DÜNDEN BUGÜNE DEĞİŞEN İSLÂM ALGISI

İlyas Kösem

İlklerin Kısa Bir Serencamı

Arap toplumu, kendisine İslâm ulaşıp kabullenmezden evvel, yeryüzünde hiçbir ağırlığı olmayan, başka milletler karşısında hiçbir şekilde hesaba katılmayan, Pers ve Rum imparatorluklarının gölgesinde yaşayan, kendi içerisinde asabiyetten mütevellit bin parçaya bölünen, kan davalarının hakim olduğu sıradan hatta sıradan da aşağı bir toplumdu. Ancak âlemlerin Rabbi’nin takdiri gereği, öteden beri enbiyanın haber verip müjdelediği, ehl-i kitabın dört gözle beklediği muhbir-i sadık efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i onların arasından seçerek âlemlere rahmet olarak gönderdi. Araplar risaletin bidayetinde Rasulullah’a sert bir şekilde karşı çıktılar. Çünkü son peygamber, onların asırlarca üzerinde seyrettikleri bakış açılarına ve müesses düzenlerine tamamen alternatif olacak bir düşünce ile gelmişti. Daha sonra Allahu Teâlâ’dan bir basiret üzere hareket eden Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem davet ile ilmek ilmek işleyerek vefatından önce, İslâm’ı Arap yarımadasının tamamına egemen kıldı. İslâm’ın hakimiyeti altında ilmin ne olduğunu bilmeyen bu insanlar en büyük âlimleri çıkardılar aralarından. Hayasızlardan iffet ve ahlak abideleri, zorbalardan tarihin daha önce şahitlik etmediği adil ve hilm sahibi kimseleri çıkardılar içlerinden. Asr-ı Saadet denen bir zamanı yaşadılar. Kur’an’ın canlı şahitliği ile Rahman’ın kendilerinden razı olduğu bir toplum oldular. 

[وَالسَّابِقُونَ الْاَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرٖينَ وَالْاَنْصَارِ وَالَّذٖينَ اتَّبَعُوهُمْ بِاِحْسَانٍۙ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرٖي تَحْتَهَا الْاَنْهَارُ خَالِدٖينَ فٖيهَٓا اَبَداًؕ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظٖيمُ] “Muhacirlerin ve Ensar’ın ilkleri ile onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnut olmuştur, onlar da O’ndan razıdırlar. Onlara, sonsuza dek hep içinde kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Büyük bahtiyarlık işte budur.”[1]

Daha düne kadar basit şeyler için birbirlerini katleden bu insanlar, İslâm’dan sonra kardeşleri için canlarını feda eder hâle geldiler. Bir zamanlar tanrılarını/putlarını ellerinde gezdirirlerken, artık zatını idrak edemeseler de hayatlarının tamamını inşa eden bir Şâri’ye itikat ediyorlar, O’nun kutlu nebisinin izini adım adım takip ediyorlardı. İslâm akidesi akıllarına kanaat vermiş, kalplerini itminan ile doldurmuştu. İmanları koşulsuzdu. Allah ve Rasulü buyurmuşsa geriye “işittik ve itaat ettik” demekten başka bir şey kalmazdı. Bahaneleri Beni İsrail gibi sıra sıra dizmezlerdi. Mesele atları denize sürmekse gözlerini kırpmazlardı. Allah’ı ve Rasulü’nü her şeyden çok severlerdi. Sevgilerini sınamak isteyen oldu muydu, terazinin bir kefesine hemen hayatlarını koyarlardı. Darağacında sadakatleri sınandığında, değil kendi yerlerinde Medine’de ayağına bir diken bile batmasını istemediklerini dile getirirlerdi ebedi komutanları SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in. Rasulullah’ın yanına gelip kavmine dönen kefereler, daha önce ne bir kralın ne de şahın etrafında kendisini bu kadar seven, bu kadar saygı duyan ashabının olduğunu görmediklerini söylerlerdi. Allah ve Rasulü’ne itaatleri koşulsuzdu. Celle ve Kudratuhu’nun tertemiz vahyinin önüne heva ve heveslerini geçirmiyorlardı. Şartlara göre nassları tevil etmiyor, öncekilerin yaptığı gibi istifhamlar ile netliği bulandırmıyorlardı. Sahabe Rıdvanullahi Aleyhim İslâm’a inanıyor, yaşıyor ve bunu tüm âleme taşımanın yollarını arıyordu. İslâm zihinlerinde net, kalplerinde mekin idi. O kadar ki onlardan sonra İslâm, onlar anlaşılmadan anlaşılamazdı. Bütün beşerî ilimler zaman geçtikçe daha iyi anlaşılır ama İslâm geçmişe gidip Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile O’nun elinde yetişen sahabeye bakılmadan anlaşılamaz.

Onlar iman ile amelin arasındaki organik bağın farkındaydılar ve bu minvalde hareket ediyorlardı. Onlar inandıkları gibi yaşıyorlardı; yaşadıkları gibi inançlarını şekillendirmeye çalışmıyorlardı bugünün Müslümanlarında görüldüğü gibi. İslâm’ın öğretilerini kültürlerini arttırmak için değil, Rablerine yaklaşmak, insanlığa faydalı olmak, manevi dünyalarını güçlendirmek ve ahiretlerine bir şeyler göndermek için öğreniyorlardı. Fıkıhları bugünkü gibi pasif ve donuk değil, aktif ve çözümleyici idi. Onları ne ticaret ne de dünya malı Allah’ı anmaktan alıkoyuyordu.

[رِجَالٌۙ لَا تُلْه۪يهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَاِقَامِ الصَّلٰوةِ وَا۪يتَٓاءِ الزَّكٰوةِۙ يَخَافُونَ يَوْماً تَتَقَلَّبُ ف۪يهِ الْقُلُوبُ وَالْاَبْصَارُۙ] “Onlar, ne ticaret ne de alışverişin kendilerini Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.”[2]

Asıllara tutunarak yaşıyorlardı. Âlemlerin Rabbi’ni razı etmek onlar için asılların aslıydı. İdrak ettikleri saadetin tek kaynağı İslâm’ı âleme taşımak, insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak, kula kulluğu ortadan kaldırmak için gözlerini güneşin doğup battığı her yere dikmişlerdi. Düşünsenize, ulaşım aracının sadece at, deve vs. olduğu, iletişim aracının ise yalnızca dil, kâğıt ve kalem olduğu bir dönemde bu insanların İslâm’ı nerelere götürdüğünü… Düşünsenize bir, onlar ve onlara ihsanla tabi olanlar bugünkü Müslümanlar olsalardı bunları başarabilirler miydi? Onlar hayatın her alanıyla ilgili İslâm temelli ilimler inşa ettiler, eserler bıraktılar ki biz bugün hâlâ onların bıraktığı bu eserlerden istifade ediyoruz. Eğer o günün Müslümanının cihat anlayışı bugünkü Müslümanlarda mevcut bulunan cihat anlayışı gibi olsaydı, bu kadar insan belki de İslâm ile şerefyap olmazdı. Eğer o günün Müslümanlarının ilim anlayışı bugünkü Müslümanlarda mevcut bulunan ilim anlayışı gibi olsaydı daha o günden İslâm ümmetinin hayatı donuklaşırdı. Eğer o günün Müslümanlarının fıkıh anlayışı bugünkü Müslümanlarda mevcut bulunan fıkıh anlayışı gibi olsaydı kim bilir belki daha o günden İslâm ümmeti tarih sahnesinden yok olup giderdi. Ama onlar bugün bizim baktığımız gibi bakmıyorlardı İslâm’a ve dünyaya. Onlar İslâm için var olduklarına inanıyor ve yine onun için ölmeleri gerektiğini düşünerek yaşıyorlardı bu dünyada. Ki bu anlayış dünyayı onların ayaklarının altına serdiği gibi cennetin kapılarını da onlara açtı Allah’ın izniyle…

Ya Sonra…

Derken olanlar oldu. İslâm coğrafyasının hızlı bir şekilde genişlemesiyle, Müslümanlar birçok öteki ile karşılaştılar. Bu karşılaşmada farklı fikir ve inanç sahipleri ile doğal olarak fiilî çarpışmanın dışında fikrî tartışmalar da varlık gösterdi. Ötekiler ile girilen fikrî tartışmada onların metot ve yöntemleri ile onlara cevap verme niyeti, onların bakış açılarından etkilenme raddesine vardı. Tabii ki bu arada öteki olup dili ile ihtida ettikten sonra içinde irtidat tohumlarını gizli tutanlar da fitne tohumları ekmeye başladılar Müslümanların arasına. Daha önce Yunanlıların tartıştığı teorik kısır meseleler Kelam adı altında Müslümanlar arasında tartışılmaya başlandı. İlklerin dönüp bakmadıkları meseleler, birtakım fırkalar için ölüm kalım meselesi hâline getirildi. Kur’an’ın metodundan uzaklaşılarak meseleler felsefi-mantıki esaslar üzerinden ele alındı. Kur’an’ın pratik akli metodu yerine Yunan felsefesinin teorik, sonu gelmeyen öncülleri ikame edildi. Kur’an’ın inşa ettiği net zihin bulandırıldı, İslâm kardeşliği ile tahkim edilen kalpler, fırkaların nazariyeleri ile parçalandı. Davet ve cihatta harcanması gereken enerjiler kelami tartışmalar ile heba edildi. Her grubu, onlara cevap vermek için başka bir grup takip ediyordu. İslâm’ın anlaşılması, yaşanması ve taşınması gerektiği gerçeğinden uzaklaşma her geçen gün daha da derinleşiyordu. İslâm’ın saf görüntüsü gittikçe zihinlerden uzaklaşıyordu.

İslâm’ın inzalinden yaklaşık altı asır sonra Arapçanın ihmaliyle birlikte İslâm düşüncesi Müslümanların zihninde iyice zayıflamaya başladı. Arapçanın ihmalinin doğal sonucu olarak içtihat yerini taklide ve tekrara bıraktı. Yeni meseleler karşısında Müslümanlar gerekli ve yeterli çözümü üretemez oldular. Yönetime ötekilerden tevarüs edilen veliahtlık yüzünden ehil olmayanlar da geçiyordu. Vahdete gerekli ihtimamı göstermeyen ayrılıkçı yapılar ortaya çıkıyordu. Toplumsal hayatta Hint çilekeşliğinden mülhem bir miskinlik, Yunan felsefesinden dolayı da gereksiz teorik konuların tartışıldığı bir kısırlık görülüyordu. Bunların hepsi içten içe İslâm toplumunu gerileten etkenlerdi. Bir de İslâm topraklarına yapılan haçlı ve Moğol istilaları gibi dış etkenleri eklersek gerilemenin iç ve dış faktörleri de projeksiyona yansımış olur. İslâm Devleti de tüm bunlardan dolayı her geçen gün zayıflıyordu. Zayıflıyordu çünkü İslâm Devleti, İslâm ideolojisi/akidesi üzerine kurulu bir devlettir. Gücü, devamlılığı, ilerlemesi, hepsi ona bağlıdır. İslâm kuvvetli bir şekilde anlaşılıp yaşandığı zaman İslâm Devleti de güçlü idi. İslâm düşmanları bunu anladılar. Müslümanların nefislerinde, anlayış ve tatbikatlarında, İslâm’a bağlılıkları güçlü şekilde devam ettiği müddetçe, İslâm Devleti’ni zayıflatmaya güçlerinin yetmeyeceğini anladılar. Bunun için Müslümanların kavrayışlarını, onların İslâm hükümlerini tatbikatlarını zayıflatan vesileler icat ettiler. İcat ettikleri bu vesileler ile durmadan Müslümanları zayıflatmaya çalışıyorlardı ki bu vesilelerin en korkuncu kültür savaşı vesilesi idi. Kendi kültürleri/hadaratları/hayata bakış açıları ile Müslümanları zehirlemeye, onlarla harp etmeye başladılar. Bu harp Müslümanlarda İslâm ile çelişen kültürü alıp İslâm ahkamıyla uzlaştırabileceği fikrini meydana getirdi. Batı’nın bu kültür savaşı şer’î hükümlere ters düşen birçok kanunu İslâm’a muhalif değilmiş gibi, onlara kabul ettirdi. Bunun Müslümanlar üzerinde büyük ve olumsuz tesiri oldu. Batı hadaratının Müslümanlara hakim olmasında hiçbir sakınca görülmedi. Müslümanlar artık hayatı maddi menfaatlerden ibaret görür oldular. Bu anlayış, onları Osmanlı yönetiminde Batı’nın bazı kanunlarıyla amel etmeye sevk etti. Faizi tevil ederek bankalar açtılar. Böylece Batı’nın kanunlarını alarak, şer’î hadleri ve şer’î kanunları geçersiz kıldılar. Bu hareket devlete büyük bir felaket getirdi. Bu felaket, devleti İslâm ile yönetmekten uzaklaştırdı. Ki bu, tarihte olmayan bir şeydi. Müslümanlar önceleri her ne kadar birtakım kelami tartışmalar içerisine girmiş, fikrî ve siyasi ayrılıklar yaşamışlarsa da hiçbir zaman İslâm şeriatından başka bir şeriata/fıkha/kanuna itibar etmemişler, başka milletlerin hukukunu öğrenmek amacıyla bile olsa etüt etmemişlerdi. Çünkü hakimiyet kayıtsız şartsız Allah’ındı. Amellerde asıl olan yalnızca şer’î hükümlere bağlanmaktı. O kadar ki Bağdat’ta, Medine’de, Basra’da, Kufe’de, Semerkant’ta, Şam ve İstanbul’da farklı ekollere mensup olsalar da İslâm şeriatı ile hükmeden kadılardan başkası yoktu.

Bu musibeti Batı’nın irticai düşüncelerinden olan laiklik, demokrasi, sosyalizm ve milliyetçilik gibi gayri İslâmi fikirlerin İslâm ümmetinin evlatları arasında makes bulması izledi. Batı İslâm ümmetini İslâm’dan uzaklaştırmak, zihinlerini allak bullak etmek için bütün vesile ve fırsatları kullandı. İslâm ümmetini bölüp parçaladığı, kanlarını heder ettiği hâlde, kendisini cazibe merkezi hâline getirdi. Müslümanlar arasından kültürüyle zehirleyerek, Türk-Kürt-Arap milliyetçiliği yapan yapıların ortaya çıkmasını sağladı. Bu yapıları Müslümanların vahdetini parçalayan ve birleşmelerine mani olan yapılar hâline getirdi. Yine Batı’dan etkilenerek Müslümanlar arasından demokratik İslâm, Sosyalist İslâm ve Sünnetsiz/Peygambersiz İslâm iddiaları ile ortaya çıkanlar oldu. Bunlar İslâm’ı çarpıtmaya, aslından uzaklaştırmaya, tekrardan hayat sahasına dönmemesi için çalışmaya başladılar. İslâm tüm batıl fikir ve düzenleri yıkıp yerine hakkı ikame etmeye geldiği hâlde, bunlar İslâm’ı mevcut koşullara uyarlamaya ve tahrif etmeye başladılar. Allah’ın tertemiz şeriatına değil de Batı’nın insanlığın başına bela olmuş necis düzenlerine insanları çağırdılar. Gece gündüz kâfir Batı’nın yaptığı gibi Müslümanları İslâm’ın net görüntüsünden uzaklaştırmaya uğraştılar. İslâm gibi bir dertleri yoktu bu grupların, İslâm’ı zehre bal katma nev’inden insanları aldatmak için bir aparat olarak kullandılar sadece. Böylece İslâm evlatlarından azımsanmayacak bir grubun ayağını kaydırdılar. Batı’nın fikrî ve fiilî saldırılarıyla yıkılan Hilaâfet’ten sonra İslâm’ın tatbik, koruma ve yayma metodu ortadan kaldırıldı. İslâm nizamının yokluğunda Allah düşmanları ve onlara öykünen aveneleri istedikleri gibi at koşturdular ümmetin coğrafyasında. Zehirleyebildikleri kadar insanı zehirlediler. Ancak yenilen, bozulan Müslümanlardı İslâm değil. İslâm üstündür ona hiçbir şey üstün gelemez! Allah’ın izniyle dün olduğu gibi bugün de bu dini doğru anlayan muhlis Müslümanlar İslâm’ı yeniden hayata hakim kılacaktır. O gün Allah düşmanları kahrolacak Müslümanlar da sevince gark olacaklardır Allah’ın izniyle.

Hülasa Edecek Olursak…

Her şeye rağmen İslâmi düşüncenin zayıflamaya başladığı hicri ikinci yüzyılın başlarından Hilâfet’in ilgasına kadar geçen sürede Müslümanlar asırlarca dinleriyle izzetli oldular, dünyada on iki asır boyunca süper devlet konumunda kaldılar. Yukarıda izaha çalıştığımız iç ve dış faktörler maalesef menfi yönde korkunç bir şekilde semeresini verdi ve olanlar oldu…

Özetle, İslâm’ın bidayetinden günümüze kadar geçen zamanda ortaya çıkan problemlerin temelinde;

Birincisi: Gayri İslâmi fikirlerden menfi etkilenmenin sonucu olarak İslâmi anlayışın günden güne zayıflaması

İkincisi: Anlayışın zayıflamasından mütevellit İslâm şeriatının kötü tatbiki yatmaktadır.

Yapılması gereken hayırlı selefimizin yaptığı gibi İslâm’ı doğru bir şekilde anlamak, kayıtsız şartsız teslim olmak/yaşamak, İslâm’ı bir hidayet ve nur olarak âleme taşımaktır ki bunun fiilî yolu Râşidî Hilâfet Devleti’ni kurmaktır.

İslâm insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için gelmiştir edebiyatı, felsefesi ya da kısır tartışması yapılsın diye değil.

[لٓ الٓـرٰࣞ كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ اِلٰى صِرَاطِ الْعَزٖيزِ الْحَمٖيدِۙ] “Elif-lâm-râ. Bu, Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, güçlü ve övgüye layık olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz kitaptır.”[3]

Sonra bu din hayatla bağı kurulmadığı, kamilen tatbik edilmediği, sosyalist İslâm, demokratik İslâm, Sünnetsiz/Peygambersiz İslâm, milliyetçilik, laiklik ve demokrasi gibi batıl fikirlerden korunup ayrıştırılmadığı müddetçe toplumsal kerametini göstermeyecektir. İslâm kendisine kesin olarak itikat edilip, kamilen ve şamilen tatbik edilmek için âlemlerin Rabbi’nden bize inzal olunmuştur.

[ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلٰى شَرٖيعَةٍ مِنَ الْاَمْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلَا تَتَّبِـعْ اَهْوَٓاءَ الَّذٖينَ لَا يَعْلَمُونَ] “Sonra seni din hususunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona/şeriata uy, o bilmeyenlerin hevasına/arzularına uyma!”[4]

Rabbimiz, ümmetimizi küfür, nifak ve şikak ehlinden muhafaza eylesin ki O Celle ve Â’la şöyle buyuruyor:

[اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذٖينَ يَزْعُمُونَ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُرٖيدُونَ اَنْ يَتَحَاكَمُٓوا اِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ اُمِرُٓوا اَنْ يَكْفُرُوا بِهٖؕ وَيُرٖيدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلَالاً بَعٖيداً وَاِذَا قٖيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا اِلٰى مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَاِلَى الرَّسُولِ رَاَيْتَ الْمُنَافِقٖينَ يَصُدُّونَ عَنْكَ صُدُوداًۚ] “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? Onu inkâr etmeleri kendilerine emredildiği halde tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları büsbütün uzak bir sapıklık ile saptırmak saptırmak istiyor. Onlara ‘Allah’ın indirdiğine ve peygambere gelin!’ denildiği zaman münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.”[5]



[1] Tevbe Suresi 100

[2] Nur Suresi 37

[3] İbrahim Suresi 1

[4] Casiye Suresi 18

[5] Nisa Suresi 60-61


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz