FITRATA SAVAŞ AÇAN MÜFSİT BATI DÜŞÜNCESİ

Muhammed Emin Yıldırım

İnsanı, hayatı ve kâinatı yaratan Allah Subhânehû ve Teâlâ yarattığı tüm şeylerde belirli bir fıtrat var etmiştir. Fıtrat kavramı, İslâm literatüründe üzerine yoğun anlamlar yüklenen Kur’an ve Sünnet kaynaklı bir kavramdır. Yaratılışın özünü, ilke ve esaslarını ifade etmek için fıtrat kavramı kullanıldığı gibi her bir varlığın yaratılıştan getirdiği maddi görünüm ve manevi kabiliyetlerini ifade etmek için de bu kavram kullanılır. Bilindiği gibi yaratılmışlar içinde hayvanlar, bitkiler ve diğer canlı cansız varlıklar gayri iradî olarak fıtrat üzere varlıklarını sürdürürler. İnsan ise akıl nimeti sayesinde diğer canlılardan üstün kılınarak eşref-i mahlûk sıfatını kazanmış ve yeryüzünü imar etme görevini yüklenmiştir. Bu görevi hakkıyla yerine getirebilmesi için gökteki ve yeryüzündeki varlıklar Allah tarafından insanın hizmetine verilmiştir. Bu varlıklardan faydalanırken onların fıtratlarına saygı gösterilmesi dünya ve ahiret saadeti için elzem bir durumdur. 

Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

[فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّ۪ينِ حَن۪يفًاۜ فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّت۪ي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَاۜ لَا تَبْد۪يلَ لِخَلْقِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُۗ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَۗ] “O hâlde (Rasulüm) sen yüzünü bir hanif (muvahhid) olarak dine çevir. Allah’ın insanları yaratmasında esas aldığı fıtrata uygun hareket et. Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.”[1]

Ayetten anlaşılacağı üzere hayatın anlamını idrak etmenin, fıtrata uygun yaşamanın yegâne yolu Allah’ın dinine yönelmek, yeryüzünde Allah’ın indirdikleriyle hükmetmektir.

İslâm’ın son hak din ve mütekamil bir hayat nizamı olarak gönderilmesiyle birlikte insanlığın küfrün ve cahiliyenin karanlıklarından vahyin aydınlığına kavuştuğu, geçmişten bugüne bilinen ve hissedilen bir gerçektir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Medine’de kurduğu ilk İslâm Devleti, 30 yıl içerisinde Arap Yarımadası’nın tamamına, peşi sıra Orta Asya ve Çin sınırına, 100 yıl gibi kısa bir süre içerisinde ise Fransa’ya güneyden komşu olacak şekilde Endülüs’e ulaştı. İnsanlık tarihinde eşi benzeri olmayan bu hızlı yayılma başarısı kuşkusuz İslâm’ın aklı ikna edip, kalbi tatmin eden bir fıtrat dini olmasındandır. Yeryüzünü hayır ve bereket ile dolduran İslâm’ın 13 asırlık bu hakimiyeti, 17. yüzyıldan itibaren İslâm’ı anlama ve tatbik etmedeki zafiyetten kaynaklanan gerileme ile birlikte fiilî olarak 3 Mart 1924’te Osmanlı Hilâfeti’nin yıkılmasına kadar devam etti. Daha sonra dünyanın liderliği kapitalist ideolojiyi benimseyen sömürgeci Batı devletlerinin eline geçti. Şimdi gelin fıtrata savaş açan müfsit Batı düşüncesini fikrî ve siyasi boyutlarıyla ele alalım.

Fikrî açıdan kapitalist Batı düşüncesi

Orta çağ Avrupası’nda toplumların içinde bulunduğu durum herkesin malumudur ki yaşanılan veya yaşatılan hayat çok düşük ve sefilce idi. 15. yüzyılda düşünür ve filozofların öncülüğünde başlayan değişim hareketi ve yüzyıllarca süren korkunç çatışmaların sonucunda kral ve kilisenin ortaklaşa sahip oldukları iktidarlar devrilip yerine laiklik akidesi üzerine bina edilen kapitalizm ideolojisi vücut buldu. Bu da doğal olarak dinin devletten ayrılması ile neticelendi. Özgürlük düşüncesi temelinde; ifade özgürlüğü, mülk edinme özgürlüğü, ibadet özgürlüğü ve şahsi özgürlük olmak üzere dört ana sahada kendisini gösteren bu yeni fikir ne dini inkâr etmiş ne de ona hayata müdahale hakkı vermiştir, ancak onu hayattan ayırmıştır. İşte böylece Batı’nın tamamının itikat ettiği akide, dinin hayattan/devletten ayrılışı olmuş ve bu akide hem tüm fikirlerin üzerine bina edildiği, esası üzerine insanın fikrî yönelişi ile hayata bakış açısının belirlendiği ve yine esası üzerine tüm hayat sorunlarının çözüldüğü fikrî kaide olmuş hem de Batı’nın taşıdığı ve dünyayı davet ettiği fikrî liderlik olmuştur.

Dinin devletten ayrılması düşüncesinin yanında demokrasi siyasi sistemi, kapitalizm ekonomik sistemi meydana getirirken bireysellik de içtimai nizam hâline gelmiştir. Böylelikle kapitalist demokratik sistem olarak kavramlaştırılan kapsamlı bir ideolojinin yapısı şekillenmiştir. Batı toplumları tahrif ettikleri Hristiyanlık dininin krallar ve din adamları tarafından istismar edilerek bir zulüm mekanizmasına dönüşmesine karşı dini hayattan ayırarak laik kapitalist düşünceyi icat etti. Fakat bu kez de insanın tanrılaşması gibi daha büyük şeytani bir sorun ile karşı karşıya kaldı. Özgürlük adı altında tüm kayıtlarından sıyrılan Batı dünyası, daha fazla kazanmak ve hayattan en ileri seviyede haz almak için aç gözlülüğü, ahlaksızlığı, şehveti ve sömürgeciliği din edindi. Kilise ve kralların otoritesi altında icra edilen zulüm el değiştirerek sermaye sahiplerince uygulanmaya başladı. Menfaat olgusu sorgulanamaz biçimde kapitalist ideolojinin tek kutsalı, güçlünün zayıfı ezmesi ise hayatın normali oldu. Kapitalizme bir tepki olarak Avrupa’da icat edilip Rusya’da uygulamaya konulan komünizm de materyalizme dayanan akıl dışı akidesi ve insan fıtratına muhalif olan bozuk hayat görüşü dolayısıyla beklenen kalkınmayı gerçekleştiremedi, nihayetinde kendi halkı tarafından terk edilerek tarih sahnesinden silindi. Dolayısıyla her ne kadar Batı menşeili olsa da bugün varlığını sürdüremediğinden yazımızın asıl muhatabı komünizm değil kapitalizmdir.

Siyasi açıdan kapitalizm

Müfsit Batı düşüncesi olan kapitalizmin neden “vahşi” diye sıfatlandırıldığı sorusunun en iyi cevabını Batı’nın siyasi uygulamaları vermektedir. Kapitalizm, siyasi arenadaki yerini aldığında karanlık orta çağ kral ve kilisesinden şeytanın misyonunu devralmış oldu. İnsanın yaratılışında var olan mülk edinme güdüsüne hücum etti; insanı vahşileştirdi. Şimdi bazı örnekler verelim:

Batılı halkların aç gözlülüğünün en acı ve en bariz göstergelerinden biri kuşkusuz köle ticaretidir. Yaklaşık 400 yıl süren bu gayri insani ticaret neticesinde 100 milyona yakın insan köleleştirilmiştir. Portekizliler ile başlayan köle ticaretinin boyutları korkunç derecelere ulaşmıştır. Nitekim Kongo’nun yarısı, evet neredeyse yarıya yakını, köleleştirilmiştir. O zamanki nüfusu 12,5 milyon olan Kongo’da 6 milyon insan kalmıştır. Tüm Batı Afrika’nın %60’ı köleleştirilerek Avrupa ve Amerika’da her türlü zor ve pis işlerde kullanılmışlardır. Hem de ücretsiz, ölmeyecek kadar yiyecek verilme karşılığında…[2]

Yeni sömürgecilik fikri ile kapitalizm de atalarının Afrika halklarını köleleştirmesine ilaveten başta İslâm beldeleri olmak üzere ayak bastığı her toprak parçasının yer altı ve yer üstü zenginliklerini sömürmüştür. Hatta Sanayi Devrimi ile birlikte karın tokluğuna köle gibi çalıştırılan kendi halkı dahi bu sömürüden kurtulamamıştır. Bugün Avrupa ve Amerika’daki görkemli şehirleri demokrasinin kalkınma başarısı zannedenler ciddi bir yanılgı içerisindeler. Zira bu kalkınma demokrasinin değil, ilim, ham madde ve iş gücünün bedavaya getirildiği hırsızlığın ve sömürgeciliğin başarısıdır.

Bu gerçeği Fransız düşünür Jean Paul Sartre, 1961 yılının Eylül ayında, Fransız Fanon’un “Yeryüzünün Lanetlileri” isimli kitabına yazdığı önsözde şöyle ifade ediyor:

“Hepiniz iyi biliyorsunuz ki biz sömürücüleriz. ‘Yeni Dünyalar’ın önce altın ve gümüşünü, sonra da petrolünü aldık ve köhne şehirlerimize taşıdık. Neticeler mükemmeldi şüphesiz. Saraylarımız, katedrallerimiz, sanayi merkezlerimiz... dahası, herhangi bir kriz baş gösterecek olduğunda, sömürge pazarları, krizin zararlarını hafifletmek veya yönünü çevirmek için emre amadeydiler. Zenginliklerle patlayıncaya kadar tıkınmış Avrupa, hukuken kendi halklarının hepsine insanlık haklarını bağışladı. Avrupalı olmak, suç ortağı olmakla eşanlamlıdır, zira sömürünün nimetlerinden istisnasız hepimiz yararlandık. Bu şişko ve soluk benizli kıta, sonunda, Fanon'un son derece doğru biçimde değerlendirdiği gibi narsizm (kendine âşık olma) hastalığına tutulmuştur. Cocteau'ya (Fransız sanatçı) bile Paris'ten gına gelmiştir: ‘Her zaman sadece kendinden bahseden bu şehir...’ Avrupa sanki başka bir şey mi yapıyor? Ya Avrupa'nın yarattığı ve onu aşan canavar Kuzey Amerika'ya ne demeli? Ne safsata: Özgürlük, eşitlik, kardeşlik, aşk, namus, vatan ve daha bilmem neler! Bu büyük kelimeler bizi ırkçı bir söylemi sürdürmekten alıkoymadı; ‘pis zenci’, ‘pis Yahudi’, ‘pis Arap’ dedik durduk. Ahlaklılarımız, liberal ve ılımlı olanlar -hülasa yeni sömürgeciler- bu tutarsızlık ve çelişki karşısında sarsılmış gibi yaptılar. ‘Hata’ veya ‘talihsizlik’ dediler. Bizden ırkçı bir hümanizmden daha tutarlı bir şey beklemeyin boşuna! Zira Avrupalı ancak esirler ve canavarlar üreterek kendini adam yerine koyabilir. Dünyada bir ‘yerli varlığı’ olduğu müddetçe, bu sahtekârlığın saklı kalması mümkün değildir… Daha kötüsü; madem ‘öteki’ bize düşmandı, açıkça gösterdiğimiz gibi biz de insan soyunun düşmanı olmalıydık. Böylece seçilmiş, üstün bizler, kendi hakiki tabiatımızı ifşa ediyoruz: Biz bir çeteyiz! Üstün değerlerimiz ise kendilerini ufuklara taşıyan kanatlarını kaybediyor. Onlara yakından bakınca hiç kimse, kana bulanmamış bir şey bulamıyor!”[3]

Fransız düşünür Sartre’nin bu sarsıcı itirafı dünyaya insan hakları ve kalkınmışlık pazarlayan Batı düşüncesinin gerçek mahiyetini anlamak için yeterlidir. 50 yıl önce yazılan bu ifadelere kâfir Batı’nın yakın geçmişte ve günümüzde işlediği suçları da eklediğimizde sömürgeciliğin kişisel değil, fikirsel ve kurumsal olduğunu her akıl sahibi kabul eder.

Yine “Yaratıcı hayata karışamaz” diyerek insanı şeytanın hükümranlığına terk eden Batı düşüncesinin dünyayı nasıl felakete sürüklediğinin en can alıcı örneklerinden biri de mülteciler konusudur. Aylan bebek fotoğrafı hâlâ hafızlarımızda tazeliğini korumaktadır.

2017 yılına ait bir haberde şöyle geçiyor:

“Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) ‘2017 Küresel Eğilimler’ raporunda savaş, şiddet ve zulüm nedeniyle zorla yerinden edilen kişilerin sayısının 68,5 milyon gibi çok yüksek bir rakama çıktığı belirtildi. Rapora göre, 2017'de savaş, şiddet ve zulüm yüzünden zorla yerinden edilen kişilerin sayısı bir önceki yıla göre yaklaşık 3 milyon artarak 68,5 milyona çıktı. Raporda dikkati çeken diğer bir unsur da yerinden edilenlerin yüzde 52'sinin 18 yaş altı çocuklardan oluşuyor olması. 178 bin 800 çocuk ise refakatiz ve ailelerinden ayrılmış durumda. BM Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi, rapora ilişkin yaptığı açıklamada, sığınmacı kriziyle karşı karşıya kalan ülke ve toplumların kaderine terk edildiğini ve uluslararası toplumun soruna duyarsız kaldığını vurguladı.”[4]

Evet 21. yüzyılda Batılı modern dünyanın insanlığa armağanı(!) yurtlarından çıkarılmış 68,5 milyon insan. Mültecilerin büyük çoğunluğunun başta Suriye olmak üzere Irak, Afganistan vb. gibi Batı’nın ve onlara kulluk yapan işbirlikçi diktatörlerin demokrasi adına kitlesel katliamlara imza attığı İslâm beldelerinden olduğunu herhâlde söylemeye gerek yok.

Ekinin ve Neslin İfsat edilmesi

Bugün dünyayı yönetme iddiasındaki müfsit Batı düşüncesi, yazımızın başlığında da geçtiği üzere ekinin ve neslin genleriyle oynayarak fıtrata savaş açmış durumdadır. Gıda sektörüne hakim olan bu küresel şeytanlar ekilen ürünlerin tohumlarından beslenen hayvanların yemlerine varıncaya dek her türlü besin kaynağımıza müdahil olmuşlar ve bunları insan sağlığına zararlı bir hâle sokmak, böylece hasta insanları kapitalist tıp sektörünün müşterisi hâline getirmek için ellerinden geleni ardlarına koymamışlardır. “Genetiği Değiştirilmiş Organizma” adı verilen GDO’lu ürünlerin ne tür hastalıklara neden olduğu ve insan sağlığını ne denli tehdit altına aldığı izahtan varestedir.

Fakat bundan çok daha tehlikeli ve şerli olan nesillerin içine düşürüldüğü durumdur. Şeytanın fıtratı değiştirme sözünü hayata geçirebilmek için kolları sıvayan bu insi şeytanların din ve ahlak gibi tüm ruhi değerlere savaş açarak yok edebilmek için dört koldan faaliyete giriştikleri korkunç bir dünyada yaşıyoruz. Her gün ve her saat görsellerle tahrik edilen şehvet duygusu toplumda çocuk istismarı ve taciz gibi birçok yüz kızartıcı hadiseye sebep olmaktadır. Hizb-ut Tahrir’in kurucusu Şeyh Takiyyuddîn en Nebhânî bu vakıayı şu veciz sözlerle çok dakik bir şekilde tarif ediyor: “Suç ender görülüyorsa insan, sık görülüyorsa nizam bozuktur.”

Yüce Rabbimiz ise bu konudaki şeytanın ifadesini bize anlatıp öğüt vermektedir:

[وَلَاُضِلَّنَّهُمْ وَلَاُمَنِّيَنَّهُمْ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُبَتِّكُنَّ اٰذَانَ الْاَنْعَامِ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّٰهِؕ وَمَنْ يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِياًّ مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَاناً مُبٖيناًؕ] “(Şeytan Dedi ki): Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim; hayvanların kulaklarını yaracaklar. Onlara emredeceğim; Allah'ın yaratışını değiştirecekler! Kim Allah'ın yerine şeytanı dost tutarsa elbette ki açık bir ziyana uğramıştır.”[5]

Tıpkı Rabbimizin buyurduğu gibi şeytan Allah’tan yüz çeviren insanları saptırdıkça saptırıyor. Bugün dünyanın her yerinde nesil ve ekin tarihte hiç olmadığı kadar ifsat ediliyor. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Guttmacher Enstitüsü'nün araştırmasına göre dünyada her yıl, hamile kalan her dört kadından biri kürtaj oluyor. Konuyla ilgili başka bir araştırmaya göre dünyada her yıl 56 milyon kürtaj yapılmaktadır. Allah’ı bırakıp da bilime tapan vahşi kapitalist ideoloji milyonlarca bebeği daha doğmadan anne karnında katletmekten imtina etmiyor. Çünkü şeytan onları rızık ile korkutup bencillikle aldatıyor.

İslâm’da Allah ve Rasulü’nün koruma altına aldığı bir kale olarak görülen aile kurumu, kapitalist Batı’nın bireyci yaşam zehrinin etkisinde dağılmaya yüz tutuyor. Köklü Değişim Medya tarafından “Aile, Nesil, Toplum İslâm ile Korunur” kampanyası kapsamında yapılan bir araştırmaya göre, boşanma oranları Belçika’da %70, Çek Cumhuriyeti’nde %67, Macaristan’da %55, İsveç’te %54, Almanya’da %52, Avusturya’da %50, Finlandiya’da %49, İngiltere’de %45’i bulmuş durumdadır. Yine aynı araştırmaya göre İzlanda’da dünyaya gelen çocukların %64’ü evlilik dışı birliktelik sonucu doğuyor. Bu oran Fransa’da %55, İngiltere’de %47 ve Almanya’da %33 olarak belirlenmiş. Halkı Müslüman olmasına rağmen Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte körü körüne kâfir Batıyı taklit eden Türkiye'de ise geçen yıl evlenen çift sayısı 541 bin 424, boşanan çift sayısı 155 bin 47 oldu. Evlenen çiftlerin sayısı 2019 yılında bir önceki yıla göre %2,3 azalırken, boşanan çiftlerin sayısı %8 artış gösterdi. Cinsel saldırı ve tecavüz suçlarında %400 gibi korkunç artışlar, kadın cinayetlerinde de aynı oranlarda artışlar maalesef yine ülkemizde yaşanıyor. Fuhuş %220 artarken bu bataklığa saplananların sayısı kat kat artarak on binler hatta yüz binlerle ifade ediliyor. Çünkü şeytan onlara en sevdiği “aileyi parçalamak” amelinin vesvesesini fısıldıyor.

İngiltere'de yayımlanan bir araştırmaya göre ülkedeki kadınların %80'inin, 18-24 yaş aralığındakilerin ise %97'sinin kamusal alanda cinsel tacize uğradığını ortaya koyuyor. Uluslararası Af Örgütü dünyadaki en yüksek tecavüz oranlarının cinsiyet eşitliği konusunda en ünlü olan İskandinav ülkelerinde oluğunu açıklayarak bu ülkelerde korkunç bir tecavüz kültürü olduğunu söylüyor. Çünkü şeytan onlara zinayı, hayasızlığı ve alçaklığı emrediyor.

Bugün dünyada milyarlarca insan Allah’a iman etmeden kâfir olarak bomboş bir hayat sürüyor. Yine milyarca insan batıl felsefe ve ideallerin peşinde koşuyor. Çünkü şeytan onları hakikatten saptırarak boş kuruntularla oyalıyor.

Bugün dünyada milyarlarca hayvan, doğal yaşam ve beslenme şartlarından mahrum ve fıtratlarına aykırı bir şekilde kapitalist gıda endüstrisinin elinde ıstırap çekiyor. Yüzlerce, binlerce çeşit hayvan, sırf kürklerinden faydalanmak hatta keyfî olarak öldürmeleri sebebiyle nesillerinin tükenmesi ile karşı karşıya. Çünkü şeytan onlara hayvanlara zulmetmeyi emrediyor.

Bugün dünyada milyonlarca insan LGBT olarak adlandırılan eşcinsellik sapkınlığının faili veya savunucusu durumunda. Birçok ülkede erkeğin erkek ile kadının kadın ile evlenmesi yasal güvence altında. Pedofili yani çocuğa karşı cinsel saldırı ve Ensestlik diye tarif edilen aile içi cinsel ilişki hızla yaygınlaşıyor. Çünkü şeytan onlara Allah’ın yarattığı fıtratı değiştirmelerini emrediyor.

İşte Allah’ın yarattığı fıtrata savaş açılmasından dolayı ortaya çıkan bu vahim tablo şeytanın insanlara emrettiği işlerdendir.  Müfsit Batı düşüncesi şeytanın bu misyonunun temsilcisi ve uygulayıcısı konumundadır. İslâm beldelerindeki yönetimler ise ne yazık ki bu konuda Batı’nın yardımcısı olma yarışındalar. Lakin tablo ne kadar karanlık olursa olsun umutsuz değiliz. Zira ne kadar tesirli olursa olsun şeytanın hilesi, iman edip imanının gereğini yerine getiren müminler karşısında zayıftır. Öyleyse vakit, fıtrata dönme vaktidir. Vakit, Allah’ın dinine sımsıkı sarılma vaktidir. Vakit, İslâm’ı yeryüzüne yeniden hakim kılarak şeytani düzenlere son verme vaktidir. Vakit, Peygamberlik metodu üzere Râşidî Hilâfet’i kurmak için çalışma vaktidir!

[لِمِثْلِ هٰذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ] “Çalışanlar işte böyle bir kurtuluş için çalışsınlar.”[6]



[1] Rum Suresi 30

[2] https://www.kokludegisim.net/makaleler/vahsi-kapitalizmin-panzehiri-hil-fet-tir

[3] Kaçınılmaz Son: Hadaratlar Çatışması /sf. 7

[4] ttps://www.aa.com.tr/tr/dunya/dunyada-zorla-yerinden-edilenler-68-5-milyonu-buldu-/1178661

[5] Nisâ Suresi 119

[6] Saffat Suresi 61


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz