Arakan’a Nasıl Yardım Edilir?

Bahaeddin Carda

Birçok Müslümanın haritada yerini dahi göstermekte zorlanacağı Arakan’ın feryadı Müslümanların kulaklarına henüz ulaştı. Bugün Arakan’dan; ‘nerede bir Müslüman nefes alıp veriyorsa orada zulüm, kan ve gözyaşı vardır.’ denklemini doğrulatır nitelikte insanın kanını dondurucu haberler geliyor. Bölgedeki son olaylarda 1.000’den fazla Müslüman’ın hayatını kaybettiği, 90.000’den fazla Müslüman’ın da evsiz kaldığı bildiriliyor.

Arakan’da geçmişi uzun yıllara dayanan yürek dağlayıcı zulümler yaşanıyor. Geçmişi uzun yıllara dayanan ifadesini kullanıyorum. Çünkü uzun süredir mülteci kamplarında yaşayan 75 yaşındaki Arakanlı Kala’nın dilinden dökülen “Bizi bütün acılarımızdan kurtaracak olan ölümü bekliyoruz.” ifadesi hem yaşananların ne derece acı olduğunu hem de uzun yıllardır devam ettiğini gösteriyor.

Öncelikle bilinmelidir ki, Arakan’da Haziran 2012’de başlayan Müslümanlara yönelik saldırılar, katliamlar, yerinden yurdundan etmeler bugüne has zulüm örnekleri değildir. Yaşanan bu zulüm yeri ve göğü yıllardır titretirken sadece biz Müslümanların kulaklarına yeni ulaşmıştır.

Hâlbuki Arakan’da Burma hâkimiyeti sonrasında Arakanlı Rohingya Müslümanlarına yönelik zulüm 1938’de binlerce Müslüman’ın katledilmesi ile başlamıştır. Bu katliamda binlerce Müslüman öldürülmüş, 500.000’den fazla Müslüman bölgeyi terk etmek zorunda bırakılmıştır. 1942’de Müslümanlar yine büyük bir kıyıma uğramışlar, bu dönem yaşanan olaylarda 150.000 Müslüman katledilmiştir. 1947 yılında gerçekleştirilen saldırılarda, 1954 Muson Operasyonu’nda, 1962’deki darbe döneminde, 1978 Kral Dragon Operasyonu’nda on binlerce Müslüman katledilmiştir. Bugün hâlâ hiçbir şeyin değişmediği bölgede Arakan Müslümanlarına yönelik saldırı ve katliamlar devam etmektedir.

Temel insani haklar açısından dahi incelendiğinde görülür ki geçmişten günümüze Arakanlı Rohingya Müslümanlarına reva görülenler insani yardım kuruluşlarının raporlarında da yer bulduğu şekliyle şu şekildedir:

-Arakan’da Müslümanlar geçmişten günümüze sistematik olarak katledilmeye devam etmektedir.

-Hapsedilmiş ve işkence gören çok sayıda Müslüman’ın olduğu bilinmekte ancak kimlikleri ve sayıları hakkında kesin bir bilgiye ulaşılamamaktadır.

-Kadınlara tecavüz edilmektedir.

-Mutad bir uygulama olarak devam eden seyahat yasağının yanı sıra Rohingyalara uygulanan sokağa çıkma yasağı hayatı tamamen felç etmiştir.

-Camiler, mescitler, evler, köyler yakılmakta ve yok edilmektedir. Devletten izinsiz mescit ve medreselerin tamiri yapılamamaktadır. Bu yasağı denetleyebilmek için de mutad bir uygulama olarak mescit ve medreseler yılda üç defa fotoğraflanmak zorundadır. İzinsiz bir tadilat yapılması durumunda altı aydan altı yıla kadar hapis cezası ve para cezası uygulanmaktadır. Son 20 yılda yeni cami veya medrese yapımına asla izin verilmemiştir.

-Tüm aile bireylerinin tamamının yer aldığı bir fotoğraf her yıl hükümet yetkililerine teslim edilmek zorundadır. Doğan her çocuk için ve ölen her aile bireyi için devlete vergi verilmesi zorunluluğu vardır.

-Müslümanların seyahat özgürlüğü yoktur. Bir Müslüman, köyünden başka bir köye gitmek için devlete vergi verip izin almak zorundadır.

-Beton evler yapmaları yasak olan Müslümanlar, evlerini ahşaptan yapmak zorundadır. Devlete ait kabul edilen bu evler yanlışlıkla yanarsa ev sahibi devletin evini yakmaktan altı yıla kadar hapis cezasına çarptırılmaktadır.

-Bir Müslüman iş yeri açabilmek için bir Budist’le ortaklık kurmak zorundadır. Bu ortaklıkta Budist, sermaye koymadan işletmenin yarısına ortak olmaktadır.

-Müslümanlar, hayvanları için her yıl devlete vergi ödemek zorundadır.

-Müslümanların evlenmesi izne tabidir. Evlenmek isteyen Müslüman kadın ve erkekler devlete ayrıca vergi ödemek zorundadır. Vergilerini ödeseler bile devlet izin vermezse evlenemezler.

-Müslümanlar devletin hiçbir imkânından faydalanamamaktadırlar. Örneğin hastalandıklarında devlete ait hastanelere gidemezler.

-Müslümanlar en fazla liseye kadar okuyabilmektedirler.

-Müslümanların devlet dairelerinde çalışmaları yasaktır. Bugün Arakan’da tek bir Müslüman devlet memuru bulunmamaktadır.

-Müslümanlar sabit telefon ya da cep telefonu sahibi olamamaktadır.

-Müslümanların motorlu taşıt sahibi olması yasaktır.

-Bir Müslüman’a bir suç isnat edildiğinde kendisini savunma hakkı verilmemekte ve derhâl hapsedilmektedir. Polis ya da asker sebepsiz yere bir Müslüman’ın evine baskın yapabilmekte ve kendisine herhangi bir suçlamada bulunabilmektedir. Baskını yapanlar tutuklama yapmamak için rüşvet istediklerinde ise istedikleri rüşveti alamazlarsa kişiyi derhâl tutuklamaktadırlar.

-Müslümanların saat dokuzdan sonra sokağa çıkması ve polisten izinsiz akraba ya da komşu ziyareti yapmaları yasaktır.

-Müslümanlar hiçbir ücret almadan devlet ya da Budistlerin işlerinde çalıştırılmaktadır.

-Müslümanların vatandaşlık hakları yoktur. Müslümanlara üzerinde “yabancılara aittir” ibaresi yazan sadece bilgi amaçlı, hiçbir geçerliliği olmayan beyaz bir kimlik verilmektedir.

-Müslümanlara pasaport verilmemektedir. Komşu Bangladeş’e geçmek için geçerli bir belge düzenlenmekte, bu belge bazen geri dönüşte kabul edilmemekte ve bu kişiler ülkelerine geri dönememektedirler.

-Arakanlı Müslümanlar yıllardır sistematik bir şekilde uygulanan zulümden kaçarak çevre ülkelere sığınmış ve uzun yıllardır devam eden mülteci hayat, onlar için yaşama umudu olmuştur. BM tarafından resmî olarak kabul edilen Bangladeş’teki Mülteci Kamplarında toplam 35.000, Kutupalong Gayriresmî Mülteci Kampında ise 95.000 mülteci sürekli açlık ve yoksullukla mücadele etmektedir. Ayrıca Bangladeş’teki kamplar dışında, ormanlık alanlarda ve köylerde 100.000’in üzerinde kayıt dışı Arakanlı mültecinin hayatta kalma mücadelesi verdiği bilinmektedir.

Aramızda binlerce kilometre olsa dahi bilinmelidir ki Arakanlı Müslüman kardeşlerimizle bizleri birbirine bağlayan her şeyden önce akidemiz kaynaklı İslam kardeşlik bağı ile ortak tarihi bağ onlara yardım etmek hususunda bizleri mesul kılmaktadır.

İslam kardeşlik bağının gereğini ifade eden ilahi hitapta Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmaktadır:

وَإِنِ اسْتَنْصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ

“Eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, onlara yardım etmek üzerine borçtur.”

Aramızdaki ortak tarihten gelen bağ ise Arakan’da katledilen Müslümanlar’ın dedelerinin bir zamanlar Müslümanlar olarak gölgesinde yaşadığımız Osmanlı’ya gönderdiği yardımda manasını bulmaktadır. Müslümanların kalkanı yani koruyucusu ve tek çatı altında toplayıcısı Osmanlı Devleti’ni yakından takip eden genelde Asya Müslümanları ve özelde ise Myanmar Müslümanları o dönemde halifeyle irtibat kurmuşlardır. Nitekim 1870'te Birmanya'daki (Myanmar) Ava sultanının sadrazamı Osmanlı yönetimiyle ilişki kurmak için mektup göndermiştir.

II. Abdülhamid döneminde, Osmanlı Devleti’nin Asya’daki faaliyetleri sonucunda tarihler 1897'de Türk-Yunan Savaşı’nı gösterdiğinde Asya'daki Müslümanlar hemen yardım toplayarak Türkiye'ye göndermişlerdir. Savaş ise kısa bir süre sonra Osmanlı Devleti’nin zaferiyle sona ermiştir.

Ayrıca kutsal hac yolculuğunu kolaylaştıran ve dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanların yardımlarıyla inşa edilen Hicaz demiryolu, başta Hindistan, Mısır, Rusya ve Fas'tan olmak üzere Endonezya'dan, Singapur'dan, Güney Afrika'dan, Tunus, Cezayir, İngiltere ve Amerika'dan Müslümanların bağışlarıyla yapılmıştır. İşte Hicaz demiryoluna yardım edenler arasında Myanmarlı Müslümanlar da vardır. Bu fedakârlıklarına teşekkür olarak II. Abdülhamid Myanmar'dan yardım gönderen Müslümanlara Hicaz demiryolu madalyaları göndermiştir.

Bununla birlikte 1912'deki Balkan savaşları sırasında Hindistan, Çin, Singapur ve Myanmar'daki Müslümanlardan maddi yardımlar geldiği gibi, sağlık ekipleri de teşkil edilerek Türkiye'ye gönderilmiştir. Fakat o dönemdeki adıyla Birmanyalı Müslümanların yaptıkları yardımları diğerlerinden ayıran bir özellik vardır: Birmanyalı Müslümanlar fakir ve ülkede azınlıkta olduklarına bakmadan ellerinde ne varsa Türkiye'ye yollamışlardır.

İşte bu nedenle hem kendimizi Müslüman olarak tanımladığımızda altına imzamızı attığımız evrensel kardeşlik beyannamesi hem de ortak tarihimiz gereği Arakanlı kardeşlerimize yardım etme konusunda mesulüz. Fakat bu öyle bir yardım olmalıdır ki geçmişte onların yaptığı gibi yaraya merhem, derde deva, sadra şifa olsun.

Bugün Türkiye kamuoyunda oluşturulan Arakan’a yardım kampanyaları, televizyon ve gazetelerdeki yardıma muhtaç Arakanlı kadın ve çocukların fotoğrafları ile konu devletin de desteğiyle medyatik ve popüler bir zemine taşınmıştır.

İşte bu zemin öyle bir zemindir ki, fedakâr Müslüman Türkiyeli halkın inancıyla olan bağlantısını Somali’ye yardım örneğinde olduğu gibi duygusal olarak açığa çıkartmış fakat fikir planında büyük bir boşluk oluşturmuştur. Çünkü kardeşinin yardıma muhtaç halini görerek vermek, maddi olarak yardımda bulunmak hatta kardeşini kendisine tercih etmek İslam akidesinin temelini oluşturduğu bu ümmetin her bir ferdinin hamurunda olması gereken bir haslettir.

Nitekim mensubu olmakla şükretmemiz gereken bu Ümmetin önden gidenleri kardeşini kendine tercih etmek amelinin canlı örneğini bizlere göstermişlerdir. Yermuk Savaşında kendilerinden beş misli kalabalık bir ordu karşısında hem de Ramazan ayında oruçlu olarak cihad eden ve ağır yaralı olarak yan yana yatan üç sahabe; Haris Bin Hişam, Ayyaş Bin Ebi Rabia ve İkrime Bin Ebi Cehil susuzluktan kavrulmuş bir halde ‘su’ diye inlerken getirilen suyu birbirlerine ikram etmişler ve üçü de oruçlu iken ve su içemeden şehid olmuşlardı.

Sadece bu örnek bile Müslüman’ın sahip olması gereken kardeşi için fedakârlık ruhunu ortaya koymak için yeterlidir. Fakat bugün Arakan için yapılan yardım çağrılarıyla, Müslümanlar için Arakan’a yardım etme, dertlerine derman olma noktasında çıta sadece maddi yardımda bulunmaya indirgenmiş durumdadır. Yapılan yayınlar ve çağrılarla Müslümanlar adeta Arakanlı Müslüman kardeşlerine yapılan zulmün onlara gıda, erzak, giyecek yardımı yapmakla engelleneceğine inanır hale gelmişlerdir. Evet, İslami duyarlılıkların giderek törpülendiği ve menfaate dayalı Batılı dünya görüşünün kök saldığı toplumumuzda bunu bile yapmak bir artı gibi görünüyor olabilir. Fakat unutmayalım ki; “ne yapalım elimizden bu geliyor” diyerek yapılan yardımlar Arakanlı Müslüman kardeşlerimize uygulanan zulmü ortadan kaldırmamaktadır. Zira Rabbimiz bizden elimizden geleni değil, O’nun emrettiği ve sonucunu sorgulamaksızın hayata geçirmemiz gereken yardımı yapmamızı istemektedir.

Unutulmamalıdır ki, söz konusu olan zulüm ise bunun iki tarafı vardır. Biri zalim diğeri ise mazlum. Dolayısıyla mazluma yardım etmek; hadislerde de ifade edildiği gibi zalimin elini onun üzerinden çekmek anlamı taşımaktadır. Otoriteyi yani kuvveti, silahı elinde bulunduran ve bu kuvvetle kendini savunacak hiçbir gücü olmayan mazluma zulmeden zalime karşı ancak onun sahip olduğu kuvvetle eşdeğer ya da daha büyük bir kuvvetle engel olunabilir.

İşte burada sorulması gereken, Arakanlı Müslümanlara yardım edilip edilmeyeceği sorusu değil, yardımın cinsinin ne olacağı ve bu yardımla onlara reva görülen zulmün son bulup bulamayacağı sorusudur. 

Son dönemde yaşadığımız Filistin, Sudan, Somali vb. örnekler de şahittir ki, zulüm altında inleyen Müslüman kardeşlerimize maddeten yardım etmek ve onları doyurmak veya giydirmek ne yazık ki onların ya tok ölmeleri ya da asıl sorunlarının ötelenmesi sonucunu doğurmaktadır. Eğer böyle olmasaydı şimdi bizler bir Sudan bir Somali ve hala bir Filistin sorunundan bahsetmiyor olurduk.

Bu da demek oluyor ki, yapılan yardımın cinsi zulmeden unsurun cinsinden değildir ki onu engelleyebilsin, akan kana ve gözyaşına bir son verebilsin.

Bu durumda farkına varılması gereken önemli bir esasa gelip dayanıyor konu. Müslümanlar olarak bizler dünyanın neresinde zulme uğrayan bir Müslüman varsa onun maddi (gıda, giyecek, barınak vb.) ihtiyaçlarını karşılama işini yardım konusunun esası kıldığımız müddetçe İslam coğrafyasında akan kan ve gözyaşı dinmeyecektir. Fakat ne zaman ki maddi olarak yardımı asli olarak yapılması gereken gerçek yardım yani zalimi zulümden el çektirme işinin sadece bir yan unsuru kılarız işte o zaman kardeşlerimizin acısını dindirecek somut adımı atmış oluruz. Aksi takdirde sadece maddi olarak yardım etmek bile bireysel anlamda tek başına sadece bizleri psikolojik olarak rahatlatma, toplumsal, kitlesel anlamda ise yapılması gereken asli yardımın önünde bir engel olarak kalma işlevi görecektir.

Bu yüzden Arakan’da dâhil yeryüzündeki tüm mustazaf Müslümanlara ancak ve sadece onlara zulmeden devleti, otoriteyi dengi olan ya da daha güçlü bir devlet, otorite ile savarak yardım edilebilir. İşte bu devletin şu anda İslam beldelerinin başına çöreklenmiş ve bizzat varlıklarıyla Ümmetin parçalanmışlığının en birincil nedeni olan devletler olması beklenemez. 

Yıllardır ABD ile terörizmle mücadele adı altında kol kola Müslüman kanını akıtan, sahip olduğu güçlü ordusunu ve silahlarını sadece Müslümanlara karşı kullanan Pakistan hükümeti mi burnunun dibinde yaşanan zulme engel olacak?

Bırakın yeryüzünde zulme uğrayan Filistin halkından Doğu Türkistan’a, Afganistan’dan Irak’a ve hemen yanı başındaki Suriyeli Müslümanlara yaşatılan zulmü ortadan kaldırmayı, Mavi Marmara gemisinde katledilen vatandaşlarının hakkını aramayı, Yahudi varlığına kesinlikle yeterli olmayacağı halde kuru bir özür dahi diletmeyi başaramayan bizzat kendisi büyük sömürgeci, zalimlerin kralı ABD ile dost, müttefik ve stratejik ortak olan Türkiye mi Arakan’da akan kanı dindirecek? 

Elbette hayır.

Arakan’da zulme uğrayan Müslüman kardeşlerimize gerçek yardım; Nil’in kıyısındaki bir kuzudan dahi kendisini adli ilahide sorumlu hissederek, “neredesin Mu’tasım, yetiş!” çığlığına ordusuyla karşılık vererek bütün zalimleri korkudan titreten bir devlet eliyle ulaştırılabilir, çekilen acılara son verilebilir. İşte o zaman Myanmar'daki bir avuç katil Budist’e hak ettikleri ders verilmiş ve Arakanlı Müslüman kardeşlerimize gerçek anlamda yardım edilmiş olur.

Aksi takdirde ölümden kaçan Arakanlı anne Hamide’nin gözyaşları içindeki haykırışı her birimizin vicdanında yankılanmaya devam eder: “İçinizde bize karşı hiç sevgi yok mu?”


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz