Bu gemide uyanıp kendine
geldiğinde Zafer, geçmişiyle ilgili hiçbir şey hatırlamıyordu. Geminin ne
zamandır bu nehirde sürüklendiğini de bilmiyordu. Tek görebildiği bu büyük
geminin, nehrin akıntısında bir sağa bir sola doğru çark ettiğiydi. Nehrin
adını sordu; "Demokrasi" dediler. Geminin rotasını sordu; her sorduğu
kişiden farklı cevaplar aldı. Kimisi "Muasır Medeniyetler" diyordu,
kimisi "Turan" kimisi
"Komünizm" diyordu. Kimisi de etrafına bakınıp kısık bir sesle
"Rotamız İslâm" diyordu. Bu son duyduğu ilgisini çekti. Bu söz
geçmişiyle ilgili hafızasındaki bazı anıları depreştirmişti. "Hilâfet, İslâm
Devleti, üç kıtanın hâkimi, yedi düvele meydan okuyan Cihan Devleti" ile
ilgili sesler ve görüntüler bulanık da olsa zihninde çalkalandı. Bunlar bile
onu heyecanlandırmaya yetmişti.
Hareket
Etrafındaki bazı insanlar
bir telaş, bir hareket halinde başkalarını, inandıkları rota uğrunda beraber
koşturmaya, bir şeyler yapmaya çağırıyorlardı. Bunların en çok korktukları şey
"Dümene kendileri yerine ötekiler geçerse geminin ne hale geleceği"
konusuydu. Akıntı gemiyi hızla sürüklüyordu ve birileri bir şeyler yapmazsa
sonucun hiç de iyi olmayacağı besbelliydi. Zafer, gemidekilerin çoğunluğunun
ilgisizliğine ve tepkisizliğine hiç anlam veremiyordu. İnsanların bir kısmı
fotoğraf çekinip birbirine göstermekle, bir kısmı para ve mal biriktirmekle,
bir kısmı da oyun-eğlenceyle zaman geçirip ömrünü boş yere tüketiyordu. Nedense
çoğunluğu oluşturan bu kesim "Nereye bu gidiş?", "Nereye
sürükleniyoruz?", "Uyanın!" diye haykıran, çırpınan azınlığa
kulak tıkıyor, gidişata tepkisiz kalıyordu. Bahaneleri de "Her hareket
farklı şeyler söylüyor, hem bu hareketlerde menfaat ilişkileri ve kirli işler
de dönüyor, hangisine güvenelim?" gibi mazeretlerdi. Araştırıp tetkik etmek,
doğrunun peşine düşmek onlara zor geliyordu. Tesellileri de "Gemide seçim
var, oyumuzu kullanıyoruz, bu haldeysek demek ki biz bunları hak ediyormuşuz."
gibi avuntulardan ibaretti. Zafer, yerinde oturup sadece manzara seyredenlerden
olmak istemediğini düşündü ve bir şeyler yapması gerektiğine kara verdi. Çünkü
o duyarsız biri değildi, yerinde oturup günlerini öldürenlerin gemiye ve
içindekilere ne kadar zarar verdiklerini görebiliyordu.
"Rotamız İslâm"
diyenlerin izini takip etti. Çok gayretliydiler ama arada bir onlardan duyduğu
"Reel Politik",
"Konjonktür","Takiyye","Pragmatik olmalıyız" gibi
sözler onu rahatsız ediyordu. Sebebini anlayamamıştı, ama bu sözler içine
sinmemişti bir türlü. Sanki "İslâm" denince zihninde oluşan imajlara
uymuyordu bunlar. Önemsemedi bu sıkıntıyı "Bir şeyler yapmak, hiçbir şey
yapmamaktan iyidir", "Hedefe adım adım yaklaşabilmek için birkaç
küçük tavizden bir şey olmaz." deyip bastırdı kuşkularını. Bu rotayı takip
etmeliydi, çünkü diğer rotalar geminin yapısına da, gemidekilere de uygun değildi.
İslâmcıyız diyenler "Hedefe
ulaşmak için bir an önce dümene geçip rotayı İslâm cihetine çevirmeliyiz."
diyorlardı. Bir kısmı gevşek olsa da çoğunluğu gayretliydi. Zafer de bu
harekete katıldı ve asla gevşeklerden olmadı. Tüm enerjisini, hareketi "Kumanda
Kamarasına" taşıyabilmek için sarfediyordu.
Kumanda Kamarası
Bir yandan kalabalıklardan
oy isterken, bir yandan da kendileriyle birlikte çalışmaları için insanlardan
destek istiyordu. Her seçimde aldıkları oylar onları "Kumanda
Kamarasına" giden merdivende bir basamak daha yukarıya taşıyordu. Her
basamakta bazı zorluklarla karşılaşıyorlardı. Kimi basamakta içlerinden
bazılarının ayağı kayıp düşüyordu. Geride kalanların tutunabilmeleri için
sistem onlardan daha fazla yük boşaltmalarını istiyordu. Sırtlarındaki yükleri
atmadan çıkamıyorlardı basamaklardan yukarı. Bunca yıllık çaba boşa mı
gitsindi? "İslâm Devleti", "Nebevî Metod", "Tavizsiz
Mücadele", "Adil Düzen" yüklerini atmak gerekiyordu. Bu yüklerin
yerine ise "Laik Cumhuriyet", "Ilımlı İslâm", "Türk
Tipi Başkanlık", "Takiyye", "Demokrasi Mücadelesi"
gibi elbiseler giyilmeliydi, yoksa açıkta kalınırdı, çıkılmazdı basamaklardan.
Tökezleye tökezleye, nice zorluklarla, dönüşümlerle çıktılar basamakları.
Sömürgeci Gemileri
Zafer, yandaşlarıyla beraber
yükseldikçe çevreyi başka bir açıdan görebilmeye başlıyordu. Geminin yan
duvarlarının üst seviyesine çıkınca yalnız olmadıklarını gördüler. Daha
önceleri sadece duyumdan ibaret olan bağlantıları artık gözleriyle
görebiliyorlardı. Aynı nehirde akıntının önünde giden iri gemiler vardı.
"Kumanda Kamarası" ile bu gemiler arasında köprüler, gemileri
birbirine bağlayan geçitler ve hortumlar vardı. Hem sömürülüyorduk, hem de
bizim geminin rotası ve kaynakları gemideki yerlilerin kontrolüne geçmesin diye
birileri sürekli bu iri gemilerle bizim gemi arasında mekik dokuyordu. Bunları
daha yakından gördükçe Zafer'in ve bizimkilerin azmi daha da bilendi, durumu
değiştirmek ve sömürgeci gemilerin hortumlarını koparabilmek için daha bir şevk
ve iştiyak ile çalışmaya devam ettiler. Sonunda hedeflerine ulaştılar. Nihayet
"Kumanda Kamarasının" kapısındaydılar artık. Kapıyı açıp içeri
girdiler.
Dümen
Kamarada ne görseler
iyi?... Birçok kumanda panosu ile dolu ama dümen bu odada değil. Şoke
olmuşlardı. Bu odada sadece gemiyi hızlandıran, yavaşlatan aletlerle, klima,
havalandırma sistemlerine kumanda eden araçlar vardı. Bir de geminin döner
sermayesi ve tamir-bakım işleri yönetilebiliyordu bu kamaradan. Olsundu,
"Buradan da yapılabilecek olanın en iyisini yapmaya çalışırız, insanları
memnun ederiz, hem bize şimdiye kadar destek olanlara da bazı kanallar açar,
çabalarının karşılığını, minnet borcumuzu ödemiş oluruz." diye düşündüler.
"Gemidekileri ne kadar memnun eder ve rahat ettirirsek, biz de bu kamarada
o kadar uzun süre kalabiliriz." dediler. Dümen ve Rota konusunu gündemin
alt sıralarına ittiler, bir daha üstlere çıkarmamak üzere.
Kumanda koltuğuna oturmuş,
tam düğmelere uzanıp bir şeyler yapmaya çabalamışlardı ki, o da ne?! Bir şok
daha. Yan kamarada dümenin başında olan eski düzen sahiplerinin adamları her
aletin başında duruyor, kumandalara komuta ediyorlar. Koltuğa geçen bizimkilere
ellettirmiyorlardı. Koltuktakiler ne derse desin, onlar bildiklerini
okuyorlardı. Koltuğa geçene kadar "Ilımlı İslâmcıya" dönüşen bizim
eski İslâmcılar "Bir şeyler yapmalı, bu böyle gitmez." demeye
başlamış, fakat kendi kadroları yetersiz olduğu için, bu kumandalara
yerleşebilecek başka bir cemaatten yardım almak zorunda kalmışlardı. Çok farklı
kesimlerle değişik ilişkileri olan bu cemaate çok güven olmasa da kumandaları
ele geçirebilmek için cemaatle yardımlaşmaktan başka çareleri de yoktu.
Beraber yürüdüler onlar bu
yollarda. Bir iri gemiden de yardımlar aldılar, destek gördüler bu kalıntıları
temizlemek ve kendi bağlantılarını sağlamlaştırmak için. Yardım eden iri gemi;
kendi bağlantılarının ve hortumlarının sayısını çoğaltırken eski düzenin
adamlarının yardımcısı olan eski iri geminin bağlantılarını koparması
kolaylaşmıştı. Bu yeni müttefikine "Gemilerarası Düzende" iltifatlar
edip açıktan desteğini izhar etmekten de geri kalmıyordu. Bizim gemimize benzer
olup aynı kaynaktan gelen, dost ve kardeşlerimiz olan diğer gemilere bizi
"Model" ve "Örnek Gemi" olarak göstermeye başlamışları.
Model
"İşte siz de bu
modelimiz olun, sakın aramızdaki bağları koparmayalım, sakın bizim rotamızdan
çıkmayın, sakın birbirinize fazla yaklaşmayın, mesafenizi koruyun, kendi
aranızdaki bağlantıları bizim düzenimizin izin verdiği sınırlarda tutun."
telkinlerinde bulunuyorlardı hep. Aksi taktirde başımıza gelecekler belliydi.
Çevrede bazı gemi enkazları vardı, onları işaret edip bize: "İşte
rotamızdan çıkarsanız sonunuz böyle olur." diyerek darb-ı mesel
gösteriyorlardı. Bu enkazlar çok hasarlar almış ama iri gemiler hortumlarını
sökmemişler, alabildiklerini almaya devam ediyorlardı. Diğer yandan da
enkazların dümenlerine uzaktan kumandalar bağlamışlar, kontrollerini elden
bırakmıyorlardı. Gemilerin yolcularına da bir tür hipnoz yapmışlar; self determinasyon,
seçim, özgürlük gibi laflarla onları ayakta uyutuyorlardı. Enkazımız da çıksa
bize ihtiyaçları vardı. Zira biz üretiyorduk, onlar tüketiyordu, biz
çalışıyorduk, onlar sömürüyor, semiriyor ve şişmanlıyorlardı.
Ümmet
Neden birbirimize
yaklaşmamıza izin vermiyorlar, ne zaman
biraz yaklaşsak gemilerimizde kazalar, sabotajlar meydana geliyordu. Bunları
sorgulamaya başladı. Aynı kaynaktan çıktıkları belli olan gemileri inceledi ve
gördü ki tüm bu gemilerde birbirlerine kenetlenmelerini sağlayacak "Ümmet
Mekanizması" vardı. Bunlar devreye alınıp gemilerimiz kenetlenirse ne
muazzam bir güç olacağımızı tahayyül etti. Ama dümenlerimizdekiler asla bizi
birbirimize yaklaştırmıyorlardı. Ümmetli gemilerden olabildiğince uzak, iri
gemilere olabildiğince yakın yüzüyorlardı. Bu gemilerdeki birkaç kişi de
Zafer'le aynı şeyleri düşünüyor, aynı sorguları yapıyordu, iri gemiler de bunun
farkındaydılar. Bu yüzden uykuları kaçıyordu. "Ya bir gün bunlar bizimle
bağlarını koparır, zincirleri kırar, bir de ümmet mekanizmalarını devreye
alırlarsa biz ne yaparız diye düşündükçe keyifleri dağılıyordu. "Bu
mekanizmaları devreye almak isteyenler dümeni ele geçirirlerse biz bu sulardaki
hâkimiyetimizi kaybederiz, onlar da eski güçlerine kavuşurlar, bizim hayat
damarlarımızı koparırlar." gibi fobilerle gece gündüz yeni projeler
üretiyorlar, yeni dümenler çeviriyorlardı.
Bizim gemilerdeki birleşme
sesleri yükseldikçe bu arzuyu daha fazla bastıramayacaklarını anladılar.
Geçmişte Ümmet kenetli ve tek parça halindeyken onu dağıtan iri geminin eski
kurnazları bu sularda çok balık avladıkları için gemilerimizi uzun süre dağınık
tutamayacaklarını bildiklerinden dağılmadan hemen sonra tekrar birleşme
taleplerinin önü alınmaz bir şekilde yükseleceğini öngörmüşlerdi. Bu felaketin
önüne nasıl geçebilecekleri ile ilgili o zamandan bir tavsiye proje hazırlayıp
dikte etmişlerdi kahramanlarının nutkuna ve vasiyetine. Bizim geminin şu anki
"Müttefiki" olan iri gemi de o "Eski İri"ninkine benzer
modern bir proje geliştirir. Eğer bu birleşme taleplerinin önüne kendi
kontrolleri altındaki sunî bir "Birlik" ile geçmezlerse
saltanatlarının sona ereceğini çok iyi biliyorlardı.
Hangi Birlik?
Bu Yeni Birlik Projesine
göre ümmetli fakat dağınık gemilerin belli bir mesafeye kadar kontrollü bir
şekilde birbirlerine yaklaşmalarına izin verilecek, ama asla o ümmet mekanizmaları
devreye alınıp kenetlenmelerine izin verilmeyecekti. En önemlisi de iri
gemilerle hortumlar ve bağlantılar koparılmayacak ve asla Demokrasi rotasından
uzaklaşılmayacaktı.
Zafer'in kafası karışmıştı;
geçmişte tek ümmet halindeyken bu "Büyük Geminin" düzene nasıl
nizamat verdiğini, akıntının sürüklediği yöne değil, kendi rotasına diğer
gemileri nasıl getirdiğini biliyordu. Ama... Birçok amaları vardı. Ama zaman
değişmişti, ama akıntı çok şiddetliydi, ama bizim gemiler çok ilkeldi, ama iri
gemiler çok güçlüydü, ama, ama, ama... Ne yapmalıydı? Asla güvenilmeyeceğini
bildiği iri gemilerin "Birlik Projesini" mi desteklemeliydi? Yoksa
Peygamber efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem'den beri bir ümmet olmanın tek yolu olan Râşidî
Hilâfet'i mi desteklemeliydi? Sırtlarındaki "Reel Politik" ve
"Konjonktür" küfeleri buna izi vermiyordu, hem onları bugünlere
taşıyan, model ve stratejik müttefik haline getiren iri geminin istek ve
baskılarına karşı koymak da mümkün görünmüyordu. Realist olmak gerekiyordu. Bir
an için düşünceye daldı: "İri gemi bize kısmen hareket serbestliği
vermişti. Kurulu düzene laf atmamıza da ses çıkarmıyordu. Acaba bu açığı
kullanıp güçlenmek, sonra da başarı koparmak mümkün müydü?" Bu birlik
projesini irilerin istediği şekilde başlatıp, sonra onların rotasından
ayrılmak" olabilecek bir şey miydi? Çıkmazdaydı, işi çözemiyordu... Nefesi
daralmıştı. Güverteye çıktı, akıntının ilerisine, uzaklara bakıp düşüncelere
daldı. O da ne?!... Uzaklara baktığında akıntının tüm gemileri derin bir
uçuruma doğru sürüklediğini fark etti.
Uçuruma Gidiyoruz, Uyanın!
Kan beynine fışkırdı,
feryadü figâna başladı: "Bu akıntı bizi uçuruma götürüyor!", "Bir
şeyler yapmalı!", "Dümendekiler! Neden ilerisini göremiyorsunuz?",
"Kumanda Kamerasındakiler! Bu Demokrasi akıntısı bizi felakete sürüklüyor,
neden bakmıyorsunuz? Neden görmüyorsunuz?" Neden? Neden?...
Gemi halkına döndü
"Uyanın! Yükseklere çıkın ve ileriye bakın!", "Uğraştığınız
geçici ve boş işler bu akıntıdan bizi kurtarmayacak", "Birleşelim,
Ümmet olalım, ancak kenetlenirsek bu akıntıya karşı koyabiliriz, bizde bu
potansiyel var, bu tecrübe var.", "İrilerle bağlantılarımız ümmet mekanizmalarımızı
engelliyor, zincirleri koparalım, prangaları kıralım, ümmet olarak tekrar
kenetlenelim, dümene geçelim, rotamızı akıntının tersine çevirip zirvelere
tekrar çıkalım.", "Boş işlerle avunmaktan vazgeçelim, kısa vadeli
menfaatlere kanıp oyalanmaktan vazgeçelim!"
Hafızası yavaş yavaş
yerine geliyordu. İslâm Hilâfet'i emrediyordu, Cennet ile müjdelenmiş seçkin
Sahabeler de Rasul SallAllahu Aleyhi ve
Sellem'in Sünneti üzere Râşidî Hilâfet ile yönetmiş, yüzyıllarca Hilâfet
Devleti dünyaya hükmetmiş, düzen belirleyici ve oyun kurucu olmuştu. Bu son
haykırışlarının aynısını ve hatırlamaya başladığı şeyleri uzun yıllardır
söyleyen birileri vardı, onları da hatırladı. Onların sözleri hafızasında
çınlamaya başlamıştı.
Akıntıya Karşı
"Bu akıntı çöküşe
götürür, bu yoldan gitme! Tek sahih kalkınma ancak saf İslâm ideolojisiyle
olabilir, Nebevî metodu izle, ondan bir karış olsun uzaklaşma! Ondan ayrılanlar
felakete sürüklenir. Râşidî Hilâfet'ten başka nizam kabul etme! Asla haktan
taviz verme!" diyordu bunlar. Ne kadar farklı olduklarını yeni anlamaya
başlamıştı. "Ah! Neden zamanında onlara kulak vermemişim, neden kendimi ve
peşimden gelenleri bu akıntıya sürüklemişim!" diye hayıflanıyor. "Ne
yapacağım şimdi?", "Nasıl bulacağım onları?" diye kara kara
düşünüyordu...
Sesler! Nereden geliyor o
sesler? Uzaktan gelen sesler gittikçe güçleniyor, gittikçe daha net duyulur
hale geliyordu. Evet, evet! Bunlar onlardı... Akıntıya karşı gelenler... Yıllarca
demokrasi akıntısına karşı gelenlerdi bunlar. Her dönem dışlanmışlardı,
damgalanmışlardı, radikaller mi denmemişti, mürteciler, teröristler mi denmemişti
bunlara. Aleyhlerine söylenmedik söz kalmamıştı. Ama her şeye rağmen onlar
değiştirmemişlerdi çizgilerini. Direnmişlerdi her koşul altında. Feda
etmişlerdi mevkiyi, makamı, rahat ve konforlu bir yaşantıyı. Davaları uğruna
dayanmışlardı tüm baskılara, direndikçe güçlenmişlerdi. Artık daha bir gür
çıkıyordu sesleri. Pişmişlerdi, yoğrularak zorluklarda...
Zafer biraz bocaladı, onun
yeri bunların yanıydı, evet Zafer bunların bir parçasıydı, bunlarla olmalıydı
Zafer. Başka yerde ona yer yoktu. Zafer hakkı görmeye başlamıştı sonunda... Hatırladı
olması gereken yeri; hatırladı ümmetin gerçek vahdetine tavizsiz davet
edenleri. Dağıldı aklını saran sisler, puslar...
Nebevî Metotla Râşidî
Hilâfet'e
Artık daha net
görebiliyordu önünü ve katıldı o gür seslerin kaynağına, devam etti kaldığı
yerden haykırmaya o kalabalıkla özdeşleşen feryatlarına:
"Uyanın!"
"Açın gözlerinizi!
Hatırlayın hakikati!"
"Kendinize gelin!
Özümüze dönelim!"
"Demokrasi akıntısı
bizi çöküşe götürüyor."
"Kırın zincirleri,
prangaları!"
"Yıkın iri gemilerle
köprüleri."
"Kenetlenin eskiden
olduğu gibi, tek Ümmet olalım emredildiği gibi."
"Allah'ın ve
Rasulü'nün emrettiği gibi, fıtratımızın emrettiği gibi."
"Nebevî metodu
izleyin!"
"Yükselelim sahih
metotla sahih liderliğe."
"Prim vermeyin sahte
birliklere!"
"Kendimiz geçelim dümene."
"Râşidî Hilâfet'e
gelin!"
"Kuralım dümeni
akıntının tersine."
"Bir de akıntıya
karşı koyacak güç de var, kuvve de var."
"Çıkaralım kuvveden
fiile gücümüzü."
"Bırakalım
oyalanmayı, yapılması gerekenleri yapalım."
"Yıkalım korku
duvarlarını."
"Onlar iri değiller
aslında, biz dağınık olduğumuz için öyle görünüyorlar."
"Genişletelim
ufkumuzu, gösterilen yere değil, görülmesi gereken yere bakalım!"
"Çıkalım tekrar
akıntının kaynaklandığı zirvelere!"
"Ulaşalım
vaadedildiğimiz o kutlu günlere."
"Zafere gelin!"
"Zafer'e!"


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış