NORVEÇ KATLİAMI VE İSLAM = TERÖR ALGISI

Salih Akkılıç


Norveç’te 22 Temmuz’da 77 kişinin ölümü, 150’den fazla kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan katliam vesilesiyle -Kapitalist güç odaklarının da maharetiyle- tüm dünyanın bakışları ve dikkatleri bir kez daha “Müslüman teröristlere(!)” yöneltildi. 

Bu katliamın, terörün; Müslümanlar tarafından işlendiğine dair somut bir bilgi ve delil olmamasına rağmen, duyulmasıyla birlikte, medyadaki haber ve yorumların özellikle ‘Müslümanları işaret etmesi’, gerçekten düşündürücüydü. Zira bu katliam, Batı’nın Müslümanlara bakış açısını bir kez daha ortaya koymuştur. Nitekim bu katliamın Müslüman teröristler tarafından yapıldığı bildirilmekteydi. NYT, Washington Post gibi gazeteler ise “İslamî Terör” ifadeleri kullandılar. 

Batılı zihniyetin Türkiye’deki temsilcileri ise benzer ifadelere yer verdiler. Hürriyet Gazetesi daha iğrenç ifadeler içeren bir yazı bile yayınladı. 

Peki, hakikatinde katliamın faili kimdi? Norveç polisi gerçeği açıklayarak Breivik adında bir Norveç vatandaşının bu vahşetten sorumlu olduğunu bildirdi. Ardından da İsveç kaynaklı bir haber düştü. Meğerse bu sarı saçlı, mavi gözlü sapkın cani, 2009’dan günümüze kadar Nazi Forumu’nun üyesiymiş. Ama bu açıklamalar, kimi Batılıları kesmedi besbelli. Çünkü BBC yorumcusu “İslamî terör örgütleri sarışın, Batılı intihar eylemcileri kullanır...” gibi saçma sapan bir laf etti. Bu arada Norveç polisi açıklama üzerine açıklama yaparak “Breivik’in çiftçi olduğunu, ama çiftliğinde çok miktarda gübre bulundurduğunu ve bu gübreyi bomba yapımında kullandığını” belirtiyordu. Daha önce “Müslüman terörist” diyenler, bu kez “cinnet geçirmiş, sarışın bir Norveçli”, demeye başladı. Yani Müslüman olunca “terörist”, fakat İslam’dan ve Müslümanlardan nefret eden sarışın, faşist Norveçli olunca “cinnet geçirmiş adam”!

Bu Batı’nın ne kadar ikiyüzlü olduğunu vazıh bir şekilde gözler önüne sermektedir. Breivik’in günlüklerinden ve yazışmalarından hareketle; saldırıların Nasranî/Hıristiyan Avrupa’yı Müslümanlardan ve yabancılardan arındırmak gibi bir amaçla gerçekleştirildiği ifadeleri, bu katliamın “terör=İslam” mefhumun ve zihinlere zerk edilen “İslamafobi” tabirinin tesirleri altında kalan kişi/kişilerce gerçekleştiğini göstermiştir.

Bu katliam, özellikle ABD’nin kendi ve Avrupa halkları ile dünya kamuoyunda Müslümanlara ve İslam’a karşı sürdürdüğü savaşının içerisinde yürüttüğü bilinçli çalışmalarının neticelerinden biridir. Samuel Huntington’un kalemi ile ortaya atılan Medeniyetler Çatışması adlı tez, “İslam=terörizm” mefhumu ve daha sonra şaibeli bir şekilde meydana gelen 11 Eylül hadisesinin zihinlerde oluşturduğu “İslamafobi” tabiri ile yaktığı fitne fesad ateşi ile bu katliamları gerçekleştiren zihniyetlerin birbirleri ile bağlantılı olduğu ortaya çıkmıştır.

Huntington, bir ideolojinin çağının sona ererken meydana gelenin yalnızca, kültürel (hadaratlar) çatışma ile şekillenen normal duruma geri dönüş olduğunu iddia etti. Ona göre, gelecekteki çatışmalar, kültürel ve dinî çizgiler üzerinde yaşanacak, çatışma potansiyelini anlamak, kültürel kimliğin en üst düzeyi olan farklı hadaratlara mensubiyet mefhumuna daha da bağlı olacaktır. “Benim hipotezim şu ki, bu yeni dünyada çatışmanın temel kaynağı, esasen ideolojik ya da esasen ekonomik olmayacaktır. İnsanlık arasındaki büyük bölünmeler ve çatışmanın hâkim kaynağı kültürel (hadarat) olacaktır. Ulus devletler, dünya işlerinin en güçlü aktörleri olarak kalacaktır, ama küresel siyasetin ilkesel çatışmaları, farklı hadaratlara mensup milletler ve gruplar arasında olacaktır. Hadaratlar çatışması, küresel siyasete hâkim olacaktır. Hadaratlar arasındaki kırık hatlar, geleceğin savaş hatları olacaktır.” diyen Huntington, o günden Amerika’nın tohumlarını yayacağı “İslam=terörizm” ve “İslamafobi” mefhumlarının fikrî altyapısını ortaya koyan bir yaklaşımda bulunuyordu. 

Batı’da siyasal olarak İslam ve Müslüman düşmanlığını politikasının merkezine yerleştiren ırkçı hareketlerin sosyal zemin kazanarak yükseliş trendine girmelerinde yaratılan bu korkunun etkisi büyüktür. Katliamın hemen akabinde bazı medya organlarının olayı, hemen 11 Eylül ve Müslümanlarla ilişkilendirmeye çalışmaları, zihinlerde İslam ve Müslümanlar hakkında oluşan peşin yargıların bir sonucudur. Nitekim ABD ve Avrupalı devletlerce öylesine yerleştirilmiştir ki İslamafobi düşüncesi, Batılı halkların bedenlerin her zerresini kuşatmıştır.

“İslamafobi” Nedir?

Fobi” kelimesinin kökeni, Yunanca “phobos” kelimesine dayanır ve Yunan mitolojisinde “Dehşet Tanrısı” anlamına gelmektedir. Fobi, herhangi bir şeye karşı duyulan tedirginliği, olağandışı korkuyu ifade eder ve kişinin yaşamını olumsuz etkiler. Ancak korku düzeyinin, kişinin kontrolünden çıkarak rahatsızlık vermesi ve anksiyeteye dönüşmesi, normal olan bir takım korkuların fobiye dönüştüğü anlamına gelir. “İslamafobi” kelimesi anlam olarak “İslam korkusu” demektir. Tabir olarak İslam’dan ve Müslümanlardan korkmayı, çekinmeyi ifade eder. Kelime ilk kez 1991’de kullanılmış olup 11 Eylül saldırılarıyla gündeme getirilmiştir.

ABD ve Avrupalı yönetim ve entelektüel çevrelerde, İslam’a ve bu dinin mensuplarına karşı kendi varlıklarını tehdit ettikleri gerekçesiyle körüklenen bu mefhumların tesirindeki Batılı halklarda İslam’a ve Müslümanlara karşı tedirginlik duyulmakta ve korkular yaşanmaktadır. 

1950’lilerde Avrupa’da 800 bin Müslüman mevcutken, bugün 23 milyonu aşkın nüfuslarıyla Müslümanlar, Avrupa’nın %4.5’lik kesimini oluşturmaktadırlar. Her yıl 1 milyon kadar Müslüman Avrupa’ya göç etmektedir. Avrupa’da Müslümanların doğum oranları, Müslüman olmayanlara göre 3 kat daha fazladır. Tahminlere göre 2050 yıllında Müslümanların Avrupa’daki nüfus oranı %20 olacaktır. Bu sadece Müslümanların nüfus artışı değil, Avrupa’nın genel olarak kalabalıklaşması anlamına gelmektedir. Bir yandan var olan Müslüman nüfusun, diğer yandan mühtedilerin artmasıyla, Avrupalıların İslamafobi algılarının yükselişe geçmesi arasında doğru orantı kurulabilir. Geleceğin İslam’a gebe olacağının farkında olan ABD ve Avrupa, sürekli bu korku ile yaşamaktadır. 

ABD ve Batılı Kapitalist dünyanın İslam’a cephe almasının ve bu cephenin arkasındaki modern tasavvurun İslam’ı yakından tanımaması değil, İslam’la Batılı Hayat Tarzının değişebileceği ve Batılı insan aklının ürünü olan Kapitalist Sistemin, Kapitalist Dünyanın ve Batılı Hadaratın yıkılacağı korkusudur. Bu, onların İslam’a ve onun Yönetim Nizamı olan Hilafet’e savaş açmalarına yeterli bir sebep teşkil etmektedir. Öte yandan Batı’nın, ajan-uşak yöneticiler vasıtasıyla siyasî, askerî ve ekonomik nüfuzunda tuttuğu ve sömürdüğü beldelerimizi, hammadde ve pazar olarak elinde tutabilmesi için de bu fikirleri ortaya atması, akidesi gereğidir.

Batı, özellikle bu mefhumları ve tabirleri ortaya atarak Batılı topraklarda halkı, Müslümanlara karşı kışkırtırken ve düşman yaparken, birçok İslamî beldeyi de kan ve gözyaşına boğdu. 11 Eylül sonrası ABD ve Batılı müttefiklerince İslamî beldelerde işlenen katliamlara baktığımızda; Irak işgali, Afganistan’ın işgali başta olmak üzere gerçekleştirilen katliamlar ve Batı’da sahnelenen oyunlar, başta Karikatür Krizi, Papa’nın 2006’daki Regensburg konuşması, Avrupa’nın birçok kentinde Müslümanlara yönelik saldırılar, Kur’an’ın yakılması ve Avrupa’yı saran peçe yasağı… Sanki bir bütünün, bir planın parçaları gibi durmakta, bir yandan Müslümanların kendilerini adeta terörist gibi hissetmelerine sebep olurken, diğer taraftan da Batılı Kapitalist Değerler için Müslümanlarla mücadeleye davet niteliği taşımaktadır. 

Batı’nın İslam’a Bakışı İnsancıl Mıdır?

İster İslamî beldelerde Müslümanlara yönelik icra ettikleri katliamlarında olsun, isterse bir Batılı tarafından gerçekleştirilen bu son olmayan katliamda olsun görüldüğü gibi Batı’nın İslam’a bakışı, asla insancıl değildir. Hatta tam tersine Müslümanların kökünü kazımak için her türlü şiddete, zulme, teröre ve iftiraya başvurabileceklerini de göstermiştir. 

ABD’nin sipariş vermesiyle Hungtinton’un da Haçlı saldırganların zihnî ve siyasî yol haritasında kilometre taşlarından biri olarak ortaya koyduğu tezindeki gibi hadaratlar çatışması, Hilafet kurulmadan önce meydana getirilerek İslamî Ümmet’in Hilafet’i yeniden ikame etmesinin önü kesilmek istenmekte ve Batılı halklar bu düşmanlık ve mücadele merkezi zinde tutulmak istenmektedir. Daha Hilafet bile ikame edilmemiş olduğu halde ABD ve Avrupa bu meyanda fikrî ve askerî çatışmalarla meydanlara inmişlerdir.

Her ne kadar kimi Kapitalist yönetici ve karar sahipleri ile kimi entelektüeller planları erken deşifre edilir korkusuyla hakikati çarpıtarak ve saptırarak gizlemeye çalışsalar da, kimileri de niyet ve planlarını alenen deşifre edebiliyorlar: Meselâ; Amerikan eski Başkanı Nixon “Uygun Fırsat” isimli kitabında şöyle demektedir: 

“İzolasyonumuz; ideallerimiz ve tüm dünyada erdemin yayılmasına çağıran dinsel inançlarımız ile çelişir.” Yine “Savaşsız Zafer” isimli kitabında ise şöyle demektedir: 

“Devrimci İslâmî İdeoloji; modernleşmeye bir tepkidir. Komünizm tarihin saatini ileri sararken, İslâmî fundamentalizm ise geriye sarar… Hem Komünist hem de İslâmcı devrimciler, aynı ortak hedefi benimseyen ideolojik düşmanlardır: Bu, çekilmez ideallerine dayalı egemen bir diktatörlük dayatmak amacıyla, gerekli herhangi bir üslup ile otoriteye ulaşma arzusudur.” Eski Yahudi Cumhurbaşkanı Herzog, 1992’de Polonya Parlamentosu önünde şöyle diyordu: 

İslâmî fundamentalizm salgını hızla yayılıyor ve bu yalnızca Yahudi halkına değil, tüm insanlığa karşı bir tehlike arz ediyor.(el-Arabî Dergisi, Sayı 514) Şimon Peres de şöyle diyordu: 

Fundamentalizm, Komünizm’in çökmesinden sonra çağın en büyük tehlikesi haline geldi.(el-Arabî Dergisi, Sayı 514) 

Bu ifadeler, Batılıların ne kadar İslam’dan nefret ettiğini ortaya koymaktadır. Ve onlar, İslâm’ı hakikati ile bilmektedirler, hatta belki de bazı Müslümanlardan bile çok bilmektedirler. Nixon, “Uygun Fırsat” isimli kitabında şöyle demektedir: 

İslâm sırf bir din değildir, dahası büyük bir hadâratın temelidir.” Yine İslâm ile Nasrânilik arasını ayırmakta, aynı kitabında fundamentalistlerden bahsederken şöyle demektedir: 

Onlar, geçmişi yeniden canlandırarak önceki İslâmî Hadâratı döndürmeye, İslâmî Şeriat’ı uygulamaya ve İslâm’ı bir dîn ve devlet olarak tanıtmaya kararlıdırlar.” Ve şöyle demektedir: 

Ancak bizim hadâratımız, onların hadâratlarından daha dirençli değildir. Nitekim İslâmî dünya Komünizme, Batılı dünyanın direndiğinden daha kuvvetlice direnmiştir. Batılı dünyada maddiyatı ve yaygın ahlâkî yozlaşmaları reddetmeleri, onların aleyhine değil lehine bir kredidir.” Gördüğünüz gibi o, bu sözlerinde doğruyu söylemektedir. Fakat bu sözler onu, ne bizim onların ideolojik düşmanları olduğumuzu ilan etmekten alıkoymaktadır, ne de Müslümanlara karşı entrikalar çevirmekten ve onlara karşı Yahudileri desteklemekten sakındırmaktadır. Yukarıda verilen demeçler, yazılan yazılar da gösteriyor ki, Avrupa’nın Müslümanlara karşı olan kinleri ağızlarından dökülmektedir. Fakat bununla beraber kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ بِطَانَةً مِّن دُونِكُمْ لاَ يَأْلُونَكُمْ خَبَالاً وَدُّواْ مَا عَنِتُّمْ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاء مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الآيَاتِ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ

“Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, ayetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.” (Âl-i İmran 118)

İslam Korkusunun Ortaya Çıkma Nedeni

İslam korkusunu körükleyen bir diğer temel etken 11 Eylül olayları sonrasında başlayan ve Müslümanlarca kurulan ve idare edilen terör(!) örgütlerine yönelik olduğu iddia edilen küresel mücadele ve getirdiği sonuçlardır. Bilindiği gibi 11 Eylül döneminde, hem güvenlik anlayışı hem de insan hakları ihlalleri küresel anlamda yeni bir boyut kazanmıştır. Özellikle ABD’de “teröre karşı savaş” söylemi, bir yandan savunmadan güvenliğe geçiş politikasını, diğer yandan da içeride ve işgal bölgelerinde yaşayan kişilerin hak ve özgürlüklerini hiçe sayan uygulamaları beraberinde getirmiştir. Bu yeni anlayışın odağında, dost-düşman ayrımına dayanan çatışmacı siyaset vardır. Bu anlayışa göre içeride ve dışarıda insanlar, “bizden olanlar (dost)” ve “bizden olmayanlar (düşmanlar)” şeklinde ikiye ayrılmışlardır. 11 Eylül’den hemen sonra ABD Başkanı’nın yaptığı “yanımızda olmayanlar, karşımızdadır” açıklaması, bu çatışmacı anlayışın bir göstergesidir. Yani ya tarafımızda olursunuz ya da bertaraf olursunuz. İsimlerinden ya da akrabalık bağlarından dolayı binlerce kişi, hiç bir açıklama yapılmadan, yakınlarıyla görüştürülmeden, mahkemeye çıkarılmadan aylarca gözaltında tutulmuşlardır. Hak ve özgürlük ihlallerinden en fazla vatandaş olmayanlar etkilenmişlerdir. Toplumsal ve siyasal anlamda ötekileştirilen bu kişilerin (genelde Müslümanlar) önemli bir kısmı, sürekli şüpheli ve potansiyel terörist muamelesi görmüştür. Böylelikle, insan haklarından bahsedenler bu hakların sadece kendileri için geçerli olduğunu ispatlamıştır.

İşte bu ortamda, İslam’a karşı yönelen önyargının temeli kuvvetlenmekte, İslam ve Müslümanlar, “modern Batı medeniyeti”nin karşısına dikilen “ilkeller” olarak kabul edilmeye başlanmaktadır. Zira medyanın, “İslam” ve “Müslüman” adını terörle birlikte anmak suretiyle bunlar arasında bağıntı olduğu kanaatini toplumda yerleştirme konusunda başarılı olduğu, sosyal bilimciler tarafından ortaya konulmaktadır.

Bu korkunun diğer nedeni Ahiret hayatını umursamamaları ve İslam’ın gelmesiyle birlikte hevalarına göre hareket edememeleridir. İşte bu anlayış, onlardaki bu korkuyu etkin hale getirmiştir. Ayrıca bugüne kadar yaptıkları zulüm, işkence, boykot, ambargo, iftira, v.b tüm rezilliklerinin cezası ile karşılaşmaktan korktukları için de karşı durmaktadır. Bir başka neden olarak İslamî Hadaratın, Batı Hadaratına aykırı olmasıdır. Onlardaki “saadet” anlayışı bedenin doyumudur. Yani beden doysun, mutlu olsun, haz alsın da ne ile doyduğu önemli değildir. Hayat tasvirleri de “menfaatçilik” fikri üzere kuruludur. Menfaatleri için katliam işlemekten bile geri durmazlar. Filozof Hobbs’un sözü, tam da bunlar içindir. Hobbs şöyle demektedir: “İnsan insanın kurdudur.” Bu, vahşi Batı hadaratının da insanları nasıl katlettiği apaçık ortadadır. İslam ise mutluluğu ancak Yaratıcının emirlerine bağlanmakta görür. Ve insan canını, kıymet derecesinde görerek ona karşı en ufak saldırıya karşı koyar ve kısas hükmünü belirterek adam öldürme olaylarını azaltır. Batı ise 77 kişiyi öldürene en fazla 21 yıl ceza verebilir. Bu da insanların rahat suç işlemesini sağlamaktadır.

Bizler İslam’ı Nasıl Anlamalıyız Ve Bu Durumlar Karşısında Ne Yapmalıyız?

Peki, İslam’dan tedirgin olan ve korkan ‘onlarken’, Müslümanlık iddiasında bulunan insanların bu tutumlarına ne demelidir? Ne gibi mi? “İslam vahşet dinidir” diyenlere karşı, “İslam sadece barış dinidir” demek de neyin göstergesidir? Acaba İslam gerçekten sadece barış dini midir? Yani, etliye sütlüye karışmayan ruhbancı bir din midir? Veyahut İslam, vahşet dini midir? Bu savunmacı refleks sahipleri ne hedeflemektedirler acaba? Gerçek şu ki Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem kafalarını çatlatırcasına hakkı beyan etmekle emrolunduğundan Kıyâmet Saatine kadar İslâm, bir çatışma dinidir. 

فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَأَعْرِضْ عَنْ الْمُشْرِكِينَ

“Emrolunduğun şeyi aşikâre (beyinlerini çatlatırcasına) beyan et ve müşriklerden yüz çevir.” (el-Hicr 94) 

Nitekim SallAllahu Aleyhi ve Sellem, emrolunduğunu çatlatırcasına beyân etme emrini aldığı zaman, İslâm’ın mefhumları ile Küfrün mefhumları arasındaki fikrî çatışmaya başladı ve bu fikrî çatışma günümüze kadar süregeldi. Buna başka çatışma türleri eklenmiş olmasına rağmen hiç durmadı ve zaten durması da câiz değildir. İslamî cihadın kendisi de savunma cihadı değil, talep cihadıdır. Fikrî Çatışma; sert, şiddetli ve keskin üsluplar ile fikirleri tenkit etmektir. Nitekim Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem de Allah’ın emrini infaz ederek böyle yaptı. Allah Subhanehû ve Teâlâ şöyle buyurdu: 

إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ أَنتُمْ لَهَا وَارِدُونَ

“Siz ve Allah’ın dışında taptığınız şeyler cehennem yakıtısınız. Siz oraya gireceksiniz.” (el-Enbiyâ 98)

Böylelikle Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem Mekkeli müşriklerin mefhumlarına saldırmıştır. Bununla birlikte onların cehenneme gireceğini beyan etmiştir. Bizler de savunma pozisyonundan çıkıp taarruza geçmeliyiz. Artık bizler, onların bozuk akidelerine ve hadaratlarına saldırmalıyız ve var olan bozuk yaşantılarını ortaya koymalıyız. Yoksa bir ömür hep savunma pozisyona geçip kâfirlere hoş görünmek için İslam’ı hakikatinden saptıranlar gibi oluruz. Kur’an’da yüce Allah onların bozuk akidelerini ve nasıl da nefislerine göre hüküm verdiklerini bize bildiriyor:

 وَقَالَتِ الْيَهُودُ عُزَيْرٌ ابْنُ اللّهِ وَقَالَتْ النَّصَارَى الْمَسِيحُ ابْنُ اللّهِ ذَلِكَ قَوْلُهُم بِأَفْوَاهِهِمْ يُضَاهِؤُونَ قَوْلَ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قَبْلُ قَاتَلَهُمُ اللّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُواْ إِلاَّ لِيَعْبُدُواْ إِلَـهًا وَاحِدًا لاَّ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ

Yahudiler dediler ki: “Uzeyr, Allah’ın oğludur” ve Nasrânîler de dediler ki: “Mesih (Îsâ), Allah’ın oğludur”. Bu, onların ağızları ile geveledikleri sözleridir. (Onlar sözlerini) daha önce kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları katletsin (kahretsin), nasıl da döndürülüyorlar?! (Yahudiler) bilginlerini (hahamları), (Nasrânîler de) râhiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i, Allah’tan başka rabler edindiler. Oysa onlara, tek bir ilâha kulluk etmelerinden başkası emrolunmamıştı. O’ndan başka ilah yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden münezzehtir.(et-Tevbe 30-31)

Sonuç

Sömürgeci Kâfirler bugün ne yazık ki Ümmet’in fikirlerine saldırarak onları fikirlerinde şüpheye düşürdüler ve Ümmet geçmişinden nefret edip sömürgeciliğin pençesine düştü. Böylelikle ayet ve hadisleri de ecnebi kültüre göre tevil etmeye başlayıp kâfirlerin hoşnut olacağı şekilde yorumlamaya çalıştılar. Bununla beraber artık düşüncelerinin temelini Batılı kültür oluşturdu ve birçok fikrî saldırı karşısında aciz kalıp İslam’ın hükümleri istinbat etme metodunu idrak edemediler. Bununla alakalı ünlü müçtehit âlim Takiyuddin en-Nebhanî “Müslümanlara Sıcak Bir Çağrı” isimli kitabında şöyle demektedir: 

“Kapitalist nizam önce erkeğin bir, iki, üç ve dört kadınla evlenmesini ilkel toplumların bir uygulaması gibi göstererek İslâm’daki (şer’î yasadaki) çok evlilik fikrine saldırdı. Kadının, haysiyet ve şerefini hor gören bir uygulama olduğunu ileri sürdüler. Diğer tarafta (talak) boşanmaya saldırarak, bunun kadını mağdur etmek ve yuvayı yıkmak olduğunu iddia ettiler. Aralarındaki ebedî bağlantıya rağmen erkeğin kadını istediği zaman boşama imkânının nasıl olacağını ileri sürerek saldırılarda bulunmuşlardır. Ayrıca Hilâfet müessesesine saldırarak onun bir diktatörlük nizamı olduğunu ileri sürdüler. Onlara göre zulüm ve baskıya müsait, çeşitli hataları işlemesi muhtemel bir kişiye, memleket yönetimini teslim etmenin, çeşitli yetkiler vermenin doğru olmayacağını iddia ettiler. Öte yanda dinî bir dokunulmazlığa bürünecek olan böyle birinin tenkit ve hesaba çekilmekten uzak kalacağını söylediler. Ayrıca kâfirler cihadın da, halklara saldırı, insanların kanını dökmekten ibaret olduğunu iddia ederek, böyle bir durumun örneği olmayan bir savaş olduğunu ileri sürdüler. Kaza ve kadere de saldırdılar. Bu ilkenin zamanın felaketlerine boyun eğmek, hayatın sıkıntılarına karşı direnmekten vazgeçmek anlamına geldiğini söylediler.”

İşte böylelikle Müslümanlar ve onların lideri konumundaki âlimler, hep bu sorulara cevap vermek ile uğraştılar ve onları razı edecek şekilde yorumladılar. Ve bugün de ‘İslamî terör’ kavramını kullanarak Müslümanların zihnini karıştırmaya çalışmaktadır. Ne olursa olsun İslam, terör dini değildir. İslam, insanların bozuk yaşantılarını değiştirmek için harekete geçer. Ve daveti taşırken de asla şiddete başvurmaz. Kimseyi zorla İslam’a sokmaz güzel bir şekilde davet eder. Aynı şekilde Müslümanlar inandıkları akideleri gereği, insanları fesattan, zulumattan kurtarmaya çalışır. 

Kapitalist ideoloji, insanlığı mutsuzluğa karanlığa sürüklemektedir. İslam ise insanları ruhî esasa dayalı yükselişe davet eder. Böylelikle insanı Rabbinin kulu olarak görüp zirve kalkınmayı gerçekleştirir. Onların Cehenneme girmemesi için daveti onlara taşır. Aksi halde onları zorlamaz. Kâfirlere karşı mücadelesinde yeryüzünde bozgunculuğu, fesadı kaldırıp doğru kalkınmaya götürmek için mücadele eder. İnşaAllah Nübüvvet minhacı üzere inşaAllah kurulacak olan İkinci Raşidî Hilafet Devleti de ile beraber yeryüzünde fitne ve fesadın kaldırılmasında mesul olacaktır.

وَقَاتِلُوهُمْ حَتَّى لاَ تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدِّينُ لِلّهِ 

(Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya ve din (yalnız) Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.” (el-Bakara 193)



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz