Batı, silahlarından çok, kavramlarıyla geliyor üstümüze. Güdümlü, kuduz kavramlarla… Büyütüp beslediği saldırıya programladığı mefhumları, her 10-15 yılda bir üzerimize salıyor. Bizi o kavramlarla düşündürtüyor, o kavramlar eliyle değer biçiyor bize. Bu saldırının son yansımalarından biri İslamofobi. Muhammed Aleyhi’s-Salatu ve’s-Selam’a hakaret eden bir sinema filmiyle yeniden gündeme getirildi. 90’ların başından itibaren tedavüle sokulan bu kavram, Müslümanlara yöneltilen yeni silahlardan biri. Aslında sadece Müslümanlar değil hedefte olan. En az Müslümanlar kadar Batılı ‘halklar’ da bu kavramla vurulmak isteniyor. Gaye, İslam’ın onlar nezdinde bir ‘tercih’ olmasını engellemek. Bu açıdan İslamofobi kavramının açılımı iki yönlü olacaktır. Birincisi egemenler açısından, ikincisiyse onların egemenliğindeki halklar açısından bir değerlendirmeye tabi tutulacaktır.
Fobi//İslamofobi
Fransızca ‘patolojik korku’[hastalıklı korku] anlamındaki ‘phobie’ kelimesinden Türkçeye geçmiştir. O da Eski Yunancada ‘korku’ anlamındaki ‘phóbos’tan geliyor. Psikolojideyse, ‘Belirli nesneler veya durumlar karşısında duyulan olağan dışı, yersiz, mantıksız, güçlü korku’ şeklinde, bir hastalık teşhisi olarak anlam kazanmıştır.
Fobi kelimesinin kökeni ve çeşitli dallarda kazandığı anlamlar, İslamofobi hakkında da ipuçları vermektedir. En yalın anlamıyla bile ‘korku’ hissiyle beraber anılmak isteniyor İslam. Kavramın Oxford Sözlük’te ‘İslam ve Müslüman düşmanlığı/kini ve korkusu’ olarak geçiyor olması da anlamlı! Fakat bu korku, nefret nereden ve ne zaman başladı? Bu korkunun gerçekliği var mı, hakiki yönü ne kadardır? Bu tür soruları cevaplayabilmeyi umuyoruz.
Her ne kadar İslamofobi kelimesinin 90’lı yıllardan itibaren kullanılmaya başlandığını belirttiysek de kavramın yaygınlık kazanması, bilhassa 11 Eylül saldırılarından sonra gerçekleşmiştir. Bu saldırı, Müslümanların gerçekleştirdiği bir saldırı mıydı yoksa bir Amerikan operasyonu muydu tartışıladursun, sonuçları, İslam/Müslüman nefretine hizmet ettirilmeye çalışılmıştır. İslamofobinin, belirgin bir lafızla[İslamofobi] ifade edilmesi 20 yıllık bir geçmişe sahipse de ‘İslam’dan korkma’, ‘İslam’a düşman olma’ içeriğiyle ele alırsak, ilk hak-batıl mücadelesine kadar gidebiliriz. Çünkü İslam’ın verdiği düşünüşe göre batıl, her zaman haktan nefret etmiş, korkmuştur.
Fakat Batı/Hıristiyan mahreçli bir kavram olarak ‘İslamofobi’, tarihisel köken olarak birçok araştırmacı tarafından İspanya’nın fethine[711] dayandırılır. Bu fetih, Avrupa’nın kalbinde 800 yıl hayat süren Endülüs Devleti’nin başlangıcına vesile olmuştur. Hatta Müslüman orduları İspanya yoluyla Pirene Sıradağları’ndan geçerek baştanbaşa Avrupa’yı kuşatma tehlikesiyle burun buruna bırakmışlardır. Müslümanlar ile Hıristiyan Franklar arasında gerçekleşen Puvatya Savaşı’na[732] kadar da Müslüman orduların ilerleyişi durdurulamamıştır. Bazı tarihçilere göre ‘Avrupa’ isminin oluşması dahi bu savaşa bağlanmaktadır. İngilizlerin ünlü tarihçisi Edward Gibbon, bu savaş ve ilerleyiş hakkında “Eğer Müslüman orduları durdurulmasaydı şimdi Oxford’un fakültelerinde ve kürsülerinde Kur’an tefsiri okutulmaktaydı” demiştir.
‘Sekizinci yüzyıldan hemen hemen on beşinci yüzyıla kadar İslam Dünyası’nın her alanda Hıristiyan Batı Dünyasına üstünlük sağladığı sıkça ifade edilir. İslam dünyasındaki sayısız siyasî bölünmelere, hatta Moğol işgallerine ve Müslüman imparatorlukların sınırlarındaki dalgalanmalara rağmen Avrupalılar İslam hegemonyasının farkındaydılar. Avrupalı perspektifinden bakıldığında, güneş Darü’l İslam’ın üzerinde hiç batmıyor gibi görünüyordu. Southern’in[Richard W. Southern] ifadesiyle, “aklın ulaşabileceği ve bilginin doğrulayabileceği yere kadar Akdeniz’in güney ve doğusunda Müslümanlar vardı. Müslümanların hâkimiyeti İspanya’da geriliyorken bile, Türkler sayesinde Doğu Avrupa’ya doğru sürekli yayılıyordu. Bu sebeple Avrupa’nın, kuşatılmışlık duygusundan ve korkusundan hiçbir zaman kurtulamadığını söylemek yanlış olmaz.’
İlerleyen dönemlerde Katolik Hıristiyanların düzenlediği 9 Haçlı Seferi, Müslümanların gerçekleştirdiği onlarca sefer ve fetih, Avrupalı muhayyilesinde şüphesiz ki bir tesir oluşturacaktı. Müslümanlar İstanbul’u almış, Avrupa’nın içlerine, Viyana’ya kadar ilerleyebilmişlerdi. Öyle ki İsmet Özel’in belirttiğine göre Avrupalılar, İnebahtı Deniz Savaşı’na[1571] kadar Müslümanların/Türklerin korkusundan pılını pırtısını toplayıp kaçmayı düşünüyordu. Bu savaşı kazanmış olmaları, onlara bir nebze olsun güven vermişti.
Peki, Avrupalıların, Amerikalıların tarihten bu yana giderek benimsemeye, içselleştirmeye başladıkları bu korku, nefret, düşmanlık hissi doğal mıdır, yoksa gereksiz, mantıksız bir durumdan mı bahsediyoruz? Aslında bu soruya hem ‘evet’ hem ‘hayır’ diyebiliriz. Egemenler zaviyesinden bakarsak bu hal doğaldır. Zira İslam, Allah Subhanehu ve Teâlâ dışındaki tüm efendileri, hükmetme iddiasında olanları reddeder ve tahtlarını darmadağın edeceğini vaat eder. Bu durum hem geçmişte gücü elinde bulunduran kilise-krallık ikilisi için geçerlidir hem de bugün gerek kendi halklarını gerekse de sömürgelerindeki halkları yöneten sermaye-politika ikilisi için geçerlidir.
Ama İslam dışı halklar için konuşursak onların İslam’dan korkmaları, Ona düşman olmaları tamamen yersizdir. Zira İslam geçmişte de bugünde de onlara yaşadıkları hayattan daha adilini, daha merhametlisini verecektir. Onlara İslam’dan korkmaları gerektiğini söyleyenler, kendi çarklarının işlemesini isteyen Demokratik veya monarşik zorbalardır. Kilise ‘korkun’ diyordu zira İslam, onun Kralla beraber kurduğu tezgâhı dağıtacaktı. Ruhbanlığın olmadığı bir dindi İslam. Halife, Tanrısal bir yönetici değildi. O ruhbanlar ki Endülüs hâsılası bilim sanat eserlerini yaktılar. Müslümanları zorla vaftiz edip, torunları sürdüler, köle diye çalıştırdılar, sattılar. Öyle ki çok sayıda Müslüman köle güney Avrupa’nın ekonomisinde Ortaçağın sonundan köleliğin kaldırıldığı 19. yüzyıla kadar önemli rol oynamıştı. Bu köleler vaftiz edilerek Hıristiyan isimleri verildi ve ancak din değiştirmeleri ve vaftiz karşılığında özgürlüklerini kazanabildiler. Bugün ise sermaye kontrolündeki medyayla İslam aleyhine korku salıyor. Bağıra bağıra ‘korkun’, ‘nefret edin’ diyor. Bush, ‘korkun’ diyor. Çünkü İslam, tekelleşmelerini engelleyecek, paranın onların elinde bir güç/devlet olmasını engelleyecek. Politikacılarla birlikte kurdukları al gülüm ver gülüm ilişkisini sonlandıracak. İşte İslam, kendisiyle insan arasında bu tür engeller kalmasın diye cihad müessesini kurmuştur.
Herkesin malumu olduğu üzere Sovyetlerin yıkılışı ile birlikte Hür Dünya’nın düşman algısı değişmiştir. Bir Sovyet karşıtı proje olarak NATO, İslam ve Müslümanlar aleyhine yeni bir görev ile mevcudiyetini devam ettirmiştir. Bugün Afganistan bu örgütün işgali altındadır. İslamofobi’nin karşısında olduğunu söyleyen Tayyip Erdoğan Hükümeti de bu örgütle birlikte Afganistan’dadır. NATO, İslamofobiklerin askerî kolu konumundadır. Uluslararası medya tekelleri ve onların yerli şubeleri İslam/Müslüman figürünü hep çirkin, katı, sert bir formda vermektedir. Sinemadan tiyatroya sanat dünyası için de aynı şey geçerlidir.
Bazı Müslümanlar bu tür saldırılara cevap vermek ve İslam’ın korkulacak bir şey olmadığını ispatlamak adına İslamî anlayışa ters tavırlar sergilemektedirler. ‘Bizden korkmayın çünkü bizde cihat yok.’ ‘Hırsızın elini kesmek, recm, mirasta kadının hakkı gibi hükümler tarihseldir.’ ‘İslam barış dinidir.’ gibi söylemlerde bulunarak İslam’ı karaktersiz bir dinmiş gibi sunmaktadırlar. Bu reaksiyoner bir tutumdur ve bir yanlışa karşı çıkayım derken yeni bir yanlışa kapı açmaktadır. İslam, barış dini değildir. Savaş dini de değildir. İslam, gerektiğinde barışır, gerektiğinde savaşır.
Bu güdük İslam algısı, İslamofobik saldırılarda da göze çarpmaktadır. Cihatçı, devletçi, anti Demokratik olan İslam’a düşmanlıklarını çekinmeden açık eden bu çevreler, uzlaşmacı, siyasî taleplerden yoksun, çoğulcu, ılımlı bir İslam’ı ise tavsiye etmekteler. Hatta bu anlayışın liderlerine meclislerinde, kamaralarında, büyük vakıflarında ödüller vermekte, ülkelerinde muhafaza etmekteler. Bu yüzdendir 16. Benedikt, Papalık koltuğuna oturduğu gün Rasulümüze ve İslam’a hakaret eder ama Lübnan ve Türkiye ziyaretlerinde sıcak mesajlar verir. Afganistan birçok İslam beldesinde askerleri bulunan ABD Başkanı Obama, İslamofobi’nin yanlışlığını dile getirir, İslam’a ve ılımlı Müslümanlara sözde övücü sözler sarf eder.
Batı’da Aşırı Sağın Yükselişi ve İslamofobi
Son yıllarda özellikle Avrupa’da aşırı sağ diye nitelendirilen partilerin yükselişi söz konusu. Bu durum İslamofobi ve zenofobinin[yabancı düşmanlığı] artışına da işaret ediyor. Bu yükselişin kaynağında Batı’nın Hıristiyanik özelliğini hiçbir zaman terk etmeyişinin büyük bir önemi var. Sömürgeciliğin ilk dönemlerinde misyonerliğin üstlendiği görevden, Avrupa Birliği’nin yapısına, simgelerine kadar birçok şey buna işaret eder. Avrupa’da aşırı sağın yükselmesinin en önemli sebeplerden bir diğeriyse Batılı insanın ‘özgürlük’ ve ‘bireysellik’ gibi liberal değerlerin itmesiyle gitgide ‘sorumsuz’ ve ‘davasız’ kalmış olmasıdır. Avrupa’nın perde gerisindeki gerçek siyaset yapıcıları, toplumlarını yakın ve orta gelecekte bir hadaratlar çatışmasına hazırlamak için Hıristiyanlığı, yani İslam düşmanlığını yardıma çağırıyorlar. Bu belki de İbn-i Haldun’un ‘asabiyet’ dediği şeyi toplumlarına yeniden verme gayreti. Bush boş yere ‘Haçlı Seferi’ diye nitelendirmedi 2003 Irak savaşını. Çünkü Papa da geçmişte Haçlı ordularını toplamak için aynı şeyi yapmıştı
Özetle söylemek gerekirse İslamofobi denen İslam düşmanlığı, korkusu, nefreti denen şey, tarihsel arka planı olan bir olgudur. Bugün ise gündeme getirilmesinin asıl gayesi Batılı egemenlerin kendi çıkarlarını korumak ve olası bir İslam hâkimiyetini, Hilafeti engellemeye çalışmak. Engelleyemeseler dahi toplumlarının, Müslümanlarla yaşayacakları olası bir çatışmaya psikolojik olarak hazır olmasını sağlamaktır. Hakikatte ise İslam, hiçbir toplum için bir korku, nefret, düşmanlık simgesi olamayacak kadar temiz ve adil bir ideolojidir. Bu hususla alakalı bazı ayetleri istifadenize sunarak yazımızı sonlandırıyoruz:
وَلَن تَرْضَى عَنكَ الْيَهُودُ وَلاَ النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ قُلْ إِنَّ هُدَى اللّهِ هُوَ الْهُدَى وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم بَعْدَ الَّذِي جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ
“Sen onların dinlerine uymadıkça, Yahudi ve Hristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olmazlar. De ki: “Şüphesiz doğru yol, Allah'ın (gösterdiği) yoludur.” Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva(istek ve arzu)larına uyacak olursan, senin için Allah'tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.” [Bakara 120]
لَأَنتُمْ أَشَدُّ رَهْبَةً فِي صُدُورِهِم مِّنَ اللَّهِ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَّا يَفْقَهُونَ
“Andolsun ki onların kalplerine, Allah'tan korktuklarından daha çok korku veriyorsunuz. Çünkü onlar, Allah'tan korktuklarından daha çok, sizden korkuyorlar. Çünkü onlar, hayatın ve hadiselerin gerçeklerini bilmeyen ve anlamayan bir topluluktur.” [Haşr 13]
وَنُرِيدُ أَن نَّمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الْأَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ أَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثِينَ وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الْأَرْضِ وَنُرِي فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُم مَّا كَانُوا يَحْذَرُونَ
“Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyorduk. Ve (istiyorduk ki) onları yeryüzünde 'iktidar sahipleri olarak yerleşik kılalım', Firavun'a, Haman'a ve askerlerine, onlardan sakındıkları şeyi gösterelim.” [Kasas 5,6]
الَّذِينَ إِن مَّكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ أَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنكَرِ وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الْأُمُورِ
“Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleştirir, iktidar sahibi kılarsak, dosdoğru namazı kılarlar, zekâtı verirler, ma'rufu emrederler, münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir.” [Hacc 41]


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış