AYAKLANMALARA YESRİB’DEN BİR IŞIK

Esma Sıddık

Müslümanların öncülük ettikleri ayaklanmalar artık Orta Doğu’nun dışına taşmıştır. Tüm dünya ayağa kalmış durumdadır. Birçok bölge kaynamaktadır. Gösteriler Avrupa, Asya, Latin Amerika, Afrika, Okyanusya’ya, vs. sıçramış durumdadır. Gösterilerin, Kapitalizme karşı yapılan, son yılların en büyük küresel protesto eylemine dönüştüğünü söylemek mümkündür. Sistemin adaletsizliğine ve zulmüne karşı duyulan ve nihayet, yolunu bulup arza ulaşan öfke, adeta yerküreyi ısıtmaktadır. Sloganlar birçok farklı rengi ve sesi birleştirmektedir. Sloganlarla Kapitalist şirketlerin sömürgelerinin sona ermesi, siyasetteki Kapitalist uygulamaların kaldırılması çağrıları yapılmaktadır. Yani insanlık dünyanın gidişatından rahatsızdır ve bir şeylerin değişmesini istemektedir. İnsanların görmek istedikleri, kötü bir durumdan iyi hale geçiştir. Bu geçişin gerçekleşmesi artık hayatîdir. Çünkü vahşet, artık gözlerimizi kapattığımızda dahi kendisini unutturmamaktadır. Fakat dünya genelindeki ayaklanmalara bakıldığında, bu geçişin daha çok haklı duyguların talimatları neticesinde, arzulanan bir şey olduğunu görmekteyiz. Oysaki kötü halden iyi hale geçiş ciddi ve sancılı bir süreçtir. Adımlar dikkatle, belli bir yol üzerinde atılmalı ve bu yolda sebat edilmelidir. Bu hususlara dikkat edilmediği takdirde, ayaklanmaların suiistimal edilmesine, bu kötü halin yerleşmesine, hatta daha da kuvvetlenmesine neden olacaktır. 

İnsanlığın bu tür kaosların içerisine düşmesi pek de yeni bir olay değildir. Zira İslam’ın tarihide böyle bir noktada başlamıştı. 

İslam dininin indiği toplumun, içerisinde yaşadığı duruma “cahiliye” denmesi elbette bir tesadüf değildir. Müslümanlar ise öyle bir toplumda, kâfirlere dahi huzur getiren kalkınmayı yakalamışlardı. İnsanlığın elinden tutup kötü halden iyi hale yükselten yardım eli Yesrib’den uzanmıştı Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e. Bu, tarihin tek sağlıklı ve aydın kalkınmasına baktığımızda şu noktaları görmekteyiz: 

Birincisi: Batıl inançtan ve batıl düzenden rahatsızlık duyulması…

Medineliler diğer Araplar gibi, genellikle putperestlerdi. Fakat putlarının acizliğinin de farkında idiler. Saldırılara uğrayan putların, kendilerini savunabilmeleri için önlerine silahlar konulmasına rağmen kendilerini koruyamayınca, Yesribliler bu tanrıların pek de güçlü olmadığını görebilmekteydiler.

Yesrib’de İslam öncesi idare, kabile yönetimi şeklindeydi. Her kabile reisi, kendi kabilesini yönetmekteydi. Şehirde bulunan kabilelerin her birisi kendi başına buyruktu. Örf ve adetlere göre idare olunmaktaydılar. Bir kabile diğer kabileyi dinlemek zorunda da değildi. Sosyal ve ekonomik adaletsizlikler bu toplumu kemirmekteydi. 

İki büyük ve kardeş kabile, Evs ve Hazreç’in aralarında çekişmeler ve savaş hiç eksik olmazdı. Savaşların sonuncusu Buas harbiydi. Bu savaşta, her iki kabilenin önde gelenleri de dâhil olmak üzere birçok insan öldürülmüştü. Kabileler bölünmüştü. Yesrib’de tam bir boşluk vardı. Yesribliler parçalanmış olan şehirlerine ve kaos içerisindeki hayatlarına bir çare aramaktaydılar. Zira böyle bir düzenden hoşnut değillerdi. Yesribliler mevcut düzenin kökten değişmesini istiyorlardı. Uygulanan düzenin yanlış temellere dayandığını bilmektelerdi. Zira bu düzende kanun koyucu, doğruyu ve yanlışı belirleyici olan güçlülerin heva ve hevesleriydi. 

Hacc esnasında, Rasulullah Efendimizin kendilerini davet etmeleriyle Müslüman olan Yesribliler, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e şöyle dediler: “Kavmimiz çok zor günler yaşıyor, hiç iyi bir durumda değiliz. Yıllardır süren çatışmalar aramızda sonu gelmez bir anlaşmazlığa sebep oldu. Bu yeni dinin bizleri bir araya getireceğine ve bizleri barıştırıp kaynaştıracağına inanıyoruz.” (İbn Hişâm, Sîre, II, 70 vd.; İbn Sa’d, Tabakât, I, 217 vd.)

Ayrıca Yesribliler için, yeni bir düzen kurup istikrarı sağlamak, düşmanlarına karşı güçlü durabilmek için de acilen gerekliydi. Çünkü yıllarca süren kabile savaşları, kabileleri bölerek güçsüz bırakmış ve bu da Yahudilere yaramıştı. 

Yahudiler sık sık, “Bir Rasul gönderilmek üzeredir. Onun geleceği zamanın gölgesi düştü. O Rasul gelince biz ona tâbi olacağız. Onunla birlik olup Âd ve İrem kavminin öldürüldükleri gibi biz de sizi öldüreceğiz” diyerek Yesriblileri tehdit ediyorlardı. (İbn Sa’d, Tabakât, l, 218; lll, 448)

İkincisi: Batıl düzenin yerine hak düzenin istenilmesi ve bunun hâkim kılınması…

Yesribliler, düzen değişikliği arzularını, orta yol bulma çabasıyla gidermediler. Sadece kötü halden iyi bir hale geçiş veyahut da oyalanma değil, doğru ve köklü bir kalkınma istiyorlardı. Bu yüzden de dini yeni düzen olarak seçtiler. Zira insanoğlunun doğru şekilde kalkınabilmesi için bir din zaruridir. İnsan yaratılmış ve acizdir. Bundan dolayı insan, doğru ve yanlış, güzel ve çirkin hakkında neden sabit bir düşünceye sahip olamadığını sorgulamalıdır. Tek bir İlahın ancak bunu yapabileceği yönündeki aklının ikazlarına kulak vermelidir. Kendine (nefsine) karşı dürüst olmalı, mahlûk olduğu hakikatine karşı asla zihnini kapatmamalıdır. Kapatmamalıdır ki küfrün ve şirkin karanlık kuyularına düşmesin.

Birinci Akabe Biati’nden sonra, Hazrec kavmine mensup Yesriblilere, Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem, bu dini taşıması için Musab bin Umeyr’i gönderdi. Bu bölünmüş şehir, can havliyle İslam’a sarıldı. İkinci Akabe Biati’ne 75 kişi ile döndüler. Onlar, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i yani İslam’ı ve İslam’ın liderini alıp memleketlerine götürmeyi arzuluyorlardı. Askerî ve siyasî güçlerini O SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e teslim etmek istiyorlardı. Bu uğurda, Hazreç kavminin reislerinden Abdullah b. Übey b. Selül’in taç giyip, krallık ilan edecek olmasını ellerinin tersiyle ittiler. Heva ve heveslerinin peşine düşüp, lider olma arzularının Allah Azze ve Celle’nin kelamının yeryüzüne hâkim kılınması önünde engel olmasına izin vermediler. Bu hususta şöyle bir rivayet varit olmuştur:

“... Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem yolda Abdullah b. Übey b. Selûl’le karşılaştı. Onu ve beraberindekileri İslâm’a davet etti. Abdullah b. Übey b. Selûl, Rasul’e tebliğini kendini Yesrib’e davet edenlere yapmasını istedi. Rasulullah da kendine söylenenleri Sa’d b. Ubâde’ye anlattı. O da, “Ya Rasulullah, onun kusuruna bakma, sen bize gelmeden önce biz onu krallığa hazırlıyorduk. Onun için Yahudi sanatkârlara işlemeli tacının ve giysisinin boncuklarını dizdiriyorduk. Bundan dolayı Senin, onun krallığına gölge düşürdüğüne inanıyor. Tepkisi de bu yüzdendir. Lütfen onun kusurunu mazur gör,” dedi.” (İbn Hisam, Sîret, II, 304)

Yesribliler, İlahî daveti işitmişlerdi bir kere. Akılları başka bir akide üzerine ikna olamayacak, kalpleri başka din üzerine mutmain olamayacak, gönülleri başka bir ideolojiden memnuniyet duymayacaktı. 

Üçüncüsü: Davada sebat edilmesi 

İkinci Akabe Biati’nde, Yesribliler Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e, İslam davasında sebat edeceklerinin sözünü verdiler. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem, “Sevinçli halinizde de, kederli halinizde de din işinde kusur etmeyeceğinize, hakkın yerine getirilmesi için hiç bir şeyden çekinmeyeceğinize, yurdunuza hicret ettiğimde beni aileleriniz ve çocuklarınız gibi koruyacağınıza sizden söz (and) istiyorum.” dedi. Zürâreoğlu Es’ad, “Ya Rasulullah, biz buraya Sana biat etmeğe geldik. Sen nasıl emredersen öyle yaparız. Çocuklarımızı, ailelerimizi nasıl korursak, Seni daha fazla koruruz. Sözümüzde dururuz. İnayet Allah’tandır.” dedi. Yesribliler, “Ya Rasulullah, Senin uğrunda, gösterdiğin yolda ölürsek bize ne var?” diye sordular.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, “Ahirette mükâfat olarak Cennet…” dedi.

“Öyleyse ver elini…” dediler. Hepsi de Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in elini tutarak “İslâm yolunda gerekirse öleceklerine…” and verip biat ettiler. (İbn Hişâm, 2/84-85; İbnu’l Esîr, a.g.e., 2/100)

Allahu Teâlâ’nın izin vermesiyle Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem Miladî 622 yılında Yesrib’e hicret etti. Yesribliler Rasulullah Efendimize verdikleri sözü tuttular. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şehre girmesiyle İslam Devleti kuruldu ve Yesrib, “Medine” oldu.

Bugünün dünyası, o zamanın Yesrib’i ile aynı yörüngededir. İçerisinde bulunduğumuz asra “bilgi çağı” denmesine ve bilginin her çeşidine kolayca ulaşılabilinmesine rağmen halen putperestlik ve bunun çeşitleri yaygındır. İnsanlar, kendilerine hiçbir şekilde fayda veya zarar sağlayamayacak heykeller yani madde önünde eğilmekte, onlara secde etmektedirler.
Sömürü, ekonomik problemler, sosyal adaletsizlikler, savaşlar, iç savaşlar, bölünmüşlük, kaos, vs. sadece bildiğimiz, tanıdığımız terimler değil, yaşadığımız asrın alnına çeşitli milletlerin kanlarıyla yazılmış kara yazılardır.

Ve yine, bugün de insanlar nefret dolu gözlerle, düşmanca birbirlerine bakmaktadırlar. Bu düşmanca bakışların çoğu da Müslümanlar üzerinde kilitlenmiştir. Artık Müslümanlar, tehlikenin ve saldırının sağlarından mı, sollarından mı, altlarından mı, üstlerinden mi geleceğini bilemeyecek durumdadırlar. 

Bugün ayaklananlar, Yesriblilerin sıkıntılarını paylaşmaktadırlar. Fakat kalkınmaya götürecek köklü bir çözüm noktasında ayrışmaktadırlar. Zira ayaklananlar bu sömürü düzeninin, daha fazla Demokrasiyle ıslah edilebileceğini düşünmektedirler. Oysa Kapitalizmi doğuran Demokrasidir. İnsanların, ekonomik alan dahil, hayatlarının tüm alanlarında, özgür olması gerektiğini beyan eden bir sistem olan Demokrasi, güçlünün zayıfı ezmesine, sömürünün adeta legalleşmesine nedendir. Ayaklananlar ise bu zulümden uzaklaşıp, hakka doğru yürümelidirler. Zira bu sarsılmaz hakikatten farklı yönde atılan her adım, insanlığı daha da bedbaht edecektir. Ve insanlığın halinde değişen hiçbir şey olmayacaktır maalesef. Fakat ayaklananlar bu hakikati kabul ettikleri an, İslam dininin sömürü düzeninin ortadan kaldırıp buna engel olabilecek şekilde dizayn edilmiş bir sistem olduğunu göreceklerdir. Zalimler, mazlumun, tepesine inen yumruğu tutabilecek güçte olduğunu göreceklerdir. İşte bu yüzden ayaklanmalar sistemin bekçilerine karşı yapıldığı kadar, sisteme ve sistemin her türlü yansımalarına karşı da yapılmalıdır. Zira Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in buyurduğu hadiste, bir müjdenin içinde şu uyarıda bulunmaktadır:

تَكُونُ النُّبُوَّةُ فِيكُمْ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلاَفَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ، فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا عَاضًّا، فَيَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلاَفَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ، ثُمَّ سَكَتَ

 “Nübüvvet, Allah’ın olmasını dilediği kadar aranızda olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde kaldıracaktır. Sonra Nübüvvet Minhâcı üzere (Râşidî) Hilâfet olacaktır. Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra Isırıcı Hanedanlık olacaktır. Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra Zorba Diktatörlük olacaktır. Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhâcı üzere (Râşidî) Hilâfet olacaktır” ve sonra sustu.” (Ahmed tahric etti)

Evet, Raşidî Hilafet müjdelenmiştir. Fakat âlemin arzuladığı ve hedeflediği İslam Şeriatı olmazsa, zorba diktatörlükle Hilafet’in gelmesi arasındaki süre uzayacaktır. Çünkü İslam dışı sistemler ve bunların kuklaları tamamıyla reddedilmedikçe raşid olunamayacaktır. Raşidlik ise Hilafet’in özelliğidir. Ayrıca Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: 

وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ

“...ve Allah, buyruktan çıkan topluluğu (doğru yola) yönlendirmez.” (es-Saff 5)

Görüldüğü gibi dünyanın bugün geçtiği sancılı süreçten Yesrib’de geçmiş, İslam’ın rehberliği ve O’na gösterdiği bağlılıktaki titizliği neticesinde kalkınmıştır. Ardından Medine-i Münevvere olmuştur.

Bugün Müslümanlar da, kalkınma yolundaki aynı başarıya erişebilecek İslamî eğilime ve güce sahiptirler. Gösteri meydanlarında sık sık Osmanlı’ya yani İslam Devleti’ne olan özlem dillendirilmektedir. Öyle bir özleme ve eğilime sahip oldukları için de Batılı kâfirler Müslümanların tepelerinden inmemektedirler. Müslümanları İslam’la, Hilafet bayrağı altında birleştirmek isteyen her harekete tehditlerle, tutuklamalarla, işkencelerle, cinayetlerle yanıt vermektedirler. Aynı zamanda, Müslümanlar arasında nüfuz sahibi insanlara göstermelik mevki teklifleri yapmakta ve İslam’ın, Demokrasi ve özgürlüklerle bağdaşır terimler olduğuna dair yürüttükleri zehirli kampanyalarla Ümmet’in zihinlerini bulandırmaya çalışmaktadırlar. Küfür ve İslam arasında bir orta yol varmışçasına, Müslümanlara, sürekli orta yolları işaret etmektedirler.

Kapitalistler, bu ayaklanmaların, kendilerinin sonları olabileceğini bilmektedirler. Böyle bir tehlikeye rağmen insanların gösteriler yapmalarına izin vermektedirler. Çünkü etki, tepkiyi doğurur. Biraz slogan, biraz gösteri, biraz ayaklanma, biraz çatışma, biraz farklı siyasî figürler, vs. bunların hepsi dünyanın ateşini düşürecektir. Bu yüzden “Wallstreet’i işgal et” gibi ayaklanmalara mehil verilmektedir. 

Kâfirlerin bütün bu çabalarına rağmen, bu kadar akıtılmış Müslüman kanı boşa gitmeyecektir. Ümmet buna izin vermeyecektir! Hilafet kurulacaktır, inşallah! Çünkü bu vaat, Allah Azze ve Celle’nin vaadidir. Ve bu ayaklanmalar İslam Devleti’nin kurulması için gerekli olan nusretin arayışı yönünde olmalıdır ki zorba yöneticilerin devriyle Raşidî Hilafetin devri arasındaki süre daha fazla açılmasın.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz