Toplumda Şiddet Ve Ceza Hukuku

Esma Sıddık

Fıtratları gereği insanlar bir arada yaşarlar. Bir arada sürdürülen yaşamın istikrarlı olabilmesi için nizamlara ihtiyaç vardır. Söz konusu nizamların iki kaynağı vardır: insanoğluna Allah Azze ve Celle tarafından vahyedilen nizam -ki bu İslam Şeriatı’dır- ve insanoğlunun zihninden türeyen nizamlar. Bu nizamlardan çıkan kanunlar, doğru ve yanlışları yani insanların hayatları esnasında, içinde kalmaları ve aşmamaları gereken sınırları belirlerler. 

Kanunların çizdiği sınırların aşılması suç işlendiği anlamına gelir. Diğer insanların veya geniş anlamda toplumun daha fazla zarar görmemesi için ceza verilmesi gerekir. Öyle ki cezanın gerekliliği hususunda, tüm insanlık hemfikirdir. Fakat cezanın şekli hususunda fikir ayrılıkları vardır. Şu iki fikir arasında, insanoğlu asırlardır gidip gelmiştir. 

Birincisi; faydacılığı esas alan nisbi ceza teorisi.

Nisbi ceza teorisi, liberal Demokrasi olarak da bilinen Laik Demokrasi nizamını yani kısacası Kapitalizm ideolojisini ortaya çıkarmış olan felsefi akım, Aydınlanmanın temel unsurlarından biridir.

Bu ceza düşüncesi, insanlara ceza vermek gibi bir ahlakî hakkın olmadığını savunur. Hatta prensip olarak, cezalandırmanın kendi başına bir suç olduğunu, insanların mutluluklarının bu şekilde engellendiğini savunur. Bu faydacı düşünceyi benimseyenlere göre ceza sadece toplumdaki genel mutluluğu/huzuru arttırdığı takdirde veyahut ileride işlenecek suçları engelleyebilecekse haklı görülebilir. Yani ceza, amaç değil araç olarak görülür. Dolayısıyla cezaya, pratikte herhangi bir fayda sağlayacağı takdirde başvurulması gereken yol olarak bakılır. Öyle ki bu ceza, uygulamada iyi sonuçlar doğurursa verilir, denir. Ceza ölçüsünü belirlemede faydacılar, işlenen suçun ortaya çıkardığı kötülük nisbetine bakarlar. İşlenen suç ne kadar kötüyse, cezası da o denli artmalıdır. Zira önemli/esas olan işlenen suçun gelecekte işlenmesinin önlenmesidir, derler. Yani cezalandırma aracı gelecekle ilgilidir. Faydacı ceza teorisi, suç işleyenin perspektifinden zamanda ileriye bakar ki gelecekte suç işlenmesi önlenebilsin. 

İkincisi; kefareti esas alan mutlak ceza teorisi…

Mutlak ceza teorisi, herhangi bir suça maruz kalan kişiye haksızlık yapıldığını ve adaletin gereği olarak da bu adaletsizliğin düzeltilmesi gerektiğini kabul eder. Yani suç işleyenin meydana getirdiği acıyı dindirmesi ve hatasını düzeltmesi gerektiğini savunur. Bunu yapamadığı takdirde ise suça maruz kalan kurbanın çektiği acıyı çekmesi gerektiğini söyler. Meşhur deyimle, “göze göz, dişe diş.” Mutlak ceza teorisi, suça maruz kalan kurban perspektifinden zamanda geriye bakar. Çünkü cezalandırmada hedeflenen netice, adaletin, içerisinde bulunulan anda tekrar sağlanmasıdır. 

Bu iki fikri uzlaştırmaya çalışanlar da olmuştur. Buradan uzlaştırıcı yaklaşımı esas alan ceza teorisi çıkmıştır. 

Uzlaştırıcı ceza teorisinde, ceza hem geçmişe, hem geleceğe yöneliktir. Bu düşünceye göre kefaret ve suçu önleme hususları birlikte değerlendirilir. Yani suçluyu cezalandırmanın ve böylelikle suçu telafi etmenin fakat aynı zamanda adaletli olmanın yolları aranır. Bunların yanı sıra suçun ileride işlenmesi olasılığı ortadan kaldırılmaya çalışılır. Yani ceza rehabilite edici olmalıdır. Bu husustaki en etkili düşünce Hümanizm düşüncesi olmuştur. 

Suç işlenmesi ve toplumda şiddetin vuku bulmasının önüne geçebilmek için şu üç nokta çok önemlidir: 

1. Eğitim; birincil önleme.

Eğitim verilerek insanların suç işlemeyi düşünmelerini engellemek. 

2. Caydırıcılık; ikincil önleme.

Eğitim verilmesine rağmen suç işlemeyi düşünen insanların bu düşüncelerini hayata geçirmelerini engellemek.

3. Yeniden eğitim; üçüncül önleme.

Suçlu, bir ıslah kurumu aracılığıyla birinci noktaya geri yönlendirilir.

Tedavi etmek gibi hayatî öneme sahip bir mesleği icra eden bir doktorun öldürülmesi, gelecek nesilleri yetiştirmek gibi değerli mesleği olan bir öğretmenin dövülmesi ve bunlara benzer birçok olayın sıklıkla yaşanmasıyla Türkiye’de şiddetin ulaştığı noktayı bir kez daha gördük. 

İnsanlar artık daha sık şiddete başvurmaktadırlar. Bu nedenle bu mesele gittikçe daha fazla büyüyen bir problem haline gelmiştir. Mevcut kanunlar değiştirilerek şiddete çözüm aranmaktadır. Fakat yine de başarılı olunamamaktadır. 

İnsanoğlu iyiye ve kötüye meyilli yaratılmıştır. İçerisinde bulunduğu toplumun sunduğu zihniyetten beslenir. Bu yüzden tırmanan şiddet probleminin başlıca nedeni eğitim meselesidir. 

Bu topluma uygulanan Laik Kapitalist ideoloji eğitim sistemini şekillendirmektedir. 

Dolayısıyla bu sistemin eğitim çarkından geçen insanlar, çeşitli zehirli fikirlere maruz kalmaktadırlar. Sunulan menfaatçilik fikri, insanların her şeyden çok menfaat elde etmeyi arzulamalarına ve bu düşünceye göre fiillerine yön vermelerine neden olmuştur. Ferdiyetçilik fikri ise insanları yaptıkları fiillerin diğer insanlar üzerindeki etkisine karşı duyarsız yapmıştır.

Aynı zamanda hayatı, öncesinden ve sonrasından ayırmasıyla bu, insanların zihinlerinden yapılan işlerden mutlak hesaba çekilme fikrini uzaklaştırmıştır.

Nihayetinde bu fikirlerin birleşimi insanı şiddete başvurmaya hazır bir hale getirmiştir. 

Türkiye Cumhuriyeti ve diğer devletler, bu şiddet problemini ceza hukuku vasıtasıyla çözmeye çalışmaktadırlar. Fakat nasıl bir çözüme başvurulabileceği konusu pek de net değildir. Zira çeşitli ceza teorileri arasında gidip gelinmektedir.

Bu nedenle çeşitli ceza teorilerinin izlerini görmekteyiz toplumda. Fakat hiçbiri de bütünüyle ve saf haliyle uygulanmamaktadır. Sonuç olarak bu cezaların, suç işleme ihtimali olan insanlar üzerinde bir caydırıcılık etkisi yoktur. Bilakis, yakalanmadan suç işleyebilmek dâhilik olarak görülmektedir. Aynı zamanda şiddete maruz kalan kurban nezdinde adaletin tesis edildiği fikri oluşmadığından, toplumda huzur da sağlanamamıştır. 

Şeriat, suç ve ceza meselesine İslam’ın hayata bakışından hareketle çözüm getirmektedir. Laik sistemin aksine İslam, insana yaşamakta olduğu bu hayattan sonra başka bir hayatın daha olduğunu, ölümden sonra dirilişin olduğunu öğretir. 

Bu dirilişin ardından herkes hesaba çekilecektir. Öyle bir hesap ki bu, her bir bakışın, her bir cümlenin, her nefesin hesabı sorulacaktır. Zira Allah Celle Celaluhu şöyle buyurmuştur:

يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ أَشْتَاتاً لِّيُرَوْا أَعْمَالَهُمْ فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرّاً يَرَهُ

“O gün insanlar amellerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük kabirlerinden çıkacaklardır. Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onun mükâfatını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir.” (Zilzal 6-9)

Bu hesabın ardından insanın ikinci ve ebedî hayatını yaşayacağı mekânı belli olacaktır.

لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ وَلَا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلَا ذِلَّةٌ أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ وَالَّذِينَ كَسَبُوا السَّيِّئَاتِ جَزَاءُ سَيِّئَةٍ بِمِثْلِهَا وَتَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ مَا لَهُمْ مِنَ اللَّهِ مِنْ عَاصِمٍ كَأَنَّمَا أُغْشِيَتْ وُجُوهُهُمْ قِطَعًا مِنَ اللَّيْلِ مُظْلِمًا أُولَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

“Güzel iş yapanlara (karşılık olarak) daha güzeli ve bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir kara bulaşır, ne de bir zillet. İşte onlar cennetliklerdir ve orada ebedî kalacaklardır. Kötü işler yapmış olanlara gelince, bir kötülüğün cezası misliyledir ve onları bir zillet kaplayacaktır. Onları Allah(ın azabın)dan koruyacak hiçbir kimse de yoktur. Sanki yüzleri, karanlık geceden parçalarla örtülmüştür. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır. “ (Yunus 26-27)

İslam’ın ışığında en sonunda tam adalet oluşacaktır. En sonunda hiç kimse hak ettiği cezadan kaçamayacaktır ve hiç kimseden kazandığı mükâfat alınmayacaktır.

وَنَضَعُ الْمَوَازِينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئاً وَإِن كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِّنْ خَرْدَلٍ أَتَيْنَا بِهَا وَكَفَى بِنَا حَاسِبِينَ

“Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Öyle ki hiçbir kimseye zerre kadar zulmedilmeyecek. (Yapılan iş) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirip ortaya koyacağız. Hesap görücü olarak biz yeteriz.” (el-Enbiya 47)

İnsanoğlunun sürdürmekte olduğu hayatı esnasında birtakım ruhanî, maddî ve çeşitli sosyal ihtiyaçları olur. İslam insana bu ihtiyaçların tamamını tatmin etme olanağı sunar. Bu ihtiyaçları tatmin etmekte kullanması gereken ölçüyü Allah Azze ve Celle şöyle belirtmektedir:

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. “ (ez-Zariyat 56)

Yani Allah Azze ve Celle’nin nezdinde, bu hayattaki en önemli mesele Allah Azze ve Celle’ye kulluktur. İnsanoğlunu yoktan var eden Allah Azze ve Celle olduğuna göre, O’na kulluk, O’nun düsturuna uymak, maddî, ruhanî ve sosyal ihtiyaçları doğru şekilde tatmin etmenin tek doğru yoludur. İnsanoğlu, ihtiyaçlarını doğru şekilde tatmin ettiğinden, bu hayatta ve bundan sonraki ebedî hayatta mutluluğu ve huzuru yakalayacaktır.

Özetle, İslam’ın hayata bakışındaki en önemli husus kanunlara uymaktır. Bununla birlikte, İslam insanı, kanunları aşmaya götürecek motifleri ortadan kaldırır. Kanunları aşmakla, ne dünyada ne de Ahirette, herhangi bir menfaatin elde edilemeyeceğini söyler.

وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكاً وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى

“Her kim de benim zikrimden (Kur’an’dan) yüz çevirirse mutlaka ona dar bir geçim vardır. Bir de onu Kıyamet Günü’nde kör olarak haşrederiz.” (Tâ-Hâ 124)

İslam’ın şiddeti/suçu engelleme ve ceza meselesine bakışı

Suç işlenmesini engellemede birinci önemli mesele eğitimdir. Ailenin vereceği eğitimle topluma sağlam şahsiyetli insanlar kazandırılır. Bu yüzden İslam, aile hayatını düzenler ki ebeveynler çocuklarına İslam’ın hayata bakışını sağlıklı ve verimli bir şekilde verebilsinler.

Aileye yapılan İslamî düzenleme şu şekildedir: erkek, nafakayı temin eden ev reisidir. Erkeğin asıl görevi budur. Kadın ise evin içini düzenlemekten ve çocukları eğitmekten sorumludur. Kadının asıl görevi budur. Bu düzenleme neticesinde çocuk güvenli ve şefkatli bir ortamda, İslamî ahlakla yetişecektir, inşallah. Suç işlenmesinin engellenmesindeki ilk önlem budur.

İkinci önlem öğretimdir. Öğretim vasıtasıyla İslam, yeni nesillere hayata İslamî çerçeveden, İslamî bakış açısıyla bakmayı öğretir. Bunun ardından Arapça, hadis ve Kur’an ilmi gibi çeşitli ilimlerde derinleşme imkânı sunulur ki İslam, daha doğru ve derin anlaşılabilsin. Bu öğretim ise ücretsiz sunulur. Böylelikle herkes bundan faydalanma imkânına sahip olur ve herkes bu öğretim sisteminden geçer.

İslamî eğitim ve öğretim sonucu, İslam Devleti’nde insanlar, dünya hayatında Laik bakış açısıyla eğitilmiş insanların aksine, çok farklı duruş sergileyeceklerdir. Laik düzen içerisinde yaşayıp hayata Laik bakış açısıyla bakanlar, suç işlemeyi tabu olarak değil, yasak meyve yani cazibeli fakat tehlikeli olarak görmektedirler.

Bunun aksine İslam Devleti’nde insanlar, eğitim ve öğretimleri boyunca, suç işlemenin kendilerine dünya ve ahirette sadece felaket getireceğini öğrendikleri için, suçtan yüz çevirirler.

Fakat bütün bunlara rağmen suça eğilimli olan insanlar var olacaktır. İslam, bu insanların düşüncelerini fiiliyata dökmelerini engelleyecek, ciddi ve ağır cezalar içeren, caydırma ve korkutma amaçlı bir ceza sistemine sahiptir.

Hırsızın elinin kesilmesi, zina eden evli kişinin taşlanması, zina eden bekâr kişinin kırbaçlanması bilindik örneklerdendir. Bu cezaların ağır olduğunu Allah Azze ve Celle elbette bilmektedir. Zira Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:

الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِّنْهُمَا مِئَةَ جَلْدَةٍ وَلَا تَأْخُذْكُم بِهِمَا رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللَّهِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَائِفَةٌ مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ

“Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanıyorsanız, Allah’ın dini(nin koymuş olduğu hükmü uygulama) konusunda onlara acıyacağınız tutmasın. Mü’minlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun.” (en-Nur 2)

Cezaların korkutma amaçlı olduğu ise, cezaların uygulanmaları esnasında şahitlerin bulunması gerektiğinden anlaşılmaktadır.

İslam’da ceza, insanları suç işlemekten uzak tutmak için verilir. İslam şiddete maruz kalan kurbanın veya kurbanın ardında kalanların bir tatmine ihtiyaçları olduğunu kabul eder. Bu meseleye şu şekilde bir düzenleme getirilmiştir:

وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ فِيهَا أَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِ وَالْعَيْنَ بِالْعَيْنِ وَالْأَنْفَ بِالْأَنْفِ وَالْأُذُنَ بِالْأُذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّ وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌ فَمَنْ تَصَدَّقَ بِهِ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَهُ وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ ا

“Onda (Tevrat’ta) üzerlerine şunu da yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş kısas edilir. Yaralar da kısasa tabidir. Kim de bu hakkını bağışlar, sadakasına sayarsa o, kendisi için keffaret olur. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir.” (el-Maide 45)

Resulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki: “Kim haksız yere, amden (bile bile) öldürülürse velisi şu üç şeyden birini tercihte muhayyerdir: Ya kısas ister. Ya affeder. Yahut diyet alır. “ 

İşte bu şekilde suç işlenmiş olunmasına rağmen suça maruz kalanların nezdinde ve toplumda adalet ve huzur tekrar sağlanır. Allah Azze ve Celle’nin Rahmeti yine tecelli etmiş olur.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz