ŞEHADETİNİN 86. YILINDA ŞEYH SAİD

Salih Akkılıç

KöklüDeğişim ailesi olarak Şeyh Said’in şehadetinin 86. yıldönümüne binaen iade-i itibar için Türkiye genelinde imza kampanyası düzenleyerek, Şehit Şeyh Said’i gerçek yüzüyle Türkiye halkına tanıtmak istedik. “Tanıtmak istedik” diyoruz, çünkü Şeyh Said halk tarafından yanlış tanınmakta ve O’nun adı “hain, İngiliz ajanı, bölücü, milliyetçi” vb. gibi sıfatlarla anılmaktadır. Bunun bu şekilde insanlara empoze edilmesini sağlayan iki temel unsur vardır: Birincisi, masa başında yazılan resmi tarih. İkincisi ise, Kürt ulusalcılarıdır. Biz de bu doğrultuda ikiyüzlü olan tarihin gerçek yüzüne ışık tutarak konuyu izah etmeye çalışacağız. 

29 Ekim 1923’de, millî ve laik bir esas üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu tarihten sonra devlet politikası olarak iki esas hedef belirledi: 

Batılılaşma: Siyaset, ekonomi, toplumsal hayat, eğitim, hukuk, vb. bütün alanlarda katı laik politikalar izlendi ve tek istikâmet olarak Batı gösterildi. 

Güvenlik: Cumhuriyet’in bekasını sağlamak adına öncelikli tehditler belirlendi ve bunların bertaraf edilmesine yönelik sert önlemler alındı. En büyük iki tehdit olarak ise, İslam ve Kürtler gösterildi.

Konuya ilişkin kısa ama temel olan bu bilgilerden sonra, şimdi de Şeyh Said kıyamının hakikatini irdelemeye çalışalım. 

Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda işgal edilen Anadolu topraklarını hep birlikte müdafaa eden Müslümanlar, Türk’üyle, Kürd’üyle, Laz ve Çerkez’iyle muvaffak olmuşlar, ancak daha sonra meydana gelen Kemalist devrimlere pek ayak uyduramamışlardır. Yönetim sistemi olarak Hilafet’in yerine Cumhuriyet’in getirilmesi ve yapılan inkılaplar birçok Müslüman’ın başkaldırışına sebep olmuştur. Tabii bu uğurda birçok başlar gitmiş ama giden başın etnik kimliğine değil, duruşuna göre kıyım yapılmıştır. Kemalist Rejimin gerçekleştirdiği bu kıyımlar, karşılığında kıyam hareketlerinin doğmasına neden olmuştur. İşte bu, Kürdistanlı âlim ve şeyhleri harekete geçiren en önemli unsurdur. Harekete geçen âlimlerin başında da, Şeyh Said gelmektedir.

Şeyh Said, medreselerde eğitim görmüş ve dönemin en iyi âlimlerinin tedrisinden geçmiştir. Palu’da amcası Şeyh Hasan’ın yanında, Muş’ta Mehmet Efendi, Malazgirt’te Dev Abdülhalim ve Hınıs’ta Musa Efendi’nin yanında medrese okumuştur. Şeyh Said, Hilafet’in yıkılmasına yönelik en önemli tepkiyi veren celil bir âlimdir. 3 Mart 1924’te Hilafet’in yıkıldığını öğrenince; “İşittim ki Ankara’da zındıklar Hilâfet’i kaldırmışlar” diyerek Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisine icabet ederek hemen harekete geçmiştir:

“Siz bir adama biatte birleşmiş iken, birisi gelir de asanızı kırmak veya cemaatinizi parçalamak isterse, onu hemen öldürün.” (Muslim) 

İşte bu minval üzere Said-i Kürdî kıyama kalkmış ve mücadelesini sürdürmüştür. Kıyama kalkmadan önce birçok milletvekili ve aşiret reisi ile görüşmüş ve birkaçı dışında hepsinin desteğini almıştır. O düşüncelerini etrafındaki insanlara anlatarak durumun vahametini ortaya koymaya çalışırken, Türk Hükümeti Şeyh Said’e haber gönderip ifadesini almak istediklerini bildirmiştir. Şeyh Said ifade vermeye gitmeyip 27 Aralık günü Hınıs’tan ayrılıp Çapakçur’a doğru yola çıkar ve 4 Ocak 1925 günü çok sayıda Kürt ileri geleni ile Kırıkhan Köyü’nde, 8 Ocak 1925’te de Bingöl’ün Solhan ilçesine bağlı olan Melikhan Köyü’nde yanındakiler ile harekâtın başlangıcı ve sonrasına dair bazı kararlar alırlar. Bu kararlara göre; Şeyh Said; Genç, Hani, Lice, Silvan, Ergani, Diyarbakır bölgelerinin ileri gelenleri ile görüşmeler yapıldıktan sonra Bingöl’e dönerek kıyamı başlatacaktır. Şeyh Said’in oğlu Ali Rıza Efendi; Solhan, Ömerli, Zıktî, Muş ve Malazgirt’te giderek durumu aşiretlere anlatacak ve destek isteyecektir. Şeyh Abdullah Melikhani; Solhan ve Mehsert gibi yörelerin aşiretleriyle Varto merkezini denetim altına alacaktır. Kıyamdan sonra Şeyh Şerif Efendi ise; Palu ve Karakoçan bölgesindeki aşiretlerle Elazığ’ın denetimini sağlayacak ve Zaza aşiretleriyle Erzincan geçilecektir.

Şeyh Said’in bu kararlarını duyan Hanımı O’na karşı çıkar ve “Bey, bey! Bizi bırakıp da nereye gidiyorsun? Sen gidersen bizim namusumuzu kim koruyacak? Bizim namusumuzu hiç düşünmez misin?” der. Ama Şeyh Said’in cevabı nettir: “Hanım, hanım! İslâm’ın namusu ayaklar altındadır.” Şeyh Said, Hanım’ına şu sözleri söyleyerek evinden ayrılır: “Hanım! Yarın ben Kıyamet Günü’nde Allah’ın ve Peygamberi’nin huzuruna suçlu olarak çıkmak istemiyorum. O zaman Allah bana “Ey Said! İslam Dini’nin hükümleri ayaklar altına alındığında sen niçin sessiz kaldın, gücün ve imkânın olduğu halde niye başkaldırmadın?” diye sorduğunda ben ne cevap vereceğim? Cehennem zebanîleri beni sarığımdan tutup Cehenneme çektiklerinde ben ne edeceğim? Hayır! Ant olsun Allah’a ki, yalnız ben ve elimdeki asa bile kalsa batılın karşısına çıkıp kıyam edeceğim. Şehid olana kadar da mücadelemden asla dönmeyeceğim…”

Şeyh Said, aldığı bu kararlara binaen gerçekleştirdiği ziyaretlerden sonra, Piran’da kardeşi AbdurRahim’i evinde ziyaret eder. O anda Piran’da bir düğün vardır ve Şeyh Said ile bütün ileri gelenler, düğüne iştirak ederler. Şeyh Said düğünde şu konuşmayı yapar: “Medreseler kapatıldı. Dini kurum ve kuruluşlar yasaklandı. Din ve Evkâf Bakanlığı kaldırıldı. Din mektepleri Millî Eğitim’e bağlandı. Küfür ve şirk hâkim oldu. Topraklarımız işgal edildi. Gazetelerde birtakım dinsiz yazarlar dine hakaret etmeye, Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e dil uzatmaya cesaret ediyorlar. Ben, bugün elimden gelse bizzat dövüşmeye başlar ve Din’in yükseltilmesine gayret ederim.” Konuşmadan sonra Şeyh eve çekildi ve o sırada askerler evi basıp, Şeyh AbdurRahim’e sığınmış bazı kişileri teslim almak istediler. Şeyh AbdurRahim, kendisine sığınmış bu insanları vermeyi reddettiğinden, askerler saldırıya geçtiler ve çatışma çıktı. Yapılan çatışmada, Hasan Tahsin isminde bir müfreze Mülâzımı öldü ve birkaç asker yaralanıp, diğerleri esir alındı. Böylece beklenmedik bir şekilde gerçekleşen bu provokasyon sonucu, hareket planlanan zamandan önce 8 Şubat 1925’te Piran’da başlamış oldu. 

Şeyh Said, hiç beklenmedik bir şekilde gelişen bu olaydan sonra yeni tedbirler ve bu gelişmelerin tanzimi için, Genç’e hareket ediyor. Bütün ileri gelenleri bir araya toplayıp istişarede bulunuyor. Bu istişarenin sonunda da, Bingöl’ün Genç İlçesi “Geçici Başkent” ilan ediliyor. Aslında düşünülen yer Diyarbakır’dır ama erken başlayan kıyam, şartları ve planları değiştirmiştir. 

Ankara Hükümeti’nin Tavrı:

Harekâtın başlangıcında Fethi Okyar, olaylara biraz daha ılımlı baktığı için, Mustafa Kemal’in emri ile istifa ettirilip onun yerine sürekli olarak “Biz hocaları ortadan kaldırmadıkça, hiçbir şey yapamayız” diyen asker kökenli İsmet İnönü, Başbakan yapılmıştır. Ayrıca bugünkü Terörle Mücadele Kanun’unun o zamanki versiyonu olan Takrir-i Sükun Kanunu çıkarılıp, Ortaçağ Avrupası’ndaki Engizisyon Mahkemelerini aratmayan uygulamalar yapan İstiklâl Mahkemeleri kurulmuştur. Böylece Müslümanlara ve özellikle Müslüman Kürtlere karşı şiddetli katliamlar başlamıştır.

 Ankara Hükümeti, kıyamı bastırılabilmek için yoğun çaba harcamış ve hiçbir masraftan kaçınmamıştır. Askerî müdahalenin yanı sıra, bölgede bulunan bazı şeyhler de satın alınarak aleyhte yapılan kampanyalarda kullanılmışlardır. 

Hedef Amed (Diyarbakır):

Şeyh Said, Diyarbakır kapılarına dayanmış ve orayı almak istemiştir. Zira Diyarbakır aynen günümüzde de olduğu gibi, hem Şeyh Said’in rehberlik ettiği İslâm, hem de Mustafa Kemal’in önderlik ettiği laik Kemalist rejim için çok önemlidir. Çünkü Diyarbakır, Kürdistan’ın merkezidir ve burayı kazanan, bu savaşı kazanacaktır. 

Şeyh Said, 7 Mart 1925’te, emrindeki 5.000 kişilik kuvvetle dört koldan Diyarbakır’a saldırırken aynı zamanda bütün bölgelerde, “Halife sizi bekliyor. Hilâfetsiz Müslümanlar olmaz. Hiç bir Halife memleketten çıkarılmaz. Şiarımız dindir. Şimdiki Hükümet dinsizlik neşretmektedir. Şeriat isteyiniz. Kadınlar çıplaktır. Mekteplerde dinsizlik ilerliyor” şeklinde propagandalar yaptırıyordu. Diyarbakır’a yapılan taarruz sırasında bir ara Şeyh Said, etrafındakilere şöyle hitap ederek etrafındakilere motive vermeye çalışıyordu: “Savaştan kaçmak, Allah’ın gazabına uğramaya, aşağılık bir hâle düşmeye sebep olur ve bu, ebedî bir ayıptır. Çünkü o, soyunuzca sürecek bir utançtır. Kaçan, ömrünü uzatamaz; kaçmak, adamla ecel gününün arasına girip ecele engel olamaz. Allah’a giden kişi, suya kavuşmuş susuza benzer ve Cennet, mızrakların gölgeleri altındadır. Bugün iş belli olur, haberler apaçık duyulur. Andolsun Allah’a düşman olanlar, şehirlerini ve eşlerinin sıcak kucaklarını ne kadar özlüyorlarsa, ben düşmanla karşılaşmayı o kadar, hatta daha fazla özlüyorum.” (Araştırmacı Yazar, İbrahim Sediyani)

8 Mart 1925 sabahı güneş doğarken, Şeyh’in birlikleri ilk kez karşılaştıkları düzenli askerî birliklere karşı dayanamayarak dağınık bir halde geri çekilmeye başladı. Şeyh Said ve beraberindekiler, 14 Nisan 1925’de, İran’a geçmek için doğuya doğru yola koyulmuşlardı. 15 Nisan’da Muş’taki AbdurRahman Paşa Köprüsü’ne geldiklerinde, Şeyh Said Efendi, bizzat bacanağı Kasım Bey tarafından ihanete uğrayarak yakalandı. Gerçi bu Şeyh Said’in gördüğü ilk ihanet değildi. Çünkü o, daha önce Malatya üzerine yürürken Alevî ve Kürtçüler’den, Kiğı üzerine yürürken de Kürt milliyetçisi Xormek aşiretinden ihanete uğramıştı. 

Kıyamın Zafere Ulaşamamasının Sebepleri: 

  1. Kıyâm’ın Planlanan Tarihten Önce Başlaması: Hareket düşünülen zamandan önce, hazırlıksız ve bir provokasyonla başlamıştır. Kıyam düşüncesi, Şeyh Said ve diğer âlimlerde Aralık 1924’te oluşur. İslâmî bir kıyam için hazırlıklar yapılmaya başlanılsa da, harekete geçme tarihi en az bir yıl sonra ilkbahar olarak tasarlanır.

  2. Sonu Gelmeyen İhanetler: Daha önce de ifade ettiğimiz üzere Şeyh Said kıyamı, ihanetler ile sekteye uğratılmıştır.

  3. Ankara’nın Yalan Propagandaları: Laik Kemalist Rejim, Şeyh Said kıyamı başladığında, kıyamın mahiyeti hususunda her tarafa farklı bir şekilde propaganda yapmıştır. Zira yalan ve ihanet ile kurulan bir sistemden, başka bir şey beklemek de abesle iştigaldir. Mesela;

Doğu İllerinde Yapılan Propaganda: “Şeyh Said, Ermenilerle işbirliği içindedir. İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlardan destek görüyor. İsyanın dini motifleri sizi yanıltmasın!”

Batı İllerinde Yapılan Propaganda: “Doğu’da Ermeniler ve Hristiyanlar, Kürtler’i alet ederek isyan çıkarmıştır. Amaçları, Doğu ve Güneydoğu’da bir Ermenistan Devleti kurmaktır!”

Avrupa’ya Yapılan Propaganda: “Doğu’daki isyan hareketi, Şeriat için yapılmıştır. Eğer isyanı bastırmak için bize yardım etmezseniz, sizin baş düşmanınız olan İslam, yeniden vücut bulacaktır!”

Ortadoğu’ya Yapılan Propaganda: “Bu isyan, Anadolu ve Arap dünyasını işgal etmek isteyen büyük devletlerin çıkarttığı azınlık isyanıdır!”

  1. Askerlerin Şeyh Said Birlikleri Kılığına Girerek Soygun ve Talan Yapmaları: Kıyamı durdurmakta epey zorlanan Ankara, çok sinsi bir yönteme başvurarak kendi askerlerine Şeyh Said askerlerinin giydiği kıyafetleri giydirmek suretiyle soygun ve talana sevk etti. Şeyh Said birlikleri kılığındaki askerler, her tarafı yağmaladı. Bunlar da bölge halkının Şeyh’e verdiği desteğin azalmasına sebep oldu. 

Şeyh Said’in Mahkeme Süreci:

Şeyh Said ve arkadaşları, askerler tarafından 5 Mayıs 1925’te Diyarbakır’a getirildi ve mahkemeye çıkarıldılar. Şeyh Said ve diğer sanıkların sorgulamaları 20 Haziran 1925 Cumartesi gününe kadar sürmüş, sanıkların savunmalarını hazırlamaları için duruşma 27 Haziran Cumartesi gününe bırakılmıştı. Mahkeme gerçekleşen yargılamadan bazı kesimler şunlardır: 

Hâkim: İsyan hareketini nasıl düşündünüz? Size ilham mı geldi?

Şeyh Said: Hâşâ, ilham gelmedi. Kitaplarda gördüm ki, imam Şeriat’tan saparsa isyan vaciptir. Hükümet’e Şeriat sorununu anlatmak istedik. Hiç olmazsa bir kısmının uygulanmasını isteyecektik. Allahu Teâlâ’nın kaderi beni bu işe düşürdü. İçine bir düştüm, bir daha çıkamadım.

Hâkim: Demek ki siz, Şeriat’tan sapma olduğu için kıyam ettiniz. Amacınız ne idi?

Şeyh Said: Kitap, “kıyam vaciptir” diyor. Kitap, cinayet, zina, müskirat gibi durumları yasaklıyor. Hepimiz Müslümanız. Türk, Kürt ayrımı yoktur.

Hâkim: Şeyh Efendi, onları bırakın. Özellikle kıyamın nedenini söyleyiniz.

Şeyh Said: Piran’ da bir olay oldu. Çatışma çıktı. Bu da bana mal edildi. Hâlbuki ben teğmene üç defa rica ettim. Adamlar nikâhları üzerine yemin etmişler, ısrar etmeyin dedim. Sonra sekiz tanesini bırakmış, ikisini tutuklamışlar. Olay patlak verince ben köyden çıktım. Sonra işin içine köylüler karıştı; ayaklanma başladı. Bir daha içinden çıkamadım.

Hâkim: Şeriat uygulanmadığı için isyanı çıkardınız, öyle mi?

Şeyh Said: “İmam eğer Şeriatı uygulamazsa” dedim, “bu, Şeriat’a göre isyanın gerekçesidir. İsyan meydana geldikten sonra, hiç olmazsa günahkâr olmayız” dedim.

Hâkim: Bir mektubunuzda ‘fetih’ kelimesini kullanıyorsunuz. Anlamı ne bunun?

Şeyh Said: Her neresi alınırsa, fetih deriz…

Hâkim: Fetihten sonra bağımsız bir Kürdistan krallığı ilan edecektiniz, öyle mi?

Şeyh Said: Krallık bizim niyetimizde yoktu. Şeriat kurallarını uygulama idi. Ben ne başkanlık kabul ederdim, ne de elimden gelirdi.

Hâkim: İslam içinde sizden bilgin yok mu? Varsa neden sadece siz düşünüyorsunuz?

Şeyh Said: Âlim elbette çoktur.

Hâkim: Bunlar yapılmıyorsa, onlar neden talep etmiyorlar?

Şeyh Said: Ne kadar ehli Şeriat varsa hepsi talep ediyor. Fakat canından, malından korkuyorlar.

Hâkim: Bunların içinde âlimi ve cesuru sen misin?

Şeyh Said: En âlimi ben değilim, fakat tehlikeye atılan benim.

Burada görülen o ki Şeyh Said, ne bir haindir, ne de bir milliyetçi. O sahip olmuş olduğu İslam Akidesi’ne göre hareket edip kıyama kalkan bir mücahittir. Şeyh’in tek gayesi, İslamî düzenin ve şer’i ahkâmın terk edilmemesidir. Ancak bu gaye uğrunda mücadele etmek, yapılan yargılama sonucunda suç sayılmış ve göstermelik mahkeme, Şeyh Said ile 46 arkadaşının Diyarbakır Dağkapı Meydanı’nda darağaçlarında asılmalarına karar vermiştir. 

Şeyh Said, darağacına giderken bile metanetini bozmuyor ve o örnek alınması gereken onurlu duruşunu bozmuyordu. Kendisinden devamlı olarak kötü sözlerle haberler yapan gazete ve mecmualar bile son anlarında korktuğunu, tökezlediğini yazmıyordu. 

Şeyh Said’in ilmik boynuna geçirilirken şu sözleri söylediği söylenir: 

“Şu anda fani hayata veda etmek üzereyim. Allah yolunda feda olduğuma pişman değilim. Yeter ki torunlarım düşmanlarıma karşı beni mahcup etmesinler.”

Allah Azze ve Celle torunlarına, sevenlerine ve küfrün daha çok arttığı bugünlerde tüm Müslümanlara; O’nun yolundan gitmeyi, O’nun kadar ihlâslı ve samimi olmayı, O’nun kadar güçlü ve cesur olmayı ve O’nun gibi Allah’a verdiği sözde durmayı nasip etsin. Rabbim, O’nun ve arkadaşlarının şahadetini kabul etsin… (Âmin)



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz