DÜMENE GEÇMEK

Bekir Kurtuluş

Bu gemide uyanıp kendine geldiğinde Zafer, geçmişiyle ilgili hiçbir şey hatırlamıyordu. Geminin ne zamandır bu nehirde sürüklendiğini de bilmiyordu. Tek görebildiği bu büyük geminin, nehrin akıntısında bir sağa bir sola doğru çark ettiğiydi. Nehrin adını sordu; "Demokrasi" dediler. Geminin rotasını sordu; her sorduğu kişiden farklı cevaplar aldı. Kimisi "Muasır Medeniyetler" diyordu, kimisi "Turan" kimisi  "Komünizm" diyordu. Kimisi de etrafına bakınıp kısık bir sesle "Rotamız İslâm" diyordu. Bu son duyduğu ilgisini çekti. Bu söz geçmişiyle ilgili hafızasındaki bazı anıları depreştirmişti. "Hilâfet, İslâm Devleti, üç kıtanın hâkimi, yedi düvele meydan okuyan Cihan Devleti" ile ilgili sesler ve görüntüler bulanık da olsa zihninde çalkalandı. Bunlar bile onu heyecanlandırmaya yetmişti.

Hareket

Etrafındaki bazı insanlar bir telaş, bir hareket halinde başkalarını, inandıkları rota uğrunda beraber koşturmaya, bir şeyler yapmaya çağırıyorlardı. Bunların en çok korktukları şey "Dümene kendileri yerine ötekiler geçerse geminin ne hale geleceği" konusuydu. Akıntı gemiyi hızla sürüklüyordu ve birileri bir şeyler yapmazsa sonucun hiç de iyi olmayacağı besbelliydi. Zafer, gemidekilerin çoğunluğunun ilgisizliğine ve tepkisizliğine hiç anlam veremiyordu. İnsanların bir kısmı fotoğraf çekinip birbirine göstermekle, bir kısmı para ve mal biriktirmekle, bir kısmı da oyun-eğlenceyle zaman geçirip ömrünü boş yere tüketiyordu. Nedense çoğunluğu oluşturan bu kesim "Nereye bu gidiş?", "Nereye sürükleniyoruz?", "Uyanın!" diye haykıran, çırpınan azınlığa kulak tıkıyor, gidişata tepkisiz kalıyordu. Bahaneleri de "Her hareket farklı şeyler söylüyor, hem bu hareketlerde menfaat ilişkileri ve kirli işler de dönüyor, hangisine güvenelim?" gibi mazeretlerdi. Araştırıp tetkik etmek, doğrunun peşine düşmek onlara zor geliyordu. Tesellileri de "Gemide seçim var, oyumuzu kullanıyoruz, bu haldeysek demek ki biz bunları hak ediyormuşuz." gibi avuntulardan ibaretti. Zafer, yerinde oturup sadece manzara seyredenlerden olmak istemediğini düşündü ve bir şeyler yapması gerektiğine kara verdi. Çünkü o duyarsız biri değildi, yerinde oturup günlerini öldürenlerin gemiye ve içindekilere ne kadar zarar verdiklerini görebiliyordu.

"Rotamız İslâm" diyenlerin izini takip etti. Çok gayretliydiler ama arada bir onlardan duyduğu "Reel Politik", "Konjonktür","Takiyye","Pragmatik olmalıyız" gibi sözler onu rahatsız ediyordu. Sebebini anlayamamıştı, ama bu sözler içine sinmemişti bir türlü. Sanki "İslâm" denince zihninde oluşan imajlara uymuyordu bunlar. Önemsemedi bu sıkıntıyı "Bir şeyler yapmak, hiçbir şey yapmamaktan iyidir", "Hedefe adım adım yaklaşabilmek için birkaç küçük tavizden bir şey olmaz." deyip bastırdı kuşkularını. Bu rotayı takip etmeliydi, çünkü diğer rotalar geminin yapısına da, gemidekilere de uygun değildi. İslâmcıyız diyenler        "Hedefe ulaşmak için bir an önce dümene geçip rotayı İslâm cihetine çevirmeliyiz." diyorlardı. Bir kısmı gevşek olsa da çoğunluğu gayretliydi. Zafer de bu harekete katıldı ve asla gevşeklerden olmadı. Tüm enerjisini, hareketi "Kumanda Kamarasına" taşıyabilmek için sarfediyordu.

Kumanda Kamarası

Bir yandan kalabalıklardan oy isterken, bir yandan da kendileriyle birlikte çalışmaları için insanlardan destek istiyordu. Her seçimde aldıkları oylar onları "Kumanda Kamarasına" giden merdivende bir basamak daha yukarıya taşıyordu. Her basamakta bazı zorluklarla karşılaşıyorlardı. Kimi basamakta içlerinden bazılarının ayağı kayıp düşüyordu. Geride kalanların tutunabilmeleri için sistem onlardan daha fazla yük boşaltmalarını istiyordu. Sırtlarındaki yükleri atmadan çıkamıyorlardı basamaklardan yukarı. Bunca yıllık çaba boşa mı gitsindi? "İslâm Devleti", "Nebevî Metod", "Tavizsiz Mücadele", "Adil Düzen" yüklerini atmak gerekiyordu. Bu yüklerin yerine ise "Laik Cumhuriyet", "Ilımlı İslâm", "Türk Tipi Başkanlık", "Takiyye", "Demokrasi Mücadelesi" gibi elbiseler giyilmeliydi, yoksa açıkta kalınırdı, çıkılmazdı basamaklardan. Tökezleye tökezleye, nice zorluklarla, dönüşümlerle çıktılar basamakları.

Sömürgeci Gemileri

Zafer, yandaşlarıyla beraber yükseldikçe çevreyi başka bir açıdan görebilmeye başlıyordu. Geminin yan duvarlarının üst seviyesine çıkınca yalnız olmadıklarını gördüler. Daha önceleri sadece duyumdan ibaret olan bağlantıları artık gözleriyle görebiliyorlardı. Aynı nehirde akıntının önünde giden iri gemiler vardı. "Kumanda Kamarası" ile bu gemiler arasında köprüler, gemileri birbirine bağlayan geçitler ve hortumlar vardı. Hem sömürülüyorduk, hem de bizim geminin rotası ve kaynakları gemideki yerlilerin kontrolüne geçmesin diye birileri sürekli bu iri gemilerle bizim gemi arasında mekik dokuyordu. Bunları daha yakından gördükçe Zafer'in ve bizimkilerin azmi daha da bilendi, durumu değiştirmek ve sömürgeci gemilerin hortumlarını koparabilmek için daha bir şevk ve iştiyak ile çalışmaya devam ettiler. Sonunda hedeflerine ulaştılar. Nihayet "Kumanda Kamarasının" kapısındaydılar artık. Kapıyı açıp içeri girdiler.

Dümen

Kamarada ne görseler iyi?... Birçok kumanda panosu ile dolu ama dümen bu odada değil. Şoke olmuşlardı. Bu odada sadece gemiyi hızlandıran, yavaşlatan aletlerle, klima, havalandırma sistemlerine kumanda eden araçlar vardı. Bir de geminin döner sermayesi ve tamir-bakım işleri yönetilebiliyordu bu kamaradan. Olsundu, "Buradan da yapılabilecek olanın en iyisini yapmaya çalışırız, insanları memnun ederiz, hem bize şimdiye kadar destek olanlara da bazı kanallar açar, çabalarının karşılığını, minnet borcumuzu ödemiş oluruz." diye düşündüler. "Gemidekileri ne kadar memnun eder ve rahat ettirirsek, biz de bu kamarada o kadar uzun süre kalabiliriz." dediler. Dümen ve Rota konusunu gündemin alt sıralarına ittiler, bir daha üstlere çıkarmamak üzere.

Kumanda koltuğuna oturmuş, tam düğmelere uzanıp bir şeyler yapmaya çabalamışlardı ki, o da ne?! Bir şok daha. Yan kamarada dümenin başında olan eski düzen sahiplerinin adamları her aletin başında duruyor, kumandalara komuta ediyorlar. Koltuğa geçen bizimkilere ellettirmiyorlardı. Koltuktakiler ne derse desin, onlar bildiklerini okuyorlardı. Koltuğa geçene kadar "Ilımlı İslâmcıya" dönüşen bizim eski İslâmcılar "Bir şeyler yapmalı, bu böyle gitmez." demeye başlamış, fakat kendi kadroları yetersiz olduğu için, bu kumandalara yerleşebilecek başka bir cemaatten yardım almak zorunda kalmışlardı. Çok farklı kesimlerle değişik ilişkileri olan bu cemaate çok güven olmasa da kumandaları ele geçirebilmek için cemaatle yardımlaşmaktan başka çareleri de yoktu.

Beraber yürüdüler onlar bu yollarda. Bir iri gemiden de yardımlar aldılar, destek gördüler bu kalıntıları temizlemek ve kendi bağlantılarını sağlamlaştırmak için. Yardım eden iri gemi; kendi bağlantılarının ve hortumlarının sayısını çoğaltırken eski düzenin adamlarının yardımcısı olan eski iri geminin bağlantılarını koparması kolaylaşmıştı. Bu yeni müttefikine "Gemilerarası Düzende" iltifatlar edip açıktan desteğini izhar etmekten de geri kalmıyordu. Bizim gemimize benzer olup aynı kaynaktan gelen, dost ve kardeşlerimiz olan diğer gemilere bizi "Model" ve "Örnek Gemi" olarak göstermeye başlamışları.

Model

"İşte siz de bu modelimiz olun, sakın aramızdaki bağları koparmayalım, sakın bizim rotamızdan çıkmayın, sakın birbirinize fazla yaklaşmayın, mesafenizi koruyun, kendi aranızdaki bağlantıları bizim düzenimizin izin verdiği sınırlarda tutun." telkinlerinde bulunuyorlardı hep. Aksi taktirde başımıza gelecekler belliydi. Çevrede bazı gemi enkazları vardı, onları işaret edip bize: "İşte rotamızdan çıkarsanız sonunuz böyle olur." diyerek darb-ı mesel gösteriyorlardı. Bu enkazlar çok hasarlar almış ama iri gemiler hortumlarını sökmemişler, alabildiklerini almaya devam ediyorlardı. Diğer yandan da enkazların dümenlerine uzaktan kumandalar bağlamışlar, kontrollerini elden bırakmıyorlardı. Gemilerin yolcularına da bir tür hipnoz yapmışlar; self determinasyon, seçim, özgürlük gibi laflarla onları ayakta uyutuyorlardı. Enkazımız da çıksa bize ihtiyaçları vardı. Zira biz üretiyorduk, onlar tüketiyordu, biz çalışıyorduk, onlar sömürüyor, semiriyor ve şişmanlıyorlardı.

Ümmet

Neden birbirimize yaklaşmamıza izin vermiyorlar,  ne zaman biraz yaklaşsak gemilerimizde kazalar, sabotajlar meydana geliyordu. Bunları sorgulamaya başladı. Aynı kaynaktan çıktıkları belli olan gemileri inceledi ve gördü ki tüm bu gemilerde birbirlerine kenetlenmelerini sağlayacak "Ümmet Mekanizması" vardı. Bunlar devreye alınıp gemilerimiz kenetlenirse ne muazzam bir güç olacağımızı tahayyül etti. Ama dümenlerimizdekiler asla bizi birbirimize yaklaştırmıyorlardı. Ümmetli gemilerden olabildiğince uzak, iri gemilere olabildiğince yakın yüzüyorlardı. Bu gemilerdeki birkaç kişi de Zafer'le aynı şeyleri düşünüyor, aynı sorguları yapıyordu, iri gemiler de bunun farkındaydılar. Bu yüzden uykuları kaçıyordu. "Ya bir gün bunlar bizimle bağlarını koparır, zincirleri kırar, bir de ümmet mekanizmalarını devreye alırlarsa biz ne yaparız diye düşündükçe keyifleri dağılıyordu. "Bu mekanizmaları devreye almak isteyenler dümeni ele geçirirlerse biz bu sulardaki hâkimiyetimizi kaybederiz, onlar da eski güçlerine kavuşurlar, bizim hayat damarlarımızı koparırlar." gibi fobilerle gece gündüz yeni projeler üretiyorlar, yeni dümenler çeviriyorlardı.

Bizim gemilerdeki birleşme sesleri yükseldikçe bu arzuyu daha fazla bastıramayacaklarını anladılar. Geçmişte Ümmet kenetli ve tek parça halindeyken onu dağıtan iri geminin eski kurnazları bu sularda çok balık avladıkları için gemilerimizi uzun süre dağınık tutamayacaklarını bildiklerinden dağılmadan hemen sonra tekrar birleşme taleplerinin önü alınmaz bir şekilde yükseleceğini öngörmüşlerdi. Bu felaketin önüne nasıl geçebilecekleri ile ilgili o zamandan bir tavsiye proje hazırlayıp dikte etmişlerdi kahramanlarının nutkuna ve vasiyetine. Bizim geminin şu anki "Müttefiki" olan iri gemi de o "Eski İri"ninkine benzer modern bir proje geliştirir. Eğer bu birleşme taleplerinin önüne kendi kontrolleri altındaki sunî bir "Birlik" ile geçmezlerse saltanatlarının sona ereceğini çok iyi biliyorlardı.

Hangi Birlik?

Bu Yeni Birlik Projesine göre ümmetli fakat dağınık gemilerin belli bir mesafeye kadar kontrollü bir şekilde birbirlerine yaklaşmalarına izin verilecek, ama asla o ümmet mekanizmaları devreye alınıp kenetlenmelerine izin verilmeyecekti. En önemlisi de iri gemilerle hortumlar ve bağlantılar koparılmayacak ve asla Demokrasi rotasından uzaklaşılmayacaktı.

Zafer'in kafası karışmıştı; geçmişte tek ümmet halindeyken bu "Büyük Geminin" düzene nasıl nizamat verdiğini, akıntının sürüklediği yöne değil, kendi rotasına diğer gemileri nasıl getirdiğini biliyordu. Ama... Birçok amaları vardı. Ama zaman değişmişti, ama akıntı çok şiddetliydi, ama bizim gemiler çok ilkeldi, ama iri gemiler çok güçlüydü, ama, ama, ama... Ne yapmalıydı? Asla güvenilmeyeceğini bildiği iri gemilerin "Birlik Projesini" mi desteklemeliydi? Yoksa Peygamber efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem'den beri bir ümmet olmanın tek yolu olan Râşidî Hilâfet'i mi desteklemeliydi? Sırtlarındaki "Reel Politik" ve "Konjonktür" küfeleri buna izi vermiyordu, hem onları bugünlere taşıyan, model ve stratejik müttefik haline getiren iri geminin istek ve baskılarına karşı koymak da mümkün görünmüyordu. Realist olmak gerekiyordu. Bir an için düşünceye daldı: "İri gemi bize kısmen hareket serbestliği vermişti. Kurulu düzene laf atmamıza da ses çıkarmıyordu. Acaba bu açığı kullanıp güçlenmek, sonra da başarı koparmak mümkün müydü?" Bu birlik projesini irilerin istediği şekilde başlatıp, sonra onların rotasından ayrılmak" olabilecek bir şey miydi? Çıkmazdaydı, işi çözemiyordu... Nefesi daralmıştı. Güverteye çıktı, akıntının ilerisine, uzaklara bakıp düşüncelere daldı. O da ne?!... Uzaklara baktığında akıntının tüm gemileri derin bir uçuruma doğru sürüklediğini fark etti.

Uçuruma Gidiyoruz, Uyanın!

Kan beynine fışkırdı, feryadü figâna başladı: "Bu akıntı bizi uçuruma götürüyor!", "Bir şeyler yapmalı!", "Dümendekiler! Neden ilerisini göremiyorsunuz?", "Kumanda Kamerasındakiler! Bu Demokrasi akıntısı bizi felakete sürüklüyor, neden bakmıyorsunuz? Neden görmüyorsunuz?" Neden? Neden?...

Gemi halkına döndü "Uyanın! Yükseklere çıkın ve ileriye bakın!", "Uğraştığınız geçici ve boş işler bu akıntıdan bizi kurtarmayacak", "Birleşelim, Ümmet olalım, ancak kenetlenirsek bu akıntıya karşı koyabiliriz, bizde bu potansiyel var, bu tecrübe var.", "İrilerle bağlantılarımız ümmet mekanizmalarımızı engelliyor, zincirleri koparalım, prangaları kıralım, ümmet olarak tekrar kenetlenelim, dümene geçelim, rotamızı akıntının tersine çevirip zirvelere tekrar çıkalım.", "Boş işlerle avunmaktan vazgeçelim, kısa vadeli menfaatlere kanıp oyalanmaktan vazgeçelim!"

Hafızası yavaş yavaş yerine geliyordu. İslâm Hilâfet'i emrediyordu, Cennet ile müjdelenmiş seçkin Sahabeler de Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in Sünneti üzere Râşidî Hilâfet ile yönetmiş, yüzyıllarca Hilâfet Devleti dünyaya hükmetmiş, düzen belirleyici ve oyun kurucu olmuştu. Bu son haykırışlarının aynısını ve hatırlamaya başladığı şeyleri uzun yıllardır söyleyen birileri vardı, onları da hatırladı. Onların sözleri hafızasında çınlamaya başlamıştı.

Akıntıya Karşı

"Bu akıntı çöküşe götürür, bu yoldan gitme! Tek sahih kalkınma ancak saf İslâm ideolojisiyle olabilir, Nebevî metodu izle, ondan bir karış olsun uzaklaşma! Ondan ayrılanlar felakete sürüklenir. Râşidî Hilâfet'ten başka nizam kabul etme! Asla haktan taviz verme!" diyordu bunlar. Ne kadar farklı olduklarını yeni anlamaya başlamıştı. "Ah! Neden zamanında onlara kulak vermemişim, neden kendimi ve peşimden gelenleri bu akıntıya sürüklemişim!" diye hayıflanıyor. "Ne yapacağım şimdi?", "Nasıl bulacağım onları?" diye kara kara düşünüyordu...

Sesler! Nereden geliyor o sesler? Uzaktan gelen sesler gittikçe güçleniyor, gittikçe daha net duyulur hale geliyordu. Evet, evet! Bunlar onlardı... Akıntıya karşı gelenler... Yıllarca demokrasi akıntısına karşı gelenlerdi bunlar. Her dönem dışlanmışlardı, damgalanmışlardı, radikaller mi denmemişti, mürteciler, teröristler mi denmemişti bunlara. Aleyhlerine söylenmedik söz kalmamıştı. Ama her şeye rağmen onlar değiştirmemişlerdi çizgilerini. Direnmişlerdi her koşul altında. Feda etmişlerdi mevkiyi, makamı, rahat ve konforlu bir yaşantıyı. Davaları uğruna dayanmışlardı tüm baskılara, direndikçe güçlenmişlerdi. Artık daha bir gür çıkıyordu sesleri. Pişmişlerdi, yoğrularak zorluklarda...

Zafer biraz bocaladı, onun yeri bunların yanıydı, evet Zafer bunların bir parçasıydı, bunlarla olmalıydı Zafer. Başka yerde ona yer yoktu. Zafer hakkı görmeye başlamıştı sonunda... Hatırladı olması gereken yeri; hatırladı ümmetin gerçek vahdetine tavizsiz davet edenleri. Dağıldı aklını saran sisler, puslar...

Nebevî Metotla Râşidî Hilâfet'e

Artık daha net görebiliyordu önünü ve katıldı o gür seslerin kaynağına, devam etti kaldığı yerden haykırmaya o kalabalıkla özdeşleşen feryatlarına:

"Uyanın!"

"Açın gözlerinizi! Hatırlayın hakikati!"

"Kendinize gelin! Özümüze dönelim!"

"Demokrasi akıntısı bizi çöküşe götürüyor."

"Kırın zincirleri, prangaları!"

"Yıkın iri gemilerle köprüleri."

"Kenetlenin eskiden olduğu gibi, tek Ümmet olalım emredildiği gibi."

"Allah'ın ve Rasulü'nün emrettiği gibi, fıtratımızın emrettiği gibi."

"Nebevî metodu izleyin!"

"Yükselelim sahih metotla sahih liderliğe."

"Prim vermeyin sahte birliklere!"

"Kendimiz geçelim dümene."

"Râşidî Hilâfet'e gelin!"

"Kuralım dümeni akıntının tersine."

"Bir de akıntıya karşı koyacak güç de var, kuvve de var."

"Çıkaralım kuvveden fiile gücümüzü."

"Bırakalım oyalanmayı, yapılması gerekenleri yapalım."

"Yıkalım korku duvarlarını."

"Onlar iri değiller aslında, biz dağınık olduğumuz için öyle görünüyorlar."

"Genişletelim ufkumuzu, gösterilen yere değil, görülmesi gereken yere bakalım!"

"Çıkalım tekrar akıntının kaynaklandığı zirvelere!"

"Ulaşalım vaadedildiğimiz o kutlu günlere."

"Zafere gelin!"

"Zafer'e!"

 

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz