İSLAM KARDEŞLİĞİ: NE İNKÂR NE DE TASDİK

Bahaeddin Carda

Bu topraklarda son ikiyüz yıldır yaşanan ve adına genel anlamda Doğu ve Batı ikilemi diyebileceğimiz tercih sorunu Türkiye'nin devletiyle toplumuyla yaşadığı bütün sıkıntılarının dayandığı çıkmazı işaret etmektedir. Nitekim Batıcılıktan İslamcılığa, Türkçülükten Doğu-Batı sentezine kadar uzanan geniş bir düşünsel alanda bu çıkmaz çok daha barizleşmektedir. 

İşte bu çıkmazın yansıdığı alanlardan bir tanesi de Türkiye’de Türk ve Kürt arası ayrışmada net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Devletin tanımlamasından halkın söylemlerine kadar yansıyan ve adına ‘Kürt Meselesi’ denilen sorun yaşadığımız bu topraklarda bir kavramın altını en güncel anlamda tekrar çizmeyi gerekli kılmaktadır: İslam kardeşliği.

Yaşanan gelişmeler, kendini çoğunlukla Müslüman olarak tanımlayan farklı ırklara mensup bir toplumu bir arada tutan, farklı etnik unsurları birbirine bağlayan İslam akidesinden kaynaklı ‘kardeşlik’ bağının erozyona uğradığını göstermektedir.

Her şeyden önce bu konuda konuşan, çözüm üretme derdinde olan, akan kan ve gözyaşının dinmesini isteyen ve kendini Müslüman olarak tanımlayan her bir taraf en başta Müslüman olma ön-kabulüne muhalefet eder söylem ve eylemler içerisine girmektedir. Çünkü sorun kişi, toplum ve toplulukların kendilerini resmi-ulusal ve tarihi-kültürel kimliklerinden hareketle tanımlamaya kalktıkları ilk noktada ortaya çıkmaktadır. Sonuçta insanları ayırmaya, ayrıştırmaya değil de birleştirmeye, bütünleştirmeye çalışıyorsanız işte o zaman tanımlar ve öncelikler sorunun düğümlendiği noktaya işaret etmektedir.

Şöyle ki; bireysel kimlik ve ardından gelen toplumsal kimlik kişiyi ötekilerden ayırmaktadır. İşte bu ayırıma neden olan tanımlama noktasındaki hassas çizgi ise hangi unsurun öncelikleneceğidir. Bilindiği üzere tanımlamak vakıayı vasfetmek yani nitelemektir. Başka bir deyişle; ‘efradını câmi, ağyarını mani kılmak’ demektir. Yani tanımlamada aynı özellikler üzeri bir araya gelme, diğerlerini ise dışta bırakma söz konusudur. Şu durumda tartışan ve daha da ötesi hasımlaşan tarafların çıkmazı kendilerini hangi ölçütlerle tanımlayarak toplum sahasında var olacaklarıdır: Beşeri ölçütlerle mi, yoksa ilahî ölçütlerle mi?

İşte tam bu noktada konu paradoksal bir boyut kazanmaktadır. Çünkü kişinin Müslüman kimliğinden hareketle yapacağı bir tanımlama ile ırksal kimliğinden hareketle yapacağı bir tanımlama kişiyi farklı bir kulvarlara sokmakta ve farklı bir kimliğin mensubu yapmaktadır. Örneğin, kişinin kendini “ben bir Kürdüm” şeklinde tanımlaması, Kürt olmayanları dışarıda bırakmakta, “ben bir Türküm” şeklinde tanımlaması ise Kürt olanları dışlamaktadır. Bu tanımlamaların başına Müslüman kelimesini eklediğimizde dahi sorun çözülmemektedir. Zira bu seferde tanım gereği; Müslüman Kürtler Türkleri, Müslüman Türkler de Kürtleri dışarıda bırakmaktadır. 

Bu tanımlamaların hiçbirinde Müslüman kimliği net olarak ortaya konulmamakta, askıda bırakılmaktadır. En başta verilmesi gereken kimliğin esas yapı taşı yani İslam kaynaklı tanım olan Müslüman vasfı ise ertelenmektedir. Hâlbuki ilahî ölçütlere göre yapılan tanımlamada şu şekilde geçmektedir:

...المسلمون أمة واحدة من دون الناس سلمهم واحد وحربهم واحد...

…Müslümanlar diğer insanlardan ayrı olarak tek bir Ümmet’tir. Barışları da tektir, savaşları da tektir…

İşte bu hadiste Allah’ın Rasulü [لا إله إلا الله محمد رسول الله] “Lâ İlâhe İllAllah Muhammedun Rasulullah” hayat düsturunu benimseyenleri sadece Müslüman tanımlamasıyla diğer insanlardan ayırmakta ve hiçbir ırk, dil, renk ayırmaksızın tek bir Ümmet olarak vasıflandırmaktadır.

İşte bu tanımda dışarıda bırakılan unsurların her biri kişinin kendi iradesiyle seçmediği ırkına, diline, rengine, kavmine ait olan unsurlardır. Bundan dolayıdır ki bugün eğer ki Müslüman sıfatının başına ya da sonuna ırka vb. ait ifadeler ekleniyorsa bu ya bilgi eksikliği ya da yanlış bir kabulün sonucudur. Zira konu salt olarak ırkını ifade etmekten de öteye gitmiştir. Yani mesele artık temelinde kin ve düşmanlığın olduğu farklı bir karaktere bürünmüştür.  

Bu kin ve düşmanlık elbette İslam akidesi kaynaklı kardeşlik bağından uzaklaşılmasının bir sonucudur. Nitekim koskoca bir tarih de şahittir ki İslam birçok farklı ırkı bünyesinde akidesi ile kardeş kılmıştır. Kardeşlik; ırksal, renksel, vb. bütün iddiaların ön plana çıkartıldığı bir zeminde değil, bunun çok daha üzerinde insanın kendi iradesiyle, tercihiyle seçtiği ve dâhil olduğu din-inanç dairesinde şekillenmektedir. Çünkü farklı ırklara sahip insanların bir araya gelebilmeleri, aynı düşünce ve duyguya sahip olabilmeleri için ortak bir paydaya, her iki tarafı da bağlayan bir kurallar manzumesine ihtiyaç vardır. Nitekim din bu bağlanmayı ve birlikteliği var kılmaktadır. Yani farklı ırklara mensup bireyleri tek bir çatıda toplamakta, tek bir potada eritmekte ve ortaya tek bir ifadeyle tanımlanan bir model çıkarmaktadır: Müslüman

Aksi takdirde her etnik grubun bir yöne çektiği, her düşüncenin diğerine muhalefet ettiği bir ortamda her iki tarafı da bağlayan, hedef ve ideallerini sınırlandıran ve tek bir noktaya yönlendiren bir unsur yani din unsuru ve dinden kaynaklı bağ olmadığı müddetçe birlikten ve kardeşlikten söz edilemez.

İşte kimliği oluşturan kavramların yerli yerine oturmadığı böylesi bir ortamda ne kabuller ‘doğru’ya ilişkin kabullerdir, ne de redler ‘yanlış’ın reddi. Sonuçta karşımıza Türk ve Kürt milliyetçiliğinde olduğu gibi kendi kendini çürüten, kendi kendini tartışan ve bir sonuca ulaşamayan, konjonktöre göre savaşan ve barışan, kabul ve redlerinde dahi net olmayan bir tablo çıkmaktadır.

Müslümanların nasıl bu hale geldiklerine dair tarihî ve ideolojik bir arka plan araştırması yapanlar göreceklerdir ki, kendini sadece Müslüman olarak tanımlayan Müslümanlar İslam’dan uzaklaşmaya başladıkları andan itibaren ilerlemeden, kalkınmadan uzaklaştıkları gibi birbirlerinden de kopmuşlardır. Bu kopuşu hem hazırlamak hem de sonuçlarından faydalanmak anlamında Batı çok iyi değerlendirmiş ve tek bir çatı altındaki Müslümanları bugün de şahit olduğumuz üzere hem coğrafi hem de yönetimsel anlamda parçalara ayırmıştır. 

Konunun daha da netleşmesi açısından ‘İslam’ı Nasıl Yok Edelim’ başlığıyla kitaplaştırılan bir İngiliz casusu olan Hamper’ın hatıraları önemli bir örnektir. Hamper, Müslümanların ilerlemelerinin nedenlerinden birini; “Müslümanların ırkçı taassuba, gelenek, kültür ve tarihe bağlı kalmamaları” olarak tespit etmektedir. Kitabın başka bir bölümünde de Müslümanları güçlendiren faktörleri yok etmek ve onları zayıf kılmak için Sömürgeler Bakanlığı’na şu tavsiyelerde bulunmaktadır: “Müslümanların ırkçı ve milliyetçi duyguları kamçılanarak, eski kültür, dil ve tarihe sıkı sıkıya bağlı olmalarına neden olan düşünceleri takviye edilmelidir.”

Görüldüğü üzere başta küçük ve basit olarak tek bir kelimeden ibaret görülen bir kimlik tanımı karşımıza milliyetçilik gibi Müslümanların birlikteliğini sağlayan bir devletin yıkılışı, ardından kendini Müslüman olarak tanımlayan bir toplum ve bireylerin bunu geriye atarak çözülüşü ve doğal olarak çöküşünü tamamlayan bir unsur olarak çıkmaktadır. Hâlbuki bir İngiliz casusunun dahi tespit ettiği bu hakikatin Müslümanlar tarafından idrak edilememiş olması ne kadar acı verici bir hadisedir.

Konuyu farklı bir açıdan değerlendiren Albert Schweitzer milliyetçiliğin medeniyetin yerine geçişini anlatırken şu ifadeleri kullanmaktadır: “Milliyetçilik fikri, medeniyetin hizmetinde çalıştığını iddia ediyordu ama gerçekte medeniyete ayak bağı olan bir gerçeklik idealiydi yalnızca. Bu nedenledir ki, milliyetçilik fikrine ahlakî idealler yön vermiyordu; bilakis, yine gerçeklikle ilgilenen (gerçekliği şekillendirme kaygısı güden) içgüdüler yön veriyordu.”

Buradan da anlaşılacağı üzere milliyetçilik ve ülkülerinin oluşumuna içgüdüleri, insanı, aklı ve ahlâkı en doğru şekilde tanımlayan dinin katkı vermemesi bilakis dinin etkisinin yokluğunda milliyetçiliğin ortaya çıkması medeniyetin dolayısıyla toplum ve insanın yaşadığı çözülmeyi Batı dâhil bütün bir dünya coğrafyasında resmetmektedir.

Artık o büyük medeniyet çatısını Arabıyla ve Arap olmayanıyla birlikte oluşturan, geçmişten bugüne Türküyle Kürdüyle birbirleriyle etle tırnak gibi iç içe geçen, bütünleşen ırklar şimdi bedelleri en ağır şekilde kan ve gözyaşı olarak ödenen bu ortak çözülmeyi, birbirlerini düşman olarak gördükleri bu ortak çöküşü yine hep birlikte bu koskoca İslam coğrafyasında yaşamaktadırlar.

Hâlbuki kendisini Müslüman olarak tanımlayan Türk, Kürt ya da Arap bütün ırkların ortak paydası olan İslam, aralarında ne akrabalık bağı ne ırk bağı ne de menfaat bağı olmaksızın Müslümanları akide bağı ile kardeş kılmakta ve Müslümanlar arasında gerçek anlamda yeniden canlanacak bu kardeşlik bağı sömürgeci Batı’nın uykularını kaçırmakta, kaçınılmaz sonlarını hatırlatmaktadır.

Kurayş’in tabiriyle; -bırakın Türkün Türke, Kürdün Kürde kardeş olmasını ve diğerlerini dışlamasını- “kadını kocasından, çocuğu babasından, adamı aşiretinden ayıran” bu bağ, kendisine inananları “diğer ümmetler” dediği Müslüman olmayanlardan ayrı, savaşları da barışları da tek olan yegâne ümmet yapmakta ve Müslümanlar için Kıyamete kadar sürecek tek bir hat çizerek adeta dünyaya meydan okumaktadır.

Bundan dolayıdır ki Müslüman olmak, teoride de pratikte de herkesten ayrı ve farklı olarak her nerede olursa olsun, her kim olursa olsun, hangi ırktan olursa olsun, başına her ne gelirse gelsin, kardeşinin derdi ile dertlenmeyi gerektirir. 

Çünkü bütün ırkları, dilleri yaratan Allah Subhanehu ve Teâlâ;

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ

Ancak Mü’minler kardeştirler. (Hucurat 10) hitabıyla kardeşliğin ön koşulunu ortaya koymakta, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de kardeşliğin çerçevesini çizmektedir:

مثل المسلمين فى توادهم وترحمهم كمثل الجسد الواحد إذا اشتكى منه عضو تداعى له سائر الجسد بالحمى والسهر

“Birbirlerine karşı merhamette ve birbirlerine karşı sevgide Müslümanların misali, tek bir vücudun misali gibidir. (O vücudun) organlarından biri şikâyetlendiği zaman, vücudun diğer (organları) birbirlerini uykusuzluk ve ateş ile (o acıya ortak olmaya) çağırırlar.”

Son tahlilde,

Hilafet bakiyesi bu topraklarda tanımından pratiğine kadar Müslümanlar için yegâne esas, temel olan İslam akidesi kaynaklı kardeşlik bağı hâkim kılınmadıkça aynı vücudun âzâları acı çekmeye devam edecektir.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz