Yönetimin katı
merkeziyetçi olmadığı dönemde hayat, resmî ya da gayri-resmî otonom yönetimler
altında devam ediyordu. Merkeziyetçi ulus-devlet formu hayatımıza bu kadar
oturmadan önce de her şey güllük gülistanlık değil elbette ancak daha renkli,
çoğulcu bir toplumda yaşadığımız da izahtan varestedir. Müslüman toplulukları
bir arada tutan halifelik ve imparatorluk bağı ismi konulmamış bir toplumsal
sözleşme hüviyeti görüyor gibiydi diyebilirim. Gayrimüslimlerin de problemleri
olmakla birlikte 19. yüzyıla kadar görece bir huzur ortamından bahsetmek
mümkün.
Bununla birlikte
Osmanlı yönetiminin özellikle son iki-üç asırda Kürdistan’da ve Kürt
otonomisine karşı makyavelist bir yaklaşımı olduğunu söyleyebiliriz. Küçük
grupları himaye eden, böylece birbirlerine karşı üstün gelmelerini ve
büyümelerini engelleyen bir yaklaşımı var. Son yüzyılda merkezileşme
hareketleri ve dünyada yükselen milliyetçi dalga Kürtlerin de bağımsızlaşma
gibi saiklerle isyanlarına sahne olmuş, ancak bunların tamamını salt milliyetçi
kalkışmalar olarak okumak da doğru değildir. Örneğin 1880’de isyan eden Şeyh
Ubeydullah’ın saiki milliyetçilikten çok “eşitlik” gibi görünmektedir.
Kürtlerin diğer milletlerden ayrı, farklı bir millet olduğu ve onlar gibi
bağımsız olmak istediği gibi vurgular bu isyanların genelinde görülebilir. Bu
yönüyle bu isyanlar hem milliyetçilik hem eşitlik talebi bağlamında ele
alınmaktadır.
Tarihin, bugünkü
ihtiyaca göre yeniden kurgulanan bir hikâye olmasından hareketle Şeyh Said
kıyamı ona bakanların siyasi ve ideolojik yaklaşımlarından azade değildir.
Dolayısıyla bu hareket birbirinden farklı iki biçimde hem Kürdî hem de İslâmi
bir veçheyle değerlendirilmektedir. Şeyh Said’in yaşadığı dönemde hem Kürtlerle
Türkleri bir arada tutan Hilâfet bağı zayıflarken hem de merkezi otoritenin
ideolojisi de belirginleşmeye başlıyordu. Dolayısıyla bu saiklerden biri var
diğeri yok demek bana pek kolay gelmiyor. Ben daha çok Şeyh Said kıyamını Kürdî
hüviyeti de olan ama İslâmi saiki daha ağır basan bir kıyam olarak anlıyorum.
Bir toplumsal
meselenin tedhiş ile karşı karşıya konulmasını doğru bulmuyorum. Elbette
Kürtlerin eşitlik, adalet, yönetime katılma, ana dillerine statü istemeleri
gibi haklar ile bir şiddet meselesi farklı şeylerdir. Kürt meselesi ile şiddet
birbirinden bağımsız şeylerdir. Şiddeti bir yöntem olarak benimseyen ve
benimsemeyenler olacaktır. Esas olan Türkiye’nin hakları elinde tutan ve
eşitsizliği sürdüren politikasıdır. Şiddeti tasvip etmiyoruz ama onu da
azaltacak ya da tamamen yok edecek şey şiddete sebep olan sorunların
samimiyetle çözülmesidir. Öyle bir durumda şiddet ortadan kalkmazsa bile
toplumsal destek ve meşruiyeti zayıflar.
Türkiye’de Kürtlere
karşı sistematik bir ayrımcılık var. Kürtlerin insan ve Kürt olmaktan kaynaklı
doğal ve kolektif hakları var ve bu haklar büyük ölçüde baskı altında.
Türkiye’deki nüfusu 20 milyona yaklaşan bir milletin dilinin tanınmıyor olması,
eğitim ve bürokraside kullanılmıyor olması hem hukukun hem de dinin eşitlik
ilkesine aykırı. “Bir tarağın dişleri gibi eşit” olmayı kabul etmeyen bir ırkçı
hüviyeti var bu sistemin. Eşit olmayanı asimile olmamakla suçlayan bir
toplumsal psikoloji de bu sistemin bir ürünü. Kürtler ne T.C. Anayasası’ndaki
eşitlik ilkesinden yararlanabiliyor ne de Peygamberin “Arabın Aceme
Acemin Araba üstünlüğü yoktur!” ilkesinden nasibini alabiliyor. Hakkı
tanınmayan, çiğnenen bir topluluktan beklenen buna rıza göstermesi. Oysa bu
insani de İslâmi de değil. İnsani ve İslâmi bir hak talep edildiğinde bunun
ümmeti ve devleti böleceği gibi komplolarla hak isteyenin sesi bastırılıyor.
Oysa “Hak yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun!” diyen bir anlayışın
rehber olması beklenirdir.
AB ya da ABD’nin
Kürtlerle ilişkisi ve ilgisi elbette Kürtlerin kaşına gözüne hayran olduğu,
hakperest olduğu için demek zor. Ama siz bir meseleyi, önünüzde İslâmi ilkeler
var ve bununla eşitliği tesis edecek biçimde çözebilecekken çözmezseniz o sizin
zayıf karnınıza dönüşür. Başkaları bundan faydalanmak da isteyebilir. Ama esas
olan sizin sorunu hakkaniyet ölçüsünde çözmeniz, buna gerek kalmamasıdır.
Türkiye ile ABD
birbirlerini sevdiklerinden değil, birbirlerine ihtiyaç duyduklarından ötürü
müttefikler. Birbirlerinin çıkarına ters işlerinde ilişkiyi sürdürmeleri başka
çıkarlar için birbirlerine olan ihtiyaçtan kaynaklanıyor. Türkiye tarihsel
korkularını kendine pranga yapan bu siyasi aks yerine toplumların birbirleri
ile barış içinde yaşayacağı bir dayanışma atmosferi inşa etmeyi deneyebilirdi.
Aynı metotlarla
farklı bir sonuç alınmasının beklenmesi mantıklı değil. Meselenin siyaseten
kaybettirse bile toplumsal vicdanda kazandırabileceği de göze alınarak yola
konulmalı. Aksi hâlde sonuçları gördük. Seçim sonuçları bir barış sürecinin
gidişatını değiştirebiliyor. Kürt meselesi gibi meseleler bütünlüklü bir
yaklaşım ve uzun erimli bir yol haritası ile çözülebilir. İki kişi, iki taraf
arasında toplumun liderlerin gözüne baktığı bir yöntem, bir güven zedelenmesi
yaşanmasına sebep oldu. Aşağı yukarı nasıl çözülecek, hangi adımlar atılacak,
nereye varılacak, bunların bilindiği bir izlekte gitmek bugün daha makul
görünüyor.
Türkiye’deki kamuoyu
meseleye hakkaniyet ölçüsünde, asgari müştereklerde buluşarak yaklaşmakla
başlamalı. Siyasi, ideolojik bagajların hakkaniyete perde olmasına müsaade
edilmemeli. Bu yönüyle kanaat önderlerinin devlet ve örgüt etkisi ve
söyleminden ziyade kendi özgün yaklaşımlarıyla meseleye dahil olmalarında fayda
olacaktır. Önceki Çözüm Süreci’nde bu aktörler bir süre sonra yakın oldukları
siyasi görüşe göre ayrılmaya başladılar. O noktada da etkilerini kaybettiler.
Türkiye’deki
Kürtlerin oyu bugün ittifaklardan hangisinin kazanacağını belirleyecek bir güce
sahip. Ancak bununla birlikte ittifaklardan herhangi birinin Kürt meselesini
dört başı mamur bir biçimde çözebileceğine dair bir yaklaşım ve umut
görünmüyor. Seçimlerin bir katkı sunup sunamayacağı tarafların bu süreci nasıl
değerlendirecekleri ile yakından ilişkili. Ancak Kürt meselesinin seçim dönemi
çözüm bağlamında konuşulup onun dışında asayiş ve güvenlik masasına havale
edilmesinin kendisi samimiyetten uzak, önce bu konuda net bir karar verilmeli.
Kürt meselesi HDP
dahil kimsenin tekelinde değil. Bugün HDP’nin taşıyıcı görünmesi diğerlerini bu
yükü taşımaktan alıkoymuyor. İsteyen her kişi ve kurum bu sorunun çözümü için
kendi rolünü üstlenebilir. Bugün taşıyıcı olan HDP Kürt kamuoyundan önemli bir
oy alıyor, destek görüyor. Ortada mümessil ile temsil edilen, vekil ile
müvekkil arasında bir benzeme sorunu olsa da böyle bir temsile yetki alındığını
söylemek mümkün. HDP’nin Kürtlerin dokusuyla daha uyumlu olması ya da bu dokuya
daha uyumlu bir aktörün temsil etmesi arzu edilse bile realitede temsil
yetkisini veren halkın da buna ikna edilmesi, ruhsat vermesi gerekiyor. Sorun
mümessilin dört dörtlük olmasını bekleyecek bir zaman tanımadığında kamuoyu
önündekilerin en mümkün olanını, kaht-ı ricalden de olsa tercih eder. Kürtlerin
ve genel olarak Türkiye toplumunun daha çok seçenek ve daha nitelikli temsil
aktörleri arasında tercih yapması, daha çok aktörün toplumsal maslahat
mücadelesine girişmesiyle mümkün olabilir.
Bir toplumsal meseleyi çözeceksek, çözüm yöntemine ne isim verirsek verelim hakkaniyet ve tarafların çözümden razı olmaları önemlidir. Bugüne kadar çözme çabalarının hepsi anlamlı ve kıymetli ancak her birinin içinde problemler görünüyor. Ya da iyi niyetle başlayan bir süreç, niyetin yolda değişmesiyle bozulabiliyor. Müslümanlar bir soruna yaklaşırken İslâmi birikim ve perspektifleriyle çözmeyi düşünürler. Bu gayet doğaldır. Ancak Müslümanların İslâmi yaklaşımları da bugün başka görüşlerinin etkisinde kalabiliyor maalesef. Sorunun İslâmi çözümü ülkenin ve devletin her kurum ve kademesinde şu temel ilkelerden geçiyor: Diller ve renkler Allah’ın ayetleridir. Arab’ın Acem’e Acem’in Arab’a, yani Türk’ün Kürd’e Kürd’ün Türk’e üstünlüğü yoktur. Bunlar bir tarağın dişleri gibi eşittirler.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış