Kur’an-ı Kerim, Allah Azze ve Celle’nin Muhammed Mustafa SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e indirdiği kitabıdır. Sözkonusu Mukaddes kitaba doğru noktadan bakmak çok önemlidir.
Zira yukarıdan bakıldığında Kur’an-ı Kerim sadece, insanoğlunun dilinden çıkan edebiyatın sunamıyacağı tüm mükemmelliği kendisinde barındıran bir teorik kitap olarak görülmektedir.
Aşağıdan bakıldığında ise Kur’an-ı Kerim sadece ahlaki tüm mükemmelliği içerisinde barındıran, ibretlik kıssalar bütünü bir kitap olarak görülmektedir.
Bunun için ilk önce insan, insanın ne olduğunu incelemelidir. Ancak bu şekilde insan nerede duracağını bilir ve böylelikle Kur’an-ı Kerim’e doğru bir noktadan bakmış olur.
İnsan, düşünme kabiliyetiyle şereflendirilmiş fakat bunun yanı sıra çeşitli acziyetlerle sınırlandırılmış bir varlıktır. Aynı zamanda iradesinin serbest bırakılmış olmasıyla ömrü boyunca seçim yapmak gibi bir zorlukla yaşamak durumundadır. Bundan dolayı doğru ve yanlış seçeneklerini belirleyen bir ölçüye muhtaçtır. Kur’an-ı Kerim ise bu ölçüyü ortaya koymaktadır:
وَاللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَقُّ أَنْ يُرْضُوهُ إِنْ كَانُوا مُؤْمِنِينَ
“Eğer Mümin iseler Allah ve Rasulü’nü razı etmeleri daha doğrudur.” (et-Tevbe 62)
Yani Kur’an-ı Kerim bir felsefe veya edebiyat kitabı değil, bir hayat nizamı içeren düsturdur. Kur’an-ı Kerim’e işte bu noktadan bakılmadığında ölçü şaşmaktadır.
Allah rızası yerini, günümüzde olduğu gibi güç veya çıkara dayalı menfaate bırakmaktadır. Öyleki menfaat, liderlerin ve halkların ölçüsü haline gelmiştir. Halklar, yöneticileri sağladıkları menfaatlere göre değerlendirmekte ve muhasebe etmektedirler. Hatta sadece günlük hayatı kolaylaştıran işler muhasebe edilmekte, bunun dışındaki işler göz ardı edilmektedir. Mesela şu cümleler artık insanlara yerleşmiştir: “Hükümet refah seviyesini yükseltti, yollar yaptı, sağlık hizmetleri iyileştirildi, belediye hizmetleri geliştirildi, okul kitapları bedava dağıtılıyor, bedava kömür dağıtılıyor, İstanbul’a üçüncü köprü inşa edecekler... Hükümet görevini çok iyi yerine getiriyor, bu hükümet çok iyi bir hükümet.”
Bu şekilde halk, devletten razı olduğunu dile getirmektedir. Peki ya Allah Azze ve Celle razı mıdır?
Bu sorunun cevabını Allah Azze ve Celle Sebe halkını anlatan kıssa içerisinde vermektedir.
لَقَدْ كَانَ لِسَبَإٍ فِي مَسْكَنِهِمْ آيَةٌ جَنَّتَانِ عَن يَمِينٍ وَشِمَالٍ كُلُوا مِن رِّزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُ بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ
“Andolsun, Sebe’ halkı için kendi yurtlarında bir ibret vardı: Biri sağda biri solda iki bahçe bulunuyordu. Onlara şöyle denilmişti: “Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin. Beldeniz iyi bir belde, Rabbiniz de Gafur’dur.” (Sebe 15)
Sebeliler, her yönden çok gelişmiş bir halk olarak bilinmekteydiler. Baraj inşa edebilecek kadar yüksek bir teknolojik seviyeye ulaşmışlardı. Sulama yapıp, yaşamakta oldukları bölgeyi yeşillendirmişlerdi. Böylelikle estetik yönüyle çarpıcı, bereketli bağ ve bahçeleri olan görkemli topraklar üzerinde hayatlarını sürdürmekteydiler. Ayrıca, Sebe ülkesi ticaret yolları üzerinde bulmaktaydı. Bu nedenle de dönemin en gözde beldelerinden biri haline gelmişti. Sözün özü, Sebeliler çok ileri bir refah seviyesine erişmişlerdi.
Aynı zamanda Sebe devleti, bölgenin en güçlü ordularından birisine sahipti. Hatta bu ordu dikkat çekecek kadar kuvvetliydi. Zira Allah Azze ve Celle, Sebeli bir komutanın şu sözlerini Kur’an-ı Kerimde bizlere aktarmaktadır:
قَالُوا نَحْنُ أُوْلُوا قُوَّةٍ وَأُولُوا بَأْسٍ شَدِيدٍ وَالْأَمْرُ إِلَيْكِ فَانظُرِي مَاذَا تَأْمُرِينَ
“Biz kuvvet sahibiyiz ve zorlu savaşçılarız. Hüküm (yönetim) konusunda karar senindir, artık sen bak, neyi emredersen (biz uygularız).” (en-Neml 33)
Allahu Teâlâ’nın bahşettiği bu nimetler ve güçlü bir ordunun verdiği emniyetli bir hayat karşılığında Sebe halkının tek yapması gereken, ayette belirtildiği gibi “O’na şükretmekti”. Fakat onlar böyle yapmadılar. Kendilerine gelen peygamberlerin sözlerine kulak asmadılar, hatta onları yalanladılar. Nebilerin, Allah Azze ve Celle’den getirdikleri emirlere itaat etmediler.
فَأَعْرَضُوا
“Fakat onlar yüz çevirdiler...” (Sebe 16)
Kendilerine bunca nimetleri veren Malik olan Allah Azze ve Celle’ye karşı böbürlendiler. Allahu Teâlâ’nın emriyle bir sel bu toprakların bereketini, bundan dolayı sönen ticaretle de Sebe devletinin gücünü Sebe halkının elinden aldı.
فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ سَيْلَ الْعَرِمِ وَبَدَّلْنَاهُم بِجَنَّتَيْهِمْ جَنَّتَيْنِ ذَوَاتَى أُكُلٍ خَمْطٍ وَأَثْلٍ وَشَيْءٍ مِّن سِدْرٍ قَلِيلٍ ذَلِكَ جَزَيْنَاهُم بِمَا كَفَرُوا وَهَلْ نُجَازِي إِلَّا الْكَفُورَ
“...Biz de üzerlerine Arim selini gönderdik, onların bahçelerini, buruk yemişli, ılgınlık ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik. Nimetlere karşı nankörlük etmeleri sebebiyle onları işte böyle cezalandırdık. Biz (bu şekilde) ancak nankörleri cezalandırırız.” (Sebe 16-17)
Yani bu kavmin helak edilişi, onların nankörlük, isyankârlık ve küfürlerinin bir cezasıdır. Ve sürdükleri refah dolu bir hayat onları kurtaramamıştır. Zira Allahu Teâlâ’nın istediği, altınlar takınmış ve ipeklere bürünmüş insanlar değil, kendisinin ulûhiyetini kabul eden ve bunun neticesinde emirlerine itaat eden kullardır.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi Allah Azze ve Celle ancak O’nun hâkimiyetini tanıyan ve buna göre hayatını idame ettiren kullarından ve bu kulların oluşturduğu bir toplumdan razı olacaktır. Günlük hayatın sıkıntısızca, su gibi akıp gitmesi fakat Allah Azze ve Celle’nin Şeriatından uzak durulması kesinlike Allah Azze ve Celle’yi razı etmemektedir ve etmeyecektir de.
Evet, bugün Türkiye Cumhuriyeti her anlamda yükselen bir ülkedir. Aynı zamanda güçlü bir orduya sahiptir. Fakat tıpkı Sebe devleti gibi topraklarının bereketi ve stratejik önemiyle, (sözde) yükselen refah düzeyi ve artan gücü başını döndürmüştür. Ve aynı hataya düşmüştür. Israrla ve bilinçli bir şekilde, dört elle Laikliğe sarılarak Allah Azze ve Celle’nin Şeriatını ezip geçmiştir. Öyleki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de Laikliğin Anayasaya girişinin 75. yıl dönümü çerçevesinde yayınladığı mesajında şöyle demektedir:
“Laikliğin ikinci yönünü din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması oluşturmaktadır.”
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise mesajındaki şu sözlerle Laikliğin öneminden ve Türkiye Cumhuriyeti’ne kazandıracaklarından bahsetmektedir:
“75 yıllık tecrübe göstermiştir ki Laiklik ilkesi, Cumhuriyetimizin demokratikleşme çabalarıyla en ideal ve modern anlamda sosyal bir hukuk devleti olma gayretleriyle bir arada ele alındığında ülkemizin ilerlemesi, kalkınması, barış, huzur ve istikrar içinde geleceği şekillendirmesi noktasında hayati bir önemi haizdir.”
Şimdi bütün bu aktardıklarımızın ışığında bakıldığında, İslam’ın hükümlerinin rafa kaldırılmasının hayati bir öneme sahip olduğu bir devletten Allah Azze ve Celle razı mıdır?!
Şuan devletin başında, 2023 yılında, Türkiye Cumhuriyeti’nin, dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına girmesini hedefleyen bir yönetim mevcuttur. Ekonominin yükseltilmesi Allah Azze ve Celle’yi razı edecek midir?!
Bu ülkede refahın yükseltilmesi, yeni yolların, köprülerin, modern binaların, hastanelerin, okulların, vs. yapılması Allah Azze ve Celle’nin rızasının elde edildiği anlamınamı gelmektedir?!
Cevap ortadadır...
Dünya nimetleri insanlar tarafından kullanmaları için yaratılmışlardır. Allah Azze ve Celle dünya nimetlerini Müslümanların ayakları altına sermiştir. Allah Azze ve Celle, Müslümanların refah içerisinde huzurlu bir hayat yaşayabilmeleri için Rasulullah’ın sözleriyle şu hükmü indirmiştir:
الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلاثٍ الْمَاءِ وَالْكَلا وَالنَّارِ
“Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Su, mera ve ateşte.”
Suyun, elektriğin ve gazın halka bedava sunulması gerektiğine delil olan bu hadisin yanı sıra, İslam dini eğitim ve sağlık hizmetlerinin de bedava olmasını emretmektedir.
Yani Allah Azze ve Celle, Müslümanlara böylesine refah dolu ve yüksek yaşam standartlarının hâkim olduğu bir hayat sunmaktadır. Dahası onların bu şekilde yaşamasını istemektedir. Ve elbette Yaratıcısına boyun eğen Müslümanlar buna layıktırlar! Fakat bu ancak Müslümanların, Allah Azze ve Celle’yi tanıyan ve O’nun Şeriatıyla yöneten bir devletin eliyle mümkün olacaktır. Çünkü sadece böyle bir devlet, sırf O’nun rızasının derdinde olacaktır, O’nun herşeyin Malik’i olduğunu anlayabilecek ve böylelikle dünyevi menfaatleri elde etme ve sahiplenme peşinde değil aksine bu menfaatleri kullarının hizmetine sunup, sadece Allah Azze ve Celle’yi memnun etme gayesi içerisinde olacaktır.
Müslümanların hayatlarının kolaylaştırmasının dışında dünya nimetlerinin Allah Azze ve Celle için hiç bir değeri yoktur. Zira ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللَّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ “Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki varılacak iyi yer, Allah'ın katındadır.” (Âl-i İmran 14)
Peki ya, Allah Azze ve Celle katında bir sinek kanadı kadar değeri olmayan dünya menfaatleri uğruna, Allah Azze ve Celle’yi razı etmemeye ve bir tek emrini dahi çiğnemeye değer mi?! Zira bizlere “hayat veren” tam da bu emirler değil mi?!
وَمَا أُوتِيتُم مِّن شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَزِينَتُهَا وَمَا عِندَ اللَّهِ خَيْرٌ وَأَبْقَى أَفَلَا تَعْقِلُونَ
“Size verilen şeyler, dünya hayatının geçim vasıtası ve süsüdür. Allah katında olanlar ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ buna aklınız ermeyecek mi?” (el-Kassas 60)


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış