DAVETÇİYE NOTLAR

Murat Savaş

Kerim kardeşler bugün ne kadar da İslâmî hayata, dolayısıyla onun metodu olan Raşit bir Hilâfet Devleti’ne muhtacız değil mi? Zira hem konumuz bu gerçeği gösterecek hem de bugünkü İslâm Ümmeti’nin saplandığı korkunç inhitat çukuru bunu göstermektedir. Allah Subhanehu ve Teâlâ hepimizi İslâmî Ümmet’i bu çukurdan yükseklere çıkarmak için elini uzatanlardan ve bu şerefli çalışmada önde olanlardan eylesin.

Bugün anlatmaya çalışacağım konu da bu yönde olacak inşaAllahu Rahman.

Evet, birlikte anlamaya çalışacağımız konu, davetçinin dünyada hem zorlukta hem de kolaylıkta azığı niteliğinde olan davetçiye notlar. İşareti olmayan yol ne ise notsuz davetçi de odur. Özellikle karanlık gecelerde yoldan çıkmamıza engel olan yoldaki işaretler gibi sert ve yumuşak havalarda bir kalkan, bela ve musibetlerde sağlam bir liman ve herkesin umutsuzlandığı kara günlerde hedefinden saptırmayan bir rehberdir davetçinin notları.

Davetçinin notlarını incelemeye geçmeden önce İslâm’a davet nedir ve nasıl icra edilir kısaca üzerinde durmak gerekmektedir ki notlarımız vakıaya mutabık olsun. İslâm’a davet, Müslüman olmayan insanların İslâm’a girmesi için sözlü olarak İslâm’ı anlatmak ve anlatmakla iktifa etmeyip bizzat onun gözleri önünde İslâm’ı uygulamaktır ki bu çalışmayı Allah Subhanehu ve Teâlâ İslâm Ümmeti’ne vacip kılmıştır. Evet, kerim kardeşlerim mademki İslâm hem dünyada hem de ukbada bir kurtuluş ve saadet reçetesidir o halde bizler bunu yaşayıp dünya ve ahretimizi kurtardığımız gibi İslâm’ı bilmeyen ve tanımayan insanlara da bunu ulaştırmak hem bir insanlık gereği ve hem de bir vecibedir.

Bu konuda Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur;

“Din yalnız Allah için oluncaya ve yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar kâfirlerle cihat edin” (Enfal 39) Aynı amaçla Allah’ın Rasulü Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur;

“La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah değinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum.”

Bu naslardan da anlaşılmaktadır ki elimizdeki İslâm nimetini diğer insanlara ulaştırmakla mükellef kılınmışız. Çünkü İslâm dârı dışında yaşayan insanlar ile İslâm arasına mütekâsif bir engel konulmakta ve bazı makam sahipleri kendi halklarına İslâm’ı bir terör dini ve müntesiplerini de bir terörist olarak tanıtmaktadır. Böylece insanlar, akıllar ve fıtrat ile İslâm arasına duvarlar örmekte ve her fırsatta İslâm’ı karalamaktadırlar. Bugün özellikle Batı toplumlarında yöneticilerin, siyasi ya da ruhani liderlerin ve kapitalist sermaye sahiplerinin İslâm’ı kendi vatandaşlarına nasıl da çirkin göstermeye çalıştıklarını hepimiz biliyoruz. Bazı medya kuruluşlarının dinimiz hakkında çirkin yayınlar yazıp yayınladıklarını, Papa’nın Peygamberimiz için ‘barbar’ dediğini ve yöneticilerin oluşturmaya çalıştığı İslâmafobi çalışmalarını unutmadık. Bu yüzden Allah ZüllCelal kâfirlerin kendiliğinden değil Müslümanların gayreti sonucu İslâm ile tanıştırılmalarını vacip kılmıştır.

Ancak sevgili kardeşlerim bu vucubiyet sadece sözlü olarak İslâm’ı kâfirlere anlatmayı değil ayrıca pratikte göstermek suretiyle insanların İslâm ile tanıştırılmasını bizlere bir vedia, bir uhde ve bir farz olarak yüklenmiştir. Zira sadece kuramsal olarak insanlara İslâm’ı anlatınca verdiği neticeler ile pratikte İslâm’ı tatbik ederek gösterince verdiği neticeler birbirinden çok uzak, doğu ve batı gibi faklı olmaktadır. Buna bir örnek olarak Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in on üç yıl Mekke’de İslâm’a devletsiz davet ederek en fazla yedi yüz insanı Müslüman yapmışken Medine’de devlet eliyle sadece on yılda yüz binlerce insanı Müslim yaptığını biliyoruz. Veda hutbesinde yaklaşık iki yüz bin kişinin hazır bulunduğu rivayet ediliyor. İslâm’ın pratik olarak tatbik edilmediği günümüzde insanların elbette İslâm’a girdiklerini görüyoruz ve bunu belki yüzlerle ifade ediyor ve şaşkınlık yaşıyoruz ama bu şaşkınlığımız pratik uygulamalara ve bu sayede İslâm’a giren büyük halk kitlelerine şahit olmadığımızdan kaynaklanıyor. Oysa İslâm tatbik edilirken dört kıtada yayılmış ve halkları potasında eriterek insanlar kitleler halinde Müslüman olmuşlardır. Nasr Suresi’nde Allah Teâlâ şöyle buyuruyor;

 “Allah’ın yardımı ile fetih gerçekleştiğinde insanların fevç fevç Allah’ın dinine girdiklerini görürsün” (Nasr 1-2)

“Andolsun bu Kur’an’ı düşünmek için kolaylaştırdık, öğüt alan yok mu?” (Kamer 32)

Fakat bu sorumluluk kimin, muhatap kim? Bu vecibe nasıl icra edilir? Bu hususların vazıh bir şekilde bilinmesi gerekir. İslâm’a davet işi fert ve kitlelere caiz olmakla birlikte vucubiyet İslâm Ümmeti’nin sorumluluğudur. İslâm’a davet işi terk edilince Ümmet topyekûn bu sorumluluğun günahını yüklenir. Ümmet ise bu sorumluluğu kendi devletlerini kurarak devlet eliyle icra eder. Devlet ile olmaksızın bu vacibin başka uygulanma yolu yoktur. Bu yüzden ulema İslâm’ın devleti olan İmamet/Hilâfet hakkında, “tacul furud” yani farzların tacı demişlerdir. Böylece İslâm Ümmeti devletin İslâm’ı tatbik etmesi sonucu diğer halklara risaletin canlı örnekliğini göstermiş olur. Ayrıca devlet bu numuneyi diğer halklara davet ve cihat yoluyla taşır ki bu şekilde fetih olunan yerde İslâm tatbik edilerek adaletin, doğruluğun ve saadetin kaynağı olduğu pratikte insanlara gösterilsin ve Ümmet sorumluluğunu yerine getirmiş olsun. Bundan sonra dileyen iman etsin dileyen küfründe devam etsin ama İslâm’ı yakından tanısın ve görsün.

“Dinde zorlama yoktur; doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. Artık kim tağutu inkâr ederse, kopması olmayan sağlam bir kulpa yapışmış olur.” (Bakara 256)

Açıktır ki İslâm Devlet’i bu noktada hem sorumluluğu yerine getirmenin metodudur hem de diğer halklara numune olmanın değişmez tek metodudur. Bizler İslâm’ı bir devlet eliyle tatbik ederek yaşamaz iken nasıl diğer halkları İslâm’a davet edebiliriz?

“Ey iman edenler yapmayacağınız şeyleri başkalarına ne için söylersiniz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında büyük bir buğza sebep olur.” (Saf 2-3)

Bunun içindir ki İslâm’a davet İslâm’ın hayatta varlık gösterip göstermeme durumuna göre değişir. Yukarıda da bahsedildiği gibi Müslümanlar İslâm hayatta mevcudiyet gösterirken küfür ehlini Müslüman olması için İslâm’a davet eder, ama İslâm hayatta varlık göstermiyorsa bu durumda İslâm’a davet evvela Müslümanlara İslâmî hayatı başlatmaya davet haline döner ki başkalarını davet edeceğimiz bu dini evvela kendimiz yaşayalım.

Bu durumda bu çalışmanın keyfiyeti de değişir. İslâm’a daveti bir devlet eliyle davet ve cihat yoluyla yaparken İslâmî hayatı başlatmaya davet sahih bir kitle ile birlikte Müslümanlara karşı ve fikrî çatışma ve siyasi mücadele yoluyla yapılır, cihat yöntemi kullanılmaz.

“Rabbi’nin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et.” (Nahl 125)

“Hatırlat, hatırlatmak mü’minlere fayda verir” (Zariyat 55)

İslâmî hayatı başlatmaya davet doğal olarak Müslümanlara yapılır. Zira diğer insanları İslâm’a davet edebilmek için evvela Müslümanların İslâm’ı kendileri yaşaması lazımdır ki örnek olabilsinler. Bu nedenle İslâmî hayatı başlatmaya davetin esası Müslümanları İslâm’ı yaşamaya, hayatın her alanında uygulamaya ve İslâm’ı bir davet olarak yüklenmeye davettir. İslâmî hayatın olması ancak bir İslâm Hilâfet Devleti’nin olması ile mümkündür. Çünkü özel ve genel hayata dair kanunlar benimseyip halklar üzerine uygulayan devlettir. İslâm da bir hayat nizamı olduğuna göre onu hayata tatbik edecek devletin varlığı bir zorunluluktur.

“Rasulüm aralarında Allah’ın indirdikleri ile hükmet ve onların keyiflerine uyma.” (Maide 49)

İslâmî hayatı başlatmak ve bunun için bir İslâm Devleti kurmak ise davetçinin ferdî olarak yüklenip taşıyacağı bir sorumluluk değildir. Kitlesel bir çalışma içerisinde daveti taşıması hem aklın gerektirdiği hem de İslâm’ın vacip kıldığı bir meseledir. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur;

“Sizden hayra (İslâm) davet eden, iyiliği (maruf) emredip kötülükten (münker) nehyeden bir ümmet (topluluk, kitle) bulunsun. İşte onlar felaha erenlerin ta kendileridir.” (Âli İmran 104)

Daveti taşıyan şer’î hükümler çerçevesinde sahih bir kitle ile birlikte çalışırken zaman zaman umutsuzluğa, başarısızlığa ve netice alamadığı birçok çalışmayla karşı karşıya kalabilir. Bazen başına bir musibet, zorluk ve sıkıntı gelebilir. Etrafındaki insanlar, aile ve arkadaşları kendisine bu işi terk etmesi için baskı ve zorlama yapabilir. Böyle durumlarda davetçinin sıkı-sıkı bağlanacağı, her an müracaat edeceği ve öğüt alıp bu yolda azık edeceği bazı notlarının olması gerekir. Bu çalışmada davetçinin böyle durumlarda tekrar hatırlaması için bazı incelik ve bilmesi gereken şeyleri notlar halinde kendisiyle paylaşacağız.

Davasına iman etmeli

Daveti yüklenen İslâmî hayatın mutlaka başlayacağına, bunun için Hilâfet’in kurulacağına ve küfrün hâkimiyetinin bir gün mutlaka son bulacağına sürekli iman etmelidir. Öyle ki Müslüman İslâm akidesine iman ettiği gibi o imandan çıkan risalete de iman etmelidir. Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur;

“Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyor, oysa Allah nurunu tamamlayacaktır, velev ki kâfirler hoşlanmasalar da.” (Saf 8)

Allah Azze ve Celle kendisine iman edip salih amel işleyen ve hiçbir şeyi kendisine ortak koşmayanları mutlaka yeryüzüne halife/egemen kılacağım diye vaat etmiştir. Allah’ın vaadinden döndüğü hiç görülmüş müdür ey İslâm Ümmeti’nin evlatları?

Hem de bu, bu dinin gönderilme gayesidir. Yani Allah Zülcelâl bu dini diğer dinlere üstün gelmek üzere uygulanıp yaşansın diye göndermiştir.

“O ki Rasulünü diğer dinlere galip gelmesi için hidayet ve hak din ile gönderendir, velev ki müşrikler hoşlanmasalar da.” (Saf 9)

Müslümanların bunu anlaması için kaç ayet okuyalım, ne kadar bedel ödeyelim?

“Andolsun bu Kur’an’ı düşünmek için kolaylaştırdık, öğüt alan yok mu?” (Kamer 32)

Ayrıca çöken komünizmden sonra dünyanın tamamında uygulanan demokrasi ve özgürlük maskesiyle örtülen kapitalist ideoloji de son demlerini yaşamaktadır. ABD, Yunanistan, İspanya ve Rusya’da baş gösteren ekonomik kriz, Ortadoğu, Kafkasya ve doğu Avrupa’da dinmeyen siyasi kriz ve bütün halkların bu ideolojiye duyduğu itimatsızlık, sonlarının başlangıcıdır. Artık kapitalizmin neşet ettiği Batı toplumları dahi adaletsizliğin kaynağını görmüş ve devletlerine karşı isyan bayraklarını çekmiştir. Yeryüzü İslâm’ın adaletine, nuruna ve güzelliğine susamış, Müslümanlar İslâm’ın sinesine dönmeye başladığı gibi Batı halkları da İslâm’ın alternatif bir ideoloji olduğunu görmeye başlamıştır. Hızlanan İslâmafobi ancak Batılı devletlerin halklarını İslâm’dan uzaklaştırmak için başvurduğu beyhude çabalardır.

Tüm aklî ve şer’î göstergeler İslâmî hayatın yaklaştığını gösterirken davetçi buna inanmaz, ikna olmaz ve önünü görmezse davete bir zararı dokunmamakla birlikte davetçinin iflas ettiğini, çöktüğünü ve davetçi olmaktan çıktığını söylemek zor değildir. Onun için davetçinin ilk azığı davasının doğruluğuna, olurluğuna ve bunun Allah’ın emri ve vaadi olduğuna iman etmektir.

Allah ile olan bağın sürekli kurulması

Davetçi küçük olsun büyük olsun Allah Teâlâ ile olan bağını her işte kurmalı kendisine verilen işleri Allah rızası için yaptığını unutmamalıdır. Yani yaptığı her ameli madde ile ruhu mezcederek yapmalı ve kendisini sürekli imani atmosferde tutmalıdır. İmani atmosfer amellerini şer’î hükümler çerçevesinde seyrettirmesinin sonucu olarak amelden oluşan iç huzur ve mutmainliğe denir. Kitlesel çalışmanın gereği olarak davet işlerinde hem geri hizmet işleri hem de yapılması gereken çok çeşitli işler bulunmaktadır. Davetçi bu işlerden hangisini üstlenirse üstlensin küçümsememeli ve bu ameli Allah için yapmalıdır. Bu nedenle davetçi yaptığı hiçbir şey için kimseden teşekkür beklememeli ve birilerine yaranmaya çalışmamalıdır.

“De ki ben sizden bir ücret istemiyorum, benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”

Daveti yüklenen yeme, içme, giyinme, iş, okul ve özel hayatında olduğu gibi davet işlerinde de amellerini Allah’ın emir ve nehiyleri doğrultusunda hareket ettirmesi olmazsa olmazdır. Bu da tabii ki İslâm’ın felsefesi olan madde ile ruhu mezcederek, yani Allah ile bağını kurarak mümkün olur. Çünkü İslâmî hayatın başlatılma farzı bütün detaylarını da kapsayan bir farzdır. Zira bir vacibin ancak kendisiyle tamam olduğu şey de vaciptir kaidesi şer’î bir kaide olup bağlanılması farzdır. Buradan hareketle şer’î delili olsun yahut olmasın İslâmî hayatın başlatılmasına ve bunun mümkün olabilmesi için İslâm Hilâfet Devleti’ne götürecek her çalışma ve küçük büyük bütün detayları vaciptir. Bunun şer’î delili bizzat İslâm’dan çıkmış bu kaidedir.

Daveti taşımasının önünde duran engelleri kaldırmalı

Daveti taşıyan davet işlerini hayatının merkezi haline getirip daveti kendi işleri etrafında değil diğer işlerini bu merkez etrafında döndürmelidir. Bu nedenle iş, aile hayatını ve diğer işlerini davete uyumlu hale getirmeli ve bunlardan davete engel olan varsa ya çözümlemeli ya da onu davetin önünden kaldırmalıdır. İnsanın bazen yaşadığı yer, bazen nafakasını temin ettiği iş, bazen aile ve arkadaş çevresinden davetine engel olan kişi ve durumlar olabilir. Bu durumda daveti yüklenen davet ile çelişen yahut davete engel olan ne varsa ortadan kaldırmalı ve davet işlerini hayatının merkezi yaptığını göstermelidir. Zira Allah’a imandan sonra yani akideden sonra İslâm nizamının tatbik edilmesine hırs gösterilir ve bu kıymet akideden sonra ikinci sırada gelen kıymet olur. Dolayısıyla davetin İslâm nizamının tatbik edilmesi için olduğunu unutmamalı ve bunu her şeyin üstünde tutmalıdır. Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor;

“De ki eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, elde ettiğiniz mallar, kesata uğramasından korktuğunuz ticaretiniz ve hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Rasulü’nden ve Allah yolunda cihat etmekten daha sevimli ise Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu doğru yola ulaştırmaz”

Allah ve Rasulü’nü sevmek ne demektir? Tabii ki kalpten sadece duygu beslemek demek değildir. Allah ve Rasulü’nü sevmek İslâm şeriatına tâbi olmaktır.

“De ki eğer Allah’ı seviyorsanız Rasul’e uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın”

“Andolsun bu Kur’an’ı düşünmek için kolaylaştırdık, öğüt alan yok mu?” (Kamer 32)

Sürekli Kur’an ile iç içe olmak

Davetçinin en büyük azığı şüphesiz elinde, dilinde, hafızasında ve hayatında Kur’an olmasıdır. Onun için daveti yüklenen gerek tilavet için gerek öğrenmek ve öğüt almak için sürekli Kur’an okumalı, evinde, arabasında, iş yerinde ve hatta cebinde Kur’an taşımalı ki her an müracaat edebilsin. Davetçi Kur’an’ı bazen tilavet için, bazen öğrenmek için, bazen tefekkür etmek için ve bazen de korkmak ve sevinmek için okur. Tefekkür etmek için kevni ayetleri, ibret almak için önceki Ümmetlerin kıssalarını ve öğrenmek için ahkâm ayetlerini sürekli okumak gerekir. Ebu Musa el-Eş'arî RadiyAllahu Anh anlatıyor: Hz. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

“Kur'an okuyan ve okuduğuyla amel eden mü'minin örneği, tadı güzel kokusu güzel turunç meyvesi gibidir. Kur'an okumayan, ancak onunla amel eden mü'minin örneği de tadı güzel ancak kokusu olmayan ham hurma gibidir. Kur'an'ı okuyan münâfığın durumu ise kokusu güzel tadı buruk reyhâne otu gibidir. Kur'an'ı okumayan münâfığın durumu ise kokusu olmayan, tadı da buruk olan acı yaban keleği gibidir.” (Buhârî, Müslim )

İbn-i Mes'ud RadiyAllahu Anh anlatıyor: “Hz. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem; Allah'ın kitabından bir harf okuyanın, okuduğu harfe karşılık sevabı vardır. Bir iyilik on katıyla değerlendirilir. Elif, lâm, mîm bir harftir demiyorum. Elif de harftir, lâm da harftir, mîm de harftir,  buyurmaktadır.” (Tirmizî )

Davetçi en az davetle ilgili delil olan ayetleri, namazda tilavet edecek kadar sureleri ve en zor hallerinde hatırlayıp teselli bulacağı ayetleri ezberlemeli ve sürekli Kur’an ezberini artırmalıdır. İbni Abbas RadiyAllahu Anh anlatıyor: “Hz. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem; İçinde Kur'an'dan bir şey bulunmayan kişi harabe ev gibidir, buyurmuştur.” (Tirmizî)

Kim, denilince etrafına bakmamalı

Daveti taşıyanların azlığı yahut çokluğu davetçiyi hiç etkilememeli, bir gönüllü arandığında etrafına bakmadan bu işe talip olmalıdır. Başka yapan varsa yaparım yoksa bende yokum anlayışı davet ve daveti yüklenen şahıslara yakışmaz. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem “men” dediğinde etrafındaki Sahabeler “ene ya RasulAllah” diyerek ortaya atılıyorlardı. İşte İbni Mes’ud, Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem “kim Kâbe’nin damında Kur’an okuyacak?” dediğinde “ene ya RasulAllah” diyor ve tam üç kez sorulan soruya her seferinde talip oluyordu.

Daveti yüklenen Ahiret Günü’nde kimse kimsenin günahını yüklenmeyeceği gibi kimse kimsenin sevabına ortak olamayacağını da bilmeli ve “Sen bize şu denizi gösterip dalsan bizde seninle birlikte dalarız” diyen Sad bin Muaz gibi başkasının ne yaptığını hesap etmeyen üstün İslâm şahsiyetine sahip olmalıdır. Mekke’de Müslüman olmanın farkında ve şuurunda olarak Medine devrini beklemeden daveti yüklenmeli, Ensar ve Muhacir arasındaki farkı daima mülahaza etmelidir. “Ensar’la Muhacir hiç müsavi olur mu?”

Davet ve İslâm kültürünü sürekli etüt etmeli

Davetin saflığında süreklilik sağlamak ve bunu bütün davetçilere kadar indirmek sahih bir kitlenin olmazsa olmazlarındandır. Fikir sadece belirli kişiler zihninde tebellür edilir de bütün davetçileri kuşatmazsa kitlenin sahip olduğu fikir doğru olsa bile bu durum bir dezavantajdır ve davetin fiyaskosuna götüren bir sebeptir. Tebellür ve safiyetin olabilmesi ise ancak davet ve İslâm kültürünü etüt etmekle mümkün olur. Ayrıca Ümmetin liderliğine talip olan bir davetçi liyakat sahibi olması gerekir ki bunun kültürde olgunlaşmaktan başka çaresi yoktur.

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer 9)

Davetçinin bütün kültürü kavradığını düşündüğü an iflasının işaretidir. Zira her şeyi bildiğini söyleyen âlim cahilin önde gidenidir. Bunun içindir ki davetçi kültürde ne kadar olgunlaşırsa olgunlaşsın hiçbir zaman zirveye geldiğini düşünmemeli ve kültürü etüt etmeye devam etmelidir. Öyle ki davetçi davetinde ve İslâm kültüründe yürüyen kültür ve insanların sorunlarına cevap bulacakları bir cep ilmihali gibi olsun.

Doğal olarak davetçinin notları bu kadarla da sınırlı değildir. Ancak bir makalede sunabileceğim kadar önceliklileri ele aldım, umulur ki faydalı olmuştur. Allah Azze ve Celle Kamer Suresi’nde dört kez şöyle buyurmuştur;

“Andolsun bu Kur’an’ı düşünmek için kolaylaştırdık, öğüt alan yok mu?” (Kamer 32)

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz