İnsanı, hayatı ve kâinatı
yaratan Allah Subhânehû ve Teâlâ yarattığı tüm şeylerde belirli bir
fıtrat var etmiştir. Fıtrat kavramı, İslâm literatüründe üzerine yoğun anlamlar
yüklenen Kur’an ve Sünnet kaynaklı bir kavramdır. Yaratılışın özünü, ilke ve
esaslarını ifade etmek için fıtrat kavramı kullanıldığı gibi her bir varlığın
yaratılıştan getirdiği maddi görünüm ve manevi kabiliyetlerini ifade etmek için
de bu kavram kullanılır. Bilindiği gibi yaratılmışlar içinde hayvanlar,
bitkiler ve diğer canlı cansız varlıklar gayri iradî olarak fıtrat üzere
varlıklarını sürdürürler. İnsan ise akıl nimeti sayesinde diğer canlılardan
üstün kılınarak eşref-i mahlûk sıfatını kazanmış ve yeryüzünü imar etme
görevini yüklenmiştir. Bu görevi hakkıyla yerine getirebilmesi için gökteki ve
yeryüzündeki varlıklar Allah tarafından insanın hizmetine verilmiştir. Bu
varlıklardan faydalanırken onların fıtratlarına saygı gösterilmesi dünya ve
ahiret saadeti için elzem bir durumdur.
Allahu Teâlâ şöyle
buyurmuştur:
[فَاَقِمْ
وَجْهَكَ لِلدّ۪ينِ حَن۪يفًاۜ فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّت۪ي فَطَرَ النَّاسَ
عَلَيْهَاۜ لَا تَبْد۪يلَ لِخَلْقِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُۗ
وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَۗ] “O hâlde (Rasulüm) sen yüzünü bir
hanif (muvahhid) olarak dine çevir. Allah’ın insanları yaratmasında esas aldığı
fıtrata uygun hareket et. Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte
bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.”[1]
Ayetten
anlaşılacağı üzere hayatın anlamını idrak etmenin, fıtrata uygun yaşamanın yegâne
yolu Allah’ın dinine yönelmek, yeryüzünde Allah’ın indirdikleriyle
hükmetmektir.
İslâm’ın son hak
din ve mütekamil bir hayat nizamı olarak gönderilmesiyle birlikte insanlığın
küfrün ve cahiliyenin karanlıklarından vahyin aydınlığına kavuştuğu, geçmişten
bugüne bilinen ve hissedilen bir gerçektir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Medine’de kurduğu ilk İslâm Devleti,
30 yıl içerisinde Arap Yarımadası’nın tamamına, peşi sıra Orta Asya ve Çin
sınırına, 100 yıl gibi kısa bir süre içerisinde ise Fransa’ya güneyden komşu
olacak şekilde Endülüs’e ulaştı. İnsanlık tarihinde eşi benzeri olmayan bu
hızlı yayılma başarısı kuşkusuz İslâm’ın aklı ikna edip, kalbi tatmin eden bir
fıtrat dini olmasındandır. Yeryüzünü hayır ve bereket ile dolduran İslâm’ın 13
asırlık bu hakimiyeti, 17. yüzyıldan itibaren İslâm’ı anlama ve tatbik etmedeki
zafiyetten kaynaklanan gerileme ile birlikte fiilî olarak 3 Mart 1924’te
Osmanlı Hilâfeti’nin yıkılmasına kadar devam etti. Daha sonra dünyanın
liderliği kapitalist ideolojiyi benimseyen sömürgeci Batı devletlerinin eline
geçti. Şimdi gelin fıtrata savaş açan müfsit Batı düşüncesini fikrî ve siyasi
boyutlarıyla ele alalım.
Fikrî açıdan kapitalist Batı düşüncesi
Orta çağ
Avrupası’nda toplumların içinde bulunduğu durum herkesin malumudur ki yaşanılan
veya yaşatılan hayat çok düşük ve sefilce idi. 15. yüzyılda düşünür ve
filozofların öncülüğünde başlayan değişim hareketi ve yüzyıllarca süren korkunç
çatışmaların sonucunda kral ve kilisenin ortaklaşa sahip oldukları iktidarlar
devrilip yerine laiklik akidesi üzerine bina edilen kapitalizm ideolojisi vücut
buldu. Bu da doğal olarak dinin devletten ayrılması ile neticelendi. Özgürlük
düşüncesi temelinde; ifade özgürlüğü, mülk edinme özgürlüğü, ibadet özgürlüğü
ve şahsi özgürlük olmak üzere dört ana sahada kendisini gösteren bu yeni fikir
ne dini inkâr etmiş ne de ona hayata müdahale hakkı vermiştir, ancak onu
hayattan ayırmıştır. İşte böylece Batı’nın tamamının itikat ettiği akide, dinin
hayattan/devletten ayrılışı olmuş ve bu akide hem tüm fikirlerin üzerine bina
edildiği, esası üzerine insanın fikrî yönelişi ile hayata bakış açısının
belirlendiği ve yine esası üzerine tüm hayat sorunlarının çözüldüğü fikrî kaide
olmuş hem de Batı’nın taşıdığı ve dünyayı davet ettiği fikrî liderlik
olmuştur.
Dinin devletten
ayrılması düşüncesinin yanında demokrasi siyasi sistemi, kapitalizm ekonomik
sistemi meydana getirirken bireysellik de içtimai nizam hâline gelmiştir.
Böylelikle kapitalist demokratik sistem olarak kavramlaştırılan kapsamlı bir
ideolojinin yapısı şekillenmiştir. Batı toplumları tahrif ettikleri
Hristiyanlık dininin krallar ve din adamları tarafından istismar edilerek bir
zulüm mekanizmasına dönüşmesine karşı dini hayattan ayırarak laik kapitalist
düşünceyi icat etti. Fakat bu kez de insanın tanrılaşması gibi daha büyük
şeytani bir sorun ile karşı karşıya kaldı. Özgürlük adı altında tüm
kayıtlarından sıyrılan Batı dünyası, daha fazla kazanmak ve hayattan en ileri
seviyede haz almak için aç gözlülüğü, ahlaksızlığı, şehveti ve sömürgeciliği din
edindi. Kilise ve kralların otoritesi altında icra edilen zulüm el değiştirerek
sermaye sahiplerince uygulanmaya başladı. Menfaat olgusu sorgulanamaz biçimde
kapitalist ideolojinin tek kutsalı, güçlünün zayıfı ezmesi ise hayatın normali
oldu. Kapitalizme bir tepki olarak Avrupa’da icat edilip Rusya’da uygulamaya
konulan komünizm de materyalizme dayanan akıl dışı akidesi ve insan fıtratına
muhalif olan bozuk hayat görüşü dolayısıyla beklenen kalkınmayı
gerçekleştiremedi, nihayetinde kendi halkı tarafından terk edilerek tarih
sahnesinden silindi. Dolayısıyla her ne kadar Batı menşeili olsa da bugün
varlığını sürdüremediğinden yazımızın asıl muhatabı komünizm değil
kapitalizmdir.
Siyasi açıdan kapitalizm
Müfsit Batı
düşüncesi olan kapitalizmin neden “vahşi” diye sıfatlandırıldığı sorusunun en
iyi cevabını Batı’nın siyasi uygulamaları vermektedir. Kapitalizm, siyasi
arenadaki yerini aldığında karanlık orta çağ kral ve kilisesinden şeytanın
misyonunu devralmış oldu. İnsanın yaratılışında var olan mülk edinme güdüsüne
hücum etti; insanı vahşileştirdi. Şimdi bazı örnekler verelim:
Batılı halkların aç
gözlülüğünün en acı ve en bariz göstergelerinden biri kuşkusuz köle
ticaretidir. Yaklaşık 400 yıl süren bu gayri insani ticaret neticesinde 100
milyona yakın insan köleleştirilmiştir. Portekizliler ile başlayan köle
ticaretinin boyutları korkunç derecelere ulaşmıştır. Nitekim Kongo’nun yarısı,
evet neredeyse yarıya yakını, köleleştirilmiştir. O zamanki nüfusu 12,5 milyon
olan Kongo’da 6 milyon insan kalmıştır. Tüm Batı Afrika’nın %60’ı
köleleştirilerek Avrupa ve Amerika’da her türlü zor ve pis işlerde kullanılmışlardır.
Hem de ücretsiz, ölmeyecek kadar yiyecek verilme karşılığında…[2]
Yeni sömürgecilik
fikri ile kapitalizm de atalarının Afrika halklarını köleleştirmesine ilaveten başta
İslâm beldeleri olmak üzere ayak bastığı her toprak parçasının yer altı ve yer
üstü zenginliklerini sömürmüştür. Hatta Sanayi Devrimi ile birlikte karın
tokluğuna köle gibi çalıştırılan kendi halkı dahi bu sömürüden kurtulamamıştır.
Bugün Avrupa ve Amerika’daki görkemli şehirleri demokrasinin kalkınma başarısı
zannedenler ciddi bir yanılgı içerisindeler. Zira bu kalkınma demokrasinin
değil, ilim, ham madde ve iş gücünün bedavaya getirildiği hırsızlığın ve
sömürgeciliğin başarısıdır.
Bu gerçeği Fransız
düşünür Jean Paul Sartre, 1961 yılının Eylül ayında, Fransız Fanon’un
“Yeryüzünün Lanetlileri” isimli kitabına yazdığı önsözde şöyle ifade ediyor:
“Hepiniz iyi biliyorsunuz ki biz sömürücüleriz. ‘Yeni
Dünyalar’ın önce altın ve gümüşünü, sonra da petrolünü aldık ve köhne
şehirlerimize taşıdık. Neticeler mükemmeldi şüphesiz. Saraylarımız,
katedrallerimiz, sanayi merkezlerimiz... dahası, herhangi bir kriz baş
gösterecek olduğunda, sömürge pazarları, krizin zararlarını hafifletmek veya
yönünü çevirmek için emre amadeydiler. Zenginliklerle patlayıncaya kadar
tıkınmış Avrupa, hukuken kendi halklarının hepsine insanlık haklarını
bağışladı. Avrupalı olmak, suç ortağı olmakla eşanlamlıdır, zira sömürünün
nimetlerinden istisnasız hepimiz yararlandık. Bu şişko ve soluk benizli kıta,
sonunda, Fanon'un son derece doğru biçimde değerlendirdiği gibi narsizm (kendine
âşık olma) hastalığına tutulmuştur. Cocteau'ya (Fransız sanatçı) bile Paris'ten
gına gelmiştir: ‘Her zaman sadece kendinden bahseden bu şehir...’ Avrupa sanki
başka bir şey mi yapıyor? Ya Avrupa'nın yarattığı ve onu aşan canavar Kuzey
Amerika'ya ne demeli? Ne safsata: Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, aşk, namus,
vatan ve daha bilmem neler! Bu büyük kelimeler bizi ırkçı bir söylemi
sürdürmekten alıkoymadı; ‘pis zenci’, ‘pis Yahudi’, ‘pis Arap’ dedik durduk.
Ahlaklılarımız, liberal ve ılımlı olanlar -hülasa yeni sömürgeciler- bu
tutarsızlık ve çelişki karşısında sarsılmış gibi yaptılar. ‘Hata’ veya ‘talihsizlik’
dediler. Bizden ırkçı bir hümanizmden daha tutarlı bir şey beklemeyin boşuna!
Zira Avrupalı ancak esirler ve canavarlar üreterek kendini adam yerine
koyabilir. Dünyada bir ‘yerli varlığı’ olduğu müddetçe, bu sahtekârlığın saklı
kalması mümkün değildir… Daha kötüsü; madem ‘öteki’ bize düşmandı, açıkça
gösterdiğimiz gibi biz de insan soyunun düşmanı olmalıydık. Böylece seçilmiş,
üstün bizler, kendi hakiki tabiatımızı ifşa ediyoruz: Biz bir çeteyiz! Üstün
değerlerimiz ise kendilerini ufuklara taşıyan kanatlarını kaybediyor. Onlara yakından
bakınca hiç kimse, kana bulanmamış bir şey bulamıyor!”[3]
Fransız düşünür
Sartre’nin bu sarsıcı itirafı dünyaya insan hakları ve kalkınmışlık pazarlayan
Batı düşüncesinin gerçek mahiyetini anlamak için yeterlidir. 50 yıl önce
yazılan bu ifadelere kâfir Batı’nın yakın geçmişte ve günümüzde işlediği
suçları da eklediğimizde sömürgeciliğin kişisel değil, fikirsel ve kurumsal
olduğunu her akıl sahibi kabul eder.
Yine “Yaratıcı
hayata karışamaz” diyerek insanı şeytanın hükümranlığına terk eden Batı düşüncesinin
dünyayı nasıl felakete sürüklediğinin en can alıcı örneklerinden biri de
mülteciler konusudur. Aylan bebek fotoğrafı hâlâ hafızlarımızda tazeliğini
korumaktadır.
2017 yılına ait bir
haberde şöyle geçiyor:
“Birleşmiş
Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) ‘2017 Küresel Eğilimler’
raporunda savaş, şiddet ve zulüm nedeniyle zorla yerinden edilen kişilerin
sayısının 68,5 milyon gibi çok yüksek bir rakama çıktığı belirtildi. Rapora
göre, 2017'de savaş, şiddet ve zulüm yüzünden zorla yerinden edilen kişilerin
sayısı bir önceki yıla göre yaklaşık 3 milyon artarak 68,5 milyona çıktı.
Raporda dikkati çeken diğer bir unsur da yerinden edilenlerin yüzde 52'sinin 18
yaş altı çocuklardan oluşuyor olması. 178 bin 800 çocuk ise refakatiz ve
ailelerinden ayrılmış durumda. BM Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi,
rapora ilişkin yaptığı açıklamada, sığınmacı kriziyle karşı karşıya kalan ülke
ve toplumların kaderine terk edildiğini ve uluslararası toplumun soruna
duyarsız kaldığını vurguladı.”[4]
Evet 21. yüzyılda
Batılı modern dünyanın insanlığa armağanı(!) yurtlarından çıkarılmış 68,5
milyon insan. Mültecilerin büyük çoğunluğunun başta Suriye olmak üzere Irak,
Afganistan vb. gibi Batı’nın ve onlara kulluk yapan işbirlikçi diktatörlerin
demokrasi adına kitlesel katliamlara imza attığı İslâm beldelerinden olduğunu
herhâlde söylemeye gerek yok.
Ekinin ve Neslin İfsat edilmesi
Bugün dünyayı
yönetme iddiasındaki müfsit Batı düşüncesi, yazımızın başlığında da geçtiği
üzere ekinin ve neslin genleriyle oynayarak fıtrata savaş açmış durumdadır.
Gıda sektörüne hakim olan bu küresel şeytanlar ekilen ürünlerin tohumlarından
beslenen hayvanların yemlerine varıncaya dek her türlü besin kaynağımıza
müdahil olmuşlar ve bunları insan sağlığına zararlı bir hâle sokmak, böylece
hasta insanları kapitalist tıp sektörünün müşterisi hâline getirmek için
ellerinden geleni ardlarına koymamışlardır. “Genetiği Değiştirilmiş Organizma”
adı verilen GDO’lu ürünlerin ne tür hastalıklara neden olduğu ve insan
sağlığını ne denli tehdit altına aldığı izahtan varestedir.
Fakat bundan çok
daha tehlikeli ve şerli olan nesillerin içine düşürüldüğü durumdur. Şeytanın
fıtratı değiştirme sözünü hayata geçirebilmek için kolları sıvayan bu insi
şeytanların din ve ahlak gibi tüm ruhi değerlere savaş açarak yok edebilmek
için dört koldan faaliyete giriştikleri korkunç bir dünyada yaşıyoruz. Her gün
ve her saat görsellerle tahrik edilen şehvet duygusu toplumda çocuk istismarı
ve taciz gibi birçok yüz kızartıcı hadiseye sebep olmaktadır. Hizb-ut Tahrir’in
kurucusu Şeyh Takiyyuddîn en Nebhânî bu vakıayı şu veciz sözlerle çok dakik bir
şekilde tarif ediyor: “Suç ender
görülüyorsa insan, sık görülüyorsa nizam bozuktur.”
Yüce Rabbimiz ise
bu konudaki şeytanın ifadesini bize anlatıp öğüt vermektedir:
[وَلَاُضِلَّنَّهُمْ وَلَاُمَنِّيَنَّهُمْ
وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُبَتِّكُنَّ اٰذَانَ الْاَنْعَامِ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ
فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّٰهِؕ وَمَنْ يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِياًّ مِنْ
دُونِ اللّٰهِ فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَاناً مُبٖيناًؕ] “(Şeytan Dedi ki): Onları mutlaka saptıracağım,
mutlaka onları boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim; hayvanların
kulaklarını yaracaklar. Onlara emredeceğim; Allah'ın yaratışını
değiştirecekler! Kim Allah'ın yerine şeytanı dost tutarsa elbette ki açık bir
ziyana uğramıştır.”[5]
Tıpkı Rabbimizin
buyurduğu gibi şeytan Allah’tan yüz çeviren insanları saptırdıkça saptırıyor.
Bugün dünyanın her yerinde nesil ve ekin tarihte hiç olmadığı kadar ifsat
ediliyor. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve
Guttmacher Enstitüsü'nün araştırmasına göre dünyada her yıl, hamile kalan her
dört kadından biri kürtaj oluyor. Konuyla ilgili başka bir araştırmaya göre
dünyada her yıl 56 milyon kürtaj yapılmaktadır. Allah’ı bırakıp da bilime tapan
vahşi kapitalist ideoloji milyonlarca bebeği daha doğmadan anne karnında
katletmekten imtina etmiyor. Çünkü şeytan onları rızık ile korkutup bencillikle
aldatıyor.
İslâm’da Allah ve Rasulü’nün koruma altına aldığı bir kale olarak görülen
aile kurumu, kapitalist Batı’nın bireyci yaşam zehrinin etkisinde dağılmaya yüz
tutuyor. Köklü Değişim Medya tarafından “Aile, Nesil, Toplum İslâm ile
Korunur” kampanyası kapsamında yapılan bir araştırmaya göre, boşanma
oranları Belçika’da %70, Çek Cumhuriyeti’nde %67, Macaristan’da %55, İsveç’te
%54, Almanya’da %52, Avusturya’da %50, Finlandiya’da %49, İngiltere’de %45’i
bulmuş durumdadır. Yine aynı araştırmaya göre İzlanda’da dünyaya gelen
çocukların %64’ü evlilik dışı birliktelik sonucu doğuyor. Bu oran Fransa’da
%55, İngiltere’de %47 ve Almanya’da %33 olarak belirlenmiş. Halkı Müslüman
olmasına rağmen Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte körü körüne kâfir Batıyı
taklit eden Türkiye'de ise geçen yıl evlenen çift sayısı 541 bin 424, boşanan
çift sayısı 155 bin 47 oldu. Evlenen çiftlerin sayısı 2019 yılında bir önceki
yıla göre %2,3 azalırken, boşanan çiftlerin sayısı %8 artış gösterdi. Cinsel
saldırı ve tecavüz suçlarında %400 gibi korkunç artışlar, kadın cinayetlerinde de
aynı oranlarda artışlar maalesef yine ülkemizde yaşanıyor. Fuhuş %220 artarken
bu bataklığa saplananların sayısı kat kat artarak on binler hatta yüz binlerle
ifade ediliyor. Çünkü şeytan onlara en sevdiği “aileyi parçalamak” amelinin
vesvesesini fısıldıyor.
İngiltere'de yayımlanan bir araştırmaya göre ülkedeki kadınların %80'inin,
18-24 yaş aralığındakilerin ise %97'sinin kamusal alanda cinsel tacize
uğradığını ortaya koyuyor. Uluslararası Af Örgütü dünyadaki en yüksek tecavüz
oranlarının cinsiyet eşitliği konusunda en ünlü olan İskandinav ülkelerinde
oluğunu açıklayarak bu ülkelerde korkunç bir tecavüz kültürü olduğunu söylüyor.
Çünkü şeytan onlara zinayı, hayasızlığı ve alçaklığı emrediyor.
Bugün dünyada milyarlarca insan Allah’a iman etmeden kâfir olarak bomboş
bir hayat sürüyor. Yine milyarca insan batıl felsefe ve ideallerin peşinde
koşuyor. Çünkü şeytan onları hakikatten saptırarak boş kuruntularla oyalıyor.
Bugün dünyada milyarlarca hayvan, doğal yaşam ve beslenme şartlarından
mahrum ve fıtratlarına aykırı bir şekilde kapitalist gıda endüstrisinin elinde
ıstırap çekiyor. Yüzlerce, binlerce çeşit hayvan, sırf kürklerinden faydalanmak
hatta keyfî olarak öldürmeleri sebebiyle nesillerinin tükenmesi ile karşı
karşıya. Çünkü şeytan onlara hayvanlara zulmetmeyi emrediyor.
Bugün dünyada milyonlarca insan LGBT olarak adlandırılan eşcinsellik
sapkınlığının faili veya savunucusu durumunda. Birçok ülkede erkeğin erkek ile
kadının kadın ile evlenmesi yasal güvence altında. Pedofili yani çocuğa karşı
cinsel saldırı ve Ensestlik diye tarif edilen aile içi cinsel ilişki hızla
yaygınlaşıyor. Çünkü şeytan onlara Allah’ın yarattığı fıtratı değiştirmelerini
emrediyor.
İşte Allah’ın yarattığı fıtrata savaş açılmasından dolayı ortaya çıkan bu
vahim tablo şeytanın insanlara emrettiği işlerdendir. Müfsit Batı düşüncesi şeytanın bu misyonunun
temsilcisi ve uygulayıcısı konumundadır. İslâm beldelerindeki yönetimler ise ne
yazık ki bu konuda Batı’nın yardımcısı olma yarışındalar. Lakin tablo ne kadar
karanlık olursa olsun umutsuz değiliz. Zira ne kadar tesirli olursa olsun
şeytanın hilesi, iman edip imanının gereğini yerine getiren müminler karşısında
zayıftır. Öyleyse vakit, fıtrata dönme vaktidir. Vakit, Allah’ın dinine sımsıkı
sarılma vaktidir. Vakit, İslâm’ı yeryüzüne yeniden hakim kılarak şeytani
düzenlere son verme vaktidir. Vakit, Peygamberlik metodu üzere Râşidî Hilâfet’i
kurmak için çalışma vaktidir!
[لِمِثْلِ
هٰذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ] “Çalışanlar işte böyle bir kurtuluş için çalışsınlar.”[6]
[1]
Rum Suresi 30
[2]
https://www.kokludegisim.net/makaleler/vahsi-kapitalizmin-panzehiri-hil-fet-tir
[3]
Kaçınılmaz Son: Hadaratlar Çatışması /sf. 7
[4]
ttps://www.aa.com.tr/tr/dunya/dunyada-zorla-yerinden-edilenler-68-5-milyonu-buldu-/1178661
[5]
Nisâ Suresi 119
[6]
Saffat Suresi 61


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış