Geçmişle Devletin Yüzleşmesi
Geçtiğimiz günlerde, “Türkiye geçmişiyle yüzleşiyor” cümlesi siyasetin dilinde dolaşmaktaydı. Aynı zamanda bu cümle yazılı medyanın da gündemini meşgul etti. Zira başbakan Tayyip Erdoğan, geçmişte, isyanları bastırmak için devletin yaptığı Dersim katliamı hakkında şu cümleleri kurmuştu: “Eğer devlet adına özür dilenecekse, böyle bir literatür varsa ben özür dilerim, diliyorum.”
Ardından, Gıda, Tarım ve Hayvancılık bakanı Mehmet Mehdi Eker, “Bugün artık Başbakan, devlet, geçmişteki yapılan hatalarla yüzleşme cesaretini ortaya koyabiliyor, bu erdemi bu fazileti gösterebiliyor. Türkiye’nin geçmişinde yapılan hatalar açık bir şekilde artık dile getirilebiliyor.” dedi.
Geçmişi hatırlamanın önemi elbette çok büyüktür. George Santayana’nın da dediği gibi, “Geçmişi hatırlamayanlar, onu bir kere daha yaşamak zorunda kalırlar.” Burada önemli olan bu yüzleşmenin gerçekleşmesinin ardından ne yapılması gerektiği hususudur.
Allah Azze ve Celle Kur’an-ı Kerim’de insanlığın, geçmişte yapmış olduğu hatalara Rasullerin kıssalarıyla değinmektedir. Geçmiş, adeta ayetlerle konuşmaktadır. İnsanoğlu, geçmişinde işlemiş olduğu hatalarla yüzleştirilmektedir. Kıssalarda, halkların ve kavimlerin içerisine düştükleri hatalardan bahsedilmektedir.
Lut kavminin heva ve hevesinin peşine düşüp, sapıkça şehvetlerine teslim olmaları, İsrailoğullarının yeryüzünde bozgunculuğu, Ad kavminin ölümsüzlük arayışı içerisinde yüksek yerlere anıtlar inşa etmesi, Sebe halkının kendilerine verilen refaha karşın nankörlük etmeleri ve adını bilmediğimiz birçok kavmin başkaldırmaları, Kuran’ın haber verdiği, kavimlerin en bilindik hatalarındandır.
Kıssalarda, geçmiş liderlerin kendilerine ve halklarına yaptıkları zulümlerden de bahsedilmektedir.
Semud kavminin kibirlenen liderleri, Nemrud’un, “Ben de diriltir ve öldürürüm” (el-Bakara 258) sözü, Firavunun haddini aşıp, “Ben, sizin en yüce Rabbinizim!” (en-Naziat 24) demesi, şahsıyla özdeşleşmiş, “Onların oğullarını öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız.” cümlesiyle anlattığı katliamı, geçmiş liderlerin zulümlerini tarihe nasıl kazıdıklarını göstermektedir.
Geçmişteki bu ufak gezintimiz bizlere, insanoğlunun yaratılışından bu yana hiç değişmediğinin doğru bir tespit olduğunu ispatlamaktadır. İnsanoğlu, içgüdülerini ve uzvi ihtiyaçlarını düzenleme veyahut da serbest bırakma seçeneğine sahiptir. Ve ne zaman başıboş olmayı tercih ettiyse hep böyle hallere düşmüştür. Böyle hatalara düşmesine rağmen, Allah Azze ve Celle, insanoğluna hatalarını telafi etme imkânı sunmuştur.
İnsanlara, hallerini düzeltmeleri için uyarıcı Rasuller göndermiştir. Fakat onlar Allah Azze ve Celle’ye isyan etmiş, Rasullerden yüz çevirmiş, birlik olup onları öldürmüş veya öldürmeye kalkışmış ve bunun neticesinde şiddetli bir azapla yakalanmış ve yeryüzünden silinmişlerdir.
كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُو الْأَوْتَادِ وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَأَصْحَابُ الأَيْكَةِ أُوْلَئِكَ الْأَحْزَابُ
“Onlardan önce Nuh ve Âd kavmi ve kazıklar sahibi Firavun da yalanladılar. Semud, Lut kavmi ve Eyke halkı da (Nebileri) yalanladılar. İşte bunlar da (Nebilere karşı) birleşen topluluklardır.” (Sad 12-13)
وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَّسُولاً أَنِ اعْبُدُواْ اللّهَ وَاجْتَنِبُواْ الطَّاغُوتَ فَمِنْهُم مَّنْ هَدَى اللّهُ وَمِنْهُم مَّنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلالَةُ فَسِيرُواْ فِي الأَرْضِ فَانظُرُواْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ
“Hakikaten, biz her ümmete “Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının” (diye tebliğ etmesi için) bir Rasul gönderdik. Onlardan kimine Allah hidayet verdi, kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Yer(yüzün)de dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün.” (en-Nahl 36)
Bu kıssaların ibret alınması için zikredildiği, bilinen bir meseledir. Yani Allah Azze ve Celle, hataların düzeltilmesi veyahut da geçmiş kavimlerin düştükleri aynı hatalara düşülmemesi yönünde uyarmaktadır.
أَلَمْ يَأْتِهِمْ نَبَأُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَقَوْمِ إِبْرَاهِيمَ وَأَصْحَابِ مَدْيَنَ وَالْمُؤْتَفِكَاتِ أَتَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلَكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُ
“Onlara (münafıklara), kendilerinden öncekilerin; Nuh, Ad, Semud kavminin, İbrahim kavminin, Medyen ahalisinin ve yerle bir olan şehirlerin haberi gelmedi mi? Onlara rasulleri apaçık deliller ile gelmişlerdi. Allah, onlara zulmedecek değildi, ama onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.” (et-Tevbe 70)
لَقَدْ كَانَ فِي قَصَصِهِمْ عِبْرَةٌ لِّأُوْلِي الأَلْبَابِ
“Hakikaten onların kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır...” (Yusuf 111)
Bugün de AKP, T.C.’nin geçmişteki hataları için özür dilemektedir. Bu hatalarla yüzleşmekte ve milletin arzusu doğrultusunda adımlar atılacağını söylemektedir. Fakat hataları düzeltmek isterken, hataların büyüğüne düşmektedir. Kur’an-ı Kerim sayfalarındaki, önceki kavimlerin sergilediği tavırların aynını sergilemektedir. II. AbdulHamid’in deyişiyle, “Tarih değil, hatalar tekerrür ediyor.”
AKP, geçmişteki hataları Allah Azze ve Celle’nin Kitabı’na değil, kendine dönerek, insanoğlunun zihninden çıkan Anayasa ve kanunlarla düzeltmeye çalışmaktadır. Âdem Aleyhi’s-Selam’ın kıssasından çıkartılması gereken ibretlik dersi görmezlikten gelmektedir. Allah Azze ve Celle, Bakara Sûresi 30. ayette, insanoğlunun yaratılışıyla alakalı olarak şöyle buyurmaktadır:
وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً
“Hani Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim” demişti...”
Evet, insan halife olmak üzere yaratılmıştır. İnsanın yapması gereken, bu görevi almak ve anlamaktır. İnsanoğlu anlamalıdır ki yeryüzündeki görevi Allah Azze ve Celle’nin hükümleriyle yönetmektir. Yani insan yeryüzünün halifesidir, hâkimi değil. Haddini aşmamalıdır. Yeryüzünün hâkimi gibi davranmaya başlayanlar, meleklerin şu sözlerinin muhataplarıdırlar:
قَالُواْ أَتَجْعَلُ فِيهَا مَن يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاء وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ
“...Onlar da, “Biz Seni hamdinle tesbih ve takdis edip dururken orada fesat çıkartacak, kanlar dökecek bir kimse mi yaratacaksın?” demişlerdi.” (el-Bakara 30)
Zamanı geri döndürüp, yapılmış olan tüm haksızlıkları ve zulümleri yapılmamış kılmak mümkün değildir. Bu hataları düzeltmenin tek yolu Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Risaletine kulak vermek ve böylelikle tekrar vuku bulmasının önüne geçmektir. Zira böyle zulümlerin önüne geçebilecek tek sistem İslam sistemidir. Ancak İslam sistemine geri dönüldüğünde AKP bu yüzleşmeden alnının akıyla çıkabilecektir. Çünkü Allah Azze ve Celle, kulları Kendisine tekrar döndüğünde özürlerini kabul edecek ve geçmişlerindeki hatalardan kurtuluş ve çıkar yolunu gösterecektir.
Devlet Ve Milletin Bütünleşmesi
T.C.’nin yönetiminde şuan, Şeriata geri dönmek gibi bir adım atılmamaktadır. Bununla birlikte kavimlerin haberleri ışığında, geçmişte yapılan hataların tekrarlanmasının önüne bir kuru özürle geçilemeyeceği de anlaşılmıştır. Bu durumda bu özrün amacı nedir?!
Son günlerde, siyasette, belgeleriyle birlikte eski defterler açılmış ve devletin kirli çamaşırları ortaya serilmiştir. Ne ilginçtir ki geçmişteki bu suçlar için, AKP kendi yönetimini muhatap göstererek, özür dilemiştir. İşkencelerin, katliamın, vs. acısını ve izlerini taşıyan halkı tekrar kendisine yönlendirmektedir. Acıları dindirip, yaraları saracağı vaatlerini vermektedir. Yani halk, devletle birleştirilmeye ve bütünleştirilmeye çalışılmaktadır. Kamuoyunun vicdanını kemiren, karanlıkta kalmış, çözülmemiş olayların bu bütünleşmenin önünde engel olmaması için çabalanmaktadır.
Halkın, kendisini yöneten devletiyle bir bütün olması, devletin bekası için çok önemlidir. Çünkü halkın devletten rahatsız olması, devletin, otoriteyi sağlayamayacağı korkusuna kapılıp halka baskı yapmasına, bunun üzerine baskıya maruz kalan halkın bir noktada, mutlaka bu zulme başkaldırmasına neden olacaktır. Bu bütünleşme gerçekleşmediği takdirde, tıpkı İslam âlemindeki Arap memleketlerinde olduğu gibi halk, patlamaya hazır bir bomba gibi olacaktır. Ve patlaması, zalim devletlerin yerle bir olmasıyla sonuçlanacaktır.
Bütünleşme, doğal veya yapay olur. Doğal olanı, halkın akidesinin cinsinden olan bir ideolojiyle yönetilmesidir. Ancak bu şekilde bir yönetim nizamı, üzerine uygulandığı halkın inancını, ondan doğan öfkelerini, sevgilerini, nefretlerini, sevinçlerini, hassasiyetlerini, isteklerini, arzularını omuzlayıp karşılayabilecektir. Aksi takdirde anlaşmazlıklar doğacak ve sürekli çatışma halinde olunacaktır. Bu ise devletin işine yaramayıp, hatta işini zorlaştıracağından dolayı, ya halkı korku politikasıyla bastıracak veyahut yapay bütünleşmenin gerçekleştirilebilmesi için yollar arayacaktır. Mesela geçmişe atıfta bulunup fırsatçılık yapacaklardır. Bunun yanında, yürüdükleri yanlış yolda, halkı da peşlerinden sürükleyebilmek için asırların izini taşıyan, eski devletlerin, eski sinsi planlarına başvuracaklardır.
Din, Devlet ve Millet Birliği
Geçmişte her zalim otoritenin halkını bastırmak için başvurduğu plan, insanlar tarafından icat edilmiş uydurmaca bir din de olsa, dini kullanmak, dini istismar etmektir. Yöneticiler, en azından, söz konusu dinin önde gelenlerini yanına çekip, onlarla birlikte halkı otoritesine boyun eğdirmeye çalışmışlardır. Ortaçağ Avrupası’nda, kralların papazlarla birlikte halkı, din konusunda yanıltarak, ezmeleri en bilindik örneklerden biridir.
Geçmişten ders alınmadığında hataların tekerrür ettiğini ve edeceğini söylemiştik. Başbakan yardımcısı Bekir Bozdağ, Doğu ve Güneydoğu’da mollaların Diyanet İşleri Başkanlığı kadrosuna alınacağını açıklamıştır.
Türkiye’de halkı bütünleştiren faktör İslam’dır. 1400 yıllık bir devlete başkentlik yapmış toprakların üzerinde yaşayan halkın İslam’a karşı hassasiyetinin olduğu ve İslam’ın köklerinin bu topraklardan sökülemeyeceği tespitinin yapılması, anlaşılması zor bir mesele değildir tabii ki. Dolayısıyla devlet, mollaları kullanarak, zaten problemli olan bir bölgeyle, Doğu’da yerleşmiş halkıyla bütünleşmeyi hedeflemektedir.
Bu meseleyle birlikte devletin attığı adımı iyi anlayabilmek için laik bir devlette, bir din bakanlığının nasıl bir kuruluş amacı olabileceği üzerinde düşünmek gerekmektedir. Amaç, pasifleştirilemeyecek bir dinin kontrol altına alınması, istenilen şekle sokulabilmesidir. Yani, “İslam nedir?”den çok, “Hangi İslam modeli doğrudur?” sorusuna cevabın, Laik bakış açısından yola çıkılarak, halka sunulmasıdır. Dolayısıyla, bütünleşme amacını taşıyan bu adım, aynı zamanda Mollaları ve bulundukları bölgeleri kontrol etmek yani İslam’ı kontrol etmek anlamına gelir.
Bütün bunları söyledikten sonra, sorulacak tek bir soru kalmıştır: “Müslümanlar bu bütünleşme davetine ne cevap vereceklerdir?”
Bu sorunun cevabı, Rasulullah Efendimizin Müslümanları tek bir vücuda benzettiği hadisi şeriftedir. İnsan vücuduna dışarıdan herhangi bir bakteri, virüs, mikrop, parazit vs. girdiğinde, bağışıklık sistemi harekete geçer. Vücut bunları kabul etmeyerek, bir şekilde dışarı atar. Bağışıklık sistemi zayıf olduğunda ise, insan hastalanır. Ve vücut ateşle bu hastalığın sinyallerini verir ki diğer uzuvlar bu hastalığı tedavi etmek için harekete geçsinler.


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış