İlklerin Kısa Bir
Serencamı
Arap toplumu,
kendisine İslâm ulaşıp kabullenmezden evvel, yeryüzünde hiçbir ağırlığı
olmayan, başka milletler karşısında hiçbir şekilde hesaba katılmayan, Pers ve
Rum imparatorluklarının gölgesinde yaşayan, kendi içerisinde asabiyetten
mütevellit bin parçaya bölünen, kan davalarının hakim olduğu sıradan hatta
sıradan da aşağı bir toplumdu. Ancak âlemlerin Rabbi’nin takdiri gereği, öteden
beri enbiyanın haber verip müjdelediği, ehl-i kitabın dört gözle beklediği
muhbir-i sadık efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i
onların arasından seçerek âlemlere rahmet olarak gönderdi. Araplar risaletin
bidayetinde Rasulullah’a sert bir şekilde karşı çıktılar. Çünkü son peygamber,
onların asırlarca üzerinde seyrettikleri bakış açılarına ve müesses düzenlerine
tamamen alternatif olacak bir düşünce ile gelmişti. Daha sonra Allahu Teâlâ’dan
bir basiret üzere hareket eden Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem
davet ile ilmek ilmek işleyerek vefatından önce, İslâm’ı Arap yarımadasının
tamamına egemen kıldı. İslâm’ın hakimiyeti altında ilmin ne olduğunu bilmeyen
bu insanlar en büyük âlimleri çıkardılar aralarından. Hayasızlardan iffet ve
ahlak abideleri, zorbalardan tarihin daha önce şahitlik etmediği adil ve hilm
sahibi kimseleri çıkardılar içlerinden. Asr-ı Saadet denen bir zamanı
yaşadılar. Kur’an’ın canlı şahitliği ile Rahman’ın kendilerinden razı olduğu
bir toplum oldular.
[وَالسَّابِقُونَ
الْاَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرٖينَ وَالْاَنْصَارِ وَالَّذٖينَ اتَّبَعُوهُمْ
بِاِحْسَانٍۙ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ
تَجْرٖي تَحْتَهَا الْاَنْهَارُ خَالِدٖينَ فٖيهَٓا اَبَداًؕ ذٰلِكَ الْفَوْزُ
الْعَظٖيمُ] “Muhacirlerin ve Ensar’ın ilkleri ile onlara güzelce
uyanlardan Allah hoşnut olmuştur, onlar da O’ndan razıdırlar. Onlara, sonsuza
dek hep içinde kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır.
Büyük bahtiyarlık işte budur.”[1]
Daha düne kadar basit
şeyler için birbirlerini katleden bu insanlar, İslâm’dan sonra kardeşleri için
canlarını feda eder hâle geldiler. Bir zamanlar tanrılarını/putlarını ellerinde
gezdirirlerken, artık zatını idrak edemeseler de hayatlarının tamamını inşa
eden bir Şâri’ye itikat ediyorlar, O’nun kutlu nebisinin izini adım adım takip
ediyorlardı. İslâm akidesi akıllarına kanaat vermiş, kalplerini itminan ile
doldurmuştu. İmanları koşulsuzdu. Allah ve Rasulü buyurmuşsa geriye “işittik ve
itaat ettik” demekten başka bir şey kalmazdı. Bahaneleri Beni İsrail gibi sıra
sıra dizmezlerdi. Mesele atları denize sürmekse gözlerini kırpmazlardı. Allah’ı
ve Rasulü’nü her şeyden çok severlerdi. Sevgilerini sınamak isteyen oldu muydu,
terazinin bir kefesine hemen hayatlarını koyarlardı. Darağacında sadakatleri
sınandığında, değil kendi yerlerinde Medine’de ayağına bir diken bile batmasını
istemediklerini dile getirirlerdi ebedi komutanları SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in.
Rasulullah’ın yanına gelip kavmine dönen kefereler, daha önce ne bir kralın ne
de şahın etrafında kendisini bu kadar seven, bu kadar saygı duyan ashabının
olduğunu görmediklerini söylerlerdi. Allah ve Rasulü’ne itaatleri koşulsuzdu. Celle
ve Kudratuhu’nun tertemiz vahyinin önüne heva ve heveslerini
geçirmiyorlardı. Şartlara göre nassları tevil etmiyor, öncekilerin yaptığı gibi
istifhamlar ile netliği bulandırmıyorlardı. Sahabe Rıdvanullahi Aleyhim İslâm’a
inanıyor, yaşıyor ve bunu tüm âleme taşımanın yollarını arıyordu. İslâm
zihinlerinde net, kalplerinde mekin idi. O kadar ki onlardan sonra İslâm, onlar
anlaşılmadan anlaşılamazdı. Bütün beşerî ilimler zaman geçtikçe daha iyi
anlaşılır ama İslâm geçmişe gidip Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem
ile O’nun elinde yetişen sahabeye bakılmadan anlaşılamaz.
Onlar iman ile
amelin arasındaki organik bağın farkındaydılar ve bu minvalde hareket
ediyorlardı. Onlar inandıkları gibi yaşıyorlardı; yaşadıkları gibi inançlarını
şekillendirmeye çalışmıyorlardı bugünün Müslümanlarında görüldüğü gibi.
İslâm’ın öğretilerini kültürlerini arttırmak için değil, Rablerine yaklaşmak,
insanlığa faydalı olmak, manevi dünyalarını güçlendirmek ve ahiretlerine bir
şeyler göndermek için öğreniyorlardı. Fıkıhları bugünkü gibi pasif ve donuk
değil, aktif ve çözümleyici idi. Onları ne ticaret ne de dünya malı Allah’ı
anmaktan alıkoyuyordu.
[رِجَالٌۙ
لَا تُلْه۪يهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَاِقَامِ الصَّلٰوةِ
وَا۪يتَٓاءِ الزَّكٰوةِۙ يَخَافُونَ يَوْماً تَتَقَلَّبُ ف۪يهِ الْقُلُوبُ
وَالْاَبْصَارُۙ] “Onlar, ne ticaret ne de alışverişin kendilerini Allah'ı
anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar,
kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.”[2]
Asıllara tutunarak
yaşıyorlardı. Âlemlerin Rabbi’ni razı etmek onlar için asılların aslıydı. İdrak
ettikleri saadetin tek kaynağı İslâm’ı âleme taşımak, insanlığı karanlıklardan
aydınlığa çıkarmak, kula kulluğu ortadan kaldırmak için gözlerini güneşin doğup
battığı her yere dikmişlerdi. Düşünsenize, ulaşım aracının sadece at, deve vs.
olduğu, iletişim aracının ise yalnızca dil, kâğıt ve kalem olduğu bir dönemde
bu insanların İslâm’ı nerelere götürdüğünü… Düşünsenize bir, onlar ve onlara
ihsanla tabi olanlar bugünkü Müslümanlar olsalardı bunları başarabilirler
miydi? Onlar hayatın her alanıyla ilgili İslâm temelli ilimler inşa ettiler,
eserler bıraktılar ki biz bugün hâlâ onların bıraktığı bu eserlerden istifade
ediyoruz. Eğer o günün Müslümanının cihat anlayışı bugünkü Müslümanlarda mevcut
bulunan cihat anlayışı gibi olsaydı, bu kadar insan belki de İslâm ile şerefyap
olmazdı. Eğer o günün Müslümanlarının ilim anlayışı bugünkü Müslümanlarda
mevcut bulunan ilim anlayışı gibi olsaydı daha o günden İslâm ümmetinin hayatı
donuklaşırdı. Eğer o günün Müslümanlarının fıkıh anlayışı bugünkü Müslümanlarda
mevcut bulunan fıkıh anlayışı gibi olsaydı kim bilir belki daha o günden İslâm
ümmeti tarih sahnesinden yok olup giderdi. Ama onlar bugün bizim baktığımız
gibi bakmıyorlardı İslâm’a ve dünyaya. Onlar İslâm için var olduklarına
inanıyor ve yine onun için ölmeleri gerektiğini düşünerek yaşıyorlardı bu
dünyada. Ki bu anlayış dünyayı onların ayaklarının altına serdiği gibi cennetin
kapılarını da onlara açtı Allah’ın izniyle…
Ya Sonra…
Derken olanlar
oldu. İslâm coğrafyasının hızlı bir şekilde genişlemesiyle, Müslümanlar birçok
öteki ile karşılaştılar. Bu karşılaşmada farklı fikir ve inanç sahipleri ile
doğal olarak fiilî çarpışmanın dışında fikrî tartışmalar da varlık gösterdi.
Ötekiler ile girilen fikrî tartışmada onların metot ve yöntemleri ile onlara
cevap verme niyeti, onların bakış açılarından etkilenme raddesine vardı. Tabii
ki bu arada öteki olup dili ile ihtida ettikten sonra içinde irtidat
tohumlarını gizli tutanlar da fitne tohumları ekmeye başladılar Müslümanların
arasına. Daha önce Yunanlıların tartıştığı teorik kısır meseleler Kelam adı
altında Müslümanlar arasında tartışılmaya başlandı. İlklerin dönüp bakmadıkları
meseleler, birtakım fırkalar için ölüm kalım meselesi hâline getirildi.
Kur’an’ın metodundan uzaklaşılarak meseleler felsefi-mantıki esaslar üzerinden
ele alındı. Kur’an’ın pratik akli metodu yerine Yunan felsefesinin teorik, sonu
gelmeyen öncülleri ikame edildi. Kur’an’ın inşa ettiği net zihin bulandırıldı, İslâm
kardeşliği ile tahkim edilen kalpler, fırkaların nazariyeleri ile parçalandı.
Davet ve cihatta harcanması gereken enerjiler kelami tartışmalar ile heba
edildi. Her grubu, onlara cevap vermek için başka bir grup takip ediyordu. İslâm’ın
anlaşılması, yaşanması ve taşınması gerektiği gerçeğinden uzaklaşma her geçen
gün daha da derinleşiyordu. İslâm’ın saf görüntüsü gittikçe zihinlerden
uzaklaşıyordu.
İslâm’ın inzalinden
yaklaşık altı asır sonra Arapçanın ihmaliyle birlikte İslâm düşüncesi
Müslümanların zihninde iyice zayıflamaya başladı. Arapçanın ihmalinin doğal
sonucu olarak içtihat yerini taklide ve tekrara bıraktı. Yeni meseleler
karşısında Müslümanlar gerekli ve yeterli çözümü üretemez oldular. Yönetime
ötekilerden tevarüs edilen veliahtlık yüzünden ehil olmayanlar da geçiyordu.
Vahdete gerekli ihtimamı göstermeyen ayrılıkçı yapılar ortaya çıkıyordu.
Toplumsal hayatta Hint çilekeşliğinden mülhem bir miskinlik, Yunan
felsefesinden dolayı da gereksiz teorik konuların tartışıldığı bir kısırlık
görülüyordu. Bunların hepsi içten içe İslâm toplumunu gerileten etkenlerdi. Bir
de İslâm topraklarına yapılan haçlı ve Moğol istilaları gibi dış etkenleri
eklersek gerilemenin iç ve dış faktörleri de projeksiyona yansımış olur. İslâm
Devleti de tüm bunlardan dolayı her geçen gün zayıflıyordu. Zayıflıyordu çünkü İslâm
Devleti, İslâm ideolojisi/akidesi üzerine kurulu bir devlettir. Gücü,
devamlılığı, ilerlemesi, hepsi ona bağlıdır. İslâm kuvvetli bir şekilde
anlaşılıp yaşandığı zaman İslâm Devleti de güçlü idi. İslâm düşmanları bunu
anladılar. Müslümanların nefislerinde, anlayış ve tatbikatlarında, İslâm’a
bağlılıkları güçlü şekilde devam ettiği müddetçe, İslâm Devleti’ni zayıflatmaya
güçlerinin yetmeyeceğini anladılar. Bunun için Müslümanların kavrayışlarını,
onların İslâm hükümlerini tatbikatlarını zayıflatan vesileler icat ettiler.
İcat ettikleri bu vesileler ile durmadan Müslümanları zayıflatmaya
çalışıyorlardı ki bu vesilelerin en korkuncu kültür savaşı vesilesi idi. Kendi
kültürleri/hadaratları/hayata bakış açıları ile Müslümanları zehirlemeye,
onlarla harp etmeye başladılar. Bu harp Müslümanlarda İslâm ile çelişen kültürü
alıp İslâm ahkamıyla uzlaştırabileceği fikrini meydana getirdi. Batı’nın bu
kültür savaşı şer’î hükümlere ters düşen birçok
kanunu İslâm’a muhalif değilmiş gibi, onlara kabul ettirdi. Bunun Müslümanlar
üzerinde büyük ve olumsuz tesiri oldu. Batı hadaratının Müslümanlara hakim
olmasında hiçbir sakınca görülmedi. Müslümanlar artık hayatı maddi
menfaatlerden ibaret görür oldular. Bu anlayış, onları Osmanlı yönetiminde Batı’nın
bazı kanunlarıyla amel etmeye sevk etti. Faizi tevil ederek bankalar açtılar.
Böylece Batı’nın kanunlarını alarak, şer’î hadleri ve şer’î kanunları geçersiz
kıldılar. Bu hareket devlete büyük bir felaket getirdi. Bu felaket, devleti İslâm
ile yönetmekten uzaklaştırdı. Ki bu, tarihte olmayan bir şeydi. Müslümanlar
önceleri her ne kadar birtakım kelami tartışmalar içerisine girmiş, fikrî ve
siyasi ayrılıklar yaşamışlarsa da hiçbir zaman İslâm şeriatından başka bir
şeriata/fıkha/kanuna itibar etmemişler, başka milletlerin hukukunu öğrenmek
amacıyla bile olsa etüt etmemişlerdi. Çünkü hakimiyet kayıtsız şartsız
Allah’ındı. Amellerde asıl olan yalnızca şer’î hükümlere bağlanmaktı. O kadar
ki Bağdat’ta, Medine’de, Basra’da, Kufe’de, Semerkant’ta, Şam ve İstanbul’da
farklı ekollere mensup olsalar da İslâm şeriatı ile hükmeden kadılardan başkası
yoktu.
Bu musibeti Batı’nın
irticai düşüncelerinden olan laiklik, demokrasi, sosyalizm ve milliyetçilik
gibi gayri İslâmi fikirlerin İslâm ümmetinin evlatları arasında makes bulması
izledi. Batı İslâm ümmetini İslâm’dan uzaklaştırmak, zihinlerini allak bullak
etmek için bütün vesile ve fırsatları kullandı. İslâm ümmetini bölüp
parçaladığı, kanlarını heder ettiği hâlde, kendisini cazibe merkezi hâline
getirdi. Müslümanlar arasından kültürüyle zehirleyerek, Türk-Kürt-Arap
milliyetçiliği yapan yapıların ortaya çıkmasını sağladı. Bu yapıları
Müslümanların vahdetini parçalayan ve birleşmelerine mani olan yapılar hâline
getirdi. Yine Batı’dan etkilenerek Müslümanlar arasından demokratik İslâm,
Sosyalist İslâm ve Sünnetsiz/Peygambersiz İslâm iddiaları ile ortaya çıkanlar
oldu. Bunlar İslâm’ı çarpıtmaya, aslından uzaklaştırmaya, tekrardan hayat
sahasına dönmemesi için çalışmaya başladılar. İslâm tüm batıl fikir ve
düzenleri yıkıp yerine hakkı ikame etmeye geldiği hâlde, bunlar İslâm’ı mevcut
koşullara uyarlamaya ve tahrif etmeye başladılar. Allah’ın tertemiz şeriatına
değil de Batı’nın insanlığın başına bela olmuş necis düzenlerine insanları
çağırdılar. Gece gündüz kâfir Batı’nın yaptığı gibi Müslümanları İslâm’ın net
görüntüsünden uzaklaştırmaya uğraştılar. İslâm gibi bir dertleri yoktu bu
grupların, İslâm’ı zehre bal katma nev’inden insanları aldatmak için bir aparat
olarak kullandılar sadece. Böylece İslâm evlatlarından azımsanmayacak bir
grubun ayağını kaydırdılar. Batı’nın fikrî ve fiilî saldırılarıyla yıkılan Hilaâfet’ten
sonra İslâm’ın tatbik, koruma ve yayma metodu ortadan kaldırıldı. İslâm nizamının
yokluğunda Allah düşmanları ve onlara öykünen aveneleri istedikleri gibi at
koşturdular ümmetin coğrafyasında. Zehirleyebildikleri kadar insanı
zehirlediler. Ancak yenilen, bozulan Müslümanlardı İslâm değil. İslâm üstündür ona
hiçbir şey üstün gelemez! Allah’ın izniyle dün olduğu gibi bugün de bu dini
doğru anlayan muhlis Müslümanlar İslâm’ı yeniden hayata hakim kılacaktır. O gün
Allah düşmanları kahrolacak Müslümanlar da sevince gark olacaklardır Allah’ın
izniyle.
Hülasa Edecek
Olursak…
Her şeye rağmen İslâmi
düşüncenin zayıflamaya başladığı hicri ikinci yüzyılın başlarından Hilâfet’in
ilgasına kadar geçen sürede Müslümanlar asırlarca dinleriyle izzetli oldular,
dünyada on iki asır boyunca süper devlet konumunda kaldılar. Yukarıda izaha
çalıştığımız iç ve dış faktörler maalesef menfi yönde korkunç bir şekilde
semeresini verdi ve olanlar oldu…
Özetle, İslâm’ın
bidayetinden günümüze kadar geçen zamanda ortaya çıkan problemlerin temelinde;
Birincisi: Gayri İslâmi
fikirlerden menfi etkilenmenin sonucu olarak İslâmi anlayışın günden güne
zayıflaması
İkincisi: Anlayışın
zayıflamasından mütevellit İslâm şeriatının kötü tatbiki yatmaktadır.
Yapılması gereken
hayırlı selefimizin yaptığı gibi İslâm’ı doğru bir şekilde anlamak, kayıtsız
şartsız teslim olmak/yaşamak, İslâm’ı bir hidayet ve nur olarak âleme
taşımaktır ki bunun fiilî yolu Râşidî Hilâfet Devleti’ni kurmaktır.
İslâm insanlığı
karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için gelmiştir edebiyatı, felsefesi ya da
kısır tartışması yapılsın diye değil.
[لٓ الٓـرٰࣞ
كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى
النُّورِ بِاِذْنِ رَبِّهِمْ اِلٰى صِرَاطِ الْعَزٖيزِ الْحَمٖيدِۙ] “Elif-lâm-râ.
Bu, Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, güçlü ve övgüye layık
olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz kitaptır.”[3]
Sonra bu din
hayatla bağı kurulmadığı, kamilen tatbik edilmediği, sosyalist İslâm,
demokratik İslâm, Sünnetsiz/Peygambersiz İslâm, milliyetçilik, laiklik ve
demokrasi gibi batıl fikirlerden korunup ayrıştırılmadığı müddetçe toplumsal
kerametini göstermeyecektir. İslâm kendisine kesin olarak itikat edilip,
kamilen ve şamilen tatbik edilmek için âlemlerin Rabbi’nden bize inzal
olunmuştur.
[ثُمَّ
جَعَلْنَاكَ عَلٰى شَرٖيعَةٍ مِنَ الْاَمْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلَا تَتَّبِـعْ
اَهْوَٓاءَ الَّذٖينَ لَا يَعْلَمُونَ] “Sonra seni din hususunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen
ona/şeriata uy, o bilmeyenlerin hevasına/arzularına uyma!”[4]
Rabbimiz, ümmetimizi
küfür, nifak ve şikak ehlinden muhafaza eylesin ki O Celle ve Â’la şöyle
buyuruyor:
[اَلَمْ
تَرَ اِلَى الَّذٖينَ يَزْعُمُونَ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ
وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُرٖيدُونَ اَنْ يَتَحَاكَمُٓوا اِلَى الطَّاغُوتِ
وَقَدْ اُمِرُٓوا اَنْ يَكْفُرُوا بِهٖؕ وَيُرٖيدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُضِلَّهُمْ
ضَلَالاً بَعٖيداً وَاِذَا قٖيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا اِلٰى مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ
وَاِلَى الرَّسُولِ رَاَيْتَ الْمُنَافِقٖينَ يَصُدُّونَ عَنْكَ صُدُوداًۚ] “Sana
indirilene ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri
görmedin mi? Onu inkâr etmeleri kendilerine emredildiği halde tağuta muhakeme
olmak istiyorlar. Şeytan da onları büsbütün uzak bir sapıklık ile saptırmak
saptırmak istiyor. Onlara ‘Allah’ın indirdiğine ve peygambere gelin!’ denildiği
zaman münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.”[5]


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış