Karbon Ayak İzi

Mehmet Çetinbudak

بسم الله الرحمن الرحيم إِذَا زُلْزِلَتِ ٱلْأَرْضُ زِلْزَالَهَا وَأَخْرَجَتِ ٱلْأَرْضُ أَثْقَالَهَا وَقَالَ ٱلْإِنسَـٰنُ مَا لَهَا يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبَارَهَا بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحَىٰ لَهَا يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ ٱلنَّاسُ أَشْتَاتًا لِّيُرَوْا۟ أَعْمَـٰلَهُمْ فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُۥ وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ] “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Yer, (son) sarsıntısında şiddetle sarsıldığı zaman ve yer, yüklerini dışarı attığı zaman ve insan, ‘Ona ne oluyor?’ diye feryat ettiği zaman. O gün, Rabbin ona ilham edeceği için her şeyi anlatacaktır. O gün insanlar, amellerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük gelirler. Kim zerre ağırlığınca bir hayır işlemişse onu görür, kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlemişse onu görür.”[1]

1.        İnsanlık bir dönüm noktasında

Son birkaç on yıldır gezegenin durumu hakkında giderek artan bir aciliyet söz konusudur; solunum sorunlarına neden olan atmosferik kirlilik, endüstriyel veya insan atıkları nedeniyle suyollarımızın zehirlenmesi, kuraklık ve sellerin mahsulleri yok etmesi… Bunlara ek olarak okyanusların asitlenmesi, ozon tabakasının incelmesi, yağmur ormanlarının yok olması, arazilerin bozulması, türlerin yok olması ve bir dizi başka sorun da söz konusudur. İnsan eylemlerinin gezegene ve gezegenin yaşamı sürdürme kabiliyetine geri dönülmez bir şekilde zarar verdiği bir dönüm noktasına yaklaştığımızdan endişe ediliyor.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasında yaşanan gıda ve enerji enflasyonu ile tedarik zinciri kaynaklı kısıtlar da eklendiğinde iklim gündeminin çok daha katmanlı bir krizle karşı karşıya olduğunu söylemek mümkün.

Bir şeylerin yapılması -şimdiye kadar yapılmış olması- gerektiği ancak yine de insanların hızlı hareket etmesi hâlinde hâlâ zaman olabileceği anlayışı hâkim.

İşte bu artan farkındalık ve önsezi duygusu, bu kritik noktada ne yapılabileceğini merak eden samimi insanlar arasında daha fazla endişeye yol açıyor.

Bu makalenin temel amacı, İslâm’ın insanın çevreyle olan ilişkisini anlamaya yönelik farklı bir yaklaşıma sahip olduğunu göstermek ve bunu insanların çevreyle olan ilişkilerinin mevcut durumuyla karşılaştırmaktır.

“Çevre”, Allah Celle Celâluhu tarafından yaşamı destekleyen binlerce ekosistemin mükemmel bir uyumu olarak yaratılan, yaşadığımız gezegen anlamına gelir.

Gezegen bize ait değil, biz onun üzerinde varız ve hepimiz Allah’a aitiz! O Celle Celâluhu şöyle buyurur:

[اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌۜ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ] “O Allah ki, O’ndan başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur. O’nu ne uyuşukluk ne de uyku tutar. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur.”[2]

İnsanoğlu olarak gezegene elimizden geldiğince iyi davranma sorumluluğumuz var ve Allah Celle Celâluhu bizi sorumlu olduğumuz şeylere karşı nasıl davrandığımız konusunda hesaba çekecektir:

[فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُۥ وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُۥ] “Kim zerre ağırlığınca bir hayır işlemişse onu görecek, kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlemişse onu görecektir.”[3]

Bugün önümüzde duran kanıtlar, hesap vermemiz gereken çok şey olduğunu gösteriyor. Bu durum, insanlığın son bir ya da iki yüzyılda çevre ile etkileşiminde yaşanan bir başarısızlığı yansıtmaktadır.

2.        Geçtiğimiz iki yüzyılın başarısızlıkları

İnsanlar çevreyle her zaman bize fayda sağlayacak şekillerde etkileşime girmiş, bu etkileşim nedeniyle çevre bir dereceye kadar bozulma veya zarar görmüştür; tarım yaparken toprağa zarar veren kimyasallar kullanmak, yakacak odun için ağaçları kesmek veya hayvanları iş, yiyecek ve derileri için kullanmak gibi.

Sanayi devriminin ortaya çıkışı, teknolojik ilerleme ile birlikte bozulma ve hasarın derecesini bir adım daha ileri götürdü. Özellikle enerji üretimi için fosil yakıtların kullanılması ve üretimde verimliliğin arttırılması!

Teknoloji ve fosil yakıtların kullanımı, elbette bugün geldiğimiz noktanın tek nedeni değil. Bunlar, amaçlar için kullanılan araçlardır ve bu amaçlar, bir sistem tarafından tanımlanır ve bu sistem de siyasi bir liderlik tarafından yürütülür.

3.        Liderliğin ve sistemin başarısızlığı

Nihayetinde bu, siyasi liderliğin ve yaşam biçimimizi tanımlayan egemen sistemin bir başarısızlığıdır.

Çevre sorunları, geleceğin teorik sorunları değildir. Çevre sorunları, devlet düzeyinde hükümetler tarafından ele alınması ve çözülmesi gereken ancak ihmal edilen -temiz hava ve temiz su gibi insanlar için hayati önemde olan- durumlardır.

Dünya liderleri, uzmanlar, uluslararası kuruluşlar, sivil toplum ve medyanın katılımıyla düzenlenen COP 27’de[4] temel hedef ise Glasgow’dan[5] bu yana verilen taahhütlerin güçlendirilmesi ve bir an önce eyleme dönüştürülmesiydi. Bu kapsamda, COP 27’nin odağındaki 3 temel konuyu; emisyonların azaltımı, ülkelerin iklim değişikliğine karşı hazırlıklarının desteklenmesi ve gelişmekte olan ülkelere bu konuda sağlanan teknik ve finansal desteğin güvence altına alınması olarak sıralamak mümkün.

Bunlar, kapitalizm altında bu teknoloji ve enerji kaynaklarının sistematik kullanımı ve kötüye kullanımı nedeniyle insanlar için ortaya çıkan sorunlardır.

Bu dönem boyunca, egemen dünya güçlerinin liderleri kendi ülkeleri için ekonomik büyümeye ve iş dünyasının çıkarlarına halkın çıkarlarından daha fazla öncelik verdiler.

Değişim için hedefler ve amaçlar belirlemek üzere periyodik olarak bir araya geldiklerinde ise her biri kendi çıkarlarını gözetmiştir. Statükoyu destekleyenler bunu ekonomilerine fayda sağladığı için yaparken, şu anda fosil yakıtlara alternatifleri savunan devletler bunu, fosil yakıtlara bağımlılık nedeniyle kendi ülkelerinin şu anda enerji açısından güvensiz olduğunu fark ettikleri için yapıyorlar.

Oysa dünyanın dört bir yanında insan faaliyetlerinin etkilerine maruz kalan sıradan insanların durumu -kirlenen hava, su ve çatışmalar nedeniyle her gün yaşanan bir durumdur-, çığırtkanların belirsiz bir gelecekle ilgili endişelerinden daha acil ve küresel zirve ve konferanslardan kopuktur. On yıllar sonra değişim için hedef olarak belirlenen gelecek tarihler bir yana, daha konferanslar sonuçlanmadan pek çok kişi acı çekecek ya da ölecek.

Bunun yanı sıra, Müslüman beldelerdeki siyasi liderlik başarısızlığına da bakmalıyız.

Hava ve su kirliliğiyle mücadelede ihmalin yanı sıra gösteriş ve lüks projelerin yol açtığı zararlara ilişkin pek çok örnek görüyoruz. Tüm bunlar, bu ülkelerin vatandaşları üzerindeki zararlı çevresel etkiyi arttırmaktadır.

Ayrıca, Müslüman beldelerde liderlik ve ideolojik vizyon eksikliği, iklim değişikliği ve çevresel zararlarla ilgili küresel tartışmalarda İslâm dünyasının etkili bir sese sahip olmamasından kaynaklıdır. Sonuç olarak, tartışmalar egemen güçler tarafından kendi çıkarları ve öncelikleri doğrultusunda çarpıtılmaktadır.

4.        Nedenler ve çözümler

Günümüzde çevreye verilen zararın başlıca nedenlerinden bazılarına kısaca değinecek olursak…

Dünya genelindeki tartışmaların çoğu iklim değişikliğine atfedilen zararlara odaklanmış olsa da dikkate alınması gereken tek konu bu değildir.

Pek çok insanı daha dolaysız yollardan etkileyen ve genellikle göz ardı edilen pek çok çevresel zarar vardır ve İslâm dünyasındaki pek çok kişi bunlardan etkilenmektedir. Hava ve su kirliliği ve diğer çevresel bozulma biçimleri yüzyıllardır insanlara zarar vermektedir.

Bugün de benzer sorunlar ya yetersiz hijyen sistemleri ya da devlet düzeyinde sanayinin yetersiz düzenlenmesi nedeniyle ya da çatışmaların bir sonucu olarak dünyanın diğer bölgelerindeki insanları etkilemektedir.

Bunlar, çözüm için küresel işbirliğine dayanmayan cevapların bulunduğu meselelerdir.

Bu sorunların çözüme kavuşturulması için hiçbir siyasi aciliyet duygusu hissedilmeksizin, bu sorunların büyümesine izin verilmiştir.

Ancak, son birkaç on yıldır gelişmiş dünyada kirli hava ve sudan daha az doğrudan bir şekilde veya çatışma nedeniyle olsa da bir aciliyet duygusu ortaya çıkmıştır -insanlar kendilerinin de çevresel zararlara maruz kalabileceklerinden korkmaya başlamışlardır-. Artan endişe, iklim değişikliği ve gelişmiş dünya da dâhil olmak üzere dünya genelindeki insan toplumlarının küresel ısınmadan zarar görebileceği yönündedir.

Bu aynı zamanda sistemik değişim gerektiren bir konudur. Çünkü nedenlerin çoğu küresel kapitalist sistemde yatmaktadır ve şu anda hiç kimse, ekonomik büyümenin yanı sıra kirliliği de tetikleyen maddi mallara olan talebi körükleyen endemik tüketimciliği ele alan bir çözüm önermemektedir.

İklim değişikliğinin nedenleri ve dolayısıyla çözümleri konusunda karşıt görüşler bulunmaktadır. İnsan faaliyetlerinin boyutları konusunda şüphecilerden, bunun insanlığın bugün karşı karşıya olduğu en önemli mesele olduğuna inananlar gibi… Her iki kamp da “bilimi takip ettiklerini” iddia ediyor ki bu da bu tür iddiaların nadiren siyasi bir önyargı olmadan ortaya çıktığını gösteriyor.

Çözümler açısından, aşırı şüpheciler hiçbir şey yapmazken aşırı çevreciler fosil yakıtların kullanımının yasaklanmasını savunuyor, nükleer enerji konusunda endişeliler ve insanların et yemeyi bırakması gerektiğini salık veriyorlar. Yapay et çalışmaları devam ediyor, üretim maliyetini makul seviyelere indirmek için araştırma-geliştirme yapılıyor.

Bununla birlikte, baskın öneriler “temiz” enerji kaynakları yoluyla CO2 emisyonlarının azaltılması veya enerji verimliliğini arttırmak için teknolojinin iyileştirilmesi etrafında dönmektedir. Hedeflere ulaşmak için uluslararası çabalar sarf edilmekte olup siyasi “sol” ve siyasi “sağ” arasındaki tek fark, gönüllü olarak değişimin ne kadarının bireylere ya da işletmelere bırakılması gerektiği ya da hedeflere ulaşmak için hükümet düzenlemeleri tarafından zorunlu tutulup tutulmayacağıdır.

Mevcut durumdaki sorun sadece bu bölünmelerin üstesinden nasıl gelineceği değildir. Bu bölünmeler ister bilime, ister çözümlere ilişkin çelişkili görüşler olsun, esasen küresel sistemik düzeyde hiçbir şeyin temelden değişmemesi gerektiği bakış açısından kaynaklanmaktadır. Dahası, ağırlıklı olarak, insanların zararı en aza indirecek şekilde davranmalarından ziyade, insan davranışlarının neden olduğu zararlara tepki veren bir modele odaklanmaktadırlar. Ağırlıklı olarak iklim değişikliğine odaklanıyorlar çünkü bugün siyasi ağırlık merkezi bu noktada. Oysa insanlara her gün zarar veren çok daha acil çevre sorunlarına çok daha az odaklanılıyor.

Kitle iletişim araçlarında, insanların bireysel arzu ve zevklerinin peşinden gitmekte özgür olması gerektiği fikrine ya da insan toplumlarının temelde “tüketici” toplumlar olduğu fikrine ya da ne pahasına olursa olsun ekonomik büyümenin en önemli ekonomik hedef olduğu fikrine karşı çıkan ciddi bir öneri bulunmamaktadır. Ekonomik büyüme açısından rekabet eden ulus devletler modeli üzerine inşa edilmemiş hiçbir ciddi öneri yoktur.

Keza iklim değişikliği hakkındaki politik öneriler büyük ölçüde karbon salınımını azaltarak teknolojik verimliliği artırmak gibi ekonominin arz tarafında yer almaktadır. İnsanların daha az et yemesi gerektiğini savunan aktivistler, üretiminde karbon salınımı yüksek teknolojik ürünler, ucuz hava yolculuğu ve son modaya olan talebe karşı çok da fazla bir şey önermiyorlar. Dünyaya hâkim olan sistem, teknolojinin daha temiz ve çevre dostu bir şekilde bir şeyler üretmesi gerektiğini öne sürse de, insanların tüketmesi ve işletmenin üretmesi gerektiği fikrini desteklemeye devam ediyor.

Buna ek olarak birçok kişi, CO2 emisyonlarını azaltmaya yönelik uluslararası çabaların gelişmekte olan ekonomilere orantısız bir şekilde zarar vereceğinin farkında. Gelişmiş ülkeler ise bugüne kadarki emisyonlardan sorumlu tutulmazken ekonomik ve endüstriyel büyümede önemli bir avantaj elde etmiştir. Bu nedenle, küresel konferanslar, bir bütün olarak insanlığa değil de müstakil olarak devletlere fayda sağlayacak bir çerçeveyi tanımlamak için bir karşılaşma alanı hâline gelmektedir.

5.        İslâmi Alternatif

İslâm, çevre ile ilgili konulara farklı bir şekilde bakmaktadır. İslâm’ın bunu bireysel ve sistemik bir yaklaşımla nasıl ele aldığını ve bu sistemik yaklaşımın uygun yasaları ve önlemleri uygulamak için İslâmi bir otoriteye ihtiyaç duyduğunu göstermeyi umuyoruz. Hilâfet, bu otoritedir.

İlk olarak; İslâm, insanların eylemlerinden dolayı Allah’ın huzurunda sorumlu olduğunu kabul eder. Dolayısıyla bireysel davranış ne sadece kişisel ahlaki bir tercihtir ne de insanların bir dizi vergi veya fiyat teşviki ile zorlandığı bir şeydir. Başkalarına zarar veren her şey, ne kadar küçük olursa olsun, Allah Celle Celâlehu’nun insanlardan hesap soracağı bir şey olacaktır. Dahası İslâm, insanları savurgan olmaktan caydırır.

İkinci olarak; İslâm, maddi şeylerin peşinde koşma arzusunu çok daha geniş bir bağlama oturtur. İslâm “ihtiyaçlar” ile “istekler” arasında ayrım yapar; birincisini zorunlu kılar, lükse izin verir (ancak insanları “istekler” peşinde koşmak yerine ihtiyaç duyulan şeylerle “yetinmeye” teşvik eder), aşırı veya savurgan tüketimi caydırır ve zihni bu maddi dünyanın dar ufuklarının üzerine odaklar.

Sonuç olarak; İslâmi bir toplum bireysel ve toplumsal düzeyde zararlı davranışları önemle caydıran ve maddi şeylere olan talebi azaltan bir toplumdur.

Üçüncüsü; İslâm’ın ticareti teşvik eden, ribayı (faizi, tefeciliği) yasaklayan ve kapitalizm ile gelen büyümeye odaklı kronik dayatması olmayan farklı bir ekonomik sistemi vardır.

Dördüncü olarak; İslâm, Hilâfet tarafından uygulanan ve toplumsal zarara karşı yasal yaptırımlar uygulayan siyasi bir sisteme sahiptir. Bu, yargının ayrı bir kolu aracılığıyla gerçekleşir.

Beşinci olarak; siyasi liderlik insanların işleriyle ilgilenmek zorundadır. Bu, İslâm’ın belirlediği öncelikleri karşılamak için enerji üretimini ve bunun halka dağıtımını içerir. Bu bağlamda halifenin birkaç ilkeyi uzlaştırması gerekir:

i. Allah Celle Celâlehu’nun bize bahşettiği iyi şeyleri kullanmak ve onları israf etmemek

ii. İnsanların ihtiyaçlarıyla ilgilenmek,

iii. Ümmetin korunması için elzem olan enerji güvenliği konularını yönetmek.

iv. Farklı enerji türlerinin gerekli kullanımından kaynaklanabilecek zararları en aza indirmek (yani geçmişten ders almak).

Dolayısıyla, gelecekteki bir Hilâfet, bu hedeflere ulaşmak için muhtemelen enerji üretim yöntemlerini çeşitlendirmeye çalışacaktır. İslâm, enerji kaynaklarına -güneş, rüzgâr, jeotermal, fosil yakıtlar veya nükleer olsun- insanlığın yararı için Allah’ın nimetleri olarak bakar. Bu kaynaklar israf edilmemeli, aynı zamanda potansiyel zararlardan kaçınmak için geçmişten ders alınmalıdır. Dahası, enerji güvenliği herhangi bir devlet için temel meselelerden biridir. Sadece enerjiyi güvence altına almak yetmez aynı zamanda enerjiyle alakalı güvenlik açıkları da azaltılmalıdır.

Altıncı olarak; Hilâfet, çatışmaları sona erdirmenin ve yukarıda belirtilen bazı İslâmi kuralları uygulamanın yanı sıra halkının karşı karşıya olduğu çevresel önceliklere aktif olarak odaklanacaktır. Örneğin; endüstriyel atıklardan kaynaklanan hava ve su kirliliği, halkların işleriyle ilgilenme yetkisi kapsamına girmektedir. Dahası, İslâm Hilâfeti İslâm dünyasında var olan yapay ulus-devlet sınırlarını ortadan kaldıracak ve böylece birçok çevre sorununun farklı halklar arasında işbirliği içinde çözülmesine olanak sağlayacaktır.

İklim değişikliğinin insan kaynaklı nedenlerine ilişkin endişeler ve potansiyel “zararların” belirlenmesi konusunda da Hilâfet “bilimi takip edecektir”. Çünkü teknik konular, teknik uzmanlığa sahip olanlara danışmayı gerektirir. Ancak, bilimsel görüşlere dayanan siyasi kararların devletin siyasi ilkeleri tarafından yönetildiği açıktır. Bilim -daha önce de söylediğimiz gibi-, bu tür karmaşık konularda nadiren tarafsız bir konuma sahiptir. Bu meseleyi ele almak için ne gibi ekstra tedbirlere ihtiyaç duyulursa duyulsun, İslâmi ilkeler ve sistem (yukarıda belirtildiği gibi), insanların bu sorunla ilgili olduğunu düşündükleri endişelerin çoğunu zaten ele alacağı anlamına gelir.

Son olarak; Hilâfet, dünya siyasetiyle ilgilenen bir devlet olacaktır.

Dolayısıyla, kendi çıkarlarını desteklemek için konferans çağrısı yapan alaycı jeopolitik oyunları gördüğü yerde, bunları ifşa edecektir.

Kapitalizmin zararlarını gördüğü yerde, bunları ifşa edecektir.

Ancak tüm bölgeleri etkileyen gerçek sorunları çözmeye çalışmak için diğer devletlerle ilişki kurmanın gerekli olduğu yerlerde, İslâmi bir perspektiften argümanlar sunarak bunu yapacaktır. Dahası ne kendisinin ne de dünyadaki savunmasız devletlerin, küresel meselelerde kendi hâkimiyetlerini sürdürmek isteyen güçlü devletler tarafından sömürülmesine veya manipüle edilmesine izin vermeyecektir.

Gerçek jeopolitik liderlik, başkasının gündemini takip etmek değil, gündemi belirlemek; insanlığı ilgilendiren bir meseleyi hem entelektüel düzeyde hem de siyasi düzeyde herkesin çıkarına olacak şekilde ele almak; sömürgeci devletlerin kendi çıkarlarını dünyanın geri kalanı aleyhine geliştirmelerine izin vermemektir.

Bu makale dizisi iklim değişikliği konusunun kapsamlı bir incelemesi değildir. Ancak bu konulardan bazılarına değinerek insan kaynaklı sorunlara kapsamlı bir yaklaşımla sadece İslâmi çözümler sunmakla kalmayıp mevcut dünya düzeninin meseleye yaklaşımını da göstermeyi hedeflemektedir.

Allah’ın bunu bizden kabul etmesi ve eksikliklerimizi bağışlaması için dua ediyoruz. Bunun içindeki her hayır, gökleri, yeri ve içindekileri yaratan Allah’tandır!

 



[1] Zilzal Suresi 1-8

[2] Bakara Suresi 255

[3]  Zilzal Suresi 7-8

[4] 2022 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı yaygın olarak kullanılan adıyla COP27, Mısır’ın Şarm El-Şeyh şehrinde 6 - 18 Kasım 2022 tarihleri arasında küresel ısınma ve sera gazı salınım oranlarını azaltma amacıyla 194 ülkenin katılımıyla gerçekleştirilen organizasyondur. (Vikipedi)

[5] 2021 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP26), İskoçya’nın Glasgow şehrinde 31 Ekim-12 Kasım 2021 tarihleri arasında gerçekleştirildi. (Vikipedi)


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz