Bütün bir Ortadoğu coğrafyası ve bilhassa Suriye’de yaşananlar tarihe ve koskoca İslam Ümmeti’nin alnına kanla yazılacak bir zaman dilimine işaret ediyor.
Çünkü ciğer paresini kaybetmiş her anne, feryat eden her çocuk, hapishanelerin demir parmaklıkları arkasında tutsak olan her mazlum, zindanların karanlık dehlizlerinde yokluğa terk edilmiş ve “Ey Mu’tasım neredesin?” diye çığlık çığlığa çağrıda bulunan ancak çağrısı ve çığlığına cevap bulamayan mustazaf Suriyeli Müslümanların yaşadıkları biz Müslümanların tanıklığında gerçekleşiyor.
Özellikle yaklaşık bir buçuk yıldır kanamaya devam eden Suriye bütün Müslümanlar için adeta bir ayna işlevi görür hale geldi. Öyle ki; yaşananları bir dizi rahatlığında seyrederek kan ve gözyaşını artık kanıksamış olanlarla seyirci kalmayanları, yüzeysel siyasi bir takım yorumları bahane ederek yerlerinde çakılıp kalanlarla kardeşlerine reva görülenlere İslam kardeşliği çerçevesinden bakarak harekete geçenleri, sadece yaraları sarmak için harekete geçenlerle köklü bir çözüm için harekete geçenleri birbirinden ayrıştıracak ve herkese gerçek yüzünü gösterecek bir ayna.
Bu yüzden Suriye’de yaşananlar Müslümanlar olarak sahip olduğumuz(?!) bilinç, duyarlılık boyutlarını da ihtiva ederek bizleri hak eksenli olarak ayrıştırmakta ve Müslümanlar adına üretilen hem fikirlere hem de çözümlere bir netlik kazandırmaktadır.
Yaşanan zulüm karşısında susmayı ya da sesini belirli bir tonda yani mevcut iktidar ile doğru orantılı olarak yükseltmeyi tercih ederek uysal nesne konumunda olmayı yeğleyen ve bu durumlarını meşrulaştırmak için ‘ulu'l-emre itaat’ vb. şer’î hükümleri dahi eğip bükmekten çekinmeyenleri deşifre etmektedir.
Hâlbuki “zulüm, umranın harap oluşunun habercisidir” şeklindeki önemli prensibi hem dinimiz İslam hem de yaşanan tarih ortaya koymuştur.
İşte bu anlayış sebebiyledir ki, İslâm toplumlarına acizlik, durgunluk ve zulme ses çıkarmama damgası vurulmuş; üstüne üstelik bu toplumların geri kalmışlığı ve karşılaştığı problemleri çözme konusundaki başarısızlığı İslâm'a yüklenmiştir.
Konu bu boyuta taşındıktan, muhafazakâr bir algıyla zihinler çerçevelendikten sonra görülür ki; devrim dendiğinde bakışlar Batı’ya çevrilmekte, devrimci kişilikler Batı’da aranmakta ve İslam’ın toplumsal değişim projesi göz ardı edilmektedir.
Türkiye’de dahil bütün bir İslam coğrafyasında yaşayan halkların zihniyetlerinin ve dolayısıyla şahsiyetlerinin nasıl dumura uğratıldığını gelin 42 yıl boyunca Libya'yı fare formülüyle yöneten Kaddafi’den dinleyelim:
Günlerden bir gün Kaddafi devrim komitesini toplar. Bütün kurmaylarının da bulunduğu toplantıda der ki: “Ben hepinizden daha akıllıyım ve siz aptalsınız”
Bunun üzerine oradan bulunan herkes şaşırır kalır. Bu şaşkınlıkları geçmeden Kaddafi; “Bunu size ispat edeyim… Kalkın, gidiyoruz…” der ve heyeti çölün ortasında bir yere götürür.
Kaddafi kurmaylarından oluşan heyetteki her bir kişiye sırayla bir kese kâğıdı verir ve içine de birkaç fare koydurur. Daha sonra der ki: “Bu kese kâğıdının içindeki fareleri kaçırmadan, düşürmeden belli bir mesafeye kadar götürüp tekrar geri getireceksiniz.” Fakat kimse fareleri düşürmeden o mesafeyi gidip gelemez. Çünkü yol boyunca fareler kese kâğıdını kemirir ve kaçarlar. Bunun üzerine Kaddafi: “Ben size hepiniz aptalsınız demedim mi?” diyerek kurmaylarına kızar ve içi fare dolu kese kâğıdını kendi alır ve o mesafeyi hiçbir fareyi kaçırmadan gider ve gelir.
Bunun üzerine herkes şaşkına döner ve bunu nasıl başardığını Kaddafi’ye sorarlar: Kaddafi der ki: “Kese kâğıdındaki fareleri taşırken devamlı sallayacaksınız ki başları dönsün, dikkatleri dağılsın ve kese kâğıdını yemesinler... İşte halkları da devamlı bu şekilde dikkatleri dağıtarak bir sarsıntıdan diğerine maruz bırakacaksınız ki sizi yemesinler/rejiminizle uğraşmasınlar.”
İşte bu Kaddafi ve fareler örneğinde de olduğu gibi İslam coğrafyasında bir taraftan Müslüman halklara her türlü gayri insani koşullarda yaşayarak aşağılanmanın bin bir türlüsü yaşatılırken diğer taraftan Batılı dünya görüşü hayata hâkim kılınarak Doğu despotizmi ve İslami beldelerdeki mevcut rejimlerin jakobenliği dillerden düşmeyen bir kamuoyu haline getirilmiştir. Sonrasında ise doğal olarak İslami belde halklarına kalkınmışlığın odak yeri olarak Batı; özgürlükçü, müreffeh ve ideal yönetim modeli olarak demokrasi kolaylıkla pazarlanmıştır. Çünkü doğal olarak geride kalan ileriden gideni takip etme ihtiyacı hisseder, aşağıda olan yukarıdakinin seviyesine ulaşmak ister. Hâlbuki Batı tarafından bugün de despot ve zalim olarak ilan edilen bu yönetimler aslında Batı mamullerinden başkası değildir.
Peki, yaşadıkları coğrafyada ev sahibi oldukları halde misafir olarak kalmaya adeta mahkûm edilmiş, odağında oldukları siyasi olayların öznesi iken uysal nesnesi olması öngörülen Müslüman halkların isyan ateşini yakmaları, zulme ve zalime karşı isyan-kıyam-devrim anlamında Müslüman Türkiye halkının kamuoyunda gerçek anlamda üzerindeki ölü toprağını atarak bir diriliş meydana getirmiş midir?
Hâlbuki Biladu’ş-Şam’ın merkezi Suriye’de bizlerle aynı dine inanan aynı kıbleye yönelen aynı Allah’a itaat edip aynı Rasul’e iman eden yani azalarımızdan biri, canımızdan bir parça olan kardeşlerimizi harekete geçiren akide ile iman ettiğimizi iddia ettiğimiz akide aynıdır. Mensubu olduğumuz İslam Ümmetinin gerçek İslami kimliğini oluşturan akide de aynı akidedir ve o akidenin temellerinden biri, bütün Müslümanların hidayet rehberi Kur’an’da Allah Subhanehu ve Teâlâ toplumsal değişimin nasıl pratize edileceğini;
وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ
“Sizden iyiliğe çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten alıkoyan bir topluluk bulunsun.” şeklinde bildirmiştir.
Ayrıca İslam Ümmetinin vasıflarını da:
كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ
“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz, iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarsınız.” şeklinde beyan etmiştir.
Ayetler incelendiğinde görülür ki; iyiliği emretmek en iyi usulle davet sınırında durmakla birlikte, kötülükten alıkoymakta bu sınırı aşıp kötülüğü durdurmayı pratik bir zemine taşımaktadır.
Bu konudaki pratik yol haritasını ise, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şu şekilde çizmiştir:
“Zalimi görür de onun ellerini yakalamazsanız, katından gelecek azabı Allah neredeyse size umumi kılar.”
Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, cihadın en faziletlilerinden kılmak suretiyle mü'minleri bu görevi yapmaya teşvik etmiştir:
“Şehitlerin efendisi, Hz. Hamza'dır. Sonra da, zalim bir imama gelerek ona iyiliği emredip kötülükten alıkoyması üzerine sultanın katlettiği kişidir.”
“Cihadın en faziletlisi, zalim sultan yanındaki hak sözdür.”
“Sizden bir kötülüğü gören onu eliyle düzeltsin, gücü yetmezse diliyle düzeltsin, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin, bu imanın en zayıfıdır.”
Hadislerde görüldüğü gibi kötülüğün “elle”, yani pratik, fiili bir kuvvetle düzeltilmesi, diğer yollardan önce yer almıştır. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bu konudaki ikaz yüklü hadislerinden biri de şöyledir:
“İyiliği emredin, kötülükten alıkoyun, zalimin elini yakalayın, onu doğru yola getirin, yoksa Allah kalplerinizi birbirinize vurur.”
Bütün bu şer’î ölçüler ışığında ortaya çıkan can alıcı soru şudur:
Kardeş Suriye halkını harekete geçirirken aynı akideye iman eden biz Müslümanları onlara gerçek anlamda zalimin elini tutup onu zulmetmekten alıkoymak adına yardım etmek için harekete geçirmeyen nedir?
Bu soruların cevabını akidemiz ve onun fikir ve çözümleriyle olan rabıtamızdaki kopuklukta aramak gerekiyor. Çünkü İslam akidesi karşılaştığımız her problemi çözmek ve her zalime haddini bildirecek çözümü ortaya koymaktan aciz değildir.
Hâlbuki işimiz bugünde olduğu gibi yas tutmak değil zalimin elini tutmak, akan kanı durdurmak değil midir?
Fakat şahit oluyoruz ki, ibadet bilinciyle yapılan eylemler zalime haddini bildirmek ve Suriyeli Müslüman kardeşlerimizin feryadını dindirmekle sonuçlanmıyor. Görüyoruz ki, Müslümanların tepkileri, meydanları doldurmaları ve öfkeleri dahi kâfirler zalimler ve onların zebanileri için hiçbir şey ifade etmiyor.
Çünkü sahih bir tepki için sadece samimiyet yeterli değildir. Bunun yanında İslam akidesi kaynaklı sahih bir uyanıklık ve irade elzemdir. Çünkü irade; bir konuda azmetmenin, karar vermenin yansımasıdır. Uyanıklık (bilinç); ise vakıayı fikir ve metodla kuşatmak demektir. Sahih iradeyi fikir ve metod hakkındaki doğru bilinç doğurmakta, bilinç zafiyeti ise hezimete götürmektedir. Bu bağlamda bilinç; vakıayı kuşatmayı ve vakıaya egemen olmayı gerektirir. Eğer bu gerçekleştirilmezse sarsıcı olması gereken tepkilerimiz bugün de olduğu gibi sanki hiç yokmuş gibi gerçekleşir ve kimsenin umurunda bile olmaz.
İşte asıl sorun; Suriye’de yaşananlara tepki gösterirken İslam akidesi kaynaklı sahih bir uyanıklık ve irade sahibi olamamak ve salt duygusal olarak öfkelenerek ayağa kalkmaktan kaynaklanmaktadır. Bu öfkeyle ayağa kalkan kalabalıklara gerçek anlamda çözüme yönelik bir yol haritası verilmezse Suriye’deki Müslüman kardeşlerimize gerçekten nasıl yardım etmiş olunur?
İslam akidesi kaynaklı sahih bir uyanıklığa sahip olduğumuzda görürüz ki zulmün yeryüzünden silinmesi için haykırırken bakışımızı başımızdaki yönetimlere çevirmek elzemdir. Çünkü mesele salt olarak tepki göstermek olsa bile bireyin ya da bireylerden oluşan toplulukların tepki göstermesi ile bir gücün, otoritenin ifadesi olan devletin göstermelik olmayan, sonuç verecek ciddi bir tepki göstermesi birbiriyle kıyaslanamayacak kadar etki, kapsam ve caydırıcılık bakımından farklıdır.
Bu yüzden tepkilerimizi doğru yerlere yönlendirebilmemiz önemlidir. Örneğin zalim Suriye yönetimine lanet okuyup zalim Esad yönetimine zaman kazandırma politikası güden Türkiye yönetimini yaptıklarından dolayı alkışlamak sahih bir uyanıklıktan uzak gafletin ürünüdür. Çünkü halk olarak bundan öncede “biz ne yapabiliriz ki gücümüz yok “ mazeretine sığınılıyordu. O zaman gücü elinde bulunduranları, orduları harekete geçirebilecek olanları neden olması gerektiği gibi Müslüman kanını dindirecek çözümü tatbik etmeleri konusunda muhasebe etmiyoruz?
Yola gelmiyorlarsa neden Ümmetimizin bu durumunu değiştirmek adına akidemizi, dinimizi ve ondan kaynaklı çözümü otorite, yönetim mevkiine taşımıyoruz. Hani o çok söylediğimiz fakat pratize etmediğimiz İslam’ı hayata hâkim kılma işini gerçekleştirmiyoruz?
İşte bu noktada da konunun daha farklı bir boyutuyla karşılaşıyoruz: Suriyeli kardeşleri için meydanları dolduran Müslüman kitlelerin dahi akideleri kaynaklı, ittifak ettikleri, somut ve içi doldurulmuş ortak bir çözümleri yok.
Müslümanlar olarak her bir kelime-kavram ve slogandan farklı şeyleri anlıyoruz. Anlayacağınız bilinçlerimiz bile darmadağınık. Esasında söz konusu olan sadece Suriye’de değil tüm İslam coğrafyasında akan kan ve gözyaşını dindirmekse yani köklü bir çözümse bunu yeniden icad edecek de değiliz. Çünkü Rene Quenon/Abdulvahid Yahya’nın Modern Dünyanın Bunalımı adlı eserinde altını çizdiği gibi; “doğru bir düşünce yeni olamaz, çünkü hakikat insan aklının bir ürünü değildir. Hakikat bizden bağımsız olarak vardır ve biz onu sadece bilmek ve tanımak zorundayız.”
Aslında Hak’tan gelen, yeryüzünden zulmü silecek olan yani çözüm olan biz Müslümanlar için tatbik sahasına konulmayı beklemektedir. Koskoca bir İslam tarihi de şahittir ki Müslümanlar olarak daha öncede büyük zulümlere maruz kaldık şiddetli saldırılara uğradık. Fakat ne zaman ki İslam’ı hayatın ve toplumun her katmanında tatbikten uzaklaştık, ne zaman ki arkasında savaştığımız ve onunla korunduğumuz kalkanımız parçalandı işte o zaman kâfirler ve zalimlerin leş yiyiciler gibi beldelerimize üşüştüklerine şahit olduk.
İşte bugün de geçmişte olduğu gibi Suriye’den hareketle bütün bir İslam coğrafyasında Allah Subhânehu ve Te'âla’nın hem tek hem de insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in de kendileri dışındakilere karşı tek yumruk olan diğer insanların dışında tek bir ümmet olduğumuzu tek bir devlet çatısı altında göstermenin vaktidir.
Aksi takdirde Suriye Hür Ordu komutanlarından Şeyh Abdurrahman’ın İslam Ümmetinin içinde bulunduğu duyarsızlık zilletine yönelen “Ne Zaman Öfkeleneceksin?!” haykırışıyla muhatabız demektir:
Göz pınarlarınızda yaşlar olacağı güne kadar toplarınızı bize verin
Toplarınızı bize verin ve yerinizde kalın
Ey İslam Ümmeti!
Hala acılarımız acınız, kavgamız kavganızdır
Bizim sokaklarımız sular altında kalırsa sizin sokaklarınızda sular altında kalır
Acılı çığlıklarımız gökleri deliyor
Acaba kulaklarınız nerede?
Biz din kardeşi değil miydik?
Hala din kardeşi değil miyiz?
Ey İslam Ümmeti!
Biz kardeş değil miydik?
Tevhid çatısı altında toplanmıyor muyuz?
Biz acıdan bağırıyoruz ve bazılarınız yakamızı bırakın diye bağırıyor
Biz yitip gitsek mutlu mu olursunuz?
Acı çeksek hoşunuza mı gider?
Kalplerinizin bizimle olması ne anlama geliyor?
Din kardeşim!
Söyle bana ne zaman öfkeleneceksin?!
Ne zaman öfkeleneceksin?
Kutsallarımız çiğneniyor, sen öfkelenmiyorsun
Onurumuz ayaklar altına alınıyor, sen öfkelenmiyorsun!
Öldürülüyoruz, ayaklanıyoruz, susuyorsun!
Ne zaman öfkeleneceksin söyle bana?
Duma’da yaşananlar karşısında öfkelenmedin
Zeynep’e tecavüz ettiler, öfkelenmedin
Hamza Hatip öldürüldü, öfkelenmedin
Hula’da katliamlar yaptılar, öfkelenmedin
Ne zaman öfkeleneceksin söyle bana
Düşmanım, düşmanın namusumuza el uzatıyor, sen öfkelenmiyorsun!
Düşmanım, düşmanın tecavüz ediyor, sen susuyorsun
Kanımda oyun oynuyor, sen izliyorsun…
Allah için, Allah için…
Allah için, İslam için, kutsallar için, mescitler için, çocuklar için öfkelenmedin
Şimdi ne zaman öfkeleneceksin söyle bana?
Utanmadan açıkça söyle hangi ümmettensin?
İntikamımız alınmadı
Yorulma
Yorulma
Bizim için bir şey yapmıyorsan bizden değilsin
Bizden veya İslam Ümmetinden değilsin
Tavşan olarak yaşadın tavşan olarak öl…


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış