Geçtiğimiz Kasım ayının başında, Türkiye ve dünya gündeminde Afganistan meselesi, önemli bir yer teşkil etmiştir. 1-2 Kasım 2011 tarihlerinde Türkiye’nin öncülüğünde; önce bu yıl altıncısı gerçekleştirilen Afganistan, Pakistan ve Türkiye arasındaki üçlü zirve, ardından da Afganistan’ın barış, huzur ve refahının sağlanması için bölgesel iş birliğini teşvik etmek amacıyla bir konferans düzenlenmiştir. Üçlü zirve, devlet başkanları düzeyinde yapılırken, uluslararası konferans, dışişleri bakanları düzeyinde yapılmış ve çok sayıda uluslararası kuruluş temsilcisi de davet edilmiştir.
Konferansın bir gün öncesinde düzenlenen üçlü zirve, Afganistan eski Cumhurbaşkanı ve Taliban ile barış müzakereleri yürüten Barış Yüksek Konseyi Başkanı Burhaneddin Rabbanî’ye düzenlenen suikastın ardından, iki ülke arasında oluşan gerginlikten sonra yapılan ilk zirve olması sebebiyle dikkatleri üzerine çekmiştir. Hatırlanacağı üzere, Burhaneddin Rabbanî 20 Eylül 2011’de Kabil’de yapılan suikastın ardından hayatını kaybetmiş, bu suikastın ardından Afganistan, suikastın Pakistan’da planlandığını iddia etmiş ve Pakistan’ı ikili oynayıp aşırılık yanlısı terörist gruplara destek vermekle suçlamıştı. Bunu reddeden Pakistan yönetimi ise Afgan ve Amerikan güçlerini, Taliban’ın sınır ötesinde düzenlediği saldırılara karşı önlem almakta yetersiz kalmakla itham etmişti.
Kamuoyuna yansıtıldığı kadarıyla, Kabil ile İslamabad arasındaki ilişkilerin kopma noktasına geldiği bu gergin(!) ortamda yapılan üçlü zirvede, taraflar yapıcı mesajlar vermeye özen gösterdiler ve zirve güven artırıcı protokollere imza atılmasıyla son buldu. Zirvede ana başlıklar halinde kısaca; “Rabbanî suikastının aydınlanması için üç ülkenin istihbarat birimleri arasında ortak komisyon kurulmasına karar verildi. Üç ülke arasında Eğitim İşbirliği Protokolü ile Ortak Tatbikatlar ve Eğitim Kursları İcra Edilmesine Dair İşbirliği Protokolü imzalandı. İstanbul-İslamabad tren hattının yenilenmesi kararlaştırıldı, böylece iki şehir arasında on altı saat süren yolculuğun altı aylık bir çalışmayla on saate indirilmesi planlandı. Ayrıca liderlerin yanı sıra üç ülkenin genelkurmay başkanları ile emniyet ve istihbarat teşkilatları yetkilileri de istişarelerde bulundu.” İşte bütün dünyanın odaklandığı zirveden basına yansıtılanlar bu hususlardan ibarettir.
Türkiye, Afganistan ve Pakistan arasındaki üçlü zirvelerin ilki 29 Nisan 2007’de yapılmıştır. O günkü gündem; Cumhurbaşkanlığı seçimi, Anayasa Mahkemesinin 367 iptali, Genelkurmay’ın 27 Nisan Muhtırası ve Cumhuriyet Mitingleri gibi Türkiye için son derece sarsıcı konularla meşgul olduğundan, yapılan bu üçlü zirve gündemde neredeyse hiç yer bulamamıştır. Zaten o günkü zirvenin katılımcıları da Türkiye adına Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer ve Pakistan adına da Devlet Başkanı Pervez Müşerreftir. Daha sonra yapılan üçlü zirvelerde ise katılımcılar son yapılan zirvede olduğu gibi Türkiye adına ev sahibi konumunda olan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Pakistan lideri Asım Ali Zerdarî ve Afganistan lideri Hamit Karzaî’dir.
Aynı bu son üçlü zirvede olduğu gibi daha önceki zirvelerde de kamuoyuna yansıtılan sonuçlar, zirvenin katılımcıları olan en üst düzeydeki temsilcilerin konumlarıyla örtüşmemektedir. Ayrıca bu sonuçlar bu zirvenin ağırlığıyla da ters orantılıdır. Bakanlıklar düzeyinde çok kolay bir şekilde ele alınabilecek ve protokoller imzalanabilecek konuların devlet başkanları düzeyinde gerçekleştirilen bir toplantının konuları arasında gösterilmesi, bu üçlü zirvenin gerçek yüzünü gizlemek içindir. Zira, bugün fiilen Amerikan işgali altında bulunan Afganistan ve Pakistan açısından ele alınması gereken onlarca hayatî mesele varken, böylesine sudan meselelerle tarafların bir zirvede buluşmaları mevcut vakıayla tezat oluşturmaktadır.
Öncelikle bu üçlü zirveler; Amerika’nın Ortadoğu projesi ve onun genişletilmiş sınırları içerisinde kalan Afganistan ve Pakistan ile kendisinin “stratejik ortağı” konumunda olan Türkiye arasında yapılmaktadır. 11 Eylül saldırılarının hemen ardından ABD’nin Afganistan’ı işgal etmesinin ve Müslümanlara karşı İngiltere ile birlikte “Kuzey İttifakı” denilen içteki hainlerin de desteğiyle çok kanlı bir savaşa girişmiş ve bu savaş neticesinde eli kanlı yöneticisi Hamit Karzaî’yi Devlet Başkanı olarak atamıştır. Bu savaş esnasında Pakistan ve Özbekistan hava sahalarını ABD’nin kullanımına açarak efendilerine tam destek vermiş, Pakistan Hükümeti de Taliban’a desteğini keserek O’nu yalnız bırakmıştır. Dolayısıyla Karzaî, Amerika’nın sadık bir ajanı olarak o günden beri Afganistan Devlet Başkanlığı görevini yürütmektedir. Pakistan’da ise 18 Ağustos 2008’de Benazir Butto’nun da katledildiği kaos ortamında Amerika görevini tamamlayan diktatör ajanı Pervez Müşerref’i silip atmış ve yerine onun demokrat versiyonu olan Asım Ali Zerdarî’yi getirmiştir. Keza Türkiye’de meydana gelen hükümet değişikliği ile birlikte statükonun değişmesinde de uygulanan üsluplar farklı olmasına rağmen ortaya çıkan sonuç aynıdır. Sonuçta artık İngiliz güdümlü Ulusal yapı Türkiye’de etkin değildir ve Türkiye’nin de efendisi artık Amerika’dır.
Bu devletler son dört yıldan beri bu zirveleri yapıp sonrasında da ucuz meseleler üzerinde açıklamalar yaparlarken, aynı süreçte Amerika gerek Afganistan’da ve gerekse Pakistan’da Müslüman halkın üzerine bomba yağdırmaya devam etmektedir. İşte bu süreçte Pakistan ve Afganistan yöneticilerinin ihanetleri:
Pakistanlı hain yöneticiler, kendi ordularının gücünü zayıflatmak, Pakistan Ordu su ile halkın arasını ayırmak ve araya fitne tohumları sokmak için Amerika ile askerî alanda bir dizi işbirliği ve istihbarat paylaşımı anlaşmaları yapmıştır. Bu anlaşmalar neticesinde Pakistan’ın bütün askerî sırları Amerikan istihbaratına teslim edilmiştir. Şu anda Pakistan’da 300’den fazla CIA görevlisi bulunmaktadır. Bununla birlikte onlarca Amerikan özel timi bu topraklarda bulunmaktadır ve onların bu varlığına neden olan yine bu hain yöneticilerdir. Bu özel timler Taliban bahanesiyle askerî ya da sivil, belirledikleri hedeflere istedikleri şekilde operasyonlar yapabilmektedirler.
Bu yöneticilerin yaptıkları bunlarla da sınırlı değildir. Onlar, Amerika’nın Afganistan’daki güçlerine lojistik destek yolunu açmışlardır. Görmüş olduğu bu destekler sayesinde Amerika; Hindistan istihbaratının Afganistan’da çalışmasını sağlayarak Belucistan, Kabile Bölgeleri ve diğer bölgelerde fitne ortamını oluşturmayı başarmıştır. Şu anda bu fitneler neticesinde iki halk arasında büyük bir husumet bulunmaktadır. Yine bu hain yöneticiler Amerikan hava kuvvetlerine Pakistan içinde bir takım kolaylıklar sağlamışlar ve bu yolla Amerikan uçakları da kabile bölgelerindeki Müslümanları bombardıman altına almışlardır. Bu hain yöneticiler, Amerikalı generallerin denetimi altında kabile bölgelerinde yıkıcı askerî operasyonlar düzenlemişlerdir. Bu nedenle milyonlarca kişi mülteci konumuna düşmüştür. Pakistan Silahlı Kuvvetleri İstihbaratı (ISI) samimi Müslümanların düşmana karşı güç toplamasını engellemiştir. Ayrıca onlar, Pakistan istihbaratını her yerde mücahitleri takip edip kâfirlere kurban olarak takdim etmesi için zorlamışlardır.
Sanki bütün bu olanların ve iki ülke arasındaki düşmanlığın sorumlusu kendileri değilmiş gibi, bu ajan yöneticiler bir de Pakistan-Afganistan barış komisyonu oluşturmuşlardır. Bununla beraber onlar aşırıcılıkla ve terörle mücadelede ortaya çıkan Amerikan misyonuna bağlılıklarını bir kez daha yinelemişler ve bunun temel meseleleri olduğunu açıklamışlardır. Üstelik teröre ve aşırıcılığa karşı savaşın, aslında İslam’a karşı bir savaş olduğunu çok iyi bildikleri halde... Sadece Afganistan ve Pakistan’da değil, İslam Beldelerinin tamamında terörden ve aşırıcılıktan kasıt bizzat İslam ve İslamî hayat nizamıdır. Türkiye yöneticileri için de durum aynıdır. Teröre karşı savaş ve mücadele meselesinin hedefinde İslam olduğunu bugün artık çocuklar bile bilmektedir. Ancak ne üzücüdür ki bu hain yöneticiler, bu hususta ümmeti yanıltmaya ve açıkça yalan söyleyerek efendileri olan Amerika’nın çizgisinde gitmeye çalışmaktadırlar. Bu yüzden, Pakistan ile Afganistan arasına fitne sokanlar bizzat bu yöneticilerdir. İki ülkede meydana gelen ve Amerika’nın çıkarına olan patlama ve öldürme eylemlerinin sorumluları da bizzat onlardır. Pakistan sınırından Afganistan topraklarına yağan füze ve bombaların da sorumluları yine onlardır.
Bu nedenlerle bu zirvelerden ümmetin hayrına bir kararın çıkması mümkün değildir. Oluşturulan çeşitli vesilelerle yapılan bu toplantılar ve sonucunda sudan meseleler hakkında yapılmış görüşmeler ve alınmış kararlar yalnızca birer aldatmacadan ibarettir. Bu zirvelerin içeriğinin, yukarıda anlatmaya çalıştığımız Amerikan çıkarlarını korumaya ve O’nun planlarını uygulamaya yönelik faaliyetlerin dışında kalması mümkün değildir. ABD’nin planlarına bağlı kalıp çıkarlarını korumak ise apaçık bir ihanettir ve ümmetin evlatlarına yönelik yapılmış büyük bir zulümdür. İşte bu zirvelerin maksadı ve içeriği bu hususları değerlendirmek ve yeni ABD stratejilerini hayata geçirmenin planlarını yapmaktan ibarettir. Bunun aksini düşünmek ise iyimserliğin de ötesinde saflıktır.
Bugüne kadar Türkiye, Afganistan ve Pakistan arasında gerçekleştirilen üçlü zirvelerin neticeleri genel anlamda bu şekildedir. Bu defaki zirvenin diğerlerinden farkı, hemen arkasından Afganistan’ın barış, huzur ve refahının sağlanması için bölgesel iş birliğini teşvik etmek amacıyla bir konferans düzenlenmiş olmasıdır. Bu konferansa gelince;
Konferans, Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile Afganistan Dışişleri Bakanı Zelmay Rasul’ün eş başkanlığında gerçekleştirilmiştir. “Afganistan İçin İstanbul Konferansı” adı altında Çırağan Sarayı’nda gerçekleştirilen bu konferansa, dışişleri bakanları seviyesinde 20 kadar ülke ve uluslararası kuruluşların (Pakistan, İran, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Çin, Rusya, Hindistan, Kazakistan, Kırgızistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Mısır, ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Avustralya, Japonya, Norveç, İspanya, İsveç, Polonya, Kanada, İtalya, BM, İslam İşbirliği Teşkilatı, Ekonomik İşbirliği Teşkilatı, AİGK, AB, NATO, AGİT) temsilcileri katılmıştır. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ise annesinin ölümü sebebiyle toplantıya katılamamış yerine, Afganistan ve Pakistan Özel Temsilcisi Marc Grossman katılarak ABD’yi temsil etmiştir.
Konferansa Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün konuşmasıyla başlanmıştır. Gül konuşmasında “Afganistan’ın mücadele etmekte olduğu terörizm, aşırıcılık, uyuşturucu ve insan kaçakçılığının bir ülkenin tek başına üstesinden gelebileceği sorunlar yumağı olmadığını belirterek, söz konusu sorunların kronikleşmesi, Afganistan’ın hak ettiği istikrarlı ve müreffeh geleceğine ulaşması yolundaki en büyük engeli teşkil etmektedir. Oysa Afganistan’da akan kardeşkanının durması, güvenliğin ve istikrarın tesis edilmesi, iyi yönetişimin kök salması hepimizin ortak dileğidir.” Şeklinde ifadelerde bulunmuştur.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ise; “Afganistan’da barış ve istikrarın temini hepimizin başarısı olacak. Afganistan’daki bir başarısızlık ise sadece bölgesel istikrarsızlığı doğurmayacak, küresel anlamda da bir başarısızlık olarak algılanacak. Hiçbir şekilde Türkiye olarak Afganistan’ı yalnız bırakmayacağız ve Afganistan’ın bundan sonraki mücadelesinde, yeniden inşa faaliyetlerinde de her zaman Afganistanlı kardeşlerimizle omuz omuza çalışmaya devam edeceğiz.” sözleriyle Türkiye’nin meseleye bakışını anlatmaya çalışmıştır. Afgan Dışişleri Bakanı Zalmay Rasul de, “Taliban ve diğer taraflar barış istiyorlar ve bizim sunduğumuz şartları da kabul ediyorlar. Ben barış sürecinin başarılı olacağına inanıyorum.” şeklinde konuşmuştur.
İki ülkenin dışişleri bakanları ortak bir basın açıklaması yaparak ortak değerlendirmeler de yapmışlardır. Ahmet Davutoğlu ve Afgan mevkidaşı Zalmay Rasul, “Bugün, birçok alanda bir iş birliğine yönelik kapsamlı güven artırıcı tedbirler paketini içeren İstanbul sürecini ilan ediyoruz.” dedi. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ayrıca, İstanbul’da yapılan Afganistan’la ilgili uluslararası konferansta 13 ülkenin, savaşın zarar verdiği Afganistan’a yardım etmek üzere birleşme kararı aldığını bildirdi. Davutoğlu’na göre barış ve güvenlik tesis edilene kadar Afganistan’a güvenlik, ülkenin yeniden inşası, sağlık, terörle, aşırılıkçılıkla ve kaçakçılıkla mücadelenin de dâhil olduğu birçok alanda yardım etmek söz konusudur. Davutoğlu söz konusu girişimin; bölgesel ve uluslararası aktörlerin Afganistan’ın yeniden inşası için birlikte çalışacağının taahhüdü olduğunu belirtti ve uluslararası toplumun Afganistan’da başarısız olmasının küresel sonuçları olabileceğini sözlerine ekledi. Nihai bildiriye göre söz konusu ülkeler, terörün her türüyle ve aşırılıkçılıkla mücadele etme yönünde taahhütte bulundu.
Amerika ise Afganistan’ın yeniden yapılandırılmasına yönelik girişimlerden duyduğu memnuniyeti övgü dolu sözlerle vurgulamıştır. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Victoria Nuland, Afganistan İçin İstanbul Konferansı sonunda, “Güvenli ve İstikrarlı Bir Afganistan İçin Bölgesel Güvenlik ve İşbirliğine Dair İstanbul Süreci”nin başlatılması üzerinde anlaşmaya varılmasını memnuniyetle karşıladıklarını bildirdi. Nuland yaptığı yazılı açıklamada; “ABD, Güvenli ve İstikrarlı Bir Afganistan İçin Bölgesel Güvenlik ve İşbirliğine Dair İstanbul Süreci üzerinde anlaşmaya varılmasını memnuniyetle karşılamaktadır. Afganistan’ın komşuları ve yakın komşuları, egemen, bağımsız ve demokratik bir Afganistan’a destek sunmak için bir araya geldi ve Afganların öncülüğündeki uzlaşı süreci, güvenlik sorumluluğunun Afganlara devredilmesi süreci ve entegre edilmiş bölgesel ekonomik büyüme gibi, Afganistan açısından öncelik taşıyan hususları onayladılar” ifadesini kullandı. Bu arada ABD Dışişleri Bakanlığından bir yetkili; “Türkiye ve Afganistan, bugün yayımlanan bildirinin başarısı için Afganistan’ın komşuları ve yakın komşularıyla birlikte yakın bir çalışma yürüttüler. Biz de bunun çok doğal, iyi ve önemli bir rol olduğu kanısındayız, rollerini fevkalade güzel biçimde yerine getirdiklerini düşünüyoruz.” şeklindeki ifadelerle bu süreci gerçekleştiren Afganistan ve Türkiye’yi övmüştür.
Sonuç olarak ABD önderliğindeki NATO kuvvetleri 2014 yılında güvenliği Afgan güçlerine devrederek Afganistan’dan çekilmeyi planlamaktadırlar. Ancak bu çekilme gerçekleşene kadar ve ondan sonraki süreçte Afganistan’ın her alanda yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Bu nedenle ABD, bu külfetli ve kendisi için çok zor olan meseleyi kendi başından atmak istemiştir. Böylece bu sorunu uluslararası bir paylaşımla çözmek isteyen Amerika, stratejik ortağı olan Türkiye’nin bölgeler ve halklar üzerindeki etkinliğini kullanarak böyle bir organizasyon gerçekleştirmiştir. Bunda da birinci aşama açısından başarılı olmuştur. Nitekim dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Afganistan’da kalıcı barış ve istikrar sağlanana kadar bölgesel, uluslararası aktörler ve komşular çalışarak Afganistan’ı yeniden inşa edeceğiz taahhüdünde bulunuyoruz” şeklindeki sözleri ve konferans sonundaki basın toplantısındaki söylemleri bu hususu doğrulamaktadır. ABD’nin bu konferans hakkındaki övgü dolu ve destekleyici ifadeleri de bu yüzdendir.
Konferansın bir gün öncesinde geleneksel Türkiye, Afganistan ve Pakistan üçlü zirvesi yapılmış ve zirve sonrasında barış ve uzlaşı mesajları verilmiştir. Çünkü Afganistan yönetiminin otorite ve güvenliği ele alabilmesinin ve yeniden yapılanma sürecinin olmazsa olmaz şartı, Pakistan ile husumetinin sona ermesidir. İki ülke arasında barışın sağlanması, bu sürecin başlamasına ve konferansa katılan ülkelerin sürece destek vermesine neden olacaktır. Bu nedenle konferanstan önce iki ülke arasında var olan suni husumetin ortadan kaldırılması yolunda yapılan bu hamle, katılımcı ve destek vermeye hazırlanan ülkelere yönelik anlamlı(!) bir mesaj niteliği taşımaktadır.
Kısacası Kasım ayı başında Türkiye’nin öncülüğünde gerçekleştirilen bu Afganistan hamlesi, ABD’nin Afganistan bataklığından en az hasarla ve prestij kaybetmeden kurtulabilme girişimidir.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış