Hem Hicrî hem de Miladî olarak yeni bir yıla girmiş bulunmaktayız. Kimileri bu yeni yıla girerken nefis muhasebesi adına ne kadar namazına önem verdiğini, zekâtını içinden gelerek verip vermediğini, ne kadar sadaka verdiğini ve benzeri konularda düşünerek kendi kendimizi Ahiretten önce hesaba çekmemiz gerektiğini bizlere nasihat etti. Diyanet, konuyla ilgili bildiri hazırlayıp camilerde hutbe olarak okuttu. Gerçekten de Ahiretten önce kendi kendimizi hesaba çekerek nefis muhasebesi yapmamız güzel bir şeydir. Ancak vazedilen bu muhasebe ne hikmetse hep ibadetlerle ilgili olup Müslümanlar nezdinde sanki İslam bir ibadetler manzumesiymiş gibi algılanmaktadır. Bize bu muhasebeyi tavsiye edenler hiçbir zaman etrafımızdaki münkerleri kaldırmak adına ne yaptığımız gerektiği hususunda bizlere muhasebeyi tavsiye etmediler. Acaba bizler her tarafta meyhaneler, barlar, pavyonlar, diskolar hatta genelevler açıkken ve devlet bu münkerlerin işlenmesine bizzat müsaade ederken bizim bu konularda mesuliyetlerimiz yok mudur, bu mesuliyetleri yerine getiriyor muyuz?
Bu konularda kendilerine soru yöneltilen bazı âlim, şeyh ve hocalar sinirlenerek, “Canım bu münkerlerin serbest olması senin de yapacağın anlamına gelmez. Sen kendini bunlardan koruyorsan bir sorun yok” şeklinde cevap veriyor ve bu hususta ancak kalbimizle buğzetmemiz gerektiğini vazediyorlar. Gücü temsil eden devlet ve ordunun hakikatte bize ait olduğunu göz ardı ederek yapacak bir şey olmayınca buğzetmekten başka çaremiz olmadığını nasihat ediyorlar.
Biz de bu yeni yıl münasebetiyle, tüm bu sorunların yanı sıra etrafımızda zulme ve diktatörlere karşı çıktığı için katliamlara tâbi tutulan halkların, özellikle Suriye’nin durumunu inceleyerek Müslümanların mesuliyetleri üzerinde kendilerini muhasebe etmelerine ve tefekkür etmelerine vesile olmak istedik. Zira bu zulümlere sadece buğzetmek imanın en zayıf noktasıdır ve gücümüz olmadığında geçerlidir.
Geçtiğimiz yıla ‘Arap Baharı’ diye isimlendirilen halk ayaklanmaları damgasını vurmuş ve gerek Kâfirleri, gerek halkına zulmeden diğer zalim yöneticileri endişelendirmiştir. Tunus’ta başlayan kıyam, hızla Mısır, Libya, Yemen ve Suriye’ye de sıçramış ve İslam Ümmeti’ne değişimin mümkün ve halk tarafından olacağını göstermiştir.
إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ
“Şüphesiz Allah, bir kavmin (toplumun) durumunu kesinlikle değiştirmez, ta ki onlar, nefislerindekini değiştirene kadar.” (er-Rad 11) Fakat şimdiye kadar değişimin(!) gerçekleştiği zannedilen Tunus, Mısır ve Libya’da hakikatte sistemin kendisinde bir değişim olmamıştır. Her ne kadar zalim diktatörlerin devrilmesi halkların bir başarısı olmuş olsa da istenilen İslamî değişim henüz gerçekleşmemiştir. Zira kıyama kalkan halklar İslamî sloganlar atması, eylemlerini genelde Cuma günleri yapmaları ve özellikle Mısır’da İslam’a uygun bir şekilde maddi eylemlerden uzak durmaları istenilen değişimin İslamî bir değişim olduğunu göstermektedir.
Fakat diktatörlerin devrildiği yerlerde halkın devrimini sahiplenen ABD ve Avrupa sadece eski yüzlerin yerine yeni yüzler getirerek ve daha Demokratik reformlar yaparak halka istenilen değişime ulaşıldığı imajını vermiştir. Gerçi halkın özellikle Mısır’da halen eylem yapmaları ve Askerî Konsey’in tutumunu gözlem altına almalarından dolayı ABD ve Avrupa’nın önlerine attıkları bu yemi yutup yutmadıkları tam olarak belli olmamıştır ancak sonuçta halkların gazı alınmış gibi gözükmektedir. Ama Suriye’de iş uzadıkça uzamış ve 9 ayı aşkın bir süredir 5 binden fazla kişinin hayatını kaybetmesine ve ayaklanan halkın gevşemeden ve ölümü göze alarak eylemlerine devam etmelerine rağmen, ne İslamî bir değişim, ne de ABD’nin diğer yerlerde bir ajanını başka bir ajanla değiştirmesi gibi Beşşar el-Esad devrilerek yerine yeni bir ajan atanmıştır. Bu durum, bizleri Suriye konusunda daha dikkatli ve hassas bir araştırma yapmaya ve tefekküre sevk etmiştir. Zira Suriye’deki ajan, ABD’nin ajanıdır ve ABD için bu modası geçmiş ajanı bir çırpıda silip atması ve yerine yeni bir ajan ataması hiç de zor bir iş değildir/olmamalıdır. Dolayısıyla Suriye’de işin bu kadar uzamasının sebebi, ABD ve müttefiklerinin Beşşar Esad’a sürekli zaman kazandıran politikalar izlemesidir. Görünüşte Esad’ın devrilmesini istiyormuş gibi davranan ABD ve Türkiye gibi müttefiki ülkeler, Esad’ın devrilmesine yardımcı olacak ciddi yaptırımlardan ziyade, bilakis Esad’a zaman kazandıran içi boş göstermelik politikalar izlemişlerdir.
Örneğin, Arap Birliği’nin, “yaptırım kararını ha bugün, ha yarın alıyoruz” derken geç de olsa bazı ekonomik yaptırım kararları alması ve ardından Beşşar Esad’ın gözlemcilerin Suriye’ye girmesine onay vermesi ve bu gözlemci heyetin ülkeye girdikten sonra Arap Birliği’ne “Burada durum o kadar da kötü değil” şeklinde özetlenen bir rapor vermesi ve geçtiğimiz günlerde bu heyetin, Suriye’de kalmasını uzatan bir karar alması için Arap Birliği Ülkeleri’nin Dışişleri Bakanlarının yeniden bir araya gelmeleri, Esad’ın ömrünü uzatan ucuz ve göstermelik planlardır. Büyük bir medya ambargosu olduğu halde Suriye’de yaşanan bazı katliamları dahi tüm dünya görürken ne yazık ki Arap Birliği, 160 civarında gözlemci göndermesine rağmen hâlâ göremedi ve Esad’a yine bir müddet daha zaman kazandırdı. Buna rağmen çok ilginçtir ki, Suriye’ye gönderilen heyetten Enver Malik isimli bir kişi, Esad’a zaman kazandırdıklarını fark etmesi gerekçesiyle heyetten geri çekildi. Dergimizin sitesinde yayınlanan haberde, Malik’in açıklamasına göre Suriye’de durum içler acısı ve heyetin çalışmaları Esad’a zaman kazandırmaktan başka bir işe yaramaz. İşlenen cinayet ve işkencelerin savaş suçlarını dahi aştığını söyleyen Malik, her bir kişinin başına bir gözlemci dahi olsa işe yaramayacağını söyledi. Bu da göstermektedir ki, Arap Birliği ancak Esad’a zaman kazandırma mekanizması olarak kullanılıyor.
Türkiye’nin çeşitli devlet yetkilileri, Suriye halkının yanında yer aldıklarını dile getirirken Esad’a önce bir müddet zaman tanınması ve bunun birkaç kez tekrar edilmesi ve bazı gülünç yaptırım kararları alınması ancak Avrupa devletlerinin baskısını bertaraf etmek ve olası bir devrimde “Biz de sizin yanınızdaydık” demek içindir. Bu konuda Türkiye’nin politikaları Arap Birliği ve ABD ile paralellik arz etmektedir. Bundan dolayı kimi zaman Recep Erdoğan’dan yardım talep eden insanlar bu taleplerine asla bir karşılık bulamayacaklardır. Özetle Esad’ın gitmesini ABD istemediğinden, müttefiki olan ülke ve kuruluşlar da istemiyorlar.
ABD’nin bu isteğini gören Avrupa ise Suriye’ye askerî müdahale yapması için ABD’ye baskı yapmaktaydı. Bu noktada Türkiye’nin Suriye’ye müdahale etmesi hususunda uluslararası bir kamuoyu oluşturmaya çalışmaktadır. Avrupa’nın kamuoyu oluşturmayı başaracağını gören ABD ise Rusya ve Çin’i de devreye sokarak bu iki devletin askerî müdahaleye karşı Suriye’yi himaye altına aldıklarını, dolayısıyla sanki böyle bir şey yapmak istiyor da Rusya engel oluyor imajını oluşturmak istemektedir. Rusya’nın geçtiğimiz yılın Kasım ayında Suriye’ye üç adet savaş gemisi göndermesi ve daha önce Çin ile birlikte BM yaptırım kararlarını veto etmesi, bu türden girişimlerdir. Rusya’nın Suriye’ye savaş gemileri göndermesi, dikkat edilirse tam da Avrupa devletlerinin askerî müdahale çığırtkanlığı yaptığı sıralara denk gelmektedir. Rusya’nın bu konuda ABD’ye hizmet ederek hangi pastadan ne kadar pay aldığı ise başka bir konudur…
Peki, nedir bu oyunlar? ABD, Esad’a neden zaman kazandırmak istemektedir? Açıkçası Suriye’de işin uzaması ABD’ye birkaç noktada kazanım elde ettirmektedir. Bunları aşağıda sıralamaya çalışırken aynı zamanda biz bu amaçlar için Suriye’deki temiz ve mübarek ayaklanmayı kirletmek ve kontrol altına almak için bizzat Suriye rejimi tarafından düzenlenen bazı olayları da aynı noktalara bağlamaya çalışacağız, biiznillah.
Öncelikle Tunus’ta başlayıp birçok ülkeye sıçrayan ayaklanmalar ve neticesinde diktatörlerin bir-bir devrilmesi, Dünya toplumlarında “demek ki halk her istediğinde değişimi gerçekleştirebilir ve halkın önünde hiçbir güç duramaz” şeklinde bir izlenim oluşturdu. Bu durum birçok ülkede nüfuzu ve ajan yöneticileri olan ABD ve özellikle son demlerini yaşayan Kapitalizmin bekası açısından büyük bir tehlike oluşturmaktadır. Zira Dünya’nın büyük bir kısmında ve gerek ham madde açısından gerek stratejik önem açısından en önemli topraklar üzerinde Müslümanlar yaşamaktadır. Genel manada Müslümanların İslamî bir devlet arzusunda oldukları ve hatta “radikal” diye tanımladıkları bazı İslamî hareketlerin bunun için çalıştıkları, kâfirler, bilhassa ABD tarafından iyi bilinmektedir. İslam Hilafet Devleti’ni yıktıktan sonra kâfirler boş durmamış ve Müslümanlar nezdinde İslamî bir Hilafet’in tekrar kurulmasının imkânsız olduğu şeklinde bir fikir oluşturmaya çalışmışlar, bunda da büyük ölçüde başarılı olmuşlardı. Şimdilerde bazı halkların ayaklanmaları ve bunda da kısmen başarılı olmaları, diğer halklara da örneklik teşkil etmiş ve İslam Hilafeti’nin imkânsız olduğu palavrası suya düşmeye başlamıştır. Bundan rahatsız olmak bir yana, uykuları kaçan ABD ve kafirler, oluşan bu kamuoyunu bozmaya ve “halk her istediğinde her şeyi yapamaz, değişim o kadar da ucuz değil” görüntüsü vererek Müslümanları umutsuzluğa düşürmek istemektedir.
Bir başka noktadan ise, Demokratik bir sisteme sahip olan halklar ve Suriye halkı, ABD’nin istediği şekilde Demokratik bir sisteme kavuşursa, Demokrasinin kıymeti bilinsin ve Dünya’da en iyi sistemin Demokratik sistem olduğu beyinlere iyice yerleşsin. Böylece diktatörlük ve krallık gibi ferdî yönetimlerin iğrençliği, bir başka ferdî yönetim olan Hilafet’e de mal edilerek yönetimde çoğulculuğu(!) öngören Demokrasinin haklılığı(!) ortaya çıksın. Yani ABD Müslümanlara, ölümü gösterip sıtmaya razı etmek istemektedir.
ABD’nin Suriye’de hazırladığı alternatif ajanların, ayaklanan halkı arkasına alamamış olması da Esad rejiminin biraz daha kalmasını gerekli kılmıştır. Zira diğer İslam beldelerinde kıyama kalkan halk az-çok Batı aşığı ve ılımlı İslamcıların(!) arkasına takılmışken Suriye halkı bu oyuna gelmeyerek ABD’yi zora sokmuştur. Yani ABD, süper devlet olsa da -haşa- Allah değildir ki, her şey onun istediği gibi gitsin. Böylece muhalif liderler, halk desteğini arkasına alıncaya kadar Esad rejimi iktidarda kalabildiği kadar kalsın ve katledebildiği kadar Müslüman katletsin. İşte Mısır’da seçimlerden birinci çıkan Müslüman Kardeşler, işte Tunus’ta Gannuşi; hepsi de İslam ile Kapitalizm arasında sentez yapan yarı Kapitalist-yarı Müslüman anlayıştan yana kişiler. Bu liderler, ABD’den icazet alarak ve Türkiye modeli bir sistem inşa edeceklerinin teminatını vererek iktidara gelen/gelmek üzere olan yöneticilerdir. Bu liderler, İslam’ı kullanarak halk kitlelerini arkasına alabilmişlerdir. Fakat Suriye’de böyle bir şey söz konusu olmamış ve dolayısıyla sürecin uzamasına neden olmuştur. Ancak bu, ABD’nin planı olup işler onun istediği şekilde giderse böyle olacaktır. Fakat bir de elbet Rab Teâlâ’nın planı vardır. Şüphesiz tuzak kuranların en hayırlısı Allah’tır.
Tespitlerimize göre Suriye’de işin bu kadar uzamasına sebebiyet veren en önemli ve son husus da şüphesiz Suriye’de bir İslam Devleti kurulma olasılığıdır. Hatta bu, olasılıktan ziyade gidişata göre beklenen bir hakikattir. Kâfirleri en çok endişelendiren husus da budur zaten. Zira İslamî bir mücadele başlatan Suriye halkı, kâfirlerin de yönlendirmelerine gelmeyerek hedeflerine yalnızca Esad’ın devrilmesini değil aynı zamanda İslam’ın sinesine tekrar dönmeyi de koymuşlardır. Medya ambargosundan dolayı bunu herkes göremese de Demokratik bir değişimin olacağı da görülmemiştir. Suriye halkının daha özgürlükçü ve Demokratik bir yapı istedikleri bir palavradan ve Batı aşığı üç-beş hainin gevelediği kuru sözden başka bir şey değildir.
Bu durumu daha net bir şekilde okuyabilmek için Suriye’de yaşanan bazı olayları ve bu olayların iç yüzünü açıklamak gerekmektedir. Öncelikle dikkat çekici bir şekilde Suriye’de kıyam eden halk, hiçbir şekilde maddî eylemlere tevessül etmemiş ve sürekli barışçıl gösteriler yapmaktadırlar. Fakat buna rağmen Suriye’de 1000’in üzerinde Esad rejimi askeri öldürülmüştür. Kıyamın ilk günlerinden itibaren bazı sivil giyimli insanların, Esad’ın askerleri üzerine ateş açtığı gözlemlenmiştir. Daha sonra özellikle geçen yılın son iki ayında Suriye’de birtakım bombalar patlatılmış ve son olarak Esad rejimini hedef alan bir intihar saldırısı düzenleşmiştir. Aynı aylarda ölen sivillerin sayısında da büyük bir artış yaşanmıştır. Günde ortalama 15 kişinin hayatını kaybettiği Suriye’de şimdilerde ortalama 80-100 civarında kişi ölmektedir. Patlama ve intihar saldırılarından El-Kaide ve bazı İslamî hareketleri sorumlu tutan Esad rejimi, katliamlarını artırdıkça artırıyor ve bunu kendince meşru zemine oturtmuş oluyor. Aynı zamanda Batı’nın da korkusu olan İslam Devleti olasılığını dile getirerek Batı’nın dış müdahale alternatifini bertaraf etmiş oluyor. Bunun içindir ki önceleri Türkiye’nin Suriye’ye müdahale etmesi gerektiğini savunan ve ABD’yi buna mecbur bırakmaya çalışan Batı devletlerinin, şimdilerde bu tezi yüksek sesle çok fazla dillendirmedikleri görülmektedir. Peki, Suriye’de patlama ve terör eylemlerini gerçekleştiren gerçekten de halk veya bazı İslamî hareketler midir? Esas sorulması ve açıklamaya muhtaç olan konu budur.
Açık ve net olarak bilinmesi gerekir ki Suriye’de bu tür eylemleri gerçekleştiren bizzat Esad rejiminin kendisidir. Rejim, İslamî ve tertemiz halk hareketini kirletmek ve başka devlet ve halklara kendi halkı üzerine uyguladığı bu iğrenç ve gayri insanî vahşetini, ABD’nin de kullandığı terörle mücadele zeminine oturtmak istemektedir. Kendi askeri üzerine ateş açan sivil kıyafetli kişiler de rejim yanlısı kişilerdir, patlama ve terör saldırılarını da tertipleyen Esad rejimi ve dolayısıyla ABD’dir. Suriye’de halkı arkasına almış alternatif bir muhalefet oluşturamayan ABD, yirmi yıldır kullandığı terörle mücadele kılıfını, Esad’ın, halkı tâbi tuttuğu kıyıma da giydirmek istemektedir. Bu ise hem Esad’a süre ve haklılık kazandırırken hem de Suriye’ye müdahale etmeyişinin gerekçesi olmaktadır. Zira ABD’ye göre terörist, Hama katliamına benzer bir katliam gerçekleştiren Esad değil, İslam ve İslamî bir yönetim isteyen Müslümanlardır. Zaten ABD girdiği her yere terör ve aşırılıkla mücadele adına girdiğine göre, aynı paralelde hareket eden bir Esad rejimi olduğu sürece, kendisi veya NATO’nun girmesini istemeyecektir. Bu iddiaları yukarıda bahsettiğim Arap Birliği gözlemci heyetinden çıkan Enver Malik de dile getirmektedir. Dahası Malik, gözlemci heyetin üzerine ateş açılmasını Esad’ın heyet üyelerini ülkede terör var kanısına vardırmak için kendisinin yaptırttığını iddia ediyor. (www.KöklüDeğişim.net) Bununla birlikte patlama ve intihar saldırılarını gerçekleştirdiği iddia edilen el-Kaide veya başka bir hareket de bu eylemleri üstlenmiş değildir.
Fakat ABD, Suriye halkına terörist kılıfını giydirmek istemekle esasen tarihî bir hata etmektedir. Zira bu durum, inşallah İslam Ümmeti’nin uyanmasına ve esas düşmanın büyük şeytan Amerika olduğunu hissetmesine neden olacaktır. Bir taraftan self-determinasyon (bir halkın kendi gelecek ve yönetimini belirleme hakkı) diyeceksin, diğer taraftan İslamî bir hayat isteyenleri bu haktan istisna tutacaksın. Bu ise Demokrasinin ütopik bir fikir olduğunu ve ayıplarının örtülemeyecek kadar çok olduğunu gözler önüne sermektedir. Zaten çökmek üzere olan Kapitalizm inşallah Suriye’de kurulacak olan İslam Hilafet Devleti’nin eliyle tarihe 220 yıl insanlığı vahşileştirerek hayvanlık seviyesine düşüren bir sistem olarak kaydedilecektir. Bu Allah için hiç de zor değildir, lakin Allah bunu, bu Ümmet içerisinden müteşekkil bir kitle eliyle yapar. O öyle bir kitledir ki, ona yardım edenler Ensar olarak isimlendirilir ve o yardımcılar, İslam’ın üstünlüğü ve izzetiyle şereflenir… Bu hususta Şam’daki Müslümanlara yardım etmezsek Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem in kınadığı kimselerden oluruz.
“Şam halkı helak olduğu zaman sizde hayır kalmaz. Ümmetimden yardım görmüş bir topluluk daima olacaktır ve Kıyamet’e kadar onları yardımsız bırakanlar onlara zarar veremezler.” (Sünen-i Tirmizi)
Sonsöz olarak deriz ki, nefis muhasebesiyle meşgul olanlar gerçek muhasebe günü gelmeden önce Suriye ve diğer yerlerde zulüm altında yaşayan, ırzı ve namusu ayaklar altına alınan ve güçsüz olan kadınlar, çocuklar ve yaşlılar için mesuliyetlerimiz yok mu? Bu mesuliyetlerimizi yerine getiriyor muyuz, diye düşünmelidirler. Zaten aç kalmış Somali halkı hususunda devlete varıncaya kadar mesuliyetlerimizin olduğu birçok kesim tarafından dile getirildi. Suriye halkı ise açlıktan ziyade can, mal ve ırzlarıyla birlikte bazı yerlerde açlık sıkıntısı da çekmektedir. Bu sebeple Suriye Müslümanlarına karşı mesuliyetlerimiz daha bir fazla olması gerekir. Zira Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuşlardır:
مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِي تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ مَثَلُ الْجَسَدِ إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى
“Birbirlerini sevmekte, birbirlerine merhamet etmekte ve birbirlerine yardım etmekte müminler bir vücut gibidirler. Vücudun herhangi bir uzvu rahatsızlandığı zaman diğer azalar da ateşlenerek ve uykusuzlukla ona icabet ederler.” Bizler mesuliyetlerimizi hainlerin ihanetine göre değil de Rab’bimiz Allah Azze ve Celle’nin emanetine göre belirlemeliyiz.
وَمَا لَكُمْ لاَ تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاء وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ وَلِيًّا وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ نَصِيرًا
“Size ne oluyor da Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu beldeden çıkar; bize Katından bir sahip gönder; bize Katından bir yardımcı ver” diyen zayıf erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda kıtal etmiyorsunuz (savaşmıyorsunuz)?” (en-Nisa 75)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış