SURİYE; SONUN BAŞLANGICI, ASKERİ MÜDAHALE

Abdulkadir Çimen

Suriye’de yaşanan Baas ve Beşar Esad zulmüne karşı, Müslüman halkın direnişi yaklaşık 2 yıla dayandı. Arap baharı zincirinde gelen Suriye kıyamı, aslında olayların ilk başladığı andan itibaren diğer bölgelerdeki kıyamlardan farklı olacağının sinyallerini vermişti. Öyle ki yıllardır Baas’ın baskıcı rejiminin altında ezilmiş olan Müslümanlar öyle bir direniş ve kıyam gerçekleştirdiler ki; bu onların namluların karşısında bilerek ve isteyerek dikilmelerine, ölümü göze alarak Bass rejiminin aşağılık Şebbihalarına karşı dimdik durmalarına neden oldu. Şüphesiz bu cesaret onların Allah ve Resulüne olan bağlılıklarından ve samimiyetlerinden geliyordu. 

Arap baharı sürecini kendi istekleri dâhilinde yönlendirmeye çalışan batılı ülkeler ise, hiç şüphesiz Suriye’de böyle bir kıyama ihtimal vermemişlerdi.  Suriye’de işlerin istedikleri gibi gitmediğini anladıktan sonra ise, bir dizi önlemler almaya başladılar. İş öyle bir safhaya geldi ki; kimyasal ve biyolojik silahlar bahane edilerek, Suriye’ye yapılacak bir askeri müdahalenin senaryolarını yazmaya başladılar. Çeşitli bahanelerle savaş gemilerini Akdeniz’e konuşlandırdılar. Yetmedi bütün askeri üslerini teyakkuza geçirdiler. Dikkatleri başka yöne çekmek için ise Türkiye’ye Patriotler göndererek asıl amaçlarını gizleme çabası içine girdiler.

Peki, Suriye’de ki devrimin uzaması ve Batı’nın bir türlü siyasi bir çözüm bulamamasının nedenleri nelerdir?

İlk Süreç: Demokratik Geçiş Dönemi Oluşturulması…

Devrimin ilk gününden bu güne bir şekilde sabote edilmesi ve yönlendirilmesi için çaba sarf eden başta Amerika olmak üzere diğer Batılı kâfir devletler, ilk aşamada Baas yönetimine cılız eleştirilerde bulunarak, demokratik bir geçişin sağlanması noktasında nasihatte bulundular.  Hatta Obama 19.05.2011 tarihindeki konuşmasında bu nasihat ı şöyle dillendirmişti. “Artık Devlet Başkanı Esad seçim yapmalı. Bu geçişe öncülük edebilir veya yoldan çekilebilir” Böylece Suriye devrimini yönlendirme noktasında ilk proje kısır da olsa çizilmiş oluyordu. Amerika’nın çizdiği bu proje ile işe koyulan Beşar Esad ise, yeni reformlar ve açılımlar sözü vermiştir. Arkasından da genel af ilanı ve yeni anayasa değişiklikleri gibi sözde rahatlamalarla, gelen tepkilerin bastırılması en azından yumuşatılmasını hedefliyordu. Ancak gerek Baas rejimi, gerekse de onu koruyup kollayan ve Müslüman Suriye halkının başına bir zebani gibi diken Amerika, bu adımların yeterli olmayacağının farkında idi. Bundan sonraki adım ise Türkiye’ye düşen görevle alakalı idi. 2002 yılından bu yana özellikle Ortadoğu ve kuzey Afrika’daki Müslüman topluluklara model için hazırlanan Türkiye’nin sahaya sürülme zamanı gelmişti. Amerika Türkiye’deki AKP iktidarı vasıtası ile Suriye’de yaşanan olaylara yön vermek için hareke geçti. Öyle ya, birisi pratikte model olarak geliştirdiği ülke olan Türkiye, diğeri ise hayalini kurduğu Ortadoğu’daki önemli ve stratejik bir bölge olan Şam toprakları.

 Bu görevi bir emir olarak algılayan Türkiye Dışişleri Bakanlığı, dış politikada bir yandan Suriye’deki reformların yapılması noktasında açıklamalar yaparken diğer yandan da diğer bölge ülkelerinde olan demokratik geçişi güçlendirmek için tüm gayretiyle harekete geçti. Dış politikada tamamen Amerika’nın yörüngesine oturan Türkiye de, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ağzından “Biz, bu dost ve komşu ülkelerde siyasal reform sürecinin güvenlik şartları bozulmadan, güvenlik riski oluşturmadan barışçıl yöntemlerle tamamlanmasına büyük önem veriyoruz. Bunun için de bölge ülkeleriyle istişarelere ağırlık veriyoruz. Çünkü nihayetinde bütün bu değişim sürecinin bölge içinden gelen dinamiklerle yönlendirilmesi bölge içinden gelen çalışmalarla yürütülmesi ve bu ülkelere katkıda bulunulması büyük önem taşıyor.” şeklinde bir açıklama yaparak misyonunun farkında olduğu mesajını verdi. 

Ancak bu reformlardan kastın halkın taleplerinin yerine getirilmesi değil, sanal ve sözde geçici uygulamalar olduğu çok geçmeden ortaya çıkmıştır. Aslında kasıt da bu değildi. Kasıt, Suriye halkının isteklerine kulak tıkayarak olayları zaman içerisinde eritmek ve kamuoyundan düşürmekti tabiî ki. Olgu ile algı arasında ki farkı iyi hesap eden muhlis Suriyeli gençler ise, amaçlarının ne reform ne de asalak demokratik bir sisteme dönüş olmadığını, attıkları sloganlarla tüm dünyaya haykırdılar.

Ancak Suriyeli gençlerin bu çağrılarına kulak tıkayanlar ise bu sefer, Suriye devrimini ve kıyamını yönlendirmeye çalışan Batı ve aveneleri oldu. Lakin bu çağrılara engel olamayacaklarını anladıklarında ise, ikinci aşamaya geçildi.

İkinci Aşama: Esad’a Destek Vermek Suretiyle Muhlis Gençlerin Azmini Yıpratmak…

Bu aşama Batı’nın Suriye’de yaşanan katliamlara tamamen sessiz kaldığı ve bölgedeki ayaklanmaların demokratik bir geçişle sonlandırılmasının beklendiği bir dönemdir. Özellikle Mısır’da yaşanan gerilimler ve halen Libya’da Kaddafi sonrası bir otoritenin oluşturulamaması, Suriye üzerinde yapılacak planların ertelenmesi anlamına geldi. Bir nevi Esad’a göz kırpılarak bilinçli bir süre verildi.

Bu verilen arada Esad’a düşen görev ise samimi Müslümanlara karşı bir katliam gerçekleştirmekten başka bir şey değildi. Batı’nın tamamen üç maymunları oynaması ve Suriye’de olup bitenlere sessiz kalıp izlemesi tam da bu dönemlere denk gelir. Esad bu dönemi kendi bekası için bir fırsat olarak kullandı ve zulümlerine yenilerini ekleyerek pervasız bir şekilde katliamlarına devam etti. Bu süre zarfında Esad resmi rakamlarla 35 bin Müslüman’ın katledilmesine ve binlerce kişinin yurtlarından göçmesine neden olmuştur.

Suriye’nin komşu ülkeleri ve diğer dünya coğrafyasındaki Müslüman halkların sözde devletleri ise, bu zulme sadece seyirci kalarak bir anlamda zulme ortak olmaktan kendilerini geri tutamamışlardır. Sınırlı ve sadece şekilden oluşan Arap Devletleri Ligi gibi iradesi BM’nin dolayısı ile ABD’nin elinde olan yapılardan ise, kendi rollerine uygun açıklamaların gelmesi ise aslında Müslüman halklara ihanetlerinin ifşası noktasında işlemiş oldukları cürümlere sadece bir yenisini eklemiştir. 

Müslüman toplumların nabzını yoklayan ve Suriye’ye olan tepkisizliklerinden emin olan ABD ve diğer Avrupa devletleri, bu seferde sahnede BM ve onun kuklaları olan sözde barış temsilcilerini görevlendirerek, dünya vicdanını yumuşatma eğilimlerine girişmişlerdir. Ancak burada ki kasıt; kesinlikle Suriye halkının taleplerini dinlemek veyahut onlara yardım etmek değil, bizatihi Esad’a gücünü toplaması için zaman kazandırmak ve muhlis gençleri katletmesine göz yumarak Esad ve onunla işbirliği halinde olan diğer guruplar dışındaki bütün direnişçilerin azimlerini ve kuvvetlerini kırmaktı.

Ancak bu planın etkisiz ve başarısız bir hale geleceğini düşünememeleri ise Batı’nın siyasi basiretsizliğinin bir delilidir. Etkisiz ve başarısız olmalarının delili ise, kahraman, cesur, ihlaslı ve basiretli Suriye direnişçilerinin ve onlara destek olan mücahidlerin bu güne dek hedeflerinden sapmadan dimdik ayakta durmalarıdır. 

İşte Baas rejimini vasıta kullandırarak Suriyeli Müslümanları sindirme operasyonu başarılı olmadı ve olamayacak. Çünkü Arap baharı sürecini tüm dünya Müslümanları bizzat izlemiş, zalim ve ısırıcı melik konumunda olan ikiyüzlü liderlerin devrilmesine canı gönülden destek olmuş, lakin onların devrilmesinden sonra aslında hiçbir şeyin değişmediğine ve devrimlerine bir şekilde Batı tarafından yön verildiğini görmüşlerdir. Tam bu sırada patlak veren Suriye kıyamı ise, tüm yaşananlardan kendine doğru bir ders çıkarmış ve Batı’nın oyunlarına ve planlarına yenik düşmeyeceğini tüm dünyaya haykırmıştır.

Bu ise Batı’nın ters köşeye düşmesine ve acil olarak yeni bir planın devreye sokulmasına neden olmuştur ki, bu devşirilmeye çalışılan ajanlar ve işbirlikçiler vasıtası ile bir geçiş hükümeti kurmak ve devrimi en azından kendi elleri ve kontrolleri dâhilinde gerçekleştirmektir.

Üçüncü Evre; Geçiş Hükümeti Kurmak İçin İnsan Devşirme Girişimleri…

Suriye’de yaşanan kıyamın engellenmesi ve devrimin Müslümanların elinden alınması için uygulanan bu son aşamadan bir önceki girişimdir ki belki de en tehlikeli ve sinsice olan da budur. Aslında kıyamın başlaması ile doğru orantıda başlayan bu girişim başta başarılı olamamış ve daha derin bir yapılanma ve ciddi bir çalışma yapılarak sürece bırakılmıştır. Aşamalı olarak gerçekleşen bu plan dâhilinde halktan ve direnişçi guruplar içinden bu gayeye hizmet edecek kimselerin bulunamaması nedeni ile Esad ve Baas kırıntılarından oluşan bir yapının oluşturulması zorunlu bir hale gelmiştir. 

Özgür Suriye Ordusu şeklinde oluşturulan askeri kanadın başına yine Esad’a bağlı bulunan eski askeri komutanların getirilmesi ve Türkiye’de çok tartışılan kamplarda örgütlenmesi ile başlayan süreçte kısmi olarak istenen başarı elde edilmiştir. Bununla beraber birçok asker ve subay Suriye’den çıkarak bölge ülkelerinde özellikle Türkiye’de örgütlenerek direnişçi Müslümanlara karşı alternatif bir birlik kurmuşlardır. “Suriye'de olayların başlamasından bu yana Türkiye'ye sığınan general sayısı son gelen 2 general ile birlikte 46'ya yükseldi. Albay sayısı 112'ye, yarbay sayısı 69'a, binbaşı sayısı 112'ye yüzbaşı sayısı ise 77'ye ulaştı.” 

ÖSO’nun siyasi kanadı olarak ta Suriye Ulusal Konseyi harekete geçirilmek suretiyle planın ikinci aşaması da devreye sokulmuştur: “SUK'un kuruluşu 23 Ağustos 2011 tarihinde İstanbul'da duyuruldu ve amacının "Suriye halkının talepleri ve endişelerini temsil etmek" olduğu açıklandı.”

Ancak gerek Özgür Suriye Ordusu olsun gerekse Suriye Ulusal Konseyi olsun çalışmalarının başarısızlıkla sonuçlanacağı Suriye halkından teveccüh göremeyeceği bu yapıları oluşturan kimselerin kimliklerinden belli olmuştu. Şöyle ki ÖSO’nu oluşturanlar Baas ve Beşar’ın kalıntıları, SUK’u oluşturanlar ise Batı’nın desteği ile daha önce Suriye dışında eğitim görmüş ve gerçekte Suriye halkını kesinlikle temsil etmeyen işbirlikçi ajanlardı. Bu kişilerin geçmişleri ile alakalı detaylı bilgi için SETA’nın Şubat 2012 hazırlamış olduğu Kim Kimdir dosyasına bakabilirsiniz. Bu isimlerin sözde Beşar Esad karşıtı olduklarını söylemelerine rağmen icraat noktasında çokça dillendirdikleri demokrasi, özgürlük, hürriyet gibi söylemler aslında Suriye halkının ve kıyamının ne kadar uzağında olduklarının bir göstergesi aynı zamanda da başarısız olacaklarının bir delaletiydi. Çünkü Suriye halkı artık kıyamını bilinçli ve siyasi basireti yüksek bir seviyede yürütüyordu: Hedef; İslam Devleti, amaç; bunun önünde bulunan tüm maddi engelleri kaldırmak için mücadele. 

Nitekim bu devşirmelerin başarılı olamayacağı da onları atayan ABD ve Batı tarafından çok geçmeden anlaşıldı ve yeniden çark etme pozisyonuna geçildi. Bu konu hakkında ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, 01.11.2012’de: "Suriye muhalefetini temsil eden liderler, birçok olumlu sıfatlarına rağmen 20,30 ya da 40 yıl dışarıda yaşamış kişiler arasında seçilmemeli. Cephede özgürlükleri için mücadele eden ve savaşan insanları temsil eden kişiler arasından seçilmeli. Ayrıca seçilecek lider kadrosu, tüm Suriyelilerin haklarını savunacak ve koruyacak kararlılıkta olan kişiler olmalı" şeklinde bir açıklama yaparak acziyetlerini itiraf etmek durumunda kalmıştır. Ayrıca, “Suriye Ulusal Konseyi'nin uzun zamandan beri muhaliflerin lider kadrosunu temsil etmediğini açıklıkla ortaya koymalıyız" diyerek yeni bir yapılanmaya gidilmesinin sinyallerini vermiştir.

Çok geçmeden verilen mesajı algılayan SUK ise; 11.11.2012 de Katar'ın başkenti Doha'da gerçekleştirilen ve Suriye muhalefetindeki yeni oluşumun belirlendiği toplantıda yeni kadrosunu kurarak görevine başlamıştır. Yeni lider ise ismen değişen ama şeklen Batı’nın boynuzunda hareket eden Şeyh Muaz El-Hatib olmuştur. Aynı şekilde de 08.11.2012’de Antalya’da ÖSO’da yeniden dizayn edilerek başına Tuğgeneral Salim İdris'i getirilmiştir.

Ancak bu planlara, oluşumlara ve şeklen değişikliklere karşı kıyamın gerçek sahipleri olan müttaki Müslümanların verdiği cevap “Hilafet misakını” gerçekleştirerek kendi içlerinde birleşmek sureti ile İslam’ın rayesini yükseltmek için yapmış oldukları akitler olmuştur. 

İşte tam da bu nokta da tüm bu değişimlerin sonucunda başarısız olunması ve askeri müdahalenin kaçınılmaz olması şeklinde bir plan ortaya konulmuştur. Nitekim her platformda kısıtlanmış da olsalar Suriyeli direnişçiler artık Esad’ın kalelerini bir bir ele geçirip İslam rayesini dikerek artık direnişçi değil bir kuvvet olarak sahnedeki yerlerini belirginleştirmişlerdir.

Sonun Başlangıcı Ve Beklenen Son: Askeri Müdahaleye Başvurmak…

Tüm bu gelişmelerden sonra aslında Batı’nın her zamanki çirkin yüzü olan askeri bir müdahale gündeme gelmeye başlamıştır. Tedbir olarak bekletilen ve gereksinim duyulmayacağına inandıkları bu doğrudan müdahale biçimi artık bir hakikat ve kaçınılmaz bir gereksinim olmuştur.

Batı aslında askeri müdahaleyi geri planda tutmaktadır. Bunun nedeni ise Avrupa’da yaşanan ekonomik kriz başta olmak üzere, dünya Müslümanları üzerinde Batı müdahalelerine karşı oluşan tepkidir. Bu yüzden askeri bir müdahalenin çok büyük maddi külfeti bulunması yanı sıra,  Batı karşıtlığını da körükleyecek bir etken olmasından dolayı son aşama olarak bekletilmektedir. Bunun yanı sıra Suriye’de ayak basacakları bir karış bile toprak olmaması askeri müdahaleyi geri plana atan diğer bir faktördür. Öyle ki, yukarıda sıraladığımız evrelerin hepsinde başarısız olmuş ve müdahale için istedikleri ortamı oluşturmaya muktedir olamamışlardır.

Ancak Suriye’de oluşacak bir İslam Devleti’ne de kesinlikle tahammülleri bulunmamaktadır. Bu noktada iki dere arasında kalan Batılı devletler yine Suriye’de işleri şansa bırakmamak için zorunluda olsa askeri müdahalenin yapılması noktasında hemfikir oldular. Öyle ki, daha düne kadar birbirleri ile Suriye meselesinde ters düşen Rusya ve diğer devletler birden aynı safta buluşuverdiler. Ancak askeri müdahalenin sonucunu kestiremedikleri için doğrudan askeri müdahale yerine ilk önce Suriye’yi askeri olarak çevreleme ve kuşatma girişimine başladılar. Bu noktada Türkiye ve diğer Müslüman beldeleri üzerindeki askeri hareketlilik dikkat çekmektedir. Çünkü plan gereği BM veya NATO öncülüğündeki bir askeri saldırıdan ziyade Müslüman ülkelerden ilk kıvılcımı başlatarak askeri müdahaleye zemin ve meşruluk oluşturmak gerekmektedir. Böylece hem maddi kayıp en aza indirilecek hem de Suriye’de kurulacak bir İslam Devleti’nin Müslüman ülkeleri vuramayacağı öngörüsü ile hareket edilebilecektir.

Bu minvalde İsrail’in güvenliğinin sağlanması ise aşamalardan ilki sayılabilir. Suriye’de kurulacak bir İslam Devleti’nin ilk hedefinin Filistin’i işgalci Yahudi varlığından temizlemek olacağının farkında olan ABD,  buradaki güvenliğin sağlanması için İsrail’in Gazze’ye saldırmasına göz yummakla kalmadı desteğini de bildirmekten geri durmadı. Saldırıda ki amaç ise, İsrail’in Mısır tarafından gelecek bir saldırıdan emin olmak için yapılan bir anlaşmadan başkası değildi. Öyle ki İsrail bu saldırı ile bir taşla iki kuş vurmanın derdindeydi. Birincisi Mısır’ın ve dolayısı ile Mursi’nin arabulucu rolünü Türkiye’nin elinden çalması ile yıldızının parlatılması, diğeri ise yaklaşan seçim dolayısı ile seçim kampanyasına bir yatırım yapmasından başkası değildir. Aynı zamanda Mursi’den er-Rafah sınır kapısı noktasında güvence alan İsrail için Suriye’den gelecek herhangi bir saldırı için Golan tepelerini kontrol etmesi yeterli gelecektir.

Bu plan dâhilinde ikinci aşama Suriye ile 877 km bir sınıra sahip olan Türkiye’nin rolünün belirlemesidir. Nitekim Suriye sınırına füze savunma sistemleri olan Patriotların konuşlandırılmasıyla Suriye’ye yapılacak bir askeri saldırıda Türkiye’nin oynayacağı rol de belirlenmiş olmaktadır. Arkasından ABD, Fransa, Rusya ve İngiltere’nin birer birer savaş gemilerini Akdeniz’den Suriye sınırına hareket ettirmeleri ile süreç biraz daha hızlanmıştır. Askeri bir müdahale için ise diğer hazırlıklar şöyledir:

1- Amerika’nın Irak’ın kuzeyine büyük bir askeri üs kurmak için Talabani ve Barzani ile temasa geçmesi,

2- ABD’nin Suriye kıyılarına uçak gemisi göndermesi ve Panetta’nın Türkiye ziyareti,

3- İsrail’in askeri tatbikat bahanesiyle askeri yığınak yapması,

4- ABD’nin Ürdün'e gizlice asker göndermesi,

5- Kıbrıs'taki İngiliz üssünün Suriye'ye karşı kullanılması planları,

6- Rusya’nın Suriye'ye Savaş Gemisi Göndermesi,

7- Fransız uçak gemisinin Suriye açıklarına gelmesi,

8- Fransa ve İngiltere'den 'Suriye'yi işgal' tatbikatı

Tüm bu gelişmelere ve askeri hareketliliklere bakılarak Batı’nın Suriye’ye bir askeri operasyon yapacağı görüntüsü ortaya çıkabilir. Ancak dikkat edilmesi gereken husus, halen Batı tarafından askeri müdahale için uluslararası bir meşruiyetin oluşturulamaması ve güvenlik konseyinden bu yönde bir kararın çıkmamasıdır. Böyle bir müdahalenin uluslararası meşruiyeti kazanması için kimyasal silahların bahane edilmesi ise an meselesidir. Ancak şu anda yapılmak istenen sadece Suriye’de oluşacak ve Batı tarafından istenmeyen bir İslami Devlet’in ikamesini engellemek için çalışan muhlislere bir gözdağı vermekten başka bir şey değildir. Aksine İslam Devleti’ni ikame söz konusu olduğu takdirde ise tüm Batı haçlı ordularını devreye sokarak, uluslararası bir meşruiyete gerek duymadan askeri müdahaleye cesaret edebilir. Lakin bu müdahale sanıldığı gibi kolay değil aksine Batı’nın bekasının devamı için hayati bir sınavdır. Çünkü Suriye’de kurulacak bir İslam Devleti’nin diğer Müslüman ülkeler tarafından desteklenmesi veya ilhak olması kuvvetli bir ihtimaldir. Bu ihtimal ise Batı’nın asıl korkusu olup, planlarını tekrar gözden geçirmelerine ve dikkatle süreci takip etmelerine neden olmaktadır.

Sonuç olarak, Batı bugün Suriye meselesinde tamamen bir çıkmaza girmiş durumdadır. Sürecin başlamasından bu yana kısıtlı şekilde başarı elde edilse de bu Suriye’de ki halkı kontrol etme ve taleplerinin giderilmesi noktasında bu yeterli değildir. ABD ise küresel gücün arkasında olmasından emin olmak için temkinli hareket etmek istemektedir. Daha önceki askeri operasyonların neticesi ise zaten malumdur. Suriye ile alakalı asıl karar verici ise aslen Suriye halkının kendisidir. Bu yüzden de Suriye ile alakalı planlar, Beşar Esad’ın devrilmesi ve Suriye halkının iradesi üzerinden değişiklikler arz edecektir.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz