بسم الله
الرحمن الرحيم إِذَا زُلْزِلَتِ ٱلْأَرْضُ زِلْزَالَهَا وَأَخْرَجَتِ ٱلْأَرْضُ
أَثْقَالَهَا وَقَالَ ٱلْإِنسَـٰنُ مَا لَهَا يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبَارَهَا
بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحَىٰ لَهَا يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ ٱلنَّاسُ أَشْتَاتًا
لِّيُرَوْا۟ أَعْمَـٰلَهُمْ فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُۥ
وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ] “Rahman ve
Rahim olan Allah’ın adıyla. Yer, (son) sarsıntısında şiddetle sarsıldığı zaman
ve yer, yüklerini dışarı attığı zaman ve insan, ‘Ona ne oluyor?’ diye feryat
ettiği zaman. O gün, Rabbin ona ilham edeceği için her şeyi anlatacaktır. O gün
insanlar, amellerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük gelirler. Kim
zerre ağırlığınca bir hayır işlemişse onu görür, kim de zerre ağırlığınca bir
kötülük işlemişse onu görür.”[1]
1.
İnsanlık bir dönüm noktasında
Son birkaç on yıldır gezegenin durumu hakkında giderek artan bir aciliyet
söz konusudur; solunum sorunlarına neden olan atmosferik kirlilik, endüstriyel
veya insan atıkları nedeniyle suyollarımızın zehirlenmesi, kuraklık ve sellerin
mahsulleri yok etmesi… Bunlara ek olarak okyanusların asitlenmesi, ozon
tabakasının incelmesi, yağmur ormanlarının yok olması, arazilerin bozulması,
türlerin yok olması ve bir dizi başka sorun da söz konusudur. İnsan eylemlerinin
gezegene ve gezegenin yaşamı sürdürme kabiliyetine geri dönülmez bir şekilde
zarar verdiği bir dönüm noktasına yaklaştığımızdan endişe ediliyor.
Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasında yaşanan gıda ve enerji enflasyonu
ile tedarik zinciri kaynaklı kısıtlar da eklendiğinde iklim gündeminin çok daha
katmanlı bir krizle karşı karşıya olduğunu söylemek mümkün.
Bir şeylerin yapılması -şimdiye kadar yapılmış olması- gerektiği ancak yine
de insanların hızlı hareket etmesi hâlinde hâlâ zaman olabileceği anlayışı
hâkim.
İşte bu artan farkındalık ve önsezi duygusu, bu kritik noktada ne
yapılabileceğini merak eden samimi insanlar arasında daha fazla endişeye yol
açıyor.
Bu makalenin temel amacı, İslâm’ın insanın çevreyle olan ilişkisini
anlamaya yönelik farklı bir yaklaşıma sahip olduğunu göstermek ve bunu
insanların çevreyle olan ilişkilerinin mevcut durumuyla karşılaştırmaktır.
“Çevre”, Allah Celle Celâluhu tarafından yaşamı destekleyen binlerce
ekosistemin mükemmel bir uyumu olarak yaratılan, yaşadığımız gezegen anlamına
gelir.
Gezegen bize ait değil, biz onun üzerinde varız ve hepimiz Allah’a aitiz! O
Celle Celâluhu şöyle buyurur:
[اَللّٰهُ لَٓا
اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌۜ
لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ] “O Allah
ki, O’ndan başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur. O’nu ne uyuşukluk ne de uyku
tutar. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur.”[2]
İnsanoğlu olarak gezegene elimizden geldiğince iyi davranma sorumluluğumuz
var ve Allah Celle Celâluhu bizi sorumlu olduğumuz şeylere karşı nasıl
davrandığımız konusunda hesaba çekecektir:
[فَمَن يَعْمَلْ
مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُۥ وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا
يَرَهُۥ] “Kim zerre ağırlığınca bir hayır işlemişse onu görecek, kim
de zerre ağırlığınca bir kötülük işlemişse onu görecektir.”[3]
Bugün önümüzde duran kanıtlar, hesap vermemiz gereken çok şey olduğunu
gösteriyor. Bu durum, insanlığın son bir ya da iki yüzyılda çevre ile
etkileşiminde yaşanan bir başarısızlığı yansıtmaktadır.
2.
Geçtiğimiz iki yüzyılın başarısızlıkları
İnsanlar çevreyle her zaman bize fayda sağlayacak şekillerde etkileşime
girmiş, bu etkileşim nedeniyle çevre bir dereceye kadar bozulma veya zarar
görmüştür; tarım yaparken toprağa zarar veren kimyasallar kullanmak, yakacak odun
için ağaçları kesmek veya hayvanları iş, yiyecek ve derileri için kullanmak
gibi.
Sanayi devriminin ortaya çıkışı, teknolojik ilerleme ile birlikte bozulma
ve hasarın derecesini bir adım daha ileri götürdü. Özellikle enerji üretimi
için fosil yakıtların kullanılması ve üretimde verimliliğin arttırılması!
Teknoloji ve fosil yakıtların kullanımı, elbette bugün geldiğimiz noktanın
tek nedeni değil. Bunlar, amaçlar için kullanılan araçlardır ve bu amaçlar, bir
sistem tarafından tanımlanır ve bu sistem de siyasi bir liderlik tarafından
yürütülür.
3.
Liderliğin ve sistemin başarısızlığı
Nihayetinde bu, siyasi liderliğin ve yaşam biçimimizi tanımlayan egemen
sistemin bir başarısızlığıdır.
Çevre sorunları, geleceğin teorik sorunları değildir. Çevre sorunları,
devlet düzeyinde hükümetler tarafından ele alınması ve çözülmesi gereken ancak
ihmal edilen -temiz hava ve temiz su gibi insanlar için hayati önemde olan-
durumlardır.
Dünya liderleri, uzmanlar, uluslararası kuruluşlar, sivil toplum ve
medyanın katılımıyla düzenlenen COP 27’de[4]
temel hedef ise Glasgow’dan[5]
bu yana verilen taahhütlerin güçlendirilmesi ve bir an önce eyleme
dönüştürülmesiydi. Bu kapsamda, COP 27’nin odağındaki 3 temel konuyu;
emisyonların azaltımı, ülkelerin iklim değişikliğine karşı hazırlıklarının
desteklenmesi ve gelişmekte olan ülkelere bu konuda sağlanan teknik ve finansal
desteğin güvence altına alınması olarak sıralamak mümkün.
Bunlar, kapitalizm altında bu teknoloji ve enerji kaynaklarının sistematik
kullanımı ve kötüye kullanımı nedeniyle insanlar için ortaya çıkan sorunlardır.
Bu dönem boyunca, egemen dünya güçlerinin liderleri kendi ülkeleri için
ekonomik büyümeye ve iş dünyasının çıkarlarına halkın çıkarlarından daha fazla
öncelik verdiler.
Değişim için hedefler ve amaçlar belirlemek üzere periyodik olarak bir
araya geldiklerinde ise her biri kendi çıkarlarını gözetmiştir. Statükoyu
destekleyenler bunu ekonomilerine fayda sağladığı için yaparken, şu anda fosil
yakıtlara alternatifleri savunan devletler bunu, fosil yakıtlara bağımlılık nedeniyle
kendi ülkelerinin şu anda enerji açısından güvensiz olduğunu fark ettikleri
için yapıyorlar.
Oysa dünyanın dört bir yanında insan faaliyetlerinin etkilerine maruz kalan
sıradan insanların durumu -kirlenen hava, su ve çatışmalar nedeniyle her gün
yaşanan bir durumdur-, çığırtkanların belirsiz bir gelecekle ilgili
endişelerinden daha acil ve küresel zirve ve konferanslardan kopuktur. On
yıllar sonra değişim için hedef olarak belirlenen gelecek tarihler bir yana,
daha konferanslar sonuçlanmadan pek çok kişi acı çekecek ya da ölecek.
Bunun yanı sıra, Müslüman beldelerdeki siyasi liderlik başarısızlığına da
bakmalıyız.
Hava ve su kirliliğiyle mücadelede ihmalin yanı sıra gösteriş ve lüks
projelerin yol açtığı zararlara ilişkin pek çok örnek görüyoruz. Tüm bunlar, bu
ülkelerin vatandaşları üzerindeki zararlı çevresel etkiyi arttırmaktadır.
Ayrıca, Müslüman beldelerde liderlik ve ideolojik vizyon eksikliği, iklim
değişikliği ve çevresel zararlarla ilgili küresel tartışmalarda İslâm
dünyasının etkili bir sese sahip olmamasından kaynaklıdır. Sonuç olarak,
tartışmalar egemen güçler tarafından kendi çıkarları ve öncelikleri
doğrultusunda çarpıtılmaktadır.
4.
Nedenler ve çözümler
Günümüzde çevreye verilen zararın başlıca nedenlerinden bazılarına kısaca
değinecek olursak…
Dünya genelindeki tartışmaların çoğu iklim değişikliğine atfedilen
zararlara odaklanmış olsa da dikkate alınması gereken tek konu bu değildir.
Pek çok insanı daha dolaysız yollardan etkileyen ve genellikle göz ardı
edilen pek çok çevresel zarar vardır ve İslâm dünyasındaki pek çok kişi
bunlardan etkilenmektedir. Hava ve su kirliliği ve diğer çevresel bozulma
biçimleri yüzyıllardır insanlara zarar vermektedir.
Bugün de benzer sorunlar ya yetersiz hijyen sistemleri ya da devlet
düzeyinde sanayinin yetersiz düzenlenmesi nedeniyle ya da çatışmaların bir
sonucu olarak dünyanın diğer bölgelerindeki insanları etkilemektedir.
Bunlar, çözüm için küresel işbirliğine dayanmayan cevapların bulunduğu
meselelerdir.
Bu sorunların çözüme kavuşturulması için hiçbir siyasi aciliyet duygusu
hissedilmeksizin, bu sorunların büyümesine izin verilmiştir.
Ancak, son birkaç on yıldır gelişmiş dünyada kirli hava ve sudan daha az
doğrudan bir şekilde veya çatışma nedeniyle olsa da bir aciliyet duygusu ortaya
çıkmıştır -insanlar kendilerinin de çevresel zararlara maruz
kalabileceklerinden korkmaya başlamışlardır-. Artan endişe, iklim değişikliği
ve gelişmiş dünya da dâhil olmak üzere dünya genelindeki insan toplumlarının
küresel ısınmadan zarar görebileceği yönündedir.
Bu aynı zamanda sistemik değişim gerektiren bir konudur. Çünkü nedenlerin
çoğu küresel kapitalist sistemde yatmaktadır ve şu anda hiç kimse, ekonomik
büyümenin yanı sıra kirliliği de tetikleyen maddi mallara olan talebi
körükleyen endemik tüketimciliği ele alan bir çözüm önermemektedir.
İklim değişikliğinin nedenleri ve dolayısıyla çözümleri konusunda karşıt
görüşler bulunmaktadır. İnsan faaliyetlerinin boyutları konusunda
şüphecilerden, bunun insanlığın bugün karşı karşıya olduğu en önemli mesele
olduğuna inananlar gibi… Her iki kamp da “bilimi takip ettiklerini” iddia
ediyor ki bu da bu tür iddiaların nadiren siyasi bir önyargı olmadan ortaya
çıktığını gösteriyor.
Çözümler açısından, aşırı şüpheciler hiçbir şey yapmazken aşırı çevreciler
fosil yakıtların kullanımının yasaklanmasını savunuyor, nükleer enerji
konusunda endişeliler ve insanların et yemeyi bırakması gerektiğini salık
veriyorlar. Yapay et çalışmaları devam ediyor, üretim maliyetini makul
seviyelere indirmek için araştırma-geliştirme yapılıyor.
Bununla birlikte, baskın öneriler “temiz” enerji kaynakları yoluyla CO2
emisyonlarının azaltılması veya enerji verimliliğini arttırmak için
teknolojinin iyileştirilmesi etrafında dönmektedir. Hedeflere ulaşmak için
uluslararası çabalar sarf edilmekte olup siyasi “sol” ve siyasi “sağ”
arasındaki tek fark, gönüllü olarak değişimin ne kadarının bireylere ya da
işletmelere bırakılması gerektiği ya da hedeflere ulaşmak için hükümet
düzenlemeleri tarafından zorunlu tutulup tutulmayacağıdır.
Mevcut durumdaki sorun sadece bu bölünmelerin üstesinden nasıl gelineceği
değildir. Bu bölünmeler ister bilime, ister çözümlere ilişkin çelişkili
görüşler olsun, esasen küresel sistemik düzeyde hiçbir şeyin temelden
değişmemesi gerektiği bakış açısından kaynaklanmaktadır. Dahası, ağırlıklı
olarak, insanların zararı en aza indirecek şekilde davranmalarından ziyade,
insan davranışlarının neden olduğu zararlara tepki veren bir modele
odaklanmaktadırlar. Ağırlıklı olarak iklim değişikliğine odaklanıyorlar çünkü
bugün siyasi ağırlık merkezi bu noktada. Oysa insanlara her gün zarar veren çok
daha acil çevre sorunlarına çok daha az odaklanılıyor.
Kitle iletişim araçlarında, insanların bireysel arzu ve zevklerinin
peşinden gitmekte özgür olması gerektiği fikrine ya da insan toplumlarının
temelde “tüketici” toplumlar olduğu fikrine ya da ne pahasına olursa olsun
ekonomik büyümenin en önemli ekonomik hedef olduğu fikrine karşı çıkan ciddi
bir öneri bulunmamaktadır. Ekonomik büyüme açısından rekabet eden ulus
devletler modeli üzerine inşa edilmemiş hiçbir ciddi öneri yoktur.
Keza iklim değişikliği hakkındaki politik öneriler büyük ölçüde karbon
salınımını azaltarak teknolojik verimliliği artırmak gibi ekonominin arz
tarafında yer almaktadır. İnsanların daha az et yemesi gerektiğini savunan
aktivistler, üretiminde karbon salınımı yüksek teknolojik ürünler, ucuz hava
yolculuğu ve son modaya olan talebe karşı çok da fazla bir şey önermiyorlar.
Dünyaya hâkim olan sistem, teknolojinin daha temiz ve çevre dostu bir şekilde
bir şeyler üretmesi gerektiğini öne sürse de, insanların tüketmesi ve
işletmenin üretmesi gerektiği fikrini desteklemeye devam ediyor.
Buna ek olarak birçok kişi, CO2 emisyonlarını azaltmaya yönelik
uluslararası çabaların gelişmekte olan ekonomilere orantısız bir şekilde zarar
vereceğinin farkında. Gelişmiş ülkeler ise bugüne kadarki emisyonlardan sorumlu
tutulmazken ekonomik ve endüstriyel büyümede önemli bir avantaj elde etmiştir.
Bu nedenle, küresel konferanslar, bir bütün olarak insanlığa değil de müstakil
olarak devletlere fayda sağlayacak bir çerçeveyi tanımlamak için bir karşılaşma
alanı hâline gelmektedir.
5.
İslâmi Alternatif
İslâm, çevre ile ilgili konulara farklı bir şekilde bakmaktadır. İslâm’ın
bunu bireysel ve sistemik bir yaklaşımla nasıl ele aldığını ve bu sistemik
yaklaşımın uygun yasaları ve önlemleri uygulamak için İslâmi bir otoriteye
ihtiyaç duyduğunu göstermeyi umuyoruz. Hilâfet, bu otoritedir.
İlk olarak; İslâm, insanların eylemlerinden dolayı Allah’ın
huzurunda sorumlu olduğunu kabul eder. Dolayısıyla bireysel davranış ne sadece
kişisel ahlaki bir tercihtir ne de insanların bir dizi vergi veya fiyat teşviki
ile zorlandığı bir şeydir. Başkalarına zarar veren her şey, ne kadar küçük
olursa olsun, Allah Celle Celâlehu’nun insanlardan hesap soracağı bir
şey olacaktır. Dahası İslâm, insanları savurgan olmaktan caydırır.
İkinci olarak; İslâm, maddi şeylerin peşinde koşma arzusunu çok daha
geniş bir bağlama oturtur. İslâm “ihtiyaçlar” ile “istekler” arasında ayrım
yapar; birincisini zorunlu kılar, lükse izin verir (ancak insanları “istekler”
peşinde koşmak yerine ihtiyaç duyulan şeylerle “yetinmeye” teşvik eder), aşırı
veya savurgan tüketimi caydırır ve zihni bu maddi dünyanın dar ufuklarının
üzerine odaklar.
Sonuç olarak; İslâmi bir toplum bireysel ve toplumsal düzeyde zararlı
davranışları önemle caydıran ve maddi şeylere olan talebi azaltan bir
toplumdur.
Üçüncüsü; İslâm’ın ticareti teşvik eden, ribayı (faizi,
tefeciliği) yasaklayan ve kapitalizm ile gelen büyümeye odaklı kronik dayatması
olmayan farklı bir ekonomik sistemi vardır.
Dördüncü olarak; İslâm, Hilâfet tarafından uygulanan ve toplumsal zarara
karşı yasal yaptırımlar uygulayan siyasi bir sisteme sahiptir. Bu, yargının
ayrı bir kolu aracılığıyla gerçekleşir.
Beşinci olarak; siyasi liderlik insanların işleriyle ilgilenmek
zorundadır. Bu, İslâm’ın belirlediği öncelikleri karşılamak için enerji
üretimini ve bunun halka dağıtımını içerir. Bu bağlamda halifenin birkaç ilkeyi
uzlaştırması gerekir:
i. Allah Celle Celâlehu’nun bize bahşettiği iyi
şeyleri kullanmak ve onları israf etmemek
ii. İnsanların ihtiyaçlarıyla ilgilenmek,
iii. Ümmetin korunması için elzem olan enerji güvenliği
konularını yönetmek.
iv. Farklı enerji türlerinin gerekli kullanımından
kaynaklanabilecek zararları en aza indirmek (yani geçmişten ders almak).
Dolayısıyla, gelecekteki bir Hilâfet, bu hedeflere ulaşmak için muhtemelen
enerji üretim yöntemlerini çeşitlendirmeye çalışacaktır. İslâm, enerji
kaynaklarına -güneş, rüzgâr, jeotermal, fosil yakıtlar veya nükleer olsun-
insanlığın yararı için Allah’ın nimetleri olarak bakar. Bu kaynaklar israf
edilmemeli, aynı zamanda potansiyel zararlardan kaçınmak için geçmişten ders
alınmalıdır. Dahası, enerji güvenliği herhangi bir devlet için temel
meselelerden biridir. Sadece enerjiyi güvence altına almak yetmez aynı zamanda
enerjiyle alakalı güvenlik açıkları da azaltılmalıdır.
Altıncı olarak; Hilâfet, çatışmaları sona erdirmenin ve yukarıda
belirtilen bazı İslâmi kuralları uygulamanın yanı sıra halkının karşı karşıya
olduğu çevresel önceliklere aktif olarak odaklanacaktır. Örneğin; endüstriyel
atıklardan kaynaklanan hava ve su kirliliği, halkların işleriyle ilgilenme
yetkisi kapsamına girmektedir. Dahası, İslâm Hilâfeti İslâm dünyasında var olan
yapay ulus-devlet sınırlarını ortadan kaldıracak ve böylece birçok çevre
sorununun farklı halklar arasında işbirliği içinde çözülmesine olanak
sağlayacaktır.
İklim değişikliğinin insan kaynaklı nedenlerine ilişkin endişeler ve
potansiyel “zararların” belirlenmesi konusunda da Hilâfet “bilimi takip
edecektir”. Çünkü teknik konular, teknik uzmanlığa sahip olanlara danışmayı
gerektirir. Ancak, bilimsel görüşlere dayanan siyasi kararların devletin siyasi
ilkeleri tarafından yönetildiği açıktır. Bilim -daha önce de söylediğimiz gibi-,
bu tür karmaşık konularda nadiren tarafsız bir konuma sahiptir. Bu meseleyi ele
almak için ne gibi ekstra tedbirlere ihtiyaç duyulursa duyulsun, İslâmi ilkeler
ve sistem (yukarıda belirtildiği gibi), insanların bu sorunla ilgili olduğunu
düşündükleri endişelerin çoğunu zaten ele alacağı anlamına gelir.
Son olarak; Hilâfet, dünya siyasetiyle ilgilenen bir devlet
olacaktır.
Dolayısıyla, kendi çıkarlarını desteklemek için konferans çağrısı yapan
alaycı jeopolitik oyunları gördüğü yerde, bunları ifşa edecektir.
Kapitalizmin zararlarını gördüğü yerde, bunları ifşa edecektir.
Ancak tüm bölgeleri etkileyen gerçek sorunları çözmeye çalışmak için diğer
devletlerle ilişki kurmanın gerekli olduğu yerlerde, İslâmi bir perspektiften
argümanlar sunarak bunu yapacaktır. Dahası ne kendisinin ne de dünyadaki
savunmasız devletlerin, küresel meselelerde kendi hâkimiyetlerini sürdürmek
isteyen güçlü devletler tarafından sömürülmesine veya manipüle edilmesine izin
vermeyecektir.
Gerçek jeopolitik liderlik, başkasının gündemini takip etmek değil, gündemi
belirlemek; insanlığı ilgilendiren bir meseleyi hem entelektüel düzeyde hem de
siyasi düzeyde herkesin çıkarına olacak şekilde ele almak; sömürgeci
devletlerin kendi çıkarlarını dünyanın geri kalanı aleyhine geliştirmelerine
izin vermemektir.
Bu makale dizisi iklim değişikliği konusunun kapsamlı bir incelemesi
değildir. Ancak bu konulardan bazılarına değinerek insan kaynaklı sorunlara
kapsamlı bir yaklaşımla sadece İslâmi çözümler sunmakla kalmayıp mevcut dünya
düzeninin meseleye yaklaşımını da göstermeyi hedeflemektedir.
Allah’ın bunu bizden kabul etmesi ve eksikliklerimizi bağışlaması için dua
ediyoruz. Bunun içindeki her hayır, gökleri, yeri ve içindekileri yaratan Allah’tandır!
[1]
Zilzal Suresi 1-8
[2]
Bakara Suresi 255
[3]
Zilzal Suresi 7-8
[4]
2022 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı yaygın olarak kullanılan
adıyla COP27, Mısır’ın Şarm El-Şeyh şehrinde 6 - 18 Kasım 2022 tarihleri
arasında küresel ısınma ve sera gazı salınım oranlarını azaltma amacıyla 194
ülkenin katılımıyla gerçekleştirilen organizasyondur. (Vikipedi)
[5]
2021 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP26), İskoçya’nın
Glasgow şehrinde 31 Ekim-12 Kasım 2021 tarihleri arasında gerçekleştirildi. (Vikipedi)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış