Geçen Sayıdan Devam…
O dönemde işçi sorunu olmamasına rağmen PKK’nin, (Partiye Karkeren Kürdistan/Kürdistan İşçi Partisi) işçi partisi ismini alması bile, örgütün sosyalist fikirler üzerine kurulu olduğunu gözler önüne sermektedir. Ayrıca örgütün kurucularının sözlerine baktığımızda, onlar dahi bunu inkâr etmemekte ve üstüne üstlük dillendirmektedirler. PKK’nin kurucu kadrolarından ve KCK Yürütme Konseyi Üyesi olan Cemil Bayık, 27 Kasım 1978’den günümüze kadar gelişen süreci şöyle anlatmaktadır:
“1978’lerde kuruluşu gerçekleştirilen PKK, I. ve II. Partileşme hamlesi döneminde, Marksist Sosyalizm’in devlet ve iktidarı amaçlayan paradigmasına dayanan çizgisi ile Kürdistan’da devlet ve iktidarı esas alan, bunun için ordu ve savaş örgütlenmesini geliştiren bir hareket olmuştur. Kürt toplumu ve insanı için meşru savunma duygusunu, bilincini, örgüt ve eylemliliğini bu paradigma temelinde geliştirmiştir. Kürdistan’da sömürgeci devleti, iktidarı yıkarak yerine proletarya öncülüğünde proleter devlet ve iktidarını kurmayı hedeflemiştir. Bu temelde özgürleşmeyi, demokratikleşmeyi, eşitliği ve barışı gerçekleştirmeyi istemiştir. PKK’nin III. Partileşme hamlesi döneminde, Önder Apo, Sosyalizmin devletle iktidarı hedefleme ve bunun için ordu örgütleyip savaş geliştirme paradigmasıyla demokrasi, özgürlük, adalet, eşitlik ve barışa ulaşılamayacağını ortaya koyarak Sosyalizmin yeni paradigmasını geliştirmiştir. Devletin, örgütlenmiş üst toplumun savunulması ve bunun sürdürülmesi olduğunu, bunun egemenliği ve köleliği içerdiğini, savaşı ifade ettiğini ortaya koyan Önder Apo, demokrasi ve özgürlüğü, adaleti, eşitliği, barışı oldukça zayıf düşüren bu durumun bütün çabalara rağmen özüne uygun bir Sosyalizmin gerçekleşmesini önlediğini çarpıcı bir şekilde çözümlemiştir.” (www.dozaciwanan.com) Böylelikle bu düşüncelerini, hedeflerini ve ortaya çıkış amaçlarını kendi ağızlarını ile açıklamaktadırlar.
Yine bu düşünceyi temsil eden partinin milletvekillerinden Hasip Kaplan, 12 Kasım 2007’de Diyarbakır’daki bir konuşmasında; “DTP olmasaydı doğuya İslam gelirdi, Biz olmasak, meydan dincilere kalırdı. Diyarbakır’da şeriatçılar nasıl miting yaptılar! Biz olmazsak laikliği kim koruyacak? Laikliğin gerçek kalesi bizleriz!” söylemi sisli perdeyi açmamızı oldukça kolaylaştırmaktadır. Alelade söylenmemiş bu söz, DTP’nin gerçek mahiyetinin demokrasi havariliği ve düzen koruyucusu olduğu gerçeğini göstermesi için yeterliydi. İşte asıl itibari ile baktığımızda PKK’nin hedefi Kürtleri kalkındırmak değil, tam tersine Kürtleri oyalamak ve Kürtlerin düşünce yapılarını değiştirip farklı düşünce yapısına büründürmektedir. Laik-Kemalistler ile PKK kendi paradigması uğrunda on binlerce insanın ölümüne neden olmuştur. Baktığımızda iki taraf demokrasi için mücadele etmekte ve demokratik ölçüler çerçevesinde çözüm bulmaya çalışmaktadırlar. Türk ulusalcıları ile Kürt ulusalcıları arasında aslında dünya görüşü olarak bir farklılık yoktur. Sorun, Abdullah Öcalan’ın teklif ettiği “Tek Devlet, Tek Bayrak, İki Ulus” teklifi ile Kürtleri Türk Ulusu olarak belirlemeye çalışma inadı ve Türk ırkçısı reflekslerden kaynaklanmaktadır. Ama ne kadar örtülmeye çalışılırsa çalışılsın, ulus olgusunu ister Türk, ister Türkiyeli, ister Türk ve Kürt şeklinde üst kimlik olarak dayatan Batıcı anlayışla, İslamî Akide’ye inanan ve İslamî Akide’yi kendilerine asıl çözüm olarak gören ve inanan Müslümanlar arasında ciddi bir çatışma potansiyeli vardır. Kürtlerin temsilcisi gibi özel bir gayretle gösterilmeye çalışılan siyasî grupların ne kadar samimi oldukları ve ne kadar Kürt halkını temsil ettikleri şüphelidir. Sapkın bir ideolojinin öğretisi altında Kürt siyaseti yapmak, dindarlığı konusundaki samimiyeti en sağlam zemin üzerine oturmuş Müslüman Kürtler için ne kadar bağlayıcı olur.
“En iyi Kürt, ölü Kürt’tür” diterek kafatasçılık yapanlar, yıllardır Kürt milliyetçiliğini ve demokrat Kürtçülüğü işleyebilmek için farklı varyasyonlar geliştirmiştir. Tek amacı, Kürtleri İslamî kimliklerinden asimile etmek olan bu zevat, Kürtlerin tutunduğu her dalı kesmişlerdir. Ne yeni bir parti, ne yeni bir açılım, ne de yeni bir demokrasi bakışı, Kürtlerin tutunmasına yetmeyecektir. Ayrıca PKK’nin ortaya çıkması ile Müslümanlar daha fazla asimilasyona uğramış, değiştirilmiş ve Batı’ya entegre edilmiştir. Bir toplumu değiştirmenin en iyi yolu, onlardan olan insanları kullanmaktır ki, PKK bunu çok iyi yapmış ve Kürtlerden görünüp Kürtleri değiştirmiştir. Özellikle birçok Müslüman gencin Sosyalist fikirleri savunması, İslam’dan uzaklaşması, Müslümanları hor görmesi ve bazılarının ateist olmasına varıncaya kadar etkili olmuştur. Ayrıca en etkili olduğu veya olmak istediği alanda, bayanları değiştirme ve Batı’ya uyarlama görevi olmuştur. Bununla alakalı olarak Abdullah Öcalan, “PKK bir kadın partisidir” belirlemesini yapıyor ve ekliyor: “Kürdistan’da bir kadının dört duvar arasından çıkarak dağlarla buluşması, başlı başına bir devrimdir. PKK bu devrimi gerçekleştirmiştir.”
İşte tarih boyunca, ne Cumhuriyet’in ilk yıllarında Mustafa Kemal’in, İsmet İnönü’nün ve son olarak CHP ve diğer sol partilerin yıllardır yapamadığını PKK 30 yılda gerçekleştirmiştir. Böylelikle Kürt kadınından hayâ perdesini kaldırmaya çalışmış, kısmen başarılı da olunmuştur. Fakat muhlis saliha kadınlar buna uymamış ve inançlarından taviz vermemiştir. Genel itibari ile baktığımızda da PKK, ne istediğinin ve neyin mücadelesini verdiğinin adını koyamamakta ve kendisi için net bir metot belirleyememektedir. Bunu kendileri de ifade etmektedir. Bu konuda PKK’nin yöneticilerinden Cemil Bayık şöyle demektedir:
“Stratejik değişim süreci ile birlikte PKK, eski PKK gibi iktidarı, devleti hedefleyen bir PKK değil, toplumun özgürleşmesini, demokratikleştirilmesini, toplumun devlet karşısında güç haline getirilmesini, toplumdaki bireyin özgürleşmesi ve güç haline getirilmesini hedefleyen bir PKK’dir.” İşte Bayık’ın bu ifadesi, sürekli hedefin değiştiğini ve daha doğrusu devletlerarası konjoktüre göre hareket edildiğini gözler önüne sermektedir. Bir dönem Kürdistan sloganı, daha sonra federal devlet ve özerklik sloganı, sonra demokratik konfederalizm ve son olarak devlet fikrinden vazgeçip demokratik açılım sloganını dillendirmeleri bunu ortaya koymaktadır. Böylelikle ne BDP, ne de PKK, Kürt Müslüman kardeşlerimizin hakkını, hukukunu koruyacak kadar ehil yapılar değildir. Ayrıca daha önce birçok siyasî parti geldi geçti; DEP, HADEP, DEHAP, DTP şimdi de gündemde BDP. Hangisi sözde temsil ettiği Kürtleri kalkındırdı? Dağda savaşmak, ölmek, öldürmek, şehri savaş alanına çevirmek, arabaları kundaklamak, Kürt milliyetçiliğinin yapılması, on binlerce insanın ölümü, hangi yasayı değiştirdi ve Kürtlerin hangi haklarını elde etmesini sağladı? Halüsinasyona uğramış bir millet, büyük devletlerin çıkarları doğrultusunda ezilirken, alt kimlik-üst kimlik çatışması akan kanı durdurmayacak, daha çok akıtacak ve Kürtlerin yeniden yükselmesini haklarına kavuşmasını sağlamayacaktır. Bu yapıları temelinin nereye ait olduğunu görebilmek için aydın bir bakış açısı ile bakmak lazımdır.
Osmanlı Hilafeti’ni yıkan Büyük Britanya, 2. Dünya Savaşı sonrasında sömürgelerinden gelen payını, ABD ile paylaşmak zorunda kalmıştır. İngiltere’nin bütün sömürgelerinde olduğu gibi, Amerika Türkiye’ye ye de gözünü dikti ve buradan da payına düşeni hatta buranın tamamını almak için harekete geçti. En kritik konumlara, en stratejik mevkilere derinlemesine yapışan İngilizciler -özellikle ordu ve yargıda halen varlıklarını devam ettirmektedirler-, Amerikan politikalarının Türkiye’ye girmesiyle oldukça kan kaybetmiş ve en son Ergenekon olayları ile askerlerin de sivil yargıda yargılanmasıyla ABD ufak da olsa bir adım ilerleme kat etmişti. Böylelikle Amerika AKP eli ile demokratik açılım projesini gündeme getirip Kürt sorununu az da olsa halledip İngiliz egemenliğine son vermek istedi. Fakat Askeriye’den yargıya kadar her yerde adamı olan İngilizler, nizamı liberalleştirmek ve açılımlarla demokratikleşmek isteyenlerin istikrarını kırmak, onların amaçlarını sabote etmek ve bunu ortadan kaldırmak için girişimlerde bulundular. Önce Reşadiye’deki terör saldırıları, ardından DTP’nin kapatılması, Açılım’ı sorgulatır hale getirdi. Emperyalist ve kan emici devletlerin ülkedeki derin varlıkları; gençlere, çocuklara alttan alta kin ve nefret tohumları ekerken, bu neslin yetişmesine seyirci kalmak, ana-baba katillerinin üremesini arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Bölge halkının yıllardır kanayıp/kanatılıp duran, haklı-haksız olarak hemen hemen her grubun üzerinden propagandalarını yaptıkları belli başlı sorunlar şunlardır:
Katliamlar: Şeyh Said Kıyamı ve sonrasında yaşanan katliamlar, vahşet nitelemesini dahi aşacak boyutlardadır. Ki o dönemde on binlerce insanın toplu şekilde İstiklal Mahkemeleri’nde veyahut anlık olarak öldürülmüşlerdir.
Sürgünler ve tehcirler: Kürt bölgelerinde yapılan haksızlıklara karşı duranlar, sürgünlerle “terbiye” edilmişlerdir. Bunun yanı sıra, en küçük bir başkaldırı veya muhalif bir hareket bahane edilerek Kürt halkı, neredeyse bütün bir halk olarak zorunlu göçlere tâbi tutulmuştur. Bu zorunlu göçlerde inanılmaz zulümler yapılmış, aileler parçalanmış, aşiret yapıları yıkılmış, Kürt halkı yaşadığı topraklardan koparılıp vatansız, topraksız, aşsız-işsiz bir şekilde sefalete mahkûm edilmiştir.
Köy boşaltmalar: İnsanın yaşadığı topraklardan güvenlik bahanesiyle zorla çıkarılması büyük bir zulümdür. Bunun ne büyük bir zulüm olduğu, izaha ihtiyaç duymayacak kadar açıktır. Bunun sonuçları çok ağır olmuş ve sorunlara çözüm olarak geliştirilen köy boşaltmalar, zaman içinde devletin sırtına ayrı bir sorun olarak binmiştir.
Ekonomik geri bırakılmışlık: Alt yapı ve sanayileşmeye önem verilmemesi, işsizlik sorunu…
Kürt bölgelerinin sürekli sıkıyönetim ve OHAL altında kalması: Bundan dolayı yaşanan hukuksuzluk, çifte standart, ev basmalar, adam kaçırmalar, yargısız infazlar, köy yakmalar, gözaltına almalar, vs.
Asimilasyon: Cumhuriyet’in kurulmasıyla beraber, “tek devlet, tek bayrak, tek millet” olarak formüle edilen ve bütün Kürtleri ‘Türkleştirip’ tek bir millet yapma çabaları, Kürtlerin asimilasyona tâbi tutulmasına neden olmuştur. Bu doğrultuda Müslüman Kürt halkına reva görülen zulümleri şu şekilde sıralamak mümkündür:
Türklüğü zorla kabul ettirme çabaları
Kürt kavmini ‘yok’ kabul etme
Kürtçeyi yasaklama
Türkçe konuşmasını bilmeyen Kürt çocuklarına Türkçe eğitim verilmesi, böylece Kürt çocuklarının yeteri derecede eğitim alamaması yüzünden geride kalması
Yeni doğan bebeklere Kürtçe isim koyma yasağı
Kürtçe coğrafik isimlerin değiştirilmesi
Bu sorunları incelediğimizde gerçekten de bir halkın ezilmişliği gözler önüne serilmekte ve bunun sebebinin de T.C. Hükümetleri tarafından uygulanan politikalar olduğu ortaya çıkmaktadır. Ayrıca bu konuya çözüm arayışı içerisinde olan bazı STK’lar da çalıştaylar yapmaktadırlar. Bu çalıştaylarda ortaya konan çözümlerden bazıları şunlardır:
TSK operasyonları durdurmalı ve PKK ateşkes ilan etmeli, cezaevindeki tüm siyasî tutuklular serbest bırakılmalı, Kürtçe her alanda serbest bırakılmalı, anadilde eğitim verilmeli, Kürtçeye getirilen yasaklar kaldırılmalı, ilköğretim öğrencilerine okutulan “Andımız” kaldırılmalı, çeşitli yerlerde yazılan -özellikle Kürtlerin yaşamış oldukları bölgeler- “Ne Mutlu Türküm Diyene” gibi yazılar silinmeli, Anayasa’da var olan “Türk” ibaresi kaldırılıp yerine “Türkiye” ibaresi getirilmeli böylelikle herkes “Türkiye vatandaşı” kabul edilmeli, kimliklerde “Kürt” ibaresinin bulunması, Öcalan muhatap alınmalı ve Öcalan’ın yol haritası incelenmeli, BDP Kürtlerin temsilcisi olmalı ve AKP ile birlikte uzlaşmacı bir tavır içerisine girmeli ve zulme maruz kalan Kürtlere devlet tarafında acıların unutulması için yardım yapılmalı… İşte genel itibari ile baktığımızda sorunlar ve ortaya konulan çözümler bunlardır.
Ortaya konular sorunları incelediğimizde, hepsinin Cumhuriyet’le birlikte ortaya çıktığını görmekteyiz. 1300 seneye yakın bir İslam Devleti egemenliğinde kalan Müslüman Kürtler, başta dil sorunu olmak üzere yaratılışı gereği Allah Subhanehu ve Teâlâ tarafından kendilerine verilen haklarından mahrum bırakılmamış, böyle bir sorun yaşamamıştır. Yine ortaya konulan çözümlere baktığımızda, bunların hepsinin demokratik çevrede ele alındığı ve Kapitalist zaviyeye göre değerlendirdiğini görmekteyiz. Ne yazık ki bunlar, “sorun”un aslının, “çözüm” diye sunulmasıdır. Tüm bu sorunların müsebbibi, demokrasi ve Cumhuriyet rejimi iken bugün yine de çözüm olarak demokrasiden bahsedilmesi çok gariptir.
Sorunun kendisi Demokrasi ile çözülemeyeceği gibi milliyetçilik fikri esası üzerine de doğru bir çözüm gerçekleşemez. Çünkü milliyetçilik, dar bir fikir olup kalkınma yolunda giden insanı hedefine ulaştırmaz. İnsanları birbirine bağlamaz. Sadece kabile bağı üzerine kurulu bir bağdır. Yine insanlar arasında kibre ve üstünlük sevgisini ortaya çıkarmaya sevk eden duygusal bağın kendisidir. Ayrıca bir kavmin liderliği için mücadele edilen insanlık dışı bağın adıdır. Onun için insanlar arsındaki milliyetçi esasa dayalı kalkınma fikri, insanları kalkınmaya götürmeye elverişli olamaz.
İnsanları kalkındıracak yegâne çözüm; insanın yaratılışına uygun, aklını ikna eden ve bunlarla birlikte kalbine huzur veren çözümdür. Bakıldığında, İslam, yaratılıştan kaynaklanan ve İslam’ a aykırı olmayan bütün bu meseleleri sahih bir şekilde çözüme kavuşturmuş ve toplumunu 1300 seneye yakın bir süre korumuştur. O halde bizlerin bu kalkınmayı gerçekleştirmesi lazım. Aslımıza, yani bu sorunları ortadan kaldıracak huzurlu hayata dönme çalışması içinde olmalıyız. Bu çalışma da, adalet üzerine kaim olacak Raşidî Hilafet Devleti’nin kurulmasıdır. Zira Halifemiz sürgün edilince ve Hilafet kaldırılınca biz bu hale düştük.
İslam Devleti’nin kendisinde bu sorunlar devede kulak misali çok ufak sorunlar olup rahatlıkla halledilebilecek meselelerdir. Ama ne yazık ki, Hilafet’in yokluğu sonucu ortaya çıkan zalim devletçikler ve bunların başındaki yöneticiler(!) yıllardır bunları çözmemekte, Ümmetin evlatlarını bilerek kaosa sürüklemektedirler. Evet, Müslüman Kürt kardeşlerim sizleri ve diğer Müslümanları kurtaracak tek çözüm, Hilafet’tir.
لِمِثْلِ هَذَا فَلْيَعْمَلْ الْعَامِلُونَ
“Çalışanlar, böylesi bir kurtuluş için çalışsınlar.” (es-Saffat 61)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış