istediği planları uyguluyor; istediği gibi hareket ediyor. Zira Müslümanların kendilerini koruyacak bir kalkanları yok. İşte Hilâfet, koruyucu bir kalkandır! Hilâfet, sömürgeci güçlerle, insanlığı sömüren kapitalizm ile mücadele edecek, onlara boyun eğmeyecek, sadece Müslümanların değil tüm mazlum hakların yanında durarak onları koruyacaktır.

Rabbim, Hilâfetsiz 100’üncü yıl gelmeden Râşidî Hilâfet’in kuruluşunu görmeyi nasip etsin.

Kuşkusuz bu Allah için hiç de zor değildir.



[1] Enfal Suresi 20

[2] Nisa Suresi 115

[3] Ahzap Suresi 21

[4] Nahl Suresi 44

[5] Maide Suresi 49

[6] Müslim


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz